
Avustralya Günlükleri; Tehlikeli Hayvanlar, Doğanın Kusursuz Güzelliği ile Fantastik Bir Ülke
25 Temmuz 2024 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar; Sırt Çantamdaki Hikayeler podcastinin yeni bölümünde sizlere yeni geldiğim bir ülke olan Avustralya maceramdan bahsedeceğim. Tehlikeli hayvanlarıyla, Kusursuz doğasıyla doğayla bütünleştiğim ve ilginç anılar biriktirdiğim bir seyahat oldu. O zaman hazırsanız, başlayalım. Bu arada bana instagram adresimden ulaşabilirsiniz. https://www.instagram.com/yagmur_aratt/
#sırtçantamdakihikayeler #yagmurarat #yagmuraratpodcast #Avustralyaseyahati #YagmurAratAvustralya
#DünyaTurunda #KeşfetmeninKeyfi #KültürYolculuğu #YolHikayeleri #GezginRuh #PodcastMacerası #KültürelGezi #DünyaGezgini #YolArkadaşı #GezginNotları
Transkript
Hepinize selamlar, Sırtçantam'daki Hikayeler Podcast'inin yeni bölümüne...
Hoş geldiniz. Uzun bir zaman oldu ve gerçekten sizleri çok özledim.
Yani bir podcast yapmayı da çok özledim ama bir türlü denk gelmedi.
Biliyorsunuz 3,5 aydır seyahat ediyordum.
Ve seyahatteyken podcast yapmak için uygun bir ortam bulamadım.
Yani genelde hostellerde kaldım.
Aslında tek odada tutabilirdim ama denk gelmedi.
Böylece biraz uzun bir ara vermiş olduk.
Ama ben gerçekten podcast yapmayı çok özledim.
Bu şekilde anlatmak biraz daha farklı.
Yani YouTube videolarından daha farklı hissettiriyor bana.
Sizin de yani bir kısmınızın da podcastları sevdiğini çok iyi biliyorum.
Zaten sürekli DM'lerden sordunuz.
Neyse böyle bir ara olmuş oldu ama bir daha bu kadar arayı açmayı düşünmüyorum.
Bu bölümde sizlere Avustralya'yı anlatacağım.
Yeni geldim, taze geldim ve böyle bütün heyecanımla, bütün seyahat tutkumla gelip size Avustralya seyahatimi anlatmak istedim.
O zaman hikayeyi hemen başa sarıyorum.
Ben Bali'den Avustralya'ya giderken aklımda beliren ilk düşünce şuydu.
Ben dünya turuma Avustralya'dan başlamayı planlamıştım.
Hatta bu podcast serisinin en başında anlatmıştım.
Avustralya Workholi'de vize veriyor.
Ve bu vizeyle 6 ay çalışıp 6 ay gezebiliyorsunuz.
Yani belki duymuşsunuzdur Avustralya çok pahalı bir ülke.
O yüzden bu şekilde çalışıp gezmek en mantıklısı.
Ben bir de şöyle düşündüm.
6 ay çalışırım.
Belki 2-3 ay Avustralya'da gezerim.
Diğer paramı da diğer ülkelere saklarım diye düşünmüştüm.
Ve böyle bir plan yapmıştım.
Ama Work Holiday vizenin süreci çok farklı.
Yani başvuruyorsunuz ama ne zaman çıkacağı belli olmayan bir vize.
O yüzden bu süreci uzatmak istemedim.
Çünkü yola karşı çok büyük bir tutkum vardı ve böyle bir teknik sorunun dünya turumu yavaşlatmasını istemedim.
O yüzden Japonya'dan başlamıştım.
Uçakta da ilk aklıma gelen şey bu oldu.
Eğer dünya turuma Japonya'dan değil de Avustralya'dan başlasam acaba hayatım nasıl olurdu?
Acaba yoluma neler çıkardı?
Nelerle karşılaşırdım?
Sizlerle tanışabilme fırsatı yakalayabilir miydim?
Hep böyle bunları düşündüm uçaktayken.
Bir yandan da şeye inanıyorum.
Her şey...
Bence olması gereken zamanda oluyor.
Ve bence o zaman Avustralya zamanı değildi.
Yolum bir şekilde Japonya'ya düştü.
Belki de Avustralya zamanı tam olarak şu andı.
Kafamdan bunlar geçerken ben 5 saatlik yolculuğumu tamamladım.
Ve gece saat böyle 12 gibi indim Melbourne'e.
Bana böyle aylardır yazan birisi vardı.
Serkan abi eşi ve çocuklarıyla Melbourne'de yaşıyormuş.
Ben ilk başta Ocak ayında gitmeyi planlamıştım ama sonra aksilikler çıkmıştı ve bir şekilde seyahatim işte Mart'a Nisan'a kalmıştı.
Serkan abi de Ocak ayından beri eğer buraya gelirsen mutlaka bizde kal.
Neler yaptın, geliyor musun, biletini aldın mı diye böyle o aralıklarda sık sık sormuştu bana.
O yüzden ben biletimi alınca ona yazmıştım.
O da dedi ki tamam bize geliyorsun.
Ben de tamam dedim.
Aslında böyle takipçilerimde kalmayı pek tercih etmiyorum.
Onları rahatsız etmek istemiyorum.
Herkesin düzeni farklı. Ama böyle Serkan abi en başından beri çok istikrarlı yazdığı için dedim ki neden olmasın.
Ben havaalanındayken eşi geldi beni aldı ve onlara geçtik.
Ben zaten ilk gün epey bir uyumuşum.
Ondan sonra onlarla biraz vakit geçirdik.
İşte kalktık kahvaltı yaptık.
İlk adımlarımda yanımda onlar vardı.
Biraz böyle şehri gezdik.
Sonra bana hat aldık.
İlk günler... sakin geçti.
Sonra ben artık Melbourne'ın merkezine gittim.
Çünkü onlar merkezde oturma.
Biraz daha dışında oturuyor.
Genelde Avustralya'da aileler bir noktadan sonra birazcık şehre uzak küçük villalarda oturmayı tercih ediyorlar.
Ben de böyle Melbourne'ı çok keşfetmek istedim ve onlarla da vakit geçirdikten sonra şehre gittim.
Bir tane hostelde kaldım.
Hostel böyle O kadar kalabalıktı ki.
Yani benim odam mesela 20 kişilikti.
Ve ben o hosteli çok para ödedim ya.
Şimdi hatırlamıyorum ama 40 dolar mı?
40 dolar civarı bir şey ödedim.
Ama Avustralya çok pahalı olduğu için en ucuzu buydu.
Öyle hayal edin. İşte daha çok böyle work holiday, o bahsettiğim vize türüyle gelip işte orada çalışanlar vardı.
Hostelde kalıyorlardı.
Hostelde kalmak uygun bir seçenek oluyor onlar için.
Kaostu yani. Hep böyle Sri Lanka'da, Bali'de, küçük küçük orada.
Ortamlarda kaldığım için bu seyahatimdeki en kalabalık hosteldi.
Sonra ben şehri keşfetmeye başladım ve...
İlk izlenimlerim çok olumluydu.
Yani zaten bunu tahmin ediyordum.
Daha düzenli, kaosun çok olmadığı, insanların daha medeni bir şekilde yaşadığı bir yer olduğunu biliyordum zaten Avustralya'nın.
Ama bunların dışında Avustralya bana böyle bir iyi geldi.
Hani bunu gerçekten derinden bir yerden hissettim.
İlk günden Melbourne'ı gezdim.
Ben şehri gezerken yine bana Instagram'dan orada yaşayan Türkler yazdı.
Çoğu öğrenci ve böyle görüşmek istediler.
İlk olarak Emre ile buluştum.
Böyle Emre'yi görür görmez kanım kaynadı.
Bir yürüyüş yaptık Melbourne'de ve bana en önemli şeyleri gösteren ilk insan Emre oldu.
Emre Kadıköy'de yaşıyormuş.
İki yıl önce Avustralya'ya taşınmış.
Gerçekten böyle Emre'yi görünce şey hissettim.
Kadıköy'de bir arkadaşımla buluşmuşum gibi hissettim.
Aynı dili konuştuğumuzu hissettim ve bu bana çok iyi geldi.
Bir de Türkiye'den olabilecek en uzak noktadaydım.
Orada seni anlayan insanların olması, aynı görüşleri paylaştığın insanların olması çok daha farklı oluyor.
Buradakinden daha farklı oluyor.
Birkaç gün sonra da Seda ve Onur'la tanıştım.
Seda beni çok eskiden beri takip ediyormuş.
Hatta ilk dünya turuna çıktığım zamanlardan beri takip ediyormuş.
O zaman da o bankacılık yapıyormuş.
Ve işinde çok mutsuzmuş.
Hayatını tam değiştirmek istediği dönemlerde aslında ben karşısına çıkmışım.
O yüzden benimle başka bir yerden bağ kurmuş.
Bunu bana hissettiriyordu.
Neyse biz buluştuk.
Ondan sonra kokteyl içmeye gittik.
Konuştukça Seda'yla da o kadar iyi anlaştığımı fark ettim ki.
Yani bu böyle çok olan bir şey değil.
Bazı insanlar tamam iyidir, kötü bir enerji almazsın ama bazılarından daha ekstra bir enerji alırsın ya.
Seda da onu hissettim.
Biz bir kokteyle başladık.
Ardından ikincisi geldi, üçüncüsü geldi.
En son böyle şişe falan açtırdık.
O arada birlikte yaşadığı sevgilisi Onur da geldi.
Onu da çok sevdim. Ve ben sarhoş olup böyle Emre'yi falan aradım.
Dedim ki ya böyle sarhoş olunca ilk aklına gelen yakın arkadaşın olur ya.
Emre işte bir... Biz buradayız buraya gelseniz.
Sonra diyorum ki Emre biz iki günde bu kadar nasıl yakın olduk?
Hani sarhoşken nasıl aklıma gelebiliyorsun falan.
Çok keyifli geçti Melbourne.
Son üç gün içinde Sadalar beni davet etmişti ve onlarda kaldım.
Yemekler yaptık, sohbetler ettik.
Onlar da çok özlemişler birisiyle bu kadar böyle bir şeyler paylaşmayı.
Ve biz artık böyle o kadar çok konuştuk ki yani uykumuz geliyor uyuyacağız.
Hala böyle sohbeti kesemiyoruz.
Melbourne'e hep diyordum yani gitmesem mi?
Çünkü çok aşağıda. Hani Sydney'e biletler daha ucuz.
Sonrasında dedim ki ben bu insanları tanımak için oraya gitmişim.
Gerçekten bunu çok hissettim.
Ben son günler için Melbourne'de şey planlamıştım.
Melbourne'e böyle birkaç saat uzaklıkta Great Ocean Way diye bir rota var.
Ve inanılmaz bir yer.
Yani yağmur ormanları, milli parklar, denizin kıyısından uzanan, bir kenara uçurum, bir kenara yemyeşil olan.
Bir rota. Çok güzel.
Aslında ben ilk başta arabayla bu rotayı yapmak istedim.
Bir uygulama var ve o uygulamayla ücretsiz bir şekilde araba kiralayabiliyorsunuz.
Ama o ilana veriliyor ve şansınıza.
Hani bir günde oluyor, üç günde oluyor, beş günde oluyor.
O aralıkta ben bir araba bulamadım.
Uygun bir araba bulamadım.
Sonra bir tane tur aldım.
O da çok uyguna denk geldi.
Hatta turdaki rehber, aynı zamanda şoför Türk'tü.
Yani annesi babası Türk ama o orada doğmuş büyümüş.
Neyse o yol benim için Avustralya'nın doğasıyla tanıştığım ilk yoldu ve...
İnanılmazdı. İlk başta yağmur yağdı.
Sonra böyle belirli yerler var.
İşte manzarası güzel olan yerler ya da bize göstermek istedikleri yerler.
Oralarda hep duruyoruz.
Bu rotalar da bize bir kağıtta verilmişti.
Sonra bu rotanın dışında bir yerde durdu tamam mı şoför.
Dedi ki bakın bakın kangurular dedi.
Ben böyle nasıl atladıysam otobüsten bir baktım böyle çok uzakta.
Kendi halinde takılan bir kanguru sürüsü.
O kadar mutlu oldum ki.
Benim için anlatması çok zor bir duygu.
Mutluluk, sevinç, heyecan, tutku hepsinin karışımını yaşadım.
Avustralya'ya gitmemin bir nedeni hayvanlardı çünkü.
Hayvanları çok seviyorum.
Zaten artık beni tanıyorsanız biliyorsunuzdur.
Ama bütün hayvanları çok seviyorum.
Onları kendi doğasında gözlemlemek çok hoşuma gidiyor.
O yüzden kanguruları öyle görünce...
Evet dedim ya ben bunun için gelmiştim ve buradayım.
Şu an bunları görüyorum ve bunu gerçekten çok derinden hissettim.
Diğeri de doğasıydı ve o doğanın içinde onları görmek benim için en üst seviyedeydi.
Yani yaşayabileceğim mutluluğun, keyfin, hazın en üst seviyesiydi.
Bir şey hatırlıyorum. Sonra yola devam ederken bir müzik açtım ve böyle hafif içersiniz ya, çakır olursunuz ve o zaman duygularınız ve tutkularınız çok yüksek olur.
Tam oydum ve sadece bunu böyle bir manzarada yakalayabilmiştim.
Farklı hissettirdi bana.
O gün ilerleyen zamanlarda koala gördüm ama koalayı çok az gördüm.
Çünkü ağacın çok tepesindeydi ve götünü gördüm.
Yani tam koala gördüm diyemem.
Yağmur ormanlarının içinde trekking yaptık ama böyle bir doğa gerçekten yok yani.
Hep böyle duyuyoruz ya Avustralya'nın doğası çok güzel.
O cümle o kadar zayıf kalıyor ki benim gördüklerim karşısında.
Çok ama gerçekten çok güzel bir doğası var.
Ben o yolculukta bunu hissettim.
Sonralarda zaten daha da çok hissettim.
Neyse benim Melbourne'daki günlerim böyle geçti.
Güzel insanlarla tanıştığım, kanguru gördüğüm, sonra Avustralya'nın doğasını ilk kez hissettiğim ve keşfettiğim bir yolculuk oldu Melbourne.
Sonra ben Sydney'e geçtim.
Sydney'de de bir arkadaşımda kalacaktım.
Cem Sydney'e taşınmış.
Ama ben böyle hiçbir planı olduğunu bilmiyordum.
Bir gün bir baktım Cem Sydney'de.
Dedim Cem sen orada ne yapıyorsun?
Ne ara gittin? O da dedi ki ben çok uzun zamandır planlıyordum bunu.
İşte şimdi denk geldi.
İşte pandemi girdi araya, işlerim girdi ve şu an taşındım dedi.
Dedim ki tamam ben de geliyorum.
O da böyle inanamadı, şaşırdı.
Çünkü hep böyle ailesini davet ediyormuş arkadaşlarını.
Çok uzak olduğu için ve çok pahalı olduğu için kimse gelemiyormuş.
O da böyle benim geleceğimi duyunca çok sevindim.
Neyse ben bir gece treniyle Melbourne'den Sydney'e gittim.
Sonra Cem'le buluştuk.
O günde inanılmaz yağmur yağıyordu.
Çok ıslandık. Ben bir de gece hiç uyuyamamıştım trende.
Eve gittik. İşte ben duş aldım.
Pizza yedik. Bir şeyler izledik.
O gün öyle kapattık. Ertesi gün Cem böyle çok güzel bir kahvaltı hazırlamıştı bana.
Cem biraz böcek ve örümcekten korkuyormuş.
Yani hoşuna gitmiyormuş.
O yüzden biraz daha steril bir ortam olsun diye çok güzel bir ev tutmuş.
Ama çok pahalı eve. Ama gerçekten de çok güzel.
Böyle kocaman bir terası var.
Çok büyük odaları falan.
Geniş, ferah bir evdi.
Sabah bir kalktım, güzelce bir kahve yapmış bana.
Kahve içtim. Ondan sonra terasta çok güzel bir kahvaltı hazırlamış.
Biz böyle keyifli sohbet ederek, kahvaltımızı yaparak güne başladık.
Birkaç gün Cem'le gezdik çünkü o günlerde Cem müsaitti.
Biraz hasret giderdik, denize gittik.
O zamanlar Avustralya'da sonbahardı ve sezonun son demleriydi.
Onun biraz tadını çıkarttık.
Sonra hafta içi Cem işe gitti ve ben de Sydney'i tek başıma keşfetmeye başladım.
Sydney'de Avustralya'daki yaşamı gözlemleme şansım oldu.
Şimdi size biraz Avustralya'dan bahsetmek istiyorum.
Avustralya her şeyden uzakta kocaman bir kıta.
25 milyon nüfusu var.
Ama bu nüfusun üçte biri göçmen.
Yani Avustralya tam bir göçmen ülkesi.
İşte Hintli görüyorsunuz, Uzakdoğulu görüyorsunuz.
Her yerden, her milletten insan var.
Bu da ülkeyi çok kültürlü ve kozmopolit yapıyor.
Yani göçmen ülkesi olmasının...
En büyük etkisi bence herkesin birbirine saygılı olması.
Avustralya'ya giderseniz öğrenci olarak, turist olarak orada böyle şeyi çok hissetmiyorsunuz.
Ben yabancıyım mı çok hissetmiyorsunuz.
Çünkü herkes yabancı ve ülke buna çok alışmış.
Avustralyalılar da buna çok alışmış.
Çünkü uzun zamandır böyle göçmen ülkesi.
Ve herkesin yaşam standartı gerçekten yüksek.
Yani aslında normal ama bize göre yüksek.
İlk dikkatimi çeken şey bu oldu.
Herkes mutlu.
Yani mutlu dediğim o yaşam standartlarını yakaladığı için hayatı güzel yaşıyor.
Asgari ücret saatlik 23 dolar ama 23 doları hani...
En minimum düşünün.
Böyle öğrenciyseniz falan alabiliyorsunuz.
Genelde saatlik ücretler daha yüksek oluyor.
Ve eğer Avustralya'ya öğrenci olarak gittiyseniz belirli bir çalışma saatini aşamıyorsunuz.
Ve bu çalışma saatlerinde bile aylık 3200 Avustralya doları kazanıyorsunuz.
Yani şöyle düşünün.
Mesela 3000-4000 dolara Araba alabiliyorsunuz.
Tabii ikinci el ve çok basit bir arabayı alabiliyorsunuz.
Buna kıyaslarsanız alım gücü inanılmaz yüksek.
Zaten 3200 dolardan çok daha fazla kazanıyor oradaki insanlar.
O yüzden insanların yaşam standartları çok yüksek.
Mesela Seda ile konuşurken şey demişti bana.
Bir ihtiyacım var. Örneğin bir telefon ya da bilgisayar.
Ve ben biliyorum ki 1-2 haftalık çalışarak bunu elde edebilirim.
Bu alım gücünün yüksek olması insanları çok rahatlıyor.
Ve her şey erişilebilir.
Yani mesela ben orada şeyi çok hissetmiştim.
Ben şu an araba almak istiyorum ve benim için büyük bir hayal.
Çünkü hani krediler çok yüksek, araba fiyatları inanılmaz.
Zaten uçtu ev gibi bir şey oldu burada.
Ama orada birkaç aylık çalışarak basit bir araba alabilirsiniz.
Hadi 3-4 ay çalışın diyelim.
5-6 ay çalışın.
Böyle her şeyin erişilebilir olması gerçekten çok güzel bir duyguymuş.
Hani orada bunu hissettim yani.
Özellikle Türkiye'den gidince.
İnsanlar da bu sorunları hallettiği için kalan vakti kendine ayırabiliyor.
Mesela Sydney'de gezerken hep görüyorum parklarda insanlar spor yapıyor.
Ailesiyle vakit geçiriyor.
Ne bileyim arkadaşlarıyla kahve içiyor.
Herkes mutlu gözüküyor.
Yani tabii mutluluk çok kişisel bir şey ama dışarıdan da biraz hissedersiniz ya.
Mesela bazı ülkelere gidersiniz.
İnsanlar çok sinirli, öfkeli, hemen kavga eder falan.
Avustralya'da böyle herkes gülümsüyor.
Mesela kahve almaya gidiyorsun.
Kahveci işte baristada işini çok seviyor ve diyor ki...
Merhaba bugün nasılsın? Gün nasıl geçiyor?
diyor ama böyle bir Amerikan şeyiyle sormuyor bunu.
Mesela Amerika'da da çok vardır ve bu fake yapılır.
Avustralya'da bunu çok hissetmedim.
Gerçekten insanlar mutlu yani.
İyi yaşıyor. Bu da beni de mutlu etti.
Yani oraya gezen bir insan olarak ya da orada yaşayan bir insan olarak.
Böyle şeyler görünce bence sizin de modunuz değişiyor.
Bir de Sydney'de kalırken benim ikinci ya da üçüncü haftamdı.
Ve artık bunları çok daha iyi gözlemleyebildiğim, daha anlamlandırabildiğim bir noktadaydım.
Ve şeyi de eklemek istiyorum.
Ben Avustralya'ya gitmeden önce bunu gerçekten beklemiyordum.
O yüzden Avustralya'nın biraz hakkını yemiş gibi hissettim.
Ben Avustralya'ya doğası ve hayvanları için gitmiştim.
Çok farklı bir doğası olduğunu biliyordum ve doğa beni çok mutlu ediyor.
Hem biyoçeşitliliği olsun, hem farklı hayvanları olsun beni çok heyecanlandırıyordu ama ülkeden bir beklentim yoktu.
Yani şöyle, ben gelişmiş ülke pek sevmiyorum.
Ya böyle üçüncü dünya ülkeleri daha çok beni çekiyor.
Çünkü mesela Avrupa'ya falan gittiğimde ilk şeyi hissetmiştim.
Her şey çok güzel, çok temiz, çok düzgün.
Hiçbir kaos yok ama insanlar bir mutsuz böyle yani mutsuzluktan kastım ruhsuz.
Bilmiyorum çok standart yaşıyorlar sıkıcı yani sıkıcı gelmişti bana ve çok bireysel.
gelmişti bana. Ama böyle daha melankolik bir havada bireysellik.
Ben de Avustralya'dan açıkçası böyle şeyler bekliyordum.
Gidince hiç öyle olmadığını fark ettim.
Hem gelişmiş hem de keyifli.
Yani böyle insanların bir ruhu var.
Şehirlerin bir ruhu var. Mesela ben şehir çok sevmem normalde.
Şehirlerde sadece kültürleri keşfettiğim için heyecanlanırım.
Ama daha çok doğa severim.
Avustralya'da o şehiri de çok sevdim.
Yani hem böyle şehirdesin ama hem de doğayı çok hissediyorsun.
Her şehirde çok Kocaman parklar var.
Oraya gidiyorsun sporunu yapıyorsun.
Arkadaşlarınla içmeye gidiyorsun.
İşte müzeye gidiyorsun. Zaten Sydney kültür başkenti.
Bir sürü etkinlik var.
Yani anlayacağınız Sydney'de bunu çok net hissettim.
Sonra opera binasına gittim.
Sydney'le ilgili en son olarak bunu anlatayım.
Sonra Avustralya'nın kuzeyine geçelim.
Opera binası beni çok etkiledi.
Çünkü ben lisede ilk böyle mimarlığa ilgi duyduğum zamanlar opera binasına denk gelmiştim.
Ve mimarisi çok etkilemişti beni.
Sonra böyle araştırmaya başladıkça hep böyle şey oldu Sydney Opera Binası benim için.
Bir sembol oldu. Bir de mesela yılbaşına girerken hani hep Avustralya ilk girer ve Sydney'de opera binasının oradaki havai fişekleri gösterirler ya.
Gerçekten beynimde bilinç dışı bir sembol olmuş.
Oraya gidince çok heyecanlandım.
Ve mimarisinden de çok etkilendim.
Çok büyük hani... Bilmiyorum televizyonda ya da fotoğraflarda nasıl gözüküyor ama 7 tane uçak, işte 240 tane araba sığabilecek genişlikte olması lazım.
Bunu işte YouTube'da böyle anlatırken bahsetmiştim.
Ve yaklaşık 5 tane konser salonu var.
Konser salonları da çok güzelmiş ama ben orayı göremedim.
Epey bir pahalıydı.
Turlara böyle uygun olur diye düşündüm ama çok pahalıydı.
Zaten Avustralya'da maddi durumumu hiç sormayın.
Gerçekten... Ziyatımın son ülkesiydi ve maddi olarak gerçekten çok zorlandım.
Hala daha zorluğunu çekiyorum.
Neyse sonra ben Avustralya'nın kuzeyine gittim.
Avustralya'nın kuzeyi benim için apayrı bir bölümdü.
Direkt ben yağmur ormanlarının içine gittim ve...
Artık Avustralya'daki şu doğa hayatını, yaban hayatını daha net gözlemleyebileceğim en uç noktaya gittim.
Cairns diye bir şehir var.
Sydney'den uçağa bindim ve düşünün uçakla bile 3 saat, 3,5 saat falan sürdü.
Yani zaten ben Bali'den 4,5 saatte geldim galiba.
Ülkenin bir ucundan bir ucu da çok mesafe.
Bu yüzden zaten çok pahalı.
Avustralya'da gezmek.
Yani sebeplerinden birisi de bu.
Cairns'de her şey var.
Deniz var, yağmur ormanları var ve yağmur ormanları dünyanın...
En eski yağmur ormanları.
O yüzden böyle çok endemik bitkiler var, türler var.
O yüzden ben araştırınca ve oradaki arkadaşların önerisiyle dedim ki bir yere gideceksen burası Cairns olmalı.
İlk gittim hemen bir hostele yerleştim.
Avustralya'da böyle bir küçük şehir nasıl oluyor onu gözlemlemek istedim.
Ve bir günümü Cairns'e ayırdım.
Ve çok sevdim. Mesela şeyi düşündüm ya ben Cairns'de yaşayabilirim galiba.
Aslında şehir... Şehir gibi yani gayet yeterli bir şehrin bütün imkanlarını veriyor ama çok doğa içinde.
Mesela bir tane botanik bahçesi buldum ve hemen oraya gittim.
Böyle yağmur ormanlarının eteğinde bir botanik bahçesiydi.
İçerisi böyle orman gibi ama şey diyorsunuz sanki hani...
10 dakika ötede şehir yokmuş gibi hissediyorsunuz.
Ve orada yürüyüş yaptım.
Tabii ben o gün doğaya gitmem diye böyle kısa giymiştim ve çok dikkat etmemiştim üstüme.
Yine böyle böcek kovucu sıkmıştım üstüme ama o gün hani doğaya çıkmayacağım için çok özen göstermemiştim.
Kent benim için şu yüzden çok anlamlı.
Orada böyle bütün zehirli örümcekler, böcekler hepsini gördüm ve çok yakından gördüm.
Yani yakınından geçerken gördüm.
Öyle düşünün. Ben bir banka oturdum.
Günlük yazıyorum. Çok güzel şeyler hissediyorum.
Doğa içerisindeyim.
Sonra arkamı bir döndüm.
Çok yakında biten nehir var.
Ve nehirin dibinde ama ben böyle nasıl desem 5 adım mesafedeyim nehire.
Dikkat timsah çıkabilir uyarısı gördüm.
Dedim ki yani bunu niye bu kadar küçük yapmışsınız?
Hani niye buraya yapmışsınız?
Timsahlar zaten karada çok hızlı ilerliyor.
Bu arada Kent'te çok fazla timsah saldırısı oluyor.
Mesela onu görünce bir korktum.
Bir böyle ürperdim. Ama Avustralya'da şunu çok hissetmiştim.
O gün daha iyi anladım.
Mesela bir tane örümcek o gün size ısırabilir ve ölebilirsiniz.
Timsah çıkabilir. Ne bileyim değişik değişik böcekler çıkabilir karşınıza.
Ve bu beni... Çok farklı hissettirdi ya.
Yani iyi anlamda farklı hissettirdi.
Beni çok hayatta tutan bir duygu gibi.
Yani bunu şöyle açıklayabilirim.
Evet ben de bu doğanın bir parçasıyım ve bana da her an bir şey olabiliri çok hissettim.
Sonra orada otururken şeyi düşündüm.
Hani ne kadar kendimizi bu doğadan soyutladığımızı düşündüm.
Hani sanki hiçbir şey olmayacakmış gibi ya da çok bariyer çektiğimizi aramıza bunu hissettim.
Ama Avustralya'da çok böyle yaşanmıyor.
Yani çok doğayla iç içe yaşanıyor ve bir örümcek sizi ısırabilir.
Ölebilirsiniz. Evet bu da doğal.
Yani doğanın bir parçası.
Böyle bakıyor insanlar hayata.
Ben de böyle bakıyorum.
Mesela şeyi kabul edebilirim.
Orada bir örümcek beni sokabilir ve ölebilirim.
Mesela bu bence kabul edilebilir bir ölüm.
Ama metrobüsteyken bir arabanın çarpması...
kötü bir ölüm bence hani.
Ve işte Avustralya'da şeyi hissetmek de çok iyiydi.
O doğanın işte o döngünün gerçekten bir parçası olduğumu çok net hissettim.
O yüzden Avustralya en sevdiğim ülkeler arasında oldu.
Bir de Kent'teyken artık seyahatimin Sonlarına yaklaşmıştım ve gitmek istemiyordum.
Hatta iş falan baktım.
Eğer iş bulsaydım birazcık daha kalırdım.
Ama biletim falan almıştım ya param bitmişti.
O yüzden biletimi yakamazdım yani.
Neyse o gün de beni bir böcek ısırdı bu arada.
Hostel eve gittim bir kaşınıyorum haşır haşır.
Ve böyle her şey olabilir.
Dedim ki boşver Yağmur düşünme takma yani olacaksın.
Zaten olur hani şu an geri dönemezsin.
Yani çok düşünürsen daha çok kaşırsın diye böyle kendimi teselli ettim.
Ertesi gün yağmur ormanlarına gittim.
Ben yine bir tur almıştım.
Bu turda da sizi bir tane rescue center'lar oluyor ya böyle hayvanları koruma.
alanları gibi oraya götürüyorlar.
Orada koala görüyorsunuz, kanguru görüyorsunuz, hepsi var.
Yani bu oluşum aslında doğada zarar gören hayvanları alıyor, tedavi ediyor, geri doğaya salıyor.
Ya da doğaya salınamayacak olanları da orada tutuyor.
Oraya gittik ve...
kez kanguruya yaklaştım.
Elimle böyle bisküvi verdim ona.
Çok tatlılardı. Zaten kangurular vahşi olabiliyor ama insanlara alıştıkça o vahşiliği geçiyor.
Ve oradakiler de çok böyle hani alışmış insanlara.
Çok tatlıydı.
Elimden böyle şeyi bisküvi yalayarak aldı.
Dili de böyle pütür pütür.
O ilk dilinin elime değişi böyle çok güzel hissettirdim.
Sonra koala gördüm.
Çok tatlılar.
Ve gerçekten ben hani Koala görmek için gittim bile diyebilirim yani Avustralya'ya.
Benim için çok yeterli bir sebep yani.
Tazmanya canavarı var orada.
Onu gördüm. Değişik türler var.
Özellikle böyle kemirgen.
Fare türleri çok var ama büyük fare türleri.
Sonra bir tane şey yapıldı.
Aborjin kültürünü tanıtma gibi bir etkinlik yapıldı.
Ama aborjinleri daha sonra anlatmak istediğim için bu podcastta hiç o konuya girmiyorum.
Bir bölüm ayrıca aborjinleri yapacağım.
Çünkü gitmeden önce de çok merak ettiğim, çok araştırdığım ve orada da gözlemlediğim şeyler var.
Buna uzunca değinmek istiyorum.
Neyse o gün sonrasında...
İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bir tankla yağmur ormanlarının içine girdik ve oradaki bitki türlerini tanıttılar bize.
İşte zehirli bitkiler, böyle et yiyen bitkiler, çok değişik türler vardı.
O araçlar suya da girebiliyor.
Karada da gidebiliyor. Ördek diyorlar hatta onlara.
Belki görmüşsünüzdür.
Onlarla böyle yağmur ormanlarının gerçekten altından girdik, üstünden çıktık.
Hatta bir ara neyre falan girdik.
Ve nehirde de hani timsah olabilir dediler.
Ama orada görmedim timsahı.
Başka bir yerde gördüm timsahı.
Güzeldi böyle o doğayı hissetmek ve en eski ancient rainforest diye geçiyor.
zaten orası. O yağmur ormanlarında olmak çok farklı bir duyguydu.
Böyle ya bunu gerçekten kelimelerle anlatmam biraz zor galiba.
Sonra ben doyamadım tabii ki de.
Başka bir gün için yine bir etkinlik aldım.
O da yine aynı yağmur ormanları ama tabii bu yağmur ormanları epey geniş.
O yağmur ormanların diğer kısmına teleferikle gidiyor ve trenle dönüyor.
Teleferikle o yağmur ormanlarını tepeden izleyerek En üst noktaya kadar çıktık.
Sonra en üst noktada efsane bir şelale var ama çok uzaktan bile böyle üstü buğulu gözüküyor.
Yani o kadar hani büyük bir şelale.
Onu gördük.
Onu böyle farklı açılardan gördük.
Sonra böyle aralara o teleferikle rotalar yapmışlar.
Gerçekten Avustralya bu konuda muhteşem.
O kadar güzel turizm noktaları yapmış ki her şeyi düşünmüş.
Teleferiğin arasına bazı rotalar yapmış.
O rotalarda iniyorsunuz.
Yürüyüş yolları yapmış.
Bu yağmur ormanların arasından geçiyorsunuz.
Sonra hemen... Başka bir teleferik geliyor.
Ona biniyorsunuz. Diğer bir rotada iniyorsunuz.
Bu şekilde böyle şeyler yapmış.
Ve ben bir tane rotada yürürken bir tane Avustralya kadın bana dedi ki baksana şu yılana bak dedi.
Ve ben gerçekten yılan çok görmek istiyordum orada.
Dedi ki biliyor musun bu Avustralya'nın en zehirli ikinci türü dedi.
Şey diye geçiyormuş. Mavi karınlı.
Siyah yılan diye geçiyormuş.
Yani Türkçe'ye çevirirsem öyle bir şeye denk geliyor karşılığı.
Dediğim gibi o duygu var ya o kamçılayan doğanın bir parçası olma duygusu.
Onu çok hissettim.
Onu görünce çok iyi bir mesafeden gördüm onu.
Hani yılan bana saldıramaz ya da sokamaz.
Ama böyle yanı başımda da yani.
Sonra... çok fazla örümcek gördüm.
Yürüyorum. Mesela sıra beklerken böyle gözünüz dalar ya bir tarafa.
Öyle gözüm dalıyor. Bir bakıyorum örümcek.
Kocaman hani çok büyük örümcekler gördüm.
En tepeye kadar çıktık teleferikle.
İnerken de 1900'lerden kalma bir trenle yağmur ormanların ortasından böyle bir yolculuk yaptık.
O yolculuk da çok güzeldi.
Artık neye çok güzel diyeceğimi bilemediğim bir noktadaydım orada.
Çünkü her şey o kadar güzel ki.
İnanamıyorum ya diyorum ki ben...
Bu hayatı gerçekten yaşıyor muyum?
Yoksa bir rüya mı? Tren 1900'lerden kalmak.
İçini de aynı şekilde restore etmişler.
Yani içeri girince eski bir trendeymiş gibi hissediyorsunuz.
Bazı filmlerde olur ya sahneler, onun gibi hissediyorsunuz.
Yağmur ormanların en güzel noktalarından geçiyor.
Zaten sadece turistik bir tren.
O trenle böyle çok güzel bir yolculuk yaptım ve şelaleyi diğer açılardan görebildik.
Yani çok büyük bir şelale olduğu için...
Her açısı çok güzeldi.
Turistik bir tren olduğu için mesela şelalenin yanından geçerken yavaşlıyor.
Hatta bazı noktalarda duruyor.
Çok güzel manzaralardan çok yavaş geçiyor oranın tadını çıkartın diye.
O yolculuğu yaparken şey düşündüm.
Ya ben tren yolculuklarını çok seviyorum ve doğayı çok seviyorum.
Hani daha çok tren yolculuğu yapmalıyım diye düşündüm.
İnanılmaz bir gündü ya. Ben şeyi hatırlıyorum.
Hostele geldim. Yatağıma girdim ve dedim.
ki iyi ki dedim ya.
Gerçekten kendime teşekkür ederim.
Hayatıma teşekkür ederim ve o kadar şükran doluydum ki Avustralya seyahatinin sonunda.
Çünkü gerçekten Bali'deyken çok kritik bir karardı benim için Avustralya'ya gidip gitmemek.
Yani çok az param vardı. Avustralya'da yetmeyeceğini çok iyi biliyordum.
Ama vizem de bitecek ya ve çok yakın bir noktadayım.
Hani gitsem mi, gitmesem mi, nasıl olur?
Bilemiyordum böyle bir kararsızlığım.
Sonra dedim ki ya gideceğim. Olsun.
Hani ne olursa olsun ve İyi ki de gitmişim.
İnanılmaz borca girdim bu arada ama iki katı bile değermiş öyle diyorum.
Ve tekrar gitmek istediğim bir ülke.
Sonra ben tekrar Sydney'e geçtim ve oradan sonra da yavaştan dönüşe geçtim.
Yaklaşık bir buçuk ay kaldım.
Hiçbir şekilde yetmedi.
O yüzden bir daha gitmek istiyorum.
Uçağa binerken şunu hissettim.
Avustralya benim gördüğüm en güzel ülkelerden ve yani hep soruyorlar ya bana bir yerde yaşamak istesen nerede yaşarsın?
Bence Avustralya gerçekten bunu karşılayan bir yer.
Bir yerde yaşamak istesem Avustralya'da yaşayabilirim.
Benim istediğim her şey var orada.
Çok güzel duygularla döndüm.
Çok yorulmuştum o dönemde.
Ve dönüşüm çok zordu.
En ucuz bileti aldığım için ilk başta Çin'e gittim.
Bir 8 saat uçtum.
Çin'de bir 6-7 saat bekledim sonra 13 saat uçtum.
Yani olabilecek en uzak noktadan geldim.
Zaten çok uzak bir yer ama ben daha da çok uzattım.
Ama bütünüyle çok güzeldi.
Ve Avustralya'ya bence her şey değer.
Şimdi üzerinden biraz zaman geçtiği için yeniden bu podcast'ı yapmak ve o duygularımı hatırlamak da beni biraz duygulandırdı.
Ya o heyecanı yaşadım yine.
O yüzden podcast yapmayı çok seviyorum.
Ya da işte videolarımı editliyorum ya sonradan.
Bunlar hep böyle yeniden o anları bana yaşatıyor.
Ve diyorum ki iyi ki de yapıyorum.
Çünkü o ana yeniden aslında yolculuk yapıyorum.
Neyse biraz uzun bir bölüm oldu ama bence bu kadar aradan sonra gayet normal.
Çünkü çok şey biriktirmiştim.
Bundan sonraki bölümlerde biraz daha spesifik konulara değinmek istiyorum.
Bu seyahatimde karşılaştığım.
Bu bölümü bir Avustralya yapayım dedim.
Çünkü çok uzun zamandır konuşmuyordum sizlerle.
Ve uzun bir aradan sonra ilk podcastime bu bölümüne başlayayım istedim.
Ama sonraki bölümlerde bir aborjinleri konuşmak istiyorum sizlerle.
Onun dışında Bali'de çok değişik bir şey gördüm.
Seremoni mi derler?
Tören mi derler? Sessizlik günü adı verdikleri.
Ve dedim ki bunu podcastta anlatacağım.
Böyle değişik bölümler var.
Çok şey birikti zaten.
Yazın bol bol bunları konuşuruz.
Bu arada eğer bu bölümü beğendiyseniz Spotify'da beğenebilirsiniz.
Ya da paylaşabilirsiniz arkadaşlarınızla.
Çünkü öğrendiğim kadarıyla algoritma böyle işliyormuş.
O zaman dinlediğiniz için...
Çok teşekkür ediyorum. Diğer bölümlerde görüşmek üzere diyelim.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
