
Aborjinlerden Öğrendiğim Hayat Dersleri ve Bir Çift Yürek
25 Temmuz 2024 · 29 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar bu bölümde Aborjinlerden öğrendiğim hayat dersleri, Bir Çift Yürek adlı kitaptan ve Avustralya'da Aborjinlerle ilgili gözlemlerimden bahsedeceğim. Umarım keyif aldığınız bir bölüm olur, ben bu bölümü kaydederken çok keyif aldım. O zaman hazırsanız, başlayalım. Bu arada bana instagram adresimden ulaşabilirsiniz. https://www.instagram.com/yagmur_aratt/
#sırtçantamdakihikayeler #yagmurarat #yagmuraratpodcast #Avustralyaseyahati #YagmurAratAvustralya
#DünyaTurunda #KeşfetmeninKeyfi #KültürYolculuğu #YolHikayeleri #GezginRuh #PodcastMacerası #KültürelGezi #DünyaGezgini #YolArkadaşı #GezginNotları
Transkript
Hepinize selamlar.
Sırtçantamdaki Hikayeler Podcast'inin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölümde sizlere aborjinlerden öğrendiğim hayat derslerinden, Bir Çift Yürek adlı kitaptan ve Avustralya'da aborjinlerle ilgili kendi gözlemlerimden bahsedeceğim.
Öncelikle Bir Çift Yürek benim yıllar yıllar önce elime geçti.
Sonra biz taşındık ve kitap kayboldu.
Ama aklımın bir köşesinde kalmıştı bu kitabı okumak.
Sonra Avustralya'ya giderken birden aklıma geldi ve evet bu kitabı okumalıyım dedim.
Ama seyahat öncesi o kadar yoğundum ki yani hiç fırsat bulamadım ama kitabı alabildim en azından.
Sonra Avustralya'ya gittim geldim ve döndükten sonra okudum.
Ve inanılmaz keyif aldım kitaptan.
Avustralya sonrası okumak da çok keyifliydi çünkü gidip görmüştüm ve kendi görmüştüm.
Gözlemlerim vardı. Ve kitabı okurken neredeyse yarısından fazlasının altını çizdim.
Ve bu kitapta kendime dair de çok şey buldum.
Hayata dair de çok şey buldum.
Ve bunların hepsini sizlerle paylaşmaya geldim.
Öncelikle şunu belirteyim.
Bu bölüm spoiler içerir.
Ama bu podcast'ı dinledikten sonra da kitabı okuyabilirsiniz.
Bence yine aynı keyfi alabilirsiniz.
Çok heyecanlıyım bu bölüm için.
O zaman başlıyorum.
Kitap bir kadının Avustralya çöllerinde aborjinlerle yaptığı 3 aylık yürüyüşü anlatıyor.
İsterseniz ilk başta bu kitabın yayım sürecinden bahsedelim.
Kitabın yazarı Marla Morgan bunu anı kitabı olarak çıkartıyor.
Yani diyor ki bu hikaye benim yaşadığım hikaye.
Kitap çıkar çıkmaz hemen çok satanlar listesine giriyor.
Bu arada 90'larda basılıyor yanlış hatırlamıyorsam.
Ve çok ilgi görüyor.
Bunun üstüne bir tane yapım şirketi de filmini çekmek istiyor.
Böyle olunca Avustralya'dan aborjin bir kabile Amerika'ya geliyor ve protesto ediyor.
Bunun üzerine kadın ben bu olayı yaşamadım ve bu kitap bir roman diye itiraf ediyor.
Tabii bir kısım hayal kırıklığına uğruyor.
Ama sonradan araştırdığım kadarıyla kadın şey de diyor.
Ben o kargaşayı bastırmak için bunu yaptım.
Aslında yaşadığım bir hikaye falan da diyor.
Bu arada aborjinlerle ilgili araştırmalar...
yapanlar kitabın içindeki hikayelerin doğru olduğunu söylüyor.
Ve bu tartışmaların üzerine kitap yeni bir ön sözle yayınlanıyor.
Ve ilk altını çizdiğim cümle şu oldu.
Kadın diyor ki kitabın ön sözünde benim önerim mesajın tadını çıkartman.
Sana iyi geleni yudumlaman ve geri kalanını tükürmen.
Dünyanın yasası da bu değil mi zaten?
Bence bu ön sözle Birçok tartışmayı kapatmış aslında.
Kadının bu olayı gerçekten yaşayıp yaşamadığını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Ama hikayelerin gerçek olması benim kitaptan aldığım zevki azaltmadı açıkçası.
O yüzden kitaba bu şekilde başlamak istedim.
Kitaptaki karakterimiz tıpta koruyuculuk üzerine çalışan, biyokimya ve doğal ilaçlar doktorası olan bir kadın.
ABD'de sağlık sektöründe çalışıyor.
Sonra Avustralya'dan bir teklif geliyor ve...
Orada üniversitede çalışmaya gidiyor.
Avustralya'dayken kentlerde yarı aborjin kanlarla çalışıyor.
Onların ekonomik gelir elde etmesi için bazı projeler yapıyor.
Bu arada neden yarı aborjin kan dedim?
Aborjinlerin büyük bir kısmı asimile edilmiş ve beyaz ailelere verilmiş.
O yüzden şu an şehirde yaşayan yarı aborjin çok fazla var Avustralya'da.
O zamanlar da çok varmış.
Kadın bunlarla böyle projeler yapıyor.
Sonra bir gün... Aborjin bir kabile onu onur konuğu olarak çağırıyor ve bu yaptığı projelerden dolayı ona bir onur hediyesi vermek istiyor.
Kadın da tamam diyor, mutlu oluyor ve...
Anlaşıyorlar. İşte otelin önünde buluşuyorlar.
Tabii kadın böyle topuklu giymiş, saçını başını yaptırmış.
Kadının aklındaki şu. Yani bir yere gideriz herhalde şehrin birazcık dışında.
Orada bana bir plaket verirler ve bir yemek yeriz.
Geri dönerim falan gibi düşünüyor.
Otelin önüne gidiyor.
Bir jip geliyor. Jip'e atlıyor.
Gidiyorlar. Sonra baya gidiyorlar ama işte diyor ki galiba bu benim tahmin ettiğim gibi bir şey değil şehir dışında diyor.
Gidiyorlar gidiyorlar gidiyorlar 3-4 saat geçiyor ve sonunda çölün ortasında neredeyse hiçliğin ortasında duruyor jip.
Bunlar iniyor. Ve çölün ortasında bir tane baraka var.
Barakanın önünde de insanlar onu bekliyor ve gülerek selam veriyor.
Bu arada onu getiren kişinin ismi Oata.
Bir tek o İngilizce biliyor ve o da Çatpat biliyor ama kadın sadece onunla iletişim kuruyor.
Neyse kadın böyle barakaya giderken ona diyorlar ki...
İlk başta temizlenmen gerekiyor.
Şu üstündekileri çıkart ve bunu giy diyorlar.
Ona böyle peştemel tarzı bir kumaş veriyorlar.
Kadın tabii garipsiyor ama tamam diyor.
Gidiyor, ayakkabılarını çıkartıyor, üstünü çıkartıyor.
İşte ona nasıl bağlanacağını gösteriyorlar ve giyiyor peştemeli.
Sonra barakanın önüne gidiyor.
Onlar da barakanın önünde böyle bir ateş yakmışlar.
Ve ateşin içine böyle bazı yapraklar atıyorlar.
İşte duman çıkıyor ve kadına diyorlar ki bunun üstünden atla.
Kadın da atlıyor. Sonra buna bir sepet vermişler ve o üstüne çıkarttığı bütün eşyaları, çantasını falan o sepete koymuş.
Kadın ateşin üstünden atlıyor, geriye dönüyor.
O sepeti bir adam alıyor ve sepetteki bütün eşyaları ateşin içine atıyor.
Tabii o eşyaların içerisinde sadece kıyafet yok.
Çantasının içinde cüzdanı, kredi kartları, fotoğraf makinesi, her şeyi var.
Kadın tabii şok oluyor. İnanamıyor böyle bir şey olduğuna.
Sonra kendi kendini sakinleştiriyor.
Neyse diyor uçak biletim hala otelde.
Kıyafetim de var otelde.
Kadın en azından onlar duruyor diye böyle kendini sakinleştiriyor.
Bu bütün eşyalarını ateşe attıkları bölümde kadın diyor ki maddi nesnelerden ve bazı ön yargılardan kurtulmak var olmaya doğru yapacağım.
O yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı.
Bunu okurken aklıma dünya turum geldi ve kendimi çok özdeşleştirdim.
Ben de dünya turuna çıkmadan önce birçok eşyamdan kurtulmuştum ve çok minimal bir hayata geçmiştim ve sadeleşmiştim.
Ve böyle bir yolculuk için sadeleşmenin...
İlk adım olacağını düşünmüştüm.
O yüzden kitabın böyle başlaması beni çok heyecanlandırdı.
Ve buradan sonra açıkçası kitabı bırakamadım.
Neyse kitaba dönelim. Kadın barakaya giriyor.
Baraka tabii böyle bir yaşam alanı gibi değil.
Yani içinde hiçbir şey yok.
Çok basit ve çok sade.
Barak'ın ortasında sonradan öğrendiği kadarıyla kabilenin yaşlı kişisi duruyor.
Etrafında bir sürü insan var ve onları inceliyor.
Yüzündeki boyaları inceliyor.
İşte kadınların saçlarında kendi yaptıkları taçları inceliyor.
Sonra kabilenin yaşlı kişisi bir ritüel yapmaya başlıyor ve şarkı söylüyor.
Taşlar çıkartıyor cebinden.
Onları atıyor. Sonra kadına veriyor.
Onun atmasını istiyor.
Böyle değişik değişik ritüeller yapıyorlar ama kadını da katıyorlar.
Sonunda herkes gülümsüyor.
Ve o ata diyor ki hak kazandım diyor.
Kadında neye hak kazandım diyor.
Hadi gel gidiyoruz diyor. Bunlar yürümeye başlıyor.
Kadın şokla nereye gidiyoruz diyor.
Yürüyüşe diyorlar. Kadında diyor ki peki ne kadar sürecek bu yürüyüş?
Onlar da muhtemelen 3 dolunay diyorlar ve kadın şok oluyor.
Sonra ne yapacağını bilemiyor ama onlar yürümeye başlıyor.
Kadının içinden bir ses diyor ki, ya tamam yürüyeyim, en azından bir günlük böyle bir şey tecrübe edeyim.
Bir gün sonra geri buraya dönerim, jip atlar giderim diyor.
Böylece yürümeye başlıyor.
Tabi ilk saatler...
hemen ayakları kanamaya başlıyor.
Yani şöyle düşünün. Çöldesiniz.
Ayakkabınız yok. Her yer diken.
Kadının ayakları böyle kanlar içerisinde.
Ama acıdan yürüyemiyor artık.
Sonra sürekli ayağından o dikenleri çıkartmaya çalışıyor.
Ayağı kanıyor. Ve insanlar da diyor ki mola verdiğimizde çıkartırsın.
Acıya odaklanmamaya çalış.
Yürü diyorlar. O da hep böyle tıpta koruyuculuk üzerine çalışırken insanlar acı çektiğinde onlara acıya odaklanmaması gerektiğini söylüyor ve şey düşünüyor.
Hani az Aslında insanlara söylediğim şey şu an benden isteniyor.
Bunu yapabilirim diyor. Neyse yürüyor.
En son mola verdiklerinde yaşlı bir kadın geliyor.
Küçük bir sıvı çıkartıyor ve şarkı söyleyerek...
Onun böyle ayağını o sıvıyla temizliyor.
Ve gerçekten ağrısı o an hafifliyor.
Sonra bunlar yürüyüşe devam ediyorlar.
Tabii şimdi çölde hiçbir iz yok ya.
Ama böyle belirli noktalardan sağa sapıyorlar, sola sapıyorlar.
Hani sanki rotayı biliyormuş gibi.
Kadın tabii şaşırıyor ve açıkçası bunu nasıl yaptıklarını anlamıyor.
Sonra gün batımında bir yer buluyorlar.
Kadın hala dönmeyi düşünüyor bu arada ertesi gün.
Ve ona bir tane dingo postu veriyorlar.
Diyorlar ki bu senin her şeyin.
İstersen bunu yastık yap, istersen üstüne ört, nasıl kullanmak istersen kullan ama bu senin her şeyin olacak diyor.
Kadın da onu böyle üstüne atıyor ve o gece yürüyüşünü tamamlıyor.
Sonra gün doğumunda uyanıyorlar.
Ve uyandıklarında şunu görüyor kadın.
Hepsi yüzünü doğuya dönmüş.
ve yarım daire şeklinde böyle dizilmişler.
En ortada kabilenin yaşlı kişisi şarkı söylüyor.
Sonra bunun sabah toplanması ya da sabah duası olduğunu öğreniyor.
Bunun amacını ise kitapta şöyle anlatıyor.
Aborjinler doğadaki her şeyin bir varoluş nedeni olduğuna inanıyorlar.
Örneğin bitkilerin varoluş nedeni insanları ve hayvanları beslemek, toprağı güzelleştirmek, toprağı beslemek ve atmosferin dengesini sağlamak.
Aynı şekilde hayvanların varoluş nedeni atmosferin dengesini sağlamak, arkadaş olmak ve eğitimde örnek oluşturmak diyor.
Ve şey diyor hayvanların asıl varoluş nedeni insanoğlunu beslemek değil.
Sadece gereksinim durumunda yenebilir diyor.
Ve bu sabah toplanmasının amacında aborjinlerin işte evrene sizin yolunuzda yürüyoruz ve sizi onurlandırmaya geliyoruz demesiymiş.
Bu cümle benim çok hoşuma gitti.
Ve hatta şey düşündüm.
Doğadayken, kamptayken aslında ben de güne böyle başlayabilirim.
Yani benim hayat görüşüme göre de her şeyin bir varoluş nedeni var.
Çok saygı duyuyorum doğaya, hayvanlara.
Ve böyle başlamak bence çok güzel bir fikir.
Neyse sonra bu sabah toplanmasını yaptıktan sonra yürümeye devam ediyorlar.
Yürürken kadın şunu fark ediyor.
Yanlarında hiçbir şey yok.
Yani yemek yok, erzak yok.
Hiçbir şey almıyorlar yanlarına.
Bir de çöl iklimi.
O iklim koşullarında çok kısıtlı yiyecek var.
Şunu fark ediyor. Aborjinler her yeni güne tanrısal birliğe teşekkür ederek başlıyor.
Tanrısal birliği biraz sonra açacağım.
Ama şöyle düşünün.
Aborjinler her şeyin bir ruhu olduğuna inanıyor.
Tanrısal birlikte her şeyin olduğu bir yer.
Hani çok üst bir mertebe.
Neyse işte tanrısal birliğe teşekkür ediyorlar.
Ve tanrısal birlikten yiyecek istiyorlar.
Ve ortaya çıkmasını bekliyorlar.
Eğer çıkarsa içtenlikle şükranlarını sunuyorlar.
Ama niyetlerine şunu ekliyorlar.
Eğer benim ve çevremdeki her türlü yaşam formlarının...
ayrınaysa diye. Bu tarz şeyler kadının ilgisini çekmeye başlıyor ve diyor ki ben bir gün daha yürüyeyim.
Bu arada yürüyüşler derin bir sessizlik içerisinde yapılıyor.
Böyle çok arada konuşuyorlar.
Bir gün böyle yürüyüşte sohbet ederken kadın aborjin kabilesindeki isimlerin işte masal anlatıcısı dikiş ustası, şifacı kadın gibi isimler olduğunu fark ediyor.
Ve sonradan öğreniyor ki aborjinlerde doğan bebeklere bir at veriliyormuş.
Ama bunlar geçici atlarmış ve sonradan kişi kendi adını misyonuna göre alıyormuş.
İşte dediğim gibi dikiş ustası, şifacı kadın, şifacı adam gibi.
Bu benim çok hoşuma gitti çünkü ben hep şey düşünürdüm.
Ya isimlerimizi kendimiz seçemiyoruz ve gerçekten isimlerimiz üstümüze yapışıyor ya.
Aborjinler de kendi ismini, kendi misyonunu, hayat amacına göre aslında, hayat tutkuna göre kendin belirliyorsun.
Neyse bu kadının ilgisini çekiyor.
Sonra daha da çok gözlemlemeye başlıyor.
Çünkü her yeni bir eylemde çok böyle derin anlamlı şeyler görüyor bu kabilede.
Daha bir merakla bakıyor bunlara.
Ve doğayla kurdukları iletişimin bambaşka olduğunu gözlemliyor.
Bu arada aborjinler kendilerine gerçek insan diyorlar.
Kadına da mutant diyorlar.
Yani şu anki insanlara mutant diyorlar.
Mesela çölde yürürken en büyük ihtiyaçları su.
Aborjinler en küçük bir nem belirtisinde bile su bulabiliyorlar.
Mesela kim zaman kulaklarını kuma dayıyorlar.
Ve akan suyun sesini duyabiliyorlar.
Kimi zaman da ellerini kumun üstüne koyuyorlar ve titreşimden suyun nereden geldiğini hissedebiliyorlar.
Ve su bulduklarında da hepsini kullanmıyorlar.
Yeteri kadarını alıyorlar.
diğerini hayvanlara ve bitkilere bırakıyorlar.
Hatta kadını da su içerken uyarıyorlar.
Diyorlar ki çok kokunu bırakma.
Çünkü hayvanlar bundan rahatsız olur.
Tabii kadın buna inanılmaz şaşırıyor.
Ama daha sonra daha da çok şaşıracağı şeylerle karşılaşıyor.
Mesela aborjinler yürürken ayak izlerinden oradan hangi hayvanın geçtiğini, zıplıyor mu, koşuyor mu, yürüyor mu, sürünüyor mu bunları anlayabiliyorlar.
Ve hatta arkadaşlarının ayak izlerinden bile onların yaşını, sağlık durumunu tespit edebiliyorlar.
Bunu okurken aklıma şey geldi.
Sapiens kitabında da bundan bahsediyordu.
Orada da aslında bizim duyularımızın ve hislerimizin eskiden çok daha gelişmiş olduğundan ama zamanla...
Evrimleştikçe bunu kaybettiğimizden söz ediyordu.
Aborjinlerin doğayla kurduğu iletişim bana direkt bunu çağrıştırdı.
Neyse yürüyüş devam ediyor tabii.
Yürüyüş boyunca aborjinler kadına kutsal yerleri gösterip onları tanıtıyorlar, onları söylüyorlar ve hikayeler anlatıyorlar.
Sonra kadın aborjinlerin yazılı bir dilinin olmadığını öğreniyor.
Çünkü aborjinlere göre yazı...
belleğin gücünü yok ediyor.
Ve sürekli alıştırma yapılırsa bellek mükemmel bir şekilde işler diyorlar.
Ve düşünün aborjinler yaklaşık 65 bin yıldan beri var olan bir topluluk ve çok köklü bir tarihi, mitolojik hikayeleri var.
Hep böyle aklında tutarak ve o hikayeleri anlatarak günümüze kadar aktarabilmişler.
Tabii tüm bunlar kadına çok enteresan geliyor ve dönmek istemiyor artık.
Ve daha çok görmek istiyor.
Daha çok onlarla olmak istiyor.
Daha çok öğrenmek istiyor.
Ve bir bölümde diyor ki, buranın da altını çizmiştim.
Bir gecelik uykuyla yenilenmenin, bir yudum suyla susuzluğumu gidermenin ve tatlıdan acıya uzanan lezzetlerle doymanın tadını çıkartmaya başladım.
Burada bizim sosyal güvencemiz asla düzenini bozmadan doğup batan güneşti.
Benim standartlarıma göre dünyanın en korumasız ırkı ne ülserden, ne yüksek tansiyondan.
ne de kalp hastalıklarından yakınıyordu diyor.
Buradaki şu cümle inanılmaz etkiledi beni.
Bizim sosyal güvencemiz asla düzenini bozmadan doğup batan güneşti.
Gerçekten bunu kampa gittiğimde, doğada olduğumda o kadar hissediyorum ki ve o böyle derinden bir yerlerden o kadar mutlu ediyor ki beni.
Çok iyi anlıyorum bu cümlede ne demek istediğini.
Neyse devam edeyim ben.
Kadın daha da ilginç şeyler öğrenmeye başlıyor aborjinlerle ilgili.
Hani demiştim ya bu yürüyüşler hep sessiz yapılıyor.
Bir gün kilometrelerce uzaktaki bir aborjinle kabileden birisinin telepati yönüyle iletişim kurduğunu gözlemliyor.
Ve çok şaşırıyor. Ya saçmalamayın ne telepetisi diyebilirsiniz.
Ben de öyle demiştim.
Ama okudukça kitapta şöyle bir telepetiden bahsediyor.
Sözlerle değil daha çok davranışlarla, bakışlarla anlaşmaktan ve konuşmaktan bahsediyor.
Ve bir aborjin diyor ki...
Biz hiçbir zaman yalan söylemediğimiz için aslında birbirimizin niyetini hissedebiliyoruz diyor.
Ve şöyle bir cümlenin altını çizmiştim.
Beni çok etkilemişti.
Gerçek insanlar sesin varoluşu nedeni olarak konuşmayı görmezler.
Konuşmak yürek ve akılla yapılır.
Ses konuşma amaçlı kullanıldığı zaman ortaya dökülenler boş sözlerdir.
Ruhsal içerikle olamazlar.
Ses şarkı söylemeye, kutlama yapmaya ve şifa vermeye yarar.
Yani ben de dünyayı gezerken birçok insanla iletişim kuruyorum ve çoğu zaman onların dillerini bilmiyorum.
Ama bir yerden anlaştığımızı düşünüyorum ve bu kelimelerin çok ötesinde bir anlaşma.
O yüzden bu cümleyi okurken de çok etkilenmiştim ve dediğim gibi kendimle çok...
Özdeşleştirdim bu cümleyi de.
Neyse yürüyüş son hızıyla devam ediyor.
Bir noktada sinekler kadını çok rahatsız etmeye başlıyor ama her yerini yiyorlar ve kadın da buna şikayetçi oluyor.
Kabilenin yaşlı kişisi yanına gelip diyor ki sen çöl sineklerinin kötü olduğuna, cehennem olduğuna inanıyorsun ve onlar gerçekten de senin için öyleler.
Ama bunun nedeni sadece senin gerekli anlama ve bilgelik düzeyine erişmemiş olmandan.
Onlar gerçekten gerekli ve yararlı yaratıklar.
Kulaklarımızın içine dalarlar.
Çünkü her gece kulaklarımızın içindeki kumu temizlerler.
Önümüzdeki günlerde hava daha sıcak olacak.
Ve burnumuzu temizleyip daha iyi nefes almamızı sağlayacaklar diyor.
Ve şöyle devam ediyor.
İnsanlar hoşlarına gitmeyen her şeyi yok etme yoluna gidiyorlar.
Bizse sadece teslim oluyoruz.
Sen de deneyebilirsin diyor.
Burada aslında birçok şeyden bahsediyor.
Varoluştan, doğanın bütünlüğünden ve bunu anlamak, teslim olmak ve kabul etmekten bahsediyor.
Biz şu an geldiğimiz noktada buna o kadar uzağız ki o yüzden bu cümlenin derinliğini ne kadar istesek de...
anlayamayacağımızı düşünüyorum ben.
Ve teslim olmak, kabul etmek gerçekten söylemesi kolay ama yapması çok zor şeyler.
Özellikle psikolojik açıdan.
Bunu bir kez yapmayı öğrenince bence hayat felsefen çok değişiyor ve hayatın değişiyor.
Neyse ilerleyen zamanlarda kadın bir şey öğreniyor ve şaşırıyor.
Açıkçası buna ben de çok şaşırdım.
Böyle olduğunu bilmiyordum çünkü.
Aborjinlerin aslında vejetaryen beslendiğini öğreniyor.
Yani aborjinler yüzü olan şeyleri yememeye çalışıyorlar.
Daha çok yemişlerle, cevizlerle, yabani meyvelerle besleniyorlar.
Hani söylemiştim ya tanrısal birlikten yemek istiyorlar diye.
Eğer önlerine bir kanguru gelirse ilk başta o kangurudan izin alıyorlar.
Ve eğer o kangurunun onlar için geldiğini düşünüyorlarsa Öyle yiyorlar.
Ya bilmiyorum bunların hepsi bana çok farklı hissettiriyor.
Hala hissettiriyor. İki kere okudum kitabı.
Bu podcastte hazırlanırken bir daha okudum.
Ve hala böyle gerçekten tüylerim diken diken alıyor.
Beni etkileyen bir başka bölümde hayvanlardan öğrendikleriydi.
Bir tane yılan geçiyor ve orada şöyle bir cümle kuruyorlar.
Bir şeyleri arkada bırakıp yürüyebilmek.
İnsanlar için güç bir derstir.
Ama gene de eski derisinden sıyrılabildiği için ne yılanı yüceltmek ne de yermek gerekir.
Bu onun için sadece bir zorunluluktur.
Yenilikler ancak onlar için yer açtığımız zaman yaşantımıza girebilirler diyor.
Ve şöyle devam ediyor bu cümle.
Örümcek görüyorlar.
Örümcekten alınan ders asla hırslı olunmaması gerektiğidir.
Örümcek, gereksinim duyulan nesnelerin aynı zamanda bir güzellik ve sanat yapıtı da olabileceğini gösterir.
Ben Avustralya'dayken çok farklı örümcekler gördüm.
Ve biliyorsunuz hani orada kocaman örümcekler var.
Bir gün bir tane örümcek gördüm böyle kocaman.
Ve fotoğrafını çektim.
Sonra fotoğrafı yakınlaştırıp inceledim.
Ve o kadar güzel bir ağ örmüş ki gerçekten hayran kaldım.
Bir sanat eseriydi o ağ.
Ve mesela bazı yerleri kopmuş oranın üstünü örmüş böyle.
Ama o kadar güzeldi ki gerçekten çok etkilendim.
Bu cümleyi okurken de direkt o fotoğraf geldi aklıma.
Neyse biraz uzun bir bölüm oluyor farkındayım ama kitabın sonlarına geliyorum.
Bir akşam diyorlar ki bir konser vereceğiz diyorlar.
Kadın da tabii şaşırıyor hani hiçbir şeyimiz yok nasıl konser vereceğiz diye.
Ama tabii ki de her zaman sürprizlere açık.
İşte gidiyorlar kamp kurdukları yere.
Bir bakıyor işte oradan birisi odun alıyor, içini oyuyor.
Oradan birisi yaprakları alıyor, sopaları alıyor falan.
Bir konser veriyorlar.
Çölün ortasında düşünün.
O müziğin titreşimlerini düşünün.
Bir de aborjinlerin özel bir müzik aleti var.
Didi Ruju. Bunu da okaliptüs ağacından yapıyorlar.
Ve sesi gerçekten çok etkileyici.
Son YouTube videom da var bu arada merak ediyorsanız.
Kadın... Yani çok etkileniyor bu müzikten.
Hayatında daha önceden hiç böyle bir deneyim yaşamadığını fark ediyor.
Ve kadın kitapta şu cümleyle bahsediyor.
O akşam bana dediler ki bir müzisyenin Müzikal ifadeyi araması gibi evrendeki müzik de ifade edilmeyi bekler.
Bence müzeye yaklaşım tarzları çok güzel.
Zaten müzik ve dans onlar için çok özel bir yere sahip.
Bütün rütellerinde dans ve müzik var.
Ve kadın o kadar etkileniyor ki o geceden.
Diyor ki, bana öyle geldi ki o gün yaşamın kendi kendimize sunduğumuz bir şey olduğunu da öğrendim.
Bizler varoluşumuzu zenginleştirebiliriz.
kendimize daha fazlasını verebiliriz.
Ve kendi kendimize bu konuda izin verirsek daha yaratıcı ve daha mutlu olabiliriz.
Kitapta bunun gibi o kadar çok olay var ki, şimdi böyle yarısından fazlasının altını çizdim.
Genel olarak bahsetmek istediğim olaylar bunlardı.
Mesela şey de var, onu da unutmadan ekleyeyim.
Bir gün birisi hasta oluyor kabilede.
Ve şifacı kadın geliyor.
Onu iyileştirirken bu kadın da gözlemliyor.
O da işte tıpta koruyuculuk üzerine çalışıyor ya.
Orada şifacı bu kadına diyor ki bir hekim hastasının iyileşeceğine inanmıyorsa tek başına bu inanç bile emeklerini boşa çıkartmaya yeter diyor.
Ve şunu da ekliyor.
Eylem niyetin dile getirilmesi ve deneyimlenmesi için kullanılan bir araçtır.
Aslında sadece bu cümle bile onların hayat felsefesiyle alakalı birçok şey anlatıyor.
Kitap böyle devam ediyor.
Hepsinden bahsetmeyeceğim.
Yürüyüşün nasıl bittiğini anlatmayacağım.
Ve bu kadının neden seçildiğini de söylemiyorum.
Biraz spoiler verdim ama...
Biraz da sizin bu kitabı okumanızı istiyorum.
O yüzden sonunu böyle açık ve gizemli bırakıyorum.
Kısacık şeyden de bahsedeceğim bölümü bitirmeden.
Kendi gözlemlerimden bahsetmek istiyorum.
istiyorum. Ben Sydney ve Melbourne'de şehirde yaşayan aborjinleri gözlemledim.
Kansas'ta da daha farklı bir gözlem yapma şansım oldu.
Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim.
Şu an çölde yaşayan aborjinlerin sayısı 1 milyon.
Yani bu kitapta anlatıldığı gibi.
Diğerleri yarı kan aborjin diye geçiyor.
Bölümün başında da anlatmıştım.
Aborjinler çok asimile edilmiş.
İşte aborjin ailelerden çocukları alınmış ve beyazlara köle olarak verilmiş.
Ve bunu mesela Mesela sadece aborjin ırkını bitirmek için yapmışlar.
Ve bunlar 90'lara kadar sürmüş.
Aborjinler gerçekten en çok hor görülen bir topluluk.
Bu yüzden aborjinler haklı olarak beyazlara güvenmiyorlar ve kimseye aralarını almıyorlar.
Afrika'ya giderseniz gerçekten orada yaşayan bir kabileyi gözlemleme şansınız olur.
Hani özel izin alırsınız bir şekilde gidersiniz.
Ya da ne bileyim Amazonlar'da, Brezilya'da.
Ama aborjinleri o şekilde görmek diğerlerine göre çok daha zor.
Çünkü aborjinler bunu istemiyor.
O yüzden kitapta bahsedildiği gibi bir deneyim yaşamak gerçekten çok zor.
Keşke öyle bir şey olsa ve bu bana denk gelse.
Bunu çok isterim.
Ama daha çok Avustralya'da görebileceğiniz şehirde yaşayan aborjinler, onlar da zaten kendi kültürünü tam anlamıyla yaşayamıyor maalesef.
Bir de kentte ben şöyle bir şey görmüştüm.
Bu şehirde yaşayan aborjinlerin bir kısmı kendi kültürünü insanlara tanıtıyorlar.
İşte danslarını tanıtıyorlar, bu müzik aletleri, didiriciyi tanıtıyorlar.
Sonra nasıl avlandıklarını gösteriyorlar, bumerang atıyorlar.
Böyle bir tur veriyorlar.
Buradan kazandıkları parayı da kendi kabilesine harcıyorlar.
Ve o turda aborjin kültürünü daha yakından gözlemleyebildim.
Ama dediğim gibi işte bumerangla nasıl avlandıklarını gösterdiler.
Ya da o didirujuyla neler çaldıklarını.
Mesela bazen kangurularla iletişim kurmak için o sesleri nasıl çıkardıklarını falan anlattılar.
Genelde şehirde yaşayan aborjinler ya bu işlerle uğraşıyor ya el sanatlarıyla uğraşıyorlar.
İşte bumerangları mesela boyuyor.
Ve abojinlerin bir resim tekniği var.
Böyle nokta boyama şeklinde bir resim tekniği.
Onu yapıyorlar. İşte didirucuları boyuyorlar.
Onları satıyorlar. Ve mesela bumerangları aldığınızda onu yapan sanatçının resmi oluyor.
İşte yanında bilgileri oluyor.
Ya da hani daha normal yerlerde çalışıyorlar.
Şunu gözlemledim ben.
Bunun önemli olduğunu düşünüyorum.
Böyle kent merkezlerinde de işte parklarda da çok fazla sarhoş abojin görmüştüm.
Genelde böyle beyazlara bağırıyor.
diyorlar, küfrediyorlar ve alkollü, sarhoş oluyorlar.
Sonradan öğrendiğim kadarıyla aborjinler bir iki birayla bile hemen sarhoş olabiliyormuş ve çok hızlı bağımlı olabiliyormuş.
Çünkü vücutları hiç alkole alışık olmadığı için bizden daha farklıymış.
Ve mesela aborjinlerin bir bölgesi var Kuzey Avustralya'da.
Ülkenin de en bereketsiz toprakları.
Orada bir yol var. O yol devletin açtığı yol.
Ama onun etrafı Aborjinlere ait ve onların yasaları geçerli.
Mesela o bölgelerde alkol kesinlikle yasak.
Ya da mesela kabileden birisi eğer alkol içerse hemen dışlanıyor ve bir daha kabileye giremiyor.
Çünkü hani birisi içerse hepsi bağımlı olabilir ya hani o riski göze almıyorlar.
Şehirde gördüğüm o sarhoş aborjinlerde...
Büyük ihtimalle dışlanmış aborjinler.
Bu bilgi beni biraz şaşırtmıştı.
Bir de şey duymuştum.
Yani bunun gerçekliğini tam bilmiyorum ama hani hep Avustralyalılar konuşuyordu.
Mesela bir olay çıkınca aborjinler ayaklanıyor ve protesto ediyorlar ve kendi bölgelerini kapatıyorlar.
O zaman işte devlet aborjinlere alkol veriyormuş ya da uyuşturucu veriyormuş hani sakinleştirmek için.
Böyle şeyler de hani öyle kulaktan kulağa dolaşıyor.
Ülkenin tam merkezinde Ayers Rock var.
Aborjinlerin kutsal mekanı.
Ben oraya çok gitmek istedim.
Ama ben oradayken yine bir olay çıktı ve aborjinler o bölgeyi kapattılar.
O yüzden gidemedim.
Ama yani bir daha gidersem o bölgelere kesinlikle gitmek istiyorum.
Ya bilmiyorum. Dünyanın birçok yerindeki kabile hayatı zaten çok ilgimi çekiyor.
Ama aborjinlere...
başka bir yerden bağlıyım sanki.
Yani onlarla başka bir yerden bağ kuruyorum gibi hissediyorum.
Çok saygı duyuyorum.
Bir de hani insanlığın başından beri var olan bir topluluk ya.
O böyle beni çok heyecanlandırıyor.
Umarım... Bir dahaki gittiğimde daha iyi gözlemleme şansım olur.
Belki bir aborjin kabileyi görme şansım olur.
Çok küçük bir ihtimal ama belki kitaptaki gibi benim de hikayelerim olur.
Biraz uzun bir bölüm oldu ama benim çok severek ve çok keyifle hazırladığım bir bölüm.
Yani böyle 10 sayfa not çıkarttım öyle düşünün.
Çünkü kitabı daha önceden okumuştum.
Bölüm için hazırlanırken tekrar okudum.
Sonra bir daha altını çizdiğim yerlere baktım falan ve bunu keyifle yaptım yani.
Yani iş gibi yapmadım.
Size de bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.
Bence doğadan ve böyle topluluklardan öğreneceğimiz çok şey var.
Yani gerçekten sadece bunları okusak bile bence hayatımızı sürdürmek için yetecek bilgiler var.
Neyse o zaman bu bölümü burada kapatalım.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Eğer bu bölümü beğendiyseniz Spotify'da beğenmeyi ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın.
O zaman şimdilik hoşçakalın.
Daha sonraki bölümlerde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
