
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta yılın sevilen filmlerinden biri olan The Father'ı ve tek mekan filmlerini konuştuk. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda tek mekan filmlerinden bahsedeceğiz.
Bir odada, bir evde, bir otelde veya şehrin çok kısıtlı bir kısmında, bir kaldırımda, bir telefon kulübesinde süre giden filmlerden bahsedeceğiz.
Çok yeni bir şey değil bu. Yakın zamanda aslında Anthony Hopkins'in en iyi erkek oyuncu Oscar'ını aldığı The Father adlı filmle...
Tekrar bir gündeme geldi gibi hissediyorum böyle.
Bazı tek mekan filmlerinden bahsediliyor gibi gördüm.
Böyle sosyal medyada, Twitter'da falan veya YouTube'da.
The Father da bir evin içerisine geçiyor.
Tek bir mekanda geçiyor denebilir.
Çok büyük bir çoğunluğu. Buna benzer sinema tarihinde birçok film var.
Çok da iyi filmler var.
Gerçekten çok da iyi filmler var.
Ve bu filmlerin de belli bazı ortaklıkları var.
Size hem türe girebilecek, bu alt türe girebilecek birkaç filmden bahsedeceğim, birkaç film önerisinde bulunacağım.
Hem de bu türün biraz ortaklıklarından bahsetmek istiyorum.
Şimdi geçtiğimiz haftalarda çeşitli ana türlerde böyle film tavsiyelerinde bulunmuştuk zaten.
Ve bunu biraz daha böyle alt türlere de ben biraz taşırmak istiyorum.
Çünkü sinema tarihinde çok ilginç de alt türler var böyle.
İşte tek mekan filmleri de bunlardan bir tanesi denebilir.
Bu filmlerin belli ortaklıkları oluyor.
Belli güzellikleri oluyor.
Sinema dünyasına hem sinema sanatına hem de sinema zanaatine diyelim.
Gişe sinemasına da yani böyle geleneksel sinemaya da güzel katkılar yapıyor bu alt türler.
Ve dediğim gibi tek mekan filmleri de bunlardan bir tanesi.
The Father filmiyle son güzel örneklerinden bir tanesi karşımıza geldi.
Şimdi ilk söylenişinde aslında insana biraz sıkıcı geliyor değil mi?
Tek mekanda geçen film. Yani bir odada geçiyor, bir evin içerisine geçiyor.
Yani ne olabilir? Ne kadar sürükleyebilir?
İster istemez insanı biraz sıkar gibi düşünüyoruzdur belki de.
Bazı sinema sever arkadaşlar öyle düşünüyor olabilir.
Hayır arkadaşlar değil.
Bu filmlerin de tek mekanda süre gitmeyen, bu türe girmeyen filmlere göre bazı avantajları oluyor.
Bazı güzel tarafları oluyor.
Bunlardan da biraz bahsetmiştim.
Şimdi tek mekan filmlerinde arkadaşlar görsel olarak şimdi hani sinemanın bir metin tarafı var, bir senaryo tarafı var, karakterleri var, öyküsü var, ne anlattığı var, meselesi var.
Bir de işin görsel tarafı var değil mi?
Şimdi görsel tarafına ister istemez bu filmler çok da zengin yaklaşamıyorlar gibi düşünüyor olabilirsiniz ama öyle değil.
Şöyle ki sinemadan görselliğini bir sinemanın görsel tarafını da iki ayrı alt başlık altına ayırıyoruz.
Genel olarak mekanlar diyoruz.
Kısmen plastik malzeme diyenler var, sanat yönetmeni diyenler var, mekanlar diyenler var.
Oyuncu seçimi, kılık kıyafet, kostüm vs.
birçok şey. Yani kameranın çektiği fiziksel hemen hemen her şey.
Dediğim gibi oyuncu da buna dahil, oyuncunun giydiği giysi de buna dahil, oyuncunun bulunduğu mekanlar da buna dahil.
Yani mimari yapı da buna dahil, doğa görüntüleri de buna dahil vs.
birçok şey. Kameranın çektiği her şey.
Bir de sinemanın teknik tarafı, kamera tarafı, görüntü tarafı, fotoğraf tarafı var, efekt tarafı var, renk tarafı var vs.
Yani bu görselliği diye ikiye ayırmak lazım.
Bu noktada şuraya yani dikkatinizi çekeceğim.
Bir filmin tek mekanda süre gidiyor olması yani birden çok...
Mekan bize çok böyle zengin coğrafyalar, bambaşka mimariler, kostümler, ortamlar, işte saraylar atıyorum, işte şelaleler, okyanuslar sunmuyor olması görselliğinin fakir olduğu
anlamına gelmiyor. Çünkü yönetmenin en büyük sorumluluklarından bir tanesi aynı zamanda aslında kamerayla az çok bağlantıda olan diyeyim böyle yani görüntü yönetmeni, işte hani fotoğrafçı, kameraman
veya efektçi veya renkçi gibi birçok teknik dallardaki insanlardır.
İnsanın sinemada çalışan esas odaklandığı şey kameranın kendisi ya da kameranın herhangi bir nesneyi, herhangi bir objeyi, oyuncuyu, mekanı nasıl çektiği oluyor.
Ve aslında tek mekanda geçen filmler görsel olarak...
Gayet de özenli, dikkatli, çok böyle teknik olabiliyorlar gerçekten.
İnanın ki sadece bir odada bir yönetmenin neler yaptığını böyle şaşırabileceğiniz sinema filmi örnekleri var.
Programda birazdan bahsedeceğim onlardan.
Yani tek mekan filmleri aslında bir filmin görsel olarak fakir olduğu anlamına gelmiyor hiçbir şekilde.
Öyle bir yanılgı olmasın diye bunu kısaca belirtmek istedim.
Ve tek mekan filmlerinde de aslında bazı şeylere en azından yönetmenin ya da yazarın diyelim senaristin odaklanmak istediği şeylere çok daha ayrıntılı, çok daha böyle derinlerine
inerek bize anlatması olan anı veriyor tek mekan filmleri.
Çünkü birçok mekana gidip farklı farklı yerlere tanıtmanız gerekmiyor izleyiciye.
Belli bir mekan sunuyorsunuz.
Belli karakterler sunuyorsunuz.
Belli bir ortam, bir atmosfer sunuyorsunuz.
Ve o atmosferi sunduktan sonra yeni yeni yerler, ortamlar, atmosferler, ışıklar, yeni yeni mimariler, yeni yeni duygular, dokular sunmanız gerekmiyor.
Esas meselenize odaklanabiliyorsunuz.
Çok daha dediğim gibi işin derinine inme şansı veriyor size bu tür.
Ve gerçekten bu filmlerinde...
genel olarak bu noktaya çok dikkat ettiğini hatta birçok filminde bir şeylerin baya baya böyle hani derinine inerek ya da hani derinine inme biraz hani Cem Yılmaz'ın andığı
bir derinine inerim muhabbeti var ya böyle biraz o negatif anlatıyor gerçi negatif bahsediyor da burada ben tam tersini kastediyorum bir şeylerin daha da ayrıntılı biçimde inceleme şansı verdiği için bu tür Aslında biraz
da öne geçiyor başka birçok türe göre.
Çok çeşitlikli karakterler, çok farklı öyküler.
Hani birçok öykünün bir arada olduğu ya da birçok karakterin bir arada olduğu yapılar genellikle görmüyoruz.
Genellikle daha az karakter oluyor işin içerisinde.
Daha az karakter olunca bir karakterin de iyice derinliğine inme şansımız oluyor.
Yani tek bir karakter olsun diyelim ki filmimizde.
Ya iki tane karakter olsun.
Siz sadece iki tane karakterin öyküsüne...
kişiliğine, tabii ki karakterine odaklandığınızda o karakterin çok daha böyle zihninin veya geçmişinin daha da derinliklerindeki bazı gerçekleri, duyguları, olayları Olguları,
eylemleri, inceleme ve onlar üzerine fikir yürütme şansı elde ediyorsunuz.
Bu da güzel bir şey. Bu da bu alt türün bize en azından bazı örneklerinde daha fazla sunduğu ve bulduğu alt türlerden bir tanesi.
Şimdi bu filmler deyince sinema tarihinde akla birçok film geliyor dediğim gibi ama bence en kralı, en güzeli, en yani benzersizi diyeyim en önemlilerinden bir tanesi ki zaten sinema tarihinin
de... Gerçekten en önemli filmlerinden bir tanesidir.
Bilenleriniz vardır. 12 Kızgın Adam arkadaşlar.
1957 tarihli bir film bu.
12 Kızgın Adam. Sidney Lumet'in yönettiği ki Sidney Lumet'in de ilk filmi bu.
Bir ilk film olarak 12 Kızgın Adam'ı yapmak nasıl bir ustalıktır, nasıl bir güçtür, nasıl bir sanatçılıktır arkadaş.
İnsaf yani. Sidney Lumet bu filmi ilk sinema filmi olarak çekti.
Ondan önce televizyon yönetmeniydi.
Televizyona yaptığı bazı işler var ama O kadar iyi bir film ki 12 Kızgın Adam.
Dediğim gibi sinema tarihinde de benzeri yok.
Sinema tarihinin en iyi filmleri listelerinde hep böyle adı anılır.
Mutlaka adına anılır.
Birçok sinema seçkisinde vardır.
IMDB'de yani internet movie database.
Dünyadaki en büyük sinema sitesi.
Bu arada sinema siteleriyle alakalı da ayrıca bir program yapmak istiyorum size.
O konuda da sunmak istediğim bazı öneriler var.
IMDB'nin... Top 250 listesi vardır yani bu bayağı meşhur bir listedir.
Birçok yerde adı geçer böyle hani sinema tarihinin sinema dünyasında nabzını tutan sitelerden biri olarak da onun en iyi hani filmler listesi.
Zengin de bir liste yani 250 değil mi?
250 hiç fena bir rakam değil.
250 filmlik listesinde 5.
sırada bu arkadaşlar bu film.
Çok değerli bir film, çok önemli bir film.
Çok kısaca öyküsünden bahsedeyim.
Film bir mahkeme salonunda başlıyor.
Mahkemede artık genç bir çocuk cinayetten yargılanıyor.
Artık bütün taraflar sunacaklarını sunmuş.
Kanıtlar, deliller, her şey ortaya dökülmüş.
Ve 12 kişilik bir jüri bir odaya kapanacak ve...
Hani o ana kadar konuşulanlardan, sunulan kanıtlardan, tarafların iddialarından yola çıkarak bu çocuğu hani cinayetten yargılayacaklar ya da yargılamayacaklar falan.
Hani 12 tane jüri üyesinin bir odada mahkemenin sonuçlarını, konuşmalarını anlatıyor bize.
Birkaç saatlik bir olay zaten.
Hani film toplamda tam hatırlamıyorum.
Süresi de çok uzun değildi zaten.
İşte bir buçuk saatlik falan bir film yaklaşık.
Hani orada atıyorum 5 saat, 8 saat.
Daha da fazla olduğunu zannetmiyorum.
Lık bir konuşma.
Jüriler arası yapılan tartışmaları falan bize anlatıyor.
Bu kadar basit bir film. Tek bir odada masanın çevresinde geçiyor.
Yani hani tek mekan filmleri sıkıcı olabilir gibi.
algılayan sinema sever arkadaşlar olabilir dedim ama ne sıkıcısı arkadaşlar.
Yani bu filmin başına geçin.
Nasıl bittiğini anlamayacaksınız bence.
Ben ilk izlediğimde bile öyle oldum ama hadi ben biraz daha eski filmlere böyle siyah beyaz filmlere falan biraz daha aşinayım genel izleyici kitlesine göre.
Ama bu filmi izlemek isterseniz belki böyle ilk bir 5-10 dakikasında çok eski yüzlü görünebilir size.
Eski film neticede filmin hem teknik yapısı hem görsel algısı falan günümüz filmlerine göre biraz daha böyle mütevazi görünebilir ama Hiç öyle bir şey yok.
Dediğim gibi bir 10-15 dakikaya atlatırsanız hani o ilk şeyi bir o yabancılaşma hissini bir atlatırsanız nasıl sürükleyip gittiğini bilemeyeceksiniz gerçekten.
Nefis bir film, harika bir film ve dediğim gibi tek mekan filmlerinin en güçlü örneklerinden bir tanesi.
Bana göre en güçlü örneği o zaten.
Tek mekan filmleri üzerine hani söylediğim hemen hemen her şeyi barındırıyor.
İzleseniz tek mekan filmi nasıl olur rahatlıkla anlayabilirsiniz.
Hemen birkaç tane daha örnek vereyim.
Örneğin 1954 yapımı Alfred Hitchcock'un Rear Window filmi, arka pencere filmi.
Bu da çok güzel bir örnektir, çok da iyi bir filmdir.
Burada bir karakterimiz var, fotoğrafçı bir karakterimiz.
Bir kaza geçirmiş, tekerlekli iskemle de bir süre yaşamak zorunda.
Evinde oturuyor, hiçbir şey yapamıyor, sıkılıyor böyle dürbünle camdan dışarı falan bakıyor, sokağa bakıyor, karşı evlere bakıyor falan ve görüş alanındaki apartmanların dairelerinden bir tanesinde bir cinayet işlendiğini görüyor
ya da gördüğünü zannediyor. Öyle söyleyeyim.
Alfred Hitchcock tabi sinema tarihinde hani gerilim türünü ortaya çıkarmış ve hani bütün kurallarını, alfabesini yazmış bir sanatçı olarak, sinemacı olarak zaten böyle bir öyküye ilgi duyması çok normal ki
arka pencerede tek mekan filmleri içerisinde böyle en çok aklımıza gelen en bildiğimiz, sevdiğimiz filmlerden bir tanesidir.
Yine tek mekan filmlerine yakın zamandan 2007 yılında nefis bir örnek katıldı.
Yani şeye bu 12 kızgın adamla da çok paralelleştirildi.
Çok benzeyen bir film. Hani öyküsü aynı olmasa da yapısı çok benziyor.
The Man From Earth diye bir film arkadaşlar.
Dünyalı diye bir film. Geçtiğimiz programlarda bu filmi anmıştım.
Yine uzun uzun anlatmayacağım.
Tek bir oda içerisinde birkaç akademisyen, bilim adamı bir muamma'yı çözmeye çalışıyorlar.
Muamma'nın ne olduğunu da söylemeyeceğim ama müthiş bir film ve gerçekten tek bir salonda geçiyor, bir evde geçiyor.
Sadece konuşmalardan ileri geliyor.
Çok nefis, gerçekten çok iyi bir film.
Yine Hitchcock'tan bir örnek vermek istiyorum.
Bu filmin bir özelliği daha var.
The rope arkadaşlar. İp aslında tam çevirisiyle ama bizde ölüm kararı diye anılıyor daha çok.
DVD'de veya video dükkanında falan gördüğünüzde bu isimle göreceksiniz.
DVD'sinin üzerine bu isim yazıyor ölüm kararı diye.
Bu da çok ilginç. Arfet İçkok'un gerilim sinemasını tanımlarken kullandığı çok güzel bir benzetme vardır.
Hani gerilim sineması nedir? İşte bir masada iki kişi oturur.
Masanın altında bir çantada bomba vardır ama masada oturanların o bombadan haberi yoktur.
Hani gerilim sinemasını yaklaşık olarak böyle özetliyor.
Büyük usta Alfred Hitchcock.
Bu da ona benzer bir film.
Bir evde küçük bir parti verilecek misafirler gelecek.
Ve odadaki bir sandığın içerisinde daha doğrusu bu şeyi veren, misafirliği veren ev sahibi kişi birini öldürmüş ve cesedini sandığın içerisine koymuş.
Ve oraya misafirler geliyor o gün.
Tam işte sandıkta bomba var ya da bir ceset var.
Hemen hemen aynı kapıya çıkıyor. Tek mekanın içerisinde geçen bir film.
Ve bir de şöyle bir olay var.
The Rob filminin, İp filminin ilginç taraflarından bir tanesi şu.
Sinema tarihinin tamamı kesintisiz çekilmiş ya da öyle görülen filmlerinden bir tanesi.
Önce örneklerinden bir tanesi hatta.
Bu film dört parça aslında.
Toplam üç tane kesme var ama o kesmeler gizlenmiş.
Hani hepsini biz bir arada izliyormuşuz gibi.
Filmin tamamı tek çekim gibi görünüyor.
O da çok iyi bir filmdir.
Çok keyiflidir gerçekten. Yine daha yakın zamandan çok farklı bir örnek vereyim.
Şimdi bu andığım filmlerin hepsi hani bir kapalı mekanda geçiyor.
Tek bir mekanda işte bir odada bir salonda bir evin içerisinde gibi.
Biraz daha farklı bir örnek vereceğim bu kez.
2002 tarihli Phone Booth telefon kulübesi filmi.
Bu evin içerisinde değil baya New York'ta işte bir cadde üzerindeki telefon kulübesinde geçiyor.
Filmin tamamı telefon kulübesi ve yakın çevresinde geçiyor.
Yine bir tek mekan filmi denebilir telefon kulübesi için.
Neticede bahsettiğim tek mekan filmlerinin hemen hemen tüm yani gerekliliklerini ve sahip olduğu silahları her şeyi...
Barındırıyor film. Nefis bir gerilim filmi.
Aksiyon filmi diyemeyeceğim.
Aksiyon filminin gerekliliklerini içermiyor tabii Halil'in.
Neticede tek mekanda geçiyor ama bir aksiyon filmi kurgusu gibi arkadaşlar.
Bir gerilim filmi. Çok keyifli.
Çok akıcı. Takar takar akıyor gidiyor böyle.
Harika bir filmdir yani. Biraz böyle ahlaki olarak mesajlarını çok açık eden bir film bence.
Biraz daha böyle alttan alta anlatıyorsa daha iyi olurdu ama yine de gönül rahatlığıyla anabileceğim bir film.
Telefon kulübesi. Çok keyifli bir film.
Bunun dışında başka hani ben birkaç tane örnek verdim ama başka bir sürü film var.
Bazı internet sitelerinin bu konuda derlemeler falan yaptığını da görmüştüm isterseniz.
Google'lama yapabilirsiniz.
Hani tek mekan filmleri veya dar alanda süre giden filmler diye.
Şimdi bu filmlerin ve dediğim gibi bu alt turdaki başka birçok filmin de temel noktası bu karakterlerin veya anlattığı yükünün dediğim gibi derinine inebilmesi arkadaşlar.
Baya ayrıntılı.
İşliyorlar konularını veya gerilimlerini belli böyle bir şüphenin bir sorunun üzerine inşa ediyorlar.
Bu çok keyifli ve dediğim gibi bu seneki bu alt türün örneği olan The Father'da da önceden bulama denirdi artık Alzheimer deniyor.
Hepimiz öyle biliyoruz hani yaşlı genellikle ilerleyen yaşlarda tabi ortaya çıkan bir hastalık.
Bazı şeyleri unutmaya başlaması.
Yavaş yavaş hani hem kendi geçmişini hem yakın çevresini işte eşini çocuğunu evini hatta kendi yaşantısını hatta kendisini hani daha ileri aşamalarda Alzheimer'da hani
karakterin kendisini bile kendi adını bile veya kim olduğunu bile unuttuğunu görüyoruz biliyoruz duyuyoruz.
The Father filminde Anthony Hopkins o kadar ince bir oyunculukla bunu bize sunuyor ki.
Zaten tabii ki çok usta bir oyuncu yani Anthony Hopkins'in ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu söylemeye ya da hatırlatmaya tabii ki gerek yok.
Burada zor bir rol aslında The Father.
Yine birçok tabii bu hani bahsettiğim alt türdeki, daralandaki filmlerdeki hemen hemen hepsinde gerçekten iyi oyunculuk var.
Evet onu da ansam iyi olur.
Çünkü... Yönetmenin kamerası hemen hemen her zaman karakterlerin yüzünde zaten.
Bir mekan, ortam dediğim gibi işte doğa görüntülerini, doğa görüntüleri, güzel mimariler, şehir görüntüleri falan yok bu filmlerde.
Çoğunlukla tek mekanda olduğu için daha çok diyalog oluyor bu filmlerde.
Çoğunlukla daha çok konuşma alıyor.
Hatta diyalog filmleri bile diyenler var bu alt türlü örneklerine.
Şeyde 12 Kızgın Adam'da mesela hani diyalog filmi, bol diyaloglu film diye anılır çoğu zaman.
The Father da öyle.
Bol miktarda konuşma var.
Ve bir Alzheimer hastasının yaşlı bir karakterin, yaşı geçkin bir karakterin öyküsünü ve durumunu bize sunuyor.
Ama ilginç olan şu filmde en ilginç taraflarından bir tanesi.
Anthony Hopkins'in filmin az çok ne üzerine olduğunu söyledim zaten.
Hani internetteki tanıtımlarında da ve IMDB'de de bundan bahsettiği için bir spoiler vermiş olmuyorum aslında da.
İlk zamanlar yani filmin ilk 10 dakikasında zaten bunu fark edeceksiniz.
Şöyle bir sıkıntı var ki.
Normal şartlarda karakterlere bu kadar odaklandığında kamera çoğunlukla oyuncular hani abartılı demeyeceğim ama biraz daha böyle yüksek oynama ya da olan biteni sadece oyuncularla
yönetmen bize verebildiği için oyunculardan biraz yüksek performanslar alma çabasına girdiğini görüyorum ben yönetmenlerin.
Genellikle bu var. Yani Hitchcock filmlerinde de var.
Bahsettiğim telefon kulübesinde de bu var.
İlla böyle bir oyunculukların patladığı böyle çok öne çıktığı anlar oluyor bu filmlerde.
İlginç biçimde arkadaşlar The Father filminde Anthony Hopkins böyle bir oyunculuk sunmamış.
Böyle biraz daha yüksek oynadığı böyle abarttığı hani abartma diyemeyiz aslında tadında diyebiliriz.
Hani biraz daha yüksek oynadığı falan anlar var ama ilginç olan şu arkadaşlar.
Bir karakter ne kadar sarsıcı bir deneyim yaşarsa oyuncunun bizi...
Bize o sarsıcı deneyimi küçük oyunculuklarla vermesi gerçekten çok hayranlık uyandırıcı bir şey.
No Man's Land'den bahsetmiştim.
Yılın Oscar galibi. Hani orada Frances McDormand o da en iyi kadın oyuncu Oscar'ını aldı zaten.
Bunu çok iyi başaran bir oyuncu mesela.
Hani yüksek duyguları, sarsıcı duyguları küçük oyunculuklarla bize verebilen bir oyuncu.
İşte bence Anthony Hopkins'te bu tek mekan filminde The Father'da, Baba'da Tam olarak bunu yapmış.
Dediğim gibi yükseldiği anlar var ama filmde karakterin dramını içerisinde bulunduğu duyguyu bize çok güzel veriyor gerçekten.
Çok nefis veriyor. Ve o tek mekan filminin ihtiyaç duyduğu o derin karakteri o üzerine bir buçuk saat boyunca onunla geçireceğiz zamanımızı.
Neredeyse film durmadan tek bir karaktere odaklanıyor.
O kameranın kendisine fazlaca yakınlaşması ve odaklanması durumunu Öyle güzel kaldırıyor.
Öyle güzel bize sunuyor ki o karakteri.
Gerçekten izlemesi çok çok keyifli.
Çok nefis bir oyunculuk vermiş.
Ve bence böyle dar alan filmlerine, tek mekan filmlerine çok güzel bir katkı yapmıştı.
Father filmi ve Anthony Hopkins'e bu türün gerektiğini.
en azından oyunculuğu bize en güzel örneklerinden bir tanesini vermiş gerçekten.
Ben keyif aldım filmden.
Bir başyapıt olduğunu düşünmüyorum.
Çok olağanüstü, çok muhteşem bir film olduğunu düşünmüyorum ama iyi bir film olduğunu düşünüyorum ve Anthony Hopkins'in de Anthony Hopkins'in filmden daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Öyle söyleyeyim. Sadece Anthony Hopkins'in o ince performansını, o keyifli performansını incelemek için bile baba filmini izleyebilirsiniz.
Ve hem andığım filmlere bir göz atmanız çok keyifli olur sizin için.
Tek mekan filmleri özeldir çünkü sinema tarihinde.
Hem de böyle farklı farklı tek mekan filmlerini de keşfetmek isteyebilirsiniz.
Belki hoşunuza gidecek farklı örnekler karşınıza çıkacaktır.
O nedenle tek mekan filmleri gerçekten sinema tarihinin biraz kendine has, kendine özel tatlar barındıran, güzellikler barındıran ve güzelliklerini de başka türlerde çok da göremediğimiz
türlerden, alt türlerinden bir tanesi arkadaşlar.
Müsait olduğunuzda, fırsat bulduğunuzda bir tek mekan filmlerine göz atmanızı öneririm.
Evet bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
