
Sinemasal Açılımlar: 40 Sinemada Tarihinde Kader | Bölüm 2
28 Mayıs 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Sinemasal Açılımlar dosyamızın 40. Bölümünde, Sinema Tarihinde kader olgusunu incelemeye devam ettik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Öge ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda sinemasal açılımlar dosyamızın...
40. bölümünün 2.
bölümünde sinema tarihinde kader olgusuna devam edeceğiz.
Geçtiğimiz hafta anlatılar tarihinden ta Antik Yunan'dan başlamıştık ve sinema tarihinin biraz daha erken dönemlerinden...
Kader olgusunu işleyen, inceleyen filmlerden örnekler vermeye çalışmıştık.
Sinema tarihi kadere nasıl bakmış?
Ne tür fikir yürütmelerinde bulunmuş?
Bunlardan bahsetmeye çalışmıştık.
Ve en sonda Steven Spielberg'in azınlık raporu filminde kalmıştı sohbetimiz.
Bu sohbete önümüzdeki hafta devam edeceğiz demiştik.
Ve evet konumuz kader ve özellikle de Steven Spielberg'in azınlık raporu filmi.
Şimdi azınlık raporu filminde...
geleceği görme becerisine sahip 3 tane kain var.
Bunlara filmde pre-cock deniyordu.
Çok uzun öyküsü var bunun.
O kadar detayına girmeyeceğim.
Yani bir şekilde insanlık geleceği görme teknolojisine sahip.
Ve bu şekilde de pre-crime diye yani suç öncesi diye bir departman kurulmuş.
Emniyet kuvvetleri içerisinde ve bu departman bir suç işlenmeden önce o suçu görüyor ve gidiyor engelliyor.
Suçtan arınmış bir medeniyet kurma çabası içerisinde işte bu kainler, bu Precoglar en önemli figür haline gelmişler ve Precrime departmanının lideri de Tom Cruise
'un canlandırdığı John Anderson diye bir karakter.
Ve bu sisteme sonuna kadar inanıyor ve güveniyor John.
Ancak bir gün Precoglar öyle bir kehanet görüyorlar ki baş karakterimiz John Anderson kendisi bir cinayet işliyor.
Tabii ki bu cinayeti işleyebileceğine asla inanmıyor.
Film boyunca o cinayeti işlemeyeceğini görmek, kanıtlamak ve bir anlamda o ana kadar sonsuz güven duyduğu suç öncesi departmanının yanılabildiğini
ortaya çıkarmak zorunda kalıyor.
İşte Sophocles'in Oedius öyküsündeki gibi kaderinden kaçmaya çalışırken onu inşa eden insan figürü öyküsünü burada neredeyse birebir
izliyoruz arkadaşlar. Harika bir filmdir azınlık raporu.
İzlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.
Eski bir film olduğu için spoiler vermekten kaçınmayacağım.
Burada John Anderton ben işlemem yani öyle bir cinayet işlemeyeceğim dediği cinayeti işliyor.
Yani kendi kaderinden kaçamıyor.
Ancak filmin finalinde suç öncesi departmanının da Öngördüğü tüm suçların işlenmediğini ispat ediyor.
Yani bu bağlamda film baş karakter kendi kaderinden kaçamıyor olsa da kaderden kaçılamaz iddiasını çürüten bir filme dönüşüyor.
Ve filmin sonunda suç öncesi departmanı kapatılıyor.
Bu bağlamda azınlık raporu filmi bundan önce verdiğim örneklerdeki gibi kaçınılmaz kadere ilerleyen bir film gibi de görünmüyor.
Yani biraz böyle sınırda bir film.
Tam olarak o da değil bu da değil ama artık hani bu tarafa geçelim mi kaderin değiştirilebildiği filmlerden örnek verelim mi?
Tom Cruise demişken Tom Cruise'un başrolünde oynadığı başka muhteşem bir hem zaman döngüsü filmi hem de kaderle başa çıkma çabası filmi var.
Hangisi biliyor musunuz? Bu film çok bilinmiyor ama arkadaşlar müthiş bir film.
Yani gösterime girdiğinde hani ortalama üstü fena olmayan bir işte aksiyon filmi gibi düşünmüştüm.
Öyle beklemiştim ama bunun çok ötesi çıktı.
2014 tarihli Edge of Tomorrow filmi.
Yarının sınırında filmi.
Dünyaya bilinmez bir uzaylı medeniyet saldırmış.
Bunlar hiçbir şey istemiyorlar.
Dünyayı yok etmeye gelmişler.
Yani bir pazarlık yok ne istiyorsunuz size verelim krom verelim altın verelim falan hiç böyle şeyler yok.
Gelmişler ortalığı yok etmişler.
Tüm dünya bu uzaylılarla savaş halinde ve...
Bu savaşın içerisinde Tom Cruise'un canlandırdığı Cage diye bir karakter var.
Bu bir subay ama askerlikten gelmeyen bir subay.
Yani gerçek bir asker değil.
Savaştan bir şekilde kaçmaya çalışıyor falan ama kendisinden daha güçlü bir komutan onun rütbesini düşürüyor.
Er haline getirip onu cepheye sürüyor.
Ve cephede Cage tabii gerçek bir asker olmadığı için savaşma becerisinde yeterliliği falan olmadığı için ölüyor ama öldüğü anda tekrar hayata geliyor.
Nasıl oluyor? Çok ilginç biçimde bir zaman döngüsüne hapsoluyor Cage.
Aynı günü tekrar tekrar yaşıyor arkadaşlar.
Ve bu aynı günü tekrar tekrar yaşama durumu her ne kadar Cage için korkunç bir cezalandırma gibi görünüyor olsa da Cage bir süre sonra bunun dünyayı
istila eden bu savaşçı uzaylı ırkı yenmek için sonsuz bir deneme hakkı olduğunu fark ediyor.
Bir gün içerisinde uzaylıları yenecekler yani.
Bir gün içinde. O gün yenemezlerse o günü bir daha yaşıyorlar.
Bir daha yaşıyorlar. İşte o bir gün içinde bir de Emily Blunt'ın canlandırdığı Rita diye amansız bir savaşçı var.
O çok iyi bir savaşçı yani.
Yani savaş kazanılacaksa uzaylılara karşı yüksek olasılıkla bu Rita'nın olağanüstü askeri yetenekleri, becerileriyle olacak.
İşte Cage tekrar tekrar aynı günü yaşayarak uzaylıları yenmenin bir yolunu buluyor.
Cage ve Rita bir bağlamda geleceği görüyorlar.
Kaderin bu olduğunu görüyorlar ancak işte bu kaderi değiştirmeye çalışıyorlar arkadaşlar ve bu filmde evet spoiler başarıyorlar.
Bu bağlamda eğer çabalarsa doğru hamleleri yaparsa doğru tercihleri yaparsa kendi kaderini ve hatta dünyanın kaderini bile değiştirebileceğini yani dünyanın
ve insanlığın kaderinin insanın elinde olduğu mesajını bizlere vermeye çalışıyor arkadaşlar.
Hemen başka bir örnek vereyim size.
Bu daha da döngüsel bir film.
Bu muhteşem bir film gerçekten.
Predestination. 2014 tarihli.
Bizde zamanın ötesinde diye bilinir.
Öyküsünü anlatmak yani gerçekten çok uzun olur.
Enfes bir öyküsü var ama bu filmde Ethan Hawke'un canlandırdığı Barkeep diye bir polis var.
Bu polis bir soygun yapan hırsızı yakalamak istiyor.
Ancak o hırsızın bir zaman yolcusu olduğunu fark ediyor.
Yani bu karakter zamanda yolculuk yapabiliyor.
Sen yakala, tekrar geçmişe gidip yakalanmadığı bir senaryo bir nevi başka bir zamanı yaşayabiliyor.
Bu karakter bunun peşine düşüyor.
Ancak bir süre sonra o zaman döngüsünün içinde kendisinin de olduğunu fark ediyor.
Bu zaman döngüsü hikayesi kuyruğunu yiyen yılan misali sürekli tekrar eden bir zaman döngüsü olduğunu fark ediyor.
Bu noktada çok nefis bir replik vardı filmde.
Yani her açıdan harika bir filmdir.
İzlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim ama şöyle bir replik vardı ve bu Türkçemizde de var olan bir şey.
Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıktı diye bir soru vardır ya.
Hani sonsuz döngü.
O ondan, o ondan, o ondan. Peki nerede başladı yani bu zaman, bu evren, bu dünya?
Bu insan bir noktada başladı değil mi?
Zaman bir noktada başladı. Nerede?
İşte tavuk mu yumurtadan, yumurta bu tavuktan sorusuna enfes bir cevap veriyordu bu film.
Söyleyeyim mi burada? Horoz arkadaşlar, horoz.
Nerede horoz devreye girer?
Yani o döngüyü sarsan, değiştiren ya da tetikleyen.
bir etki işin içerisine girdiğinde o döngü de değişir.
Yani tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan sorusu hileli bir sorudur.
Bu çemberi esas etkileyen kimdir?
Horozdur. İşte zamanın ötesinde filmi o horozun hikayesini anlatıyor.
O horozun hikayesini anlatırken de Predestination filmi elbette insanın kendi geleceğini ve kendi kaderini belirleyebileceğini iddia ediyor arkadaşlar.
Evet şimdi bir başka filmden örnek vereceğim ve bu film gerçekten çok özel bir film.
Harika bir film. Çok yakın zamanlı bir film.
Denis Villeneuve imzalı 2016 tarihli Arrival filmi.
Şimdi Arrival filminde yine Age of Tomorrow'da olduğu gibi dünyaya uzaylılar geliyor.
Ancak bu uzaylılar...
Hiç de düşmanca bir tavırda değiller.
Ancak nasıl bir tavırdalar?
Dünyanın 12 farklı noktasına kocaman uzay gemileri iniyor.
Dünya çalkalanıyor uzaylılar geldi ancak bu uzaylılar ne istiyor?
Neyin peşindeler?
İnsanoğlu haftalarca aylarca bu uzaylıların niyetini anlamaya çalışıyorlar ve en sonunda anlaşılıyor ki arkadaşlar günümüzden 3000 yıl
sonra bu uzaylılar çok büyük bir kıyamet yaşayacaklarmış ve bu kıyamette insanoğlundan yardım isteyeceklermiş.
İnsanoğluna da 3000 yıl sonra var olabilmeleri için gerekli olan geleceği görme gücünü veriyorlar.
Bu da nasıl oluyor?
Dil ile oluyor.
Öyle bir dil veriyorlar ki filmin de temel meselelerinden bir tanesi şudur.
İnsanların, kültürlerin, toplumların dilleri düşünme biçimlerini etkilerler.
Mesela biz Türkçe'de soldan sağa yazıyoruz, soldan sağa konuşuyoruz değil mi?
Çizgisel. İngilizce'de de böyle.
Çoğu dünya dilinde böyle. Sağdan sola da tabi yazan okuyanlar var falan ama siz soldan sağa yani çizgisel bir dil kullanırsanız zaman algınız ve düşünce biçiminiz de soldan
sağa ve çizgisel olur.
Bunun üzerine bazı dil kuramları var.
Ancak filmde dünyaya gelen uzaylılar Başı sonu bir arada dairesel ve döngüsel bir dil kullanıyorlar ve bu da onların düşünce biçimlerini etkilemiş.
Yani bir anlamda zamanı da dairesel, döngüsel, geçmişi ve geleceği aynı anda algılayabilme yeterliliğine ulaşmış bir medeniyet.
Bu uzaylılar işte bu hediyeyi bize vermeye çalışıyorlar ve bu şekilde biz de geleceği görüp...
Gelecekte başımıza gelecek kıyametleri engelleme yeterliliğine ulaşıyoruz.
Ve bu şekilde de 3 bin yıl sonra var olup bu uzaylı medeniyetin kıyametinde de onlara yardımcı oluyoruz.
İşte bu da enfes bir kaçınılmaz kaderi yani kıyameti engelleme girişimi arkadaşlar.
Arrival filmi de diyor ki evet biraz zor oluyor bu ama geleceği değiştirebilirsiniz.
Kaderinize engel olabilirsiniz.
Bir de Dune Çöl Gezegeni'den de örnek vermek istiyorum aslına bakarsanız.
Baş karakterimiz buradaki seçilmiş kişi.
Timothy Chalamet'in canlandırdığı Paul Atreides karakteri.
Bunun öyküsü uzun burada anlatmayayım ama sinema tarihinde farklı bir özelliği var.
Bu seçilmiş kişi seçilmiş kişi olacağını biliyor.
Bunun farkında. Ancak seçilmiş kişi olursa bunun kıyamete sebep olacağını da öngörüyor.
Görüyor yani bunu. Ve bu bağlamda kendisi seçilmiş kişi olma mertebesine yükselmek istemiyor.
Bunu istemiyor yani. Bu açıdan Paul karakteri biraz farklı bir seçilmiş kişi.
Ancak o da yine bakın sohbetin başındaki Sofocles'in yaptığı Kral Oedius övgüsüne dönüyoruz.
Korkunç kaderden kaçmaya çalışırken o kaderi inşa eden bir karakterdir Paul Atreides karakteri.
İşte bu da... Diğer verdiğim örneklere benzer.
Yani burada da film biraz kaderci davranıyor.
Baş karakterimiz kaderden kaçmaya çalışırken onu inşa eden kişiye dönüşüyor.
Evet diyorum arkadaşlar başka çok sayıda örneğim var ama şöyle özetlemeye çalışayım.
Yani anlatılar tarihi, sinema tarihi kader olgusuna nasıl yaklaşmış?
Evet. Kaderden kaçılmaz.
Kader yazılmıştır.
Yine halk arasındaki söylemle kaderde ne varsa kaşıkta o çıkar.
Yapacak bir şey yok. Bunu kabullenmek zorundayız.
Bunu değiştirmeye çalışmamalıyız.
Bunu düşünenler var.
Ancak hayır biz kaderle başa çıkacağız.
Kaderle mücadele edeceğiz.
Ne olursa olsun kaderimiz, hayatımız, geleceğimiz bizim elimizdedir.
Diyenler ve böyle düşünenler var ve aslına bakarsanız da hayatımız bizim elimizdedir dediğiniz zaman zaten kader olgusuna direnme ya da yazılmış kaderi
değiştirme kabulünden de tamamen çıkıyorsunuz.
Kaderimizi biz çizebiliriz ifadesi aslında.
kaderin varlığını da kabul etmemek anlamına geliyor.
Bunu da size en güzel nereden hatırlatabilirim?
Terminator 2 filminde Sarah Connor sadece oğlunun hayatını kurtarmaktansa makineleri ortadan kaldırmak ve yazılmış
kaderi tamamen değiştirmek ve bir anlamda da evet kader diye bir şeyin olmadığı farkındalığına ulaşarak yepyeni tercihler yapmaya başlıyordu arkadaşlar.
O noktada neydi biliyor musunuz?
Sarah Connor Meksika'ya kaçıyordu.
İşte bir eski dostlarının yanında bir süre saklanıyordu.
Orada bir piknik masasına böyle başını koyuyordu.
Bir akşamüstü bir saatlerinde biraz uyuyordu ve Kıyamet rüyaları görüyordu.
O kıyamet rüyalarında o nükleer patlama olduğunda alev dalgası tüm şehri böyle silip süpürüyordu.
Ve kendisi de o alev dalgalarının içerisinde kalıyordu.
İnanılmaz sahnelerdi onlar.
Ve şok içinde korkarak böyle rüyadan uyanıyordu.
O uyuduğu piknik masasına doğru şöyle bir bakıyordu.
Az önce elindeki bıçakla oraya bir şeyler kazıyordu böyle.
Tabi James Cameron önce ne kazıdığını bize göstermiyordu.
İşte bu kıyamet kabusundan uyanınca Sarah Connor o tahtaya bir bakıyordu.
Orada no fate yazıyordu.
Yani kader yoktur.
Bu bağlamda az önceki sohbeti şu noktaya çekeceğim.
biz kaderle başa çıkabiliriz, kaderimizi değiştirebiliriz gibi ifadeler aslında bir yanılsama.
Böyle bir şey yok. Yani bu ifadeler doğru ifadeler değil.
Çünkü siz kalkıp da biz kaderimizi etkileyebiliriz, değiştirebiliriz dediğiniz anda kader diye bir olgunun varlığını kabul etmemiş oluyorsunuz zaten.
İşte no faith bu.
Sarah Connor aslında orada kader diye bir şeyin olmadığını fark ediyor ve kendi geleceğini yazma cüretinde bulunuyor.
Olay oğlunu kurtarmaktı.
O bu varken yani makineler kendi kaderlerini değiştirmeye çalışıyorken Sarah Connor kıyamet senaryosunu yani makinelerin insanlara karşı savaş açma kaderini
de değiştirmeye çalışıyor ve bunu yapması için daha doğrusu buna cesaret etmesi için bir şeyi fark etmesi gerekiyor.
O da Kader diye bir şeyin aslında olmadığı gerçeği.
O nedenle zaten oraya no fate yazıyor.
Sohbeti bu noktaya getireceğimin tabii farkında olarak size bir ayrım sundum ya.
Bazı anlatılar ve tabii dünyadaki bazı insanlar kader diye bir şeyin var olduğunu ve buna boyun eğmek zorunda olduğumuzu düşünüyorlar.
Bu kabuldeler ve anlatı sanatlarında da sinemada da birçok eser bunu anlatıyor.
Ancak... Başka anlatılarsa işte kadere direnebileceğimiz kaderi değiştirebileceğimiz öykülerinin altında aslında kader diye bir şeyin var olmadığı
kabulüyle insanın kendi geleceğini kendisinin yazdığını düşünüyorlar ve bu temalı öyküler anlatmaya çalışıyorlar.
Bu ayrımda ben elbette o doğrudur ya da bu doğrudur deme konumunda değilim ancak bu ayrıma ben Forrest Gump'ın replikleriyle cevap vermek istiyorum.
Filmin finalinde çok sevdiği eşi Jenny'nin mezarının başında Forrest diyordu ki Jenny annem mi haklıydı yoksa Teğmen'den mi bilmiyorum.
Her birimizin bir kaderi mi var yoksa hepimiz rüzgarla savruluyor muyuz?
Ama bence ikisi de geçerli.
Belki ikisi de aynı anda oluyordur.
Evet bu hafta sinemasal açılımlar dosyamızın 40.
bölümünün 2.
bölümünde sinema tarihinde kader olgusunu incelemeye devam ettik.
Filmlerimizden örnekler verdik ve temel ayırımları da burada belirtmeye çalıştık.
Bu haftalık bu kadar önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere teşekkürler.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
