
Sinemasal Açılımlar 40: Sinemada Tarihinde Kader | Bölüm 1
21 Mayıs 2026 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Sinemasal Açılımlar dosyamızın 40. Bölümünde, Sinema Tarihinde kader olgusunu inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögey ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda sinemasal açılımlar dosyamızın 40.
bölümünde sinema tarihinde kader olgusundan bahsedeceğiz.
Yaklaşık 5 aydır sinemasal açılımlar yapamamışız ve yaklaşık 3 aydır da gündem filmleri ve haftanın gündemi dışında neredeyse hiçbir şey konuşamamışız.
Aslında Sinematris'in formatı bu değildi arkadaşlar.
Sürekli gündem konuşmuyorduk.
Sinema tarihi, sinemanın...
Bir sanat olarak bugüne kadar geçirdiği aşamalar, dönemler, türler bunlar üzerine de bol bol konuşmaya çalışıyorduk.
Ama gerçekten şu son birkaç aydır sinemanın gündeminde atlayamayacağımız çok konu vardı, çok başlık vardı, çok film vardı.
2026'nın merakla beklenen büyük projeleri de ardı ardına gösterime girmişti.
Bunların hemen hepsi de hem eleştirel olarak hem de gişede oldukça başarılı olmuş filmlerdi.
Yani bunları anmasak olmaz.
Altyazı M.K.
Bu hafta aslında Mortal Kombat'ın ikinci bölümü gösterime girdi ki onun üzerine de bir şeyler söyleyebilirdik.
Oyun merakları tabii ki Mortal Kombat'ı merakla bekliyorlardır.
Ancak bu filmin ilk bölümü bence hiç de iyi değildi.
Eleştirel olarak da çok başarılı olmadı zaten.
Ve gişede de 55 milyon dolarlık bir maliyeti vardı ve yaklaşık 80 milyon dolar hasılat yaptı.
Yani gişede de çok başarılı olmadı ama yapım şirketi biraz inatçı herhalde.
Bir ikinci bölümü yapalım bakalım nasıl olacak.
Bu da başarılı olmazsa artık tamamen bırakırız.
Biraz daha başarılı olursa belki devam ettiririz diye düşündüler diye tahmin ediyorum.
Yoksa ilk bölümün durumuna bakarsak yani ortaya bir ikinci bölümün çıkması bile bence biraz...
Beyhude bir beklenti ama bu haftanın en önemli filmi o ama gerçekten ben çok da istekli değildim yani Mortal Kombat üzerine konuşmak için.
Ondan dolayı işte gündemde böyle boşluk bulmuş gibi hissettim kendimi biliyorsunuz hep öyle söylüyorum ya ben.
Gündemde bir boşluk bulduk hadi bir sinemasal açılımlar yapalım ya da hadi bir bu haftalık bu kadar yapalım diye.
İşte şu anda da öyle bir boşluk bulmuş gibi hissediyorum ve çok güzel bir konum var arkadaşlar.
Kader. Kader büyük mesele.
Çok önemli. Felsefede, dinde, sanatta bütün büyük disiplinlerde kader üzerine çok derin fikir muhakemeleri yapılmış.
Filozoflar, sanatçılar, bilim insanları, din adamları çok büyük kader lafları etmişler geçmişte.
Bunun üzerine öyküler yazılmış.
Yani kader insanoğlunun bir türlü başa çıkamadığı çok önemli bir olgu, çok güzel bir olgu.
İşte anlatılar tarihinde ve özellikle tabii ki sinema tarihinde kader üzerine de muhteşem filozoflar, Bugün size çok güzel bir seçki sunmaya çalışacağım.
Sinema bugüne kadar kader üzerine ne tür fikir muhakemeleri yapmış bunları güzel güzel konuşacağız anlatacağız.
Ancak sinemadan önceki büyük anlatılardan da tabi sinema çok etkilendiği için çok daha böyle bir geçmişlere gidelim.
Hep anlatı tarihinden de ben örnekler vermeye çalışıyorum ya.
Anlatılar tarihi deyince de tarihi nereye gidiyor?
Elbette Antik Yunan'a gidiyor.
Anlatılar tarihinin yani herhalde hem en öncü hem de en büyük yazarlarından bir tanesi Sofokles'e gideceğiz.
Sofokles'in unutulmaz bir eseri var arkadaşlar.
Hangisi? Kral Oedipus eseri.
Kısaca ülkeyi anlatayım o zaman ben size önce.
Zaten konumuzda nasıl bir bağlantısı olduğunu göreceksiniz.
Bir ülkenin kralının ve kraliçesinin bir oğlu var.
Bu tabii o ülkenin de kralı olmaya aday bir prens aynı zamanda ve bir kainden kendi hayatının geleceğinde neler olacak bunu öğreniyor.
Bu öyküde diyor ki sen diyor kendi babanı öldüreceksin yani kralı öldüreceksin ve kendi annenle evleneceksin ve kral olacaksın ancak senin bu ahlaksız
bu korkunç. Girişimin kendi ülkenin yok oluşuna sebep olacak bir lanetler zincirini ateşleyecek.
Ve tabi Oydip Usta bunu duyunca...
Asla ben böyle bir şey yapmam diyor.
Ben çok ahlaklı biriyim diyor ve ülkesinden yani annesinin babasının yanından kral ve kraliçenin yanından uzaklaşıyor.
Başka ülkelere gidiyor göç ediyor bir gezgine dönüşüyor derken yolda bir adamla karşılaşıyor.
Bu adamı öldürüyor ve o adamın karısıyla evleniyor.
Aslında kral Oedipus komşu ülkenin kralının ve kraliçesinin oğluymuş.
Büyük bir lanete sebep olacağı sebebiyle.
Ölüme terk edilmiş ve onu bir çoban bulmuş komşu ülkenin kralına ve kraliçesine evlat edinmeleri üzerine verilmiş.
Yani kral Oedipus.
Kaderinden kaçmaya çalışırken o yolda öldürdüğü kişi babasıdır babasını öldüren onun karısıyla evlenen yani gerçekten kendi öz annesiyle evlenen ve o ülkenin de
lanetine sebep olan kişi haline geliyor.
Şimdi sinema tarihinde Kral Oytopus öyküsünün çok sayıda uyarlaması var.
Kaderinden kaçmaya çalışırken aslında ona daha çok yaklaşan insan bu.
temalı öykülerin hepsi zaten aynı öyküye dayanır.
Ancak ben yine de size bir tane örnek vereyim ve en büyük yine en güçlü örneklerinden bir tanesini vereyim.
1967 tarihli unutulmaz İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini'nin aynı isimli filmi.
Bu öyküyü zaten Sofocles'ten Pasolini kendisi alıyor, senaryoyu da kendisi yazıyor ve neredeyse az önce anlattığım öykünün birebir aynısını aynı şekilde yazıyor, çekiyor
ve karşımıza Kral Oedipus öyküsü çıkıyor.
Klasik bir eserdir ki Pasolini'nin anlatımında biraz metaforik ögeler vardır, bir sürü alt metin vardır.
yazarlarından ve yönetmenlerindendir.
İşte İtalyan yeni gerçekçiliği 1940'ların ortalarında ilk eserlerini vermeye başlamıştır.
Ondan sonra 1950'lerde önemli eserlerini vermiştir.
60'larda artık yavaş yavaş bitmiştir ve İtalyan yeni gerçekçiliği akımının dahilindeki diğer yönetmenler de biraz daha bireysel kendi filmlerini çekmeye başlamışlardır.
İşte Pasolini'nin bu öyküsü de artık İtalyan yeni gerçekçiliği akımı altında ürettiği filmlerin sonrasında yaptığı filmlerden de en güçlülerinden bir tanesidir.
Şimdi başka bir klasik örnek verelim.
Sinema tarihinin en felsefi yönetmenleri deyince ilk aklınıza gelecek isimlerden bir tanesi kim?
Elbette Ingmar Bergman değil mi?
Bergman muhteşem bir yönetmen.
Tanıtmaya bile ihtiyaç duymuyorum.
Kuzey'in sineması İsveçli.
Onun 1977 tarihli 7.
mühür filmi. Yedinci mühür filmi deyince yani aklınıza hangi sahne hangi an geliyor?
Elbette Max Von Shadow'un canlandırdığı o şövalye karakterinin Azrail ile satranç oynaması.
Burada Antonius karakteri Haçlı seferlerinden dönmüş bir şövalyedir.
Ve kendi ülkesine gelmiştir.
Şimdi kendisi bakın savaştan dönüyor.
Yani her gün ölümler görüyor.
Artık kaç kez kim bilir ölümden dönmüş bir nevi kendisine artık böyle ölüme göğüs gerebilen kendi kaderine direnebilen bir karakter olarak görmektedir.
Ve yolda Azrail ile karşılaşır.
Artık peki ölümden korkar bir halde değildir ama şimdi Azrail karşısına gelince ölümün onu bulduğunu anlamıştır artık.
Ölümü bir anlamda kabullenmiştir bile ama...
Azrail'i bir satranç maçına davet eder.
Buradaki niyete aslına bakarsanız biraz ölümü hani nasıl diyeyim geciktirmektir.
Azrail'le biraz dalga geçmektir.
Biraz onunla oynamaktır.
Ona direnmenin başka bir yolunu aramaktadır.
Ancak bu süreçte zaten ülkesinin...
Fakirlikle, açlıkla, salgın hastalıklarla, kötü yönetimle boğuştuğunu gördüğünde ölümün sadece geride bıraktığı savaşta değil hayatın her anında, her coğrafyasında,
her topluluğunda en büyük ve en önemli...
olgu olduğunu fark etmiştir ve bu anlamda ölümle hem de Azrail'le yani satranç maçı yaparken de onunla sohbetlerinde falan ölümün kaçınılmaz bir şey olduğunu görür fark
eder ve bir anlamda bu süreçte ölümle barışır yani Azrail'le mücadele etmektense ölümden kaçmaktansa ölüm tabi burada kaderin
karaktere getirdiği kaçınılmaz son olarak Azrail imgesi, o ölüm imgesi biraz kaçınılmaz kader anlamına gelmektedir.
İşte buradaki şövalyemiz ölümden ve kaderinden kaçmaktansa onunla barışıp onun kabullenilmesi gereken bir son olduğu düşüncesiyle
barışır. Yedinci mühür filmi de insanın kendi kaderini direnmesinin beyhude bir çaba olduğunu bize anlatan enfes filmlerden bir tanesidir.
Şimdi bu noktada küçük bir parantez açmak istiyorum.
Şimdi daha güncel filmlerden örnekler vereceğim ama konu ne zaman kader olsa bu öyküler iki temel farklı mesaja sahip öykülere dönüşüyor arkadaşlar.
Nasıl biliyor musunuz? Bazı filmler...
Ve öyküler diyor ki insanın kendi kaderine direnmesi, kendi kaderini değiştirmeye çalışması beyhude bir çabadır.
İnsan bunu başaramaz ve kaderini kabullenmek zorundadır.
Bir grup bunu iddia ediyor yani bunun üzerine öyküler var.
Diğer grup ise insanın kendi kaderiyle mücadele etmesinin gayet de anlamlı bir çaba olduğu ve eğer doğru bir motivasyonla güçlü bir şekilde bunu yaparsa
da kendi kaderini değiştirebileceğini anlatan öyküler var.
İki tarafında çok güzel örnekleri var iki tarafında başyapıtları var ve yine ilginç bir nokta olarak da kendi kaderini değiştirmeye çalışan insanın bunu asla başaramayacağını
yani bu çabanın biraz anlamsız olduğunu anlatan filmlerde de şöyle ince bir mesaj var aslında daha doğrusu bir vurgu var bir ayrım var.
Bu filmler Şimdi kader tabi biraz dini bir olgu ya neticede ulu bir yaratıcıdan gelen bir yazgı ya bu.
Şimdi neticede bizler yaratılmışlar olarak kullar olarak yaratıcının yazdığına itiraz edemeyiz buna zaten gücümüz yetmez değil mi?
Bu filmler aslında bir yaratıcıyı ya da ulu bir gücü işaret etmektense insanın kime karşı olursa olsun yani ister yaratıcıya karşı olsun ister dünyaya ister
doğaya karşı zayıf ve aciz bir varlık olduğu mesajını taşıyor bu öyküler aslında yani Kendi kaderine direnemeyen, onu kabullenmesi gereken insanın naif amaçların,
naif anlamların peşinden koşan bir varlık olduğunu anlatmaya çalışıyor bu filmler.
Çoğu örnek de böyle ve aynı zamanda inanç dediğimiz olgu da bazı filmlerde kaderle kesişiyor.
Mesela Matrix böyle bir filmdir, evrendir.
Matrix'te inanç vardır, tercih vardır.
Gelecek olan kaderi orada zaten bir nevi...
O Morpheus'un anlattığı bir kehanettir.
Hani gelecekte işte bir seçilmiş kişi olacak o insanları özgür kılacak.
Bu bir kehanet. Gelecekte böyle olacağını söylüyor.
Ve tabi bunun da bir kader olduğunu iddia edebiliriz.
Bizim kaderimiz bu. Ancak o kaderi yaşayabilmek için seçilmiş kişiyi bulması lazım Morpheus'un.
Ve onu bir kahramana dönüştürmesi lazım.
İşte burada insan aslında kendi kaderini inşa ediyor ama...
Onu değiştirme ya da onu istediği yöne doğru çekme yönlendirme gücünde de olmadığını gösteriyor film.
Biliyorsunuz artık Neo gerekenleri yapmış olmasına rağmen seçilmiş kişi olduğunu göstermesine kanıtlamasına rağmen mimarla görüşmesine rağmen savaş bitmiyor.
Ve kendisi Morpheus'a diyor ki bak sen kendin söyledin.
Hani oraya gittiğimizde ben o odaya girdiğimde savaş bitecekti ama bitmedi.
kendi kaderini inşa etmeye çalışırken onu istediği noktaya ulaştıramıyor.
Kendi geleceğini yönlendiremiyor.
Yani her şekilde insan yine aciz, yine zayıf bir konuma düşmüş oluyor.
İşte kader temalı filmlerin hemen hepsinde aslında insanın kaderine direnmesi olgusu insanın aciz bir varlık olduğunu gösterme yönünde bir mesaj veriyor
bize. Bunların hemen hemen hepsi bu iki ayrımın İki tarafında zıt noktalarında yer alan filmler.
Mesela en güzel kader temeli filmlerden bir tanesi James Cameron'ın 1984 yılında yaptığı Terminatör ve tabii ki Terminatör artık bir evren ve günümüzde bile Terminatör
bölümleri devam ediyor. Terminatör'ün öyküsü neydi?
Hepimiz biliyoruz ama ben yine de kısaca anlatayım.
Bizi koruması için icat edilmiş makineler insanı...
dünyanın geleceği için bir tehdit olarak görüp insanlara karşı savaş açmışlar.
Ve insanları çok yüksek oranda öldürmüşler, bir kıyamet yaşanmış.
Yeryüzünde kalan çok az sayıda insan makinelerle bir savaşa tutuşmuş.
Burada da John Connor diye insan direnişinin bir lideri var.
İnsanlar sonunda makineleri yenmişler.
Evet John Connor olmasa demek ki insanlar makineleri yenemeyecek.
İşte makinelerde zamanda yolculuğu bulmuşlar.
Geçmişe bir katil robot yollamışlar.
John Connor'ın annesi olan Sarah Connor'ı Linda Hamilton'ın canlandırdığı Öldürerek kendi kaderlerini değiştirmeye çalışıyorlar.
Ve tabii insanlar da Sarah Connor'ı yok etmeye gelen katil robota karşı direnecek Michael Bay'nin canlandırdığı Kyle Reese diye bir asker karakter yolluyorlar.
Orada çok güzel bir macera, çok güzel bir aksiyon.
Ancak burada başka bir kader paradoksu vardı.
Kyle Reese geçmişe gidiyordu ve...
Sarah Connor'la birlikte olarak aslında John Connor'ın babası olarak da insanlık...
Kendi kaderini de inşa ediyordu aslında.
Yani buna döngüsel zaman hikayeleri diyoruz.
Birazdan ona benzer öykülerden bahsedeceğim.
Yani insanoğlu sadece makinelerin değiştirmeye çalıştığı kaderi devam ettirmiyordu.
Kendi kaderlerini de inşa ediyorlardı aynı zamanda.
Ve Terminator öyküsü boyunca sürekli kendi kaderine direnme hikayesi sunuyordu bize.
Şimdi Sarah Connor, John Connor makinelerin kendi kaderlerini değiştirmesine engel oluyorlar.
Yani neticede John Connor bir şekilde hayatta kalıyor.
Ancak bu süreçte Sarah Connor makineleri de ortadan kaldırmaya çalışıyordu.
Kıyametin kopmasını da makinelerin insanlara karşı ayaklanmasını da engellemeye çalışıyordu.
Öykünün başında niyet yazılmış olan kaderi değiştirmeye çalışan makineleri engellemektense yazılmış olan kaderi değiştirmeye çalışıyordu bir süre sonra Sarah Connor hatta makinelerin
John Connor'ı ortadan kaldırma ünü.
engelleyebiliyordu ama insan makine savaşının başlamasını hiç engelleyemiyordu bu bağlamda Terminator 2 filmi aslında kaderin engellenemediği öykülerden bir tanesidir
arkadaşlar yani her ne kadar hani filmler iyi bitiyor gibi görsek de her şekilde kıyamet kopar her şekilde milyarlarca insan ölür ve her şekilde insanlar başına gelen korkunç
kaderi değiştiremezler yani öyküyü biraz kaderci bir öykü olarak görmek çok da yanlış sayılmaz.
İşte bu kaderi değiştiremeyen öykülerin bir başka başyapıtı, bir başka muhteşem örneği de Terry Gilliam'ın 1995 tarihli 12 Maymun
filmidir. Bu filmi kısaca anlatmaya çalışacağım.
Yani bir programı 12 Maymun'a ayırabiliriz.
Geçtiğimiz sinematristlerde birçok kez ben 12 Maymun filminden size bahsettim.
Burada Bir virüs tüm dünyayı sarmış ve virüs kaynaklı kıyamet senaryolarından bir tanesi gerçekleşmiş.
Dünyanın nüfusu %99 oranında ortadan kalkmış ve insanlar yerin altında yaşamaya başlamışlar.
Bu durumda insanlık ne yapacak?
Geçmişe birini yollayalım, hastalığın ortaya çıkışını tespit etmeye çalışalım ve o hastalık...
yani bir virüs örneğini bu zamana getirelim.
Ondan bir ilaç yapalım ve hastalığı yenelim.
Plan bu. Geçmişe bir suçlu olan Bruce Willis'in canlandırdığı James Cole karakterini yolluyorlar.
Ancak bakınız dikkat ediniz bu öyküde şöyle bir nokta var.
İnsanlar geçmişe gidip hastalığın çıkışını falan engellemeye çalışmıyorlar.
Neden? Çünkü bu gerçekten oldu artık.
İnsanlar bir örnek virüs bulup Kıyametin kopmuş olduğu dönemde ve zamanda hastalıkla mücadele edip onu yenmeye çalışıyorlar.
Yani dünyayı tekrar yaşanır kılmaya çalışıyorlar.
Bir şekilde James Cole geçmişe gidiyor.
Tabii ki o da kaderi değiştirmeye çalışıyor.
Yani aslında kendisine verilen görevi.
Gerçekleştirmektense yani geleceğe bir virüs örneği götürmektense hastalığın çıkışını engellemeye çalışıyor ve bunu başaramıyor arkadaşlar.
Detayına inmeyeceğim yani 12 maymunda gerçekten son derece hüzünlü, son derece dramatik kadere karşı direnip onu değiştiremeyen hatta işte Sophocles
'in öyküsündeki gibi kaderden kaçmaya çalışırken ona daha çok yaklaşan insan figürünü anlatan ve inceleyen bir firma.
Şimdi bir başka güzel kader ya da kaderi kabullenme ya da onu değiştirme öyküsünden örnek vereceğim size.
Çok sayıda film var arkadaşlar.
Önümde yani 20'den fazla film açtım.
Yani mesela Donnie Darko'yu açtım.
Donnie Darko muhteşem bir 90'lar başyapıtıdır ama şimdi ona girmeyeyim onu çok derin anlatmam lazım.
Diyorum başka filmler de var.
Özellikle bir tanesinden örnek vermek istiyorum.
O da çok güzel bir film. Steven Spielberg'in 2002 tarihli Azınlık Raporu filmi arkadaşlar.
Azınlık Raporu gerçekten çok iyi.
bir film ve bu haftaki konumuz bağlamında da çok iyi bir örnek.
Ancak önümdeki pencereye de bakıyorum daha anmam gereken gerçekten çok fazla film var.
Bu filmlerin hepsini makul süremiz içerisinde sizlere anlatmam pek mümkün değil.
Ondan dolayı kısa bir ara verelim.
Konuyu önümüzdeki hafta devam edelim ve önümüzdeki hafta da sohbete azınlık raporundan başlayalım.
Tamam mı arkadaşlar? Onun da burada size sözünü vermiş olayım.
Evet bu hafta sinemasal açılımlar dosyamızın 40.
bölümünün İlk bölümünde sinema tarihinde kader olgusundan bahsetmeye çalıştık.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
