
Sinemasal Açılımlar 38: Ne Anlatıyor Bu Filmler Bölüm 2
4 Eylül 2025 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta. Sinemasal Açılımlar Dosyamızın 38. Bölümünde, anlaşılmaz filmler üzerine yaptığımız incelemenin ikinci bölümünü sunuyoruz. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım. Konuya nasıl bakmamız gerektiği üzerine bir şeyler söylemeye çalışmıştım.
Ancak tabii ki şunu da demiştim ki bu konu çok büyük, tek bir programa sığdırmak çok zor.
Ondan dolayı... İki bölüm halinde size sunmaya çalışacağım demiştim ve evet işte bu hafta aynı konuya devam edeceğiz.
Başka tasnif maddelerimiz var, başka filmlerimiz var.
Bu konuyu bu hafta mümkün olduğunca detaylandırmaya ve sonlandırmaya çalışacağız.
Ondan önceki programlarımızda da demiştik ki bu aralar sinemanın gündemi biraz sakin.
Ancak bir süre önce benim size hatırlattığım bir film vardı.
Hangisi? Darren Aronofsky'nin son filmi Couch Sailing bizde suçüstü adıyla gösterime girdi.
Bekleyen arkadaşlar salonda yakalamaya çalışsınlar.
Evet şimdi tekrar konumuza gelelim.
Neydi konumuz? Bu filmler ne anlatıyor?
İlk bölümde demiştim ya ilk maddede.
Bazen öykü karmışık oluyor.
Biz de onu anlamakta zorlanıyoruz demiştim.
Buna benzer başka bir maddemiz var.
Ve bu madde o maddeden daha dertli.
Bizi biraz daha fazla yoran filmler oluyor bunlar.
Hangileri biliyor musunuz?
Ben buna konu büyük diyorum.
Bazı filmlerin işlediği konular zaten üzerine net bir yorum yapamadığımız filmler oluyor arkadaşlar.
Zaten insanlık yani biz medeniyetimiz.
felsefi, sanatsal, kültürel, bilimsel olarak ulaştığımız seviye zaten belli konular üzerine net yorumlar yapamıyor ki biz nasıl yapabilelim?
Bakın bu maddeyi lütfen bu şekilde hatırlayın.
Hemen örneklerime geçeyim konuyu daha iyi anlayacaksınız.
Mesela bu başlığın ve zaten sinema tarihinin de en anlaşılmaz filmlerinden bir tanesi Stanley Kubrick'in 2001 Uzay Macerası filmi.
Şimdi bu filmi bir türlü anlayamıyoruz biz.
Üzerine kitaplar bile yazılmıştır.
Şimdi bu film ne anlatıyor diye bir araştıracak olsanız karşınıza şöyle bir cümle gelecek.
İnsanın kozmozdaki yeri.
Birçok sinema yazarı, sinema tarihçisi, kuramcısı bu filmin temel meselesinin anlattığı, işlediği konunun bu olduğunu söylemiş.
Bu konuyu nasıl biz özetleyelim ki?
Bu konuyu nasıl biz sonuca ulaştıralım ki?
Stanley Kubrick sadece bu henüz çözülememiş, belki de hiç çözülemeyecek olan konuya kendince bir katkı yapmaya çalışıyor.
Bir fikir muhakemesi yapmaya çalışıyor.
Bize olası gelecekten, insanın kozmozdaki yeri olarak özetlenen konudan görüntüler veriyor, çeşitli yaklaşımlar sunmaya çalışıyor, olasılıklar sunmaya çalışıyor.
O bağlamda... Bu filmden net bir çıktı elde etmeyi beklemek zaten biraz abartılı bir beklentili oluyor.
Yani Kubrick'in amacı bu değil. Zaten o zamanlar bu film gösterimi girdiğinde Kubrick'le yapılan röportajlarda düpedüz bazı muhabirler hani sayın Kubrick bu film ne anlatıyor diye ne araya varmaya çalışıyorsunuz
falan diye böyle çok net sorular sormuşlardır.
Stanley Kubrick hiçbirine net cevap vermemiştir.
Demiştir ki ben izleyiciye görsel bir deneyim sunmaya çalışıyorum.
Herkes bu filmden kendi payına çıkanı alacaktır gibi yuvarlak cevaplar vermiştir.
Şimdi direkt Kubrick'ten gitmeyelim başka bir örnek daha vermeye çalışayım.
Mesela Darren Aronofsky'nin The Fountain diye bir filmi var.
Bizde kaynak adıyla gösterime girmişti.
Şimdi bu filmde de bir karakter 3 ayrı zamanda ve evrende ölüme çare arıyor.
Bu filmde konu ne peki?
Ölüm. Şimdi ölüm yani zaten çözülememiş bir konu.
Şimdi filmde zaten ölüme çare bulunamıyor ama bu filmde o kadar çok metafor var, o kadar çok yan öykü var, alt metin var.
Ama konu ne? Konu ölüm arkadaşlar.
Zaten çözülememiş.
Zaten üzerine felsefi fikirler üretilmiş.
Zaten insanlığın en büyük derdi.
Şimdi bu konudan net bir çıktı elde etmek.
Ya tamam işte insan ölüme çare bulamaz.
Der geçersiniz. Bu çok basit bir yaklaşım olur.
Hani film ondan ibaret değil.
Başka birçok şey var. E nasıl anlayacağız bunları?
E anlayamayacağız. Ne anlayabilirsek anladığımız o olacak zaten.
Net ve çok belirli mesajlar ya da sonuçlar beklemek pek de doğru bir yaklaşım.
Son bir tane örnek vermeye çalışacağım.
Michel Gondry'nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind diye bir filmi var.
Enfes bir film izleyen dinleyicilerimiz mutlaka vardır.
Bu filmin onlarla ne alakası var Görkem diye düşünen arkadaşlarım olabilir.
O filmde de birbirine aşık olan ve birbirine hafızasından sildirmeye çalışan iki karakterin öyküsünü izliyoruz ve aşk dediğimiz Bu benzersiz, bu tanımlanamaz.
Konu burada incelenmeye çalışılıyor.
İşte burada da aslında.
Şimdi o da çok anlaşılması zor bir konu.
Aşk üzerine enfes tespitler yapılıyor.
Ama yine aynı noktaya geliyoruz.
Konu ne? Konu aşk çözemediğimiz, çözülememiş, çözülemeyecek bir konu zaten.
Ondan dolayı bu filmi de anlamak çok kolay olmayabilir.
Ama neden? İşte yine aynı konuya geliyor olay.
Konu büyük arkadaşlar.
Bu başlığımızı bu şekilde toplamış olayım.
Şimdi başka bir tasnif maddesine geçelim.
Burada konuyu biraz daha büyüteceğim.
Şöyle ki bazı filmleri anlayabilmek için sinemanın ötesinde entelektüel bir bilgi düzeyi gerekiyor arkadaşlar.
Sadece zaten sinemaya ait bir şey de değil bu.
Öyküyü anlayabilmek için benzer bir gereklilik var ortada.
Çok temel bir anlatı sanatları tarihi bilgisine ihtiyaç var.
Şimdi böyle söylediğimde çok büyük bir bilgi dağarcığından bahsediyorum gibi görünebilir ama hayır bunu kastetmiyorum.
Çok temel aslında hepimizin bildiği çoğu zamandan nereden öğrendiğimizi bile aslında hatırlayamadığımız yani nasıl insanın bir Temel bilgi deposu işte ahlak, kültür, bilim,
sanat üzerine çok temel bir bilgisi olur.
Yani ta ilkokuldan hayat bilgisi derslerinden, Türkçe derslerinden bildiğimiz çok temel bilgilerimiz vardır.
Diyorum bunları ilk öğrendiğimiz zamanı bile hatırlamayız.
Yani çocukken bile bunların farkına varmışızdır ya da bir yerlerden öğrenmişizdir.
Bu tip bir çok temel, o şekilde isimlendireyim, anlatı sanatları tarihi bilgisine ihtiyacımız var.
Neticede sinemada bir anlatı değil mi?
Yani devasa bir anlatı sanatları tarihinin son sanatı ve son örneklerini aldığımız bir anlatım biçimi sinema.
Bundan dolayı hani bir filmin karşısına geçtiğimizde hiçbir şey bilmeyip yani tamamen temiz bir zihinle bir filmi izlemek başka.
Ancak ondan önce başka anlatıları da az çok deneyimlemiş olmak başka neticede değil mi?
Mesela çok basit bir örnek vereyim.
Shakespeare. Shakespeare'i duymayan bir sanatsever düşünebiliyor musunuz mesela günümüzde?
Hiç zannetmiyorum. İlla Shakespeare okumuş olmayabilir ama Shakespeare'in en azından adını duymuştur.
Mesela Hamlet.
Shakespeare deyince ilk aklımıza gelecek eseri Hamlet oyundur elbette.
Şimdi Hamlet'i duymamış bir sanatsever olabilir mi?
Hiç zannetmiyorum.
Mesela çok basitinden Simurg.
Anka kuşu. Simurg kuşu.
Anka kuşunu duymayan var mıdır?
Zannetmiyorum biraz olsun öykü seven, sanat seven herkes kendi küllerinden doğan an kokuşunu duymuştur değil mi?
Şimdi bakınız çok basit bir sanat tarihi bilgisi bu.
Bakınız buna şöyle bir örnek vereyim.
Şimdi yolculuk teması mesela anlatı sanatlarının tarihi kadar eskidir değil mi?
İnsan zaten belli bir dönemden önce göçebeydi zaten.
Avcı toplayıcıydık. Yolculuk her zaman insanla birlikte var olmuş bir olgu.
Peki simur kuşunun efsanesini biliyor musunuz?
Bilmiyor olabilirsiniz.
Ben burada uzun uzun anlatmayacağım ama bir bakıp araştırmanızı tavsiye ederim.
Çünkü çok klasikleşmiş bir öyküdür.
İnsanın yolculuk yapmasıyla ilgili şöyle çok temel bir öykü parametresi vardır.
Önemli olan yolculuğun kendisidir.
Ulaştığın nokta değil. Mesela bunu eminim ki duymuşsunuzdur.
Bu çok basit ve çok klasik bir anlatı tarihleri motifi.
Yani bu motifi içeren...
Binlerce öykü yazılmıştır arkadaşlar.
Önemli olan ulaştığın nokta değil yolculuğun kendisidir.
Mesela Steven Spielberg'in Indiana Jones filmleri.
Bu filmler son derece klasik hepimizin bildiği sevdiği elbette bir aksiyon öyküsüdür.
Ve izleyen arkadaşlar hatırlar ki...
Indiana Jones her zaman gizli bir mahzenlerde, mağaralarda bir yerlerde bulunan çok değerli bir arkeolojik esere ulaşmaya çalışır.
Ancak onun rakibi ve düşmanı olan başka bir arkeolog gelir onu alır.
Yani Indiana Jones bulur ama elinden kaptırır.
Önemli olan o yolculuktur, o serüvendir, o maceradır mesela.
Şimdi bakınız eğer siz anlatı sanatları tarihinin en klişe öykülerinden ve mesajlarından biri olan, Önemli olan yolculuktur.
Ulaştığın nokta değil.
Motifini biliyorsanız eğer Indiana Jones'u farklı izlersiniz.
Farklı anlamlandırırsınız.
Dersiniz ki evet bu film bu temel anlatı motifinin bir örneği.
Şimdi bakın başka bir örnek vereceğim.
Hiç aklınıza gelmeyeceğinizi düşündüğüm bir örnek vereceğim hem de.
Andrei Tarkovski'nin Stalker filmi.
Orada Zon diye bir bölge var.
Bir yere uzay gemisi düşmüş de orada İnsanın tüm isteklerine cevap veren bir oda varmış.
Oraya doğru giden 3 maceracının öyküsünü izliyoruz biz Stalker filminde.
O maceracılar o odaya doğru bir yolculuk yaşıyorlar.
Sonunda o odaya ulaşıyorlar ve ne oluyor?
O odaya girmiyorlar. Bu arayışın saçma olduğuna kanaat getiriyorlar.
İşte bakın aynı şey.
Önemli olan...
Ulaştığın nokta değil yolculuğun kendisidir.
Yani aslında Andrei Tarkovski'nin Stalker filmiyle Swin Spielberg'in Indiana Jones filmi aynı şeyi anlatıyor.
Ve bakınız bir tanesi çok yüksek hasılat yapmış bir gişe sineması örneği yani hiçbir entelektüel derini olmadığını düşündüğümüz bir film.
Ama bir tanesi ise Andrei Tarkovski gibi entelektüel sinema deyince ilk aklımıza gelen yönetmenin ilk akla gelen filmlerinden bir tanesi Stalker.
Ancak bakınız ikisi aynı öyküyü anlatıyor.
Arada bir fark yok. Ve bu filmleri anlayabilmek için işte az önce bahsettiğim çok yüzeysel de olsa bir anlatı tarihleri bilgisi gerekiyor.
Tabii şimdi ben size bu anlatı sanatları tarihinin bir motifi üzerinden iki film örneği verdim ve bu motife hakim olursanız bu iki filmi daha iyi ya da farklı şekilde algılayabilirsiniz diye açıklamaya
çalıştım ama bu motifler bitecek gibi değil.
Yani çok sayıda öykü teması var diyeyim.
Mesela güç yozlaştırır, bilinmeyene duyulan korku, teknoloji insanın anlam arayışında bir çözüm olamaz mesela bu çok kullanılan bir şey.
Daha basit ya da aşk her şeyi affeder, otorite dediğimiz şey sadece kendi devamı için çalışır.
Mesela gerçeğe ulaşmak zordur, gerçekler göründüğü gibi değildir ya da korku zayıflıktır gibi mesela Star Wars'ta bu vardı.
Hani bunun gibi çok sayıda anlatı sanatları tarihinde birçok kez karşımıza gelmiş temalar bunlar.
Zaten şöyle düşünün şimdi sanatçı olmak, sanat üretmek ya da mesaj vermek bir anlamda O genel bilinenlere biraz da karşı durmaktır değil mi?
Öyle düşünelim. Yani siz dersiniz ki güç ve güçlü olmak iyi bir şeydir.
Coppola der ki güç yozlaştırır.
Siz dersiniz ki görmek inanmaktır.
Brian De Palma der ki gördüğüne asla inanma.
Görünmenin arkasında başka bir gerçeklik vardır der mesela.
Siz dersiniz ki bilim, teknoloji, hani teknolojik ilerlemek ne kadar güzel, hoş bir şey.
Ancak Ridley Scott der ki teknoloji, gelecek, bilim...
Bilinmezdir, bize çok büyük tehlikeler getirebilir ve teknoloji insanın anlam arayışına asla çare olmayacaktır.
Scorsese der ki ahlaki olanla ahlaki olmayanın çizgisini çekmek çok zor.
Siz dersiniz ki çok hayalci olmak, hayal dünyasında yaşamak hiç de iyi bir şey değildir.
Spielberg der ki hayal dünyası, fantezi çok güzel bir şeydir.
Siz dersiniz ki Uzakdoğu'nun dövüş filmleri ya da işte saçma sapan suç öyküleri kötü.
Ben sevmiyorum dersiniz.
Tarantino der ki hayır o filmler çok güzel, çok keyifli.
O filmleri tekrar tekrar izlemeliyiz, sevmeliyiz der mesela.
Ki tabii ki Tarantino sineması bildiğiniz gibi sinema üzerinden yapılan bir sinemadır.
Siz dersiniz ki Avrupa medeniyetin beşiğidir, çok ilerlemiştir, çok iyidir, çok güzeldir, harikadır.
Avrupa'nın o gelişmişliği, o entelektüelliği, o ilerlemişliğinin altında aslında ahlaki yozlaşma vardır, pislik vardır der mesela.
İşte zaten sanatçı olmak ya da mesaj vermek biraz bu değil midir arkadaşlar?
Yani sanatçılar bize ya bu temel anlatım motiflerinin çeşitlemelerini sunarlar, yani bunlar üzerine yeni açılımlar getirirler ya da bunlara...
Aykırı davranırlar, bunları reddederler ve bu duruşları üzerinden bir mesaj vermeye çalışırlar.
İşte bunları da anlayabilmek için, bunları görebilmek için de belli bir anlatı sanatları tarihi bilgisine ihtiyaç vardır.
Bu bağlamda da bir anlatının, bir öykünün, bir filmin karşısına oturduğumuzda tamamen boş bir zihinle oturmak başkadır.
Bir ön bilgiye sahip olmak bambaşkadır.
Godfather'ı izleyip de güç yozlaştırıyormuş demek başka bir şey.
Güç yozlaştırır temel mesajına ve temasına sahip birden çok eser ve öykü izleyip Godfather'ın karşısına oturmak bambaşka bir şey.
Çok temel bir genel kültür, genel bilim, genel felsefe, genel sanat, genel psikoloji, genel sosyoloji bilgisi gerekiyor arkadaşlar.
Şimdi de son tasnif maddesine geliyorum.
Şimdi bunu anlatmak biraz daha zor ama ben yine size kısaca özetlemeye çalışacağım.
Biraz da fazla kısa özetleyeyim mi?
Tamam. Sinemanın numaralarına hakim olmak arkadaşlar.
Ve burada evet gerçekten biraz bize ihtiyaç duyabilirsiniz.
Yani sinema yazarlarına, eleştirmenlerine, sinema programcılarına biraz ihtiyaç duyabilirsiniz.
Belli numaraları var.
Sinema belli mesajları, belli fikirleri, belli alt metinleri verirken belli numaralar kullanıyor.
İşte şimdi bundan bahsetmeye çalışacağım ama elbette bundan bahsederken sizi eleştirmen olun demeyeceğim.
Ancak çok temel bir iki öneride bulunacağım ve bu önerilerin de sizin çok işinize yarayacağını düşünüyorum.
Klasik sinema dediğimiz.
Ne demek klasik sinema?
Farklı istemleri olan...
İki zıt karakter.
Bu karakterler çatışırlar.
İkisinin de ulaşmak istedikleri bir nokta vardır.
Bu mücadele devam eder, eder, eder, eder.
Sonunda güçlü olan kazanır.
Çoğunlukla da elbette klasik sinemada, geleneksel sinemada iyi olan kazanır.
Şimdi bakınız bu klasik bir anlatı yapısı.
Eğer bir filmde bu klasik anlatı yapısını sarkıtan, başka bir tarafa çeken, başka böyle hani farklı sahneler, farklı söylemler, farklı karakterler
barındıran bir yapı varsa arkadaşlar orada başka bir mesaj, başka bir yan öykü, alt metin vardır.
Çünkü geleneksel anlatı yapısında zaten mesaj her zaman iyi olan kazanır, ahlaklı olan kazanır, güçlü olan kazanır.
Temel mücadelesi şu hayatta mutlu olmak, bir noktaya ulaşmak, kendi öykümüzün en azından kahramanı olmak ya.
Klişe bir anlatı ya.
İşte bizi bu anlatıdan biraz olsun sapıttıran, farklı tarafa çekmeye çalışan her şey aslında o noktada başka bir mesaj var demektir.
Şimdi bakın size şöyle bir örnek vereceğim.
Yine aslında az önce bahsettiğim örnekten vereceğim.
Stalker filmi ile Indiana Jones filmi.
Temelde aynı öyküyü anlatıyor dedim ya.
Yani önemli olan ulaştığınız nokta değil.
Yolculuğun kendisidir. Temel mesele bu.
Ama bambaşka filmler değil mi?
Elbette. Steven Spielberg Indiana Jones'da ne yapıyor?
Gayet sürükleyici bir yapı kuruyor.
Kolayca tanıyabileceğimiz bir karakter getiriyor karşımıza.
Aynı şekilde Storkle filmine gelelim.
Orada hepimizin kolayca tanıyabileceği, kolayca özdeşleşebileceği karakterler mi var?
Hayır. Ne var?
Bir bilimci var, bir sanatçı var, yazar.
Bir de stalker yani yol gösterici var, iz sürücü var.
Şimdi bakınız bu karakterler bir isimle etiketleniyor ama o karakterleri biz daha ilk sahnede tanıyor muyuz?
Hayır. İşte Steven Spielberg, Indiana Jones'u daha bize ilk filmin 10 dakikasında tanıtıyor.
Çünkü o karakterle bir mesaj vermeyecek.
Hemen tanıyoruz biz onu. Ama Stalker'da daha karmaşık karakterler veriyor bize.
İşte eğer sinemanın numaralarına, zarflarına biraz olsun hakim bir izleyiciyseniz ilk sahnede eğer yönetmen size karakterleri hızlıca tanıtmıyorsa o
karakterler üzerinden bir mesaj verecek.
Öykü boyunca o karakterleri tanıyacağızdır biz.
Bakın Indiana Jones'da öykü boyunca karakteri tanımıyoruz.
Hemen başta tanıyoruz zaten.
Belli yani onun nasıl bir karakter olduğu ama işte Stalker'da öyle değil.
Bakın burada işte yönetmen bize bir mesaj veriyor.
Diyor ki ben bu karakterleri size hemen tanıtmıyorum.
Öykü ilerledikçe bu karakterlerin farklı taraflarını tanıyacaksınız siz.
İşte biri yazar, biri profesör, biri sanatçı, biri bilimci, biri de iş sürücü.
Bunlara birer etiket yüklüyor.
Bir tanesi olaya sanatsal bakacak.
Bir tanesi bilimsel bakacak.
Birisi de yol gösterici olarak bakacak.
Bakın buradan sayısız mesaj çıkacak.
Tarkovski bunu kullanacak zaten.
Anlatabiliyor muyum? Bakın bu bir zarf.
Bak bunu almak lazım. İşte sinemanın anlatı dinamiklerine biraz aşina olursanız bunları hemen anlayabilirsiniz.
Hiç zorlanmazsınız. 2.
Steven Spielberg Akıcı bir kurgu benimsiyor.
Yani film hiç bizi sıkmıyor, sürükleniyor gidiyor.
Ancak Stalker filmi çok ağır akıyor.
Uzun uzun sahnelerle bize sanki...
O sahnede bir şeyler var bakın burada bir mesaj var demeye çalışıyor.
Özellikle bakın bir sahne aklıma geliyor Storkle filminden.
İzlememiş olan arkadaşlar için burada o sahneyi kısaca anlatayım.
Ne demek istediğim daha iyi anlaşılsın.
Bunlar bir tane tren rayının üzerinde giden böyle küçücük bir katar mı deniyor ona ne deniyor.
Küçücük bir taşıt var böyle öyle söyleyeyim.
Onun üzerine biniyorlar uzun uzun tıkır tıkır gidiyorlar.
Şimdi yönetmen uzun uzun onları çekiyor.
O sahnede hiçbir şey yok gibi yani macera yok bir gerilim yok bir şey yok.
Üzerine binmişler oraya doğru gidiyorlar.
Yönetmen onu niye bize uzun uzun çekiyor?
İşte bakın sinema anlatısına biraz olsun hakimsiniz yönetmen orada hiçbir gerilim olmadığı halde hiçbir aksiyon olmadığı halde neden o sahneyi uzun uzun çekiyor?
Oraya bir dikkat etmemizi istiyor Tarkovski.
Oradaki olay ne biliyor musunuz?
Tarkovski bize orada diyor ki bakın bu üç kişi.
Hatta ben şöyle bir mesaj almışımdır aslında.
Bu üç salak. İstediğimiz her şeyi bize veren bir odaya yolculuk yapan üç kişi salak değil midir arkadaşlar?
Öyle bir şey olabilir mi? Öyle bir şey yok ki.
Hani o karakterler aslında sonu gelmez.
Asla başaramayacakları bir yolculuğa çıktılar aslında.
Ama bunun bir...
Bize diyor ki Tarkovski bak bu üç kişi...
İstedikleri her şeyi ona vereceklerini zannettikleri bir hedefe doğru gidiyorlar.
İşte bakın bu üçü diyor bize.
Yani aslında orada tıkır tıkır gidiyor böyle o demir yolunun sesi geliyor falan.
Anlatabiliyor muyum? Orada asla ulaşamayacakları bir yolculuğa çıktıklarını anlatmaya çalışıyor aslında Tarkovski bize.
Hikaye akıp gitmiyor Spielberg'teki gibi.
Belli anlarda Tarkovski öyküyü durdurup akıp giden o yapıyı sekteye uğratıp başka anlara vurgu yapmaya çalışıyor mesela.
Vurgu yapıyor. Bakın burada bir şey var.
Zaten bir de Tarkovski ne yazık ki elbette çok harika bir yönetmendir yani.
Ben de severim ama bir yandan da hiç sevmem.
Çünkü sürekli repliklerle, sözlerle Felsefe yapar.
Mesajlar verir. İşte hayat şöyledir.
İnsanoğlu zaten böyledir falan.
Sürekli böyle bir gevezelik vardır filmlerinde.
Bundan çok rahatsız olurum ben.
Bakın Kubrick'te bu yoktur.
Hani ikisi çok rakip görülür ya böyle.
Hani Kubrick mi Tarkovski mi falan.
Yani 2001 Uzay Macerası filminde hiç şöyle bir replik görmezsiniz.
İşte insanlık böyledir.
İnsanoğlu şöyle bir varlıktır falan.
Hiç asla böyle bir şey söylemez Kubrick ama Tarkovski durmak bilmez yani.
Dır dır dır dır. Neyse.
Yine de severiz canım o da.
O da bir üstaddır. O da üstadımızdır yani hayranızdır.
İşte onu söylemeye çalışacağım.
Bakın burada iki yönetmen aynı öyküyü anlatıyor olsa da sinemanın malzemelerini farklı şekilde kullanıyor.
Mesaj verdiği noktalarda böyle bir duruyor ya.
Bakın buraya bir bakın arkadaşlar demeye çalışıyor.
Klasik sinemanın, geleneksel sinemanın yapısını esneten her şey bir yan öyküdür.
Bir alt metindir.
Bir mesajdır arkadaşlar.
Evet bunu da anlatabildim mi?
Umarım özetleyebilmişimdir.
Şimdi artık programı topluyorum.
Sohbeti topluyorum. Bu noktada belirtmek istediğim.
Belirtmeyi çok istediğim.
Bunu haykırarak belirtmek istediğim bir şey var ki.
Bir film ne kadar mesaj içeriyorsa.
Ne kadar fazla alt metin içeriyorsa.
Ne kadar düşünselse.
...o kadar değerlidir demek değildir arkadaşlar.
Hani bir film sanki geleneksel sinema örneği ise...
...sadece eğlence amaçlı bir filmse...
...o film değersizdir.
Bir film ne kadar düşünselse...
...felsefi, bilimsel, sosyal, kültürel...
...çok fazla alt metni var.
O kadar değerlidir. Kesinlikle buna inanmıyorum.
Diyorum ki... ...klasik, geleneksel, eğlence odaklı kişi sinemasının da...
...iyisi kötüsü vardır.
Düşünsel entelektüel felsefi açılımları olan falan hani o yüksek meselelerle uğraşan filmlerin de iyisi kötüsü vardır.
İkisinin de iyisi değerlidir.
İkisinin de iyi olmayanı değerli değildir.
Sayısız film bu çizdiğim iki kutup arasında orta noktada olup gayet değerlidir.
Ve buna da vereceğim örnek sinematristlerde bugüne kadar defalarca kez adını andığım Francis Ford Coppola'nın unutulmaz başyapıtı Godfather'dır arkadaşlar.
Godfather tamamen klasik ve geleneksel sinemanın bir örneğidir.
Neredeyse hiçbir alt metni yoktur.
Ne görüyorsanız odur, ne anlıyorsanız odur ve görüldüğü ve anlaşıldığı kadarıyla da muhteşemdir zaten.
Yani buradan görüyoruz ki bir filmin düşünsel, derin, iyi, değerli, başkabıt vs.
olması için illa anlaşılmaz olması, mesajlarını illa gizlemesi ya da illa derin alt metinler içermesi gerekli değildir.
Bu bir değer kıstası değildir.
Ve elbette benim bu iki bölümlük program bağlamında sunduğum tasnif başlıkları dışında da başka filmler, başka anlaşılamayan örnekler ya da yaklaşım biçimleri söz konusu olabilir ama size son
olarak tavsiyem bir filmden ne anlıyorsanız odur, anladığınız kadarı yetiyorsa yetsin, yetmiyorsa da eksik kalsın arkadaşlar.
Boşverin. Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
