
Sinemasal Açılımlar 38: Ne Anlatıyor Bu Filmler
29 Ağustos 2025 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, sinemaseverliğin en büyük dertlerinden biri olan anlaşılamaz filmleri ve "Ne anlatıyor bu filmler?" konusunu incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögeli birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Ne anlatıyor bu filmler konusundan bahsetmeye çalışacağız.
Bir Google yapsanız anlaşılamayan filmler diye, anlamakta zorlandığımız filmler diye o kadar fazla seçki ve liste göreceksiniz ki sadece bu listeleri incelemek bile bu
konunun ne kadar... Büyük bir dert olduğunu gösterecektir.
Çünkü bunun sohbetleri de bitmiyor, incelemeleri de bitmiyor.
Bu konuyu belirli başlıklar altına tasnif etmek de pek mümkün değil.
Çünkü hemen her anlatıcının, her sinemacının elbette kendine ait bir üslubu var, bir anlatım dinamiği var.
Anlaşılamama konusunda ün yapmış çok sayıda önemli ve güçlü sinemacı var.
Sinemacıları çok da seviyoruz aynı zamanda.
Ancak diyebilirim ki işte her şekilde anlayamadığımız filmler bizim sinema severliğimizin en dertli ama aynı zamanda vazgeçemediğimiz de bir
tarafını temsil ediyor arkadaşlar.
Çok yakın zamanda mesela sohbet ettiğim çok sinema sever bir arkadaşım isim vermeyeyim bir sinema yazarının bir söyleşisine, sohbetine gidiyor ve o sinema yazarı bir filmden bahsederken küçücük böyle birkaç
dakikalık bir inceleme sunuyor.
Arkadaşım da bana diyor ki ya hani filmi bir anlattı o sinema yazarı kendimi geri zekalı gibi hissettim.
Yani ben filmi meğerse hiç anlamamışım.
Tam olarak da bundan bahsetmeye çalışacağım bugün.
Bizler yani filmleri anlamayanlar gerizekalı mıyız arkadaşlar?
Merak etmeyin gerizekalı değiliz.
Ortada çok büyük dış güçler var arkadaşlar.
Burada çok numara dönüyor.
Neler neler dönüyor. Bakın şimdi bugün size hepsini açık edeceğim.
Anlaşılamayan filmler dosyasında bu konunun tüm alt metinlerini, tüm anlaşılamayan taraflarını size anlatmaya çalışacağım.
Şimdi bakmayın böyle üstten üstten konuşuyorum her şeyi çözdüm ben şimdi anlatacağım size falan çok zor bir konu.
İnanın en uzun süre hazırlandığım programlarımdan bir tanesi oldu bu ki konuyu tamamen de tabii ki açıklama ve inceleme iddiasında değilim elbette ama eksiksizce olmasa da yine de konu üzerine
bakışınızı biraz olsun zenginleştirmeye ve beslemeye çalışacağım.
Bu filmlerin bazı ortak noktalarını Bu yönetmenlerin neler yapmaya çalıştığını ve görece bizler için anlaşılması zor sinemanın hangi başlıklar altında tasnif
edilebileceğini düşünmeye ve incelemeye çalıştım.
İşte buradan yola çıkarak size bazı incelemeler sunmaya çalışacağım ve tabi buna ek olarak söyleyeceğim başka şeyler de var.
Sözü çok uzatmadan konuya girelim.
Şimdi biz sinema severler bir filmi anlamakta neden zorlanıyoruz bir kere?
Şimdi öncelikle bunu... Bir netleştirmeye çalışalım.
Birincisi bazı filmlerin anlattığı öyküler zaten karmaşık oluyor.
Bu günlük hayatımızda da var.
Yani ilginç bir gün yaşıyoruz.
Bunu bir sevdiğimize yakınımıza anlatırken bile zorlanabiliyoruz.
İşte şuraya gittik şu oldu şöyle bir şey oldu.
O şunu söyledi oradan oraya gittim falan.
Yani bir olayın karmaşıklığının aslında sinemayla çok da ilgisi yok.
Olayın kendisi karmaşık olabilir zaten.
Tabii şimdi sinema baştan aşağı bir kurmaca değil mi?
Yani bir üretim. Gerçek dünyayı anlatmıyor ki en başta size sunmak isteyeceğim ilk madde belli olayların, belli yaşanmışlıkların karmaşıklığı.
Bunun üzerine mesela size bir iki örnek vermeye çalışayım.
Ya öykünün kendisi karmaşık dediğimizde benim ilk aklıma gelen filmlerden bir tanesi mesela Bryan Singer'ın 1995 tarihli başyapıda Olan Şüpheliler filmi.
Polis prosedürü ya da güvenilmez anlatıcı alt türünün bir örneği olan enfes bir polisiye örneğidir Olan Şüpheliler filmi.
Sadece kurgusu biraz karışık filmin o da zaten öykü öyle gerektirdiği için.
Ancak mesela Olan Şüpheliler filmi.
Öykünün kendisinin çok karmışık olduğu bir film.
Başka bir örnek de vereyim hemen onun üzerinden gitmeyeyim.
Mesela 2000 tarihli Alejandro González Inarritu'nun Paramparça Aşklar Köpekler filmi.
Şimdi bu filmde 3 ayrı karakterin bir trafik kazasıyla kesişen öyküleri var.
Bu 3 karakterin ayrı ayrı bize anlatılan öykülerinde de Çok da karmaşık, çok da anlaşılmaz, çok da böyle gizemli ya da doğaüstü falan hiçbir şey yok.
Bildiğiniz hani sıra dışı öyküler olsa da her biri hepimizin anlayabileceği öyküler bunlar.
Ancak bu öyküler çok zengin, gerçekten çok karmaşık.
Yani bu öykünün tamamını anlayabilmek için yönetmenin hem çok sıkı bir öykü anlatımı zanaati sergilemesi gerekiyor ki bu iki filmde de zaten bunlar var.
Uzun uzun öyküleri anlatıyor.
Karakterleri anlatıyor. Karmaşık kurgu var.
Bir oraya gidiyor. Bir buraya gidiyor.
Bak şurada bir soygun oldu.
Şurada bir uyuşturucu alışverişi oldu.
O sırada karakolda bir kişi tutuklandı.
Onu sorgulamaya bir tane polis geldi.
O onu sorgulamaya başlayınca o öyküyü anlattı.
Oradan tekrar görü döndük.
Meğersem şurada şöyle olmuş.
Burada böyle olmuş. Bakınız bu sadece biz izleyicilerden Mümkün olduğunca konsantre ve sabırlı bir izlek talep eden filmler.
Yani anlaşılmayacak bir şey yok.
Sadece çok fazla şey var ve bu çok fazla şeyin tamamını dikkatle izlememizi talep ediyor yönetmenler burada.
Bu bağlamda karmaşık öyküleri anlamak aslında çok da zor değil.
Sadece konsantre gerektiriyor ve biraz sabır gerektiriyor.
Şimdi bakınız bu birinci başlığımız hani şimdi bu filmleri de mesela anlaşılmaz olarak gören sinema severler var olduğunu ben biliyorum.
Aslında bu sinema sever arkadaşlar hiçbir şekilde zeka eksikli falan değiller.
Sadece... konsantre bir şekilde mesela iki saat iki buçuk saat bir filme konsantre olmakta zorlanıyorlar dikkatleri dağılıyor yani ondan dolayı filmdeki bazı detayları kaçırıyorlar bazı sahneleri hatta
bazen bir repliği bile kaçırdığınızda bir filmin en önemli dönüşümlerinden bir tanesini kaçırabilirsiniz işte bundan dolayı bu filmleri anlamak evet zor olabilir ancak bu zorluğu açmak hiç de
zor değildir mümkün olduğunca dinlenmiş bir kafayla konsantre bir halde bu filmleri izlerseniz rahatlıkla her şeyi anlayabilirsiniz arkadaşlar.
Şimdi bu birinci tasnifimiz yani öykü karmaşık ve öykü zor.
İkincisi bazı öyküleri izleyip anlayabilmek için bazı gerçek hayat bilgilerine sahip olmamız gerekiyor.
Mesela tarihsel bilgilere sahip olmamız gerekiyor.
Eğer bu bilgiye sahip değilsek bu filmi Yine anlıyoruz ama filmin zenginliğine ulaşamıyoruz, zenginliğini çözemiyoruz.
Mesela size şöyle bir örnek vereceğim.
İtalyan yeni gerçekçi sinema tarihinin en önemli sinemasal akımlarından bir tanesidir ve 2.
Dünya Savaşı bir yıkıntıya dönüşen Avrupa'nın ve özellikle İtalya'nın bize...
Görüntülerini sunar.
Oradan öyküler, karakterler anlatır.
Ve şimdi siz kalkıp bir 2.
Dünya Savaşı filmi ya da bir İtalyan yeni gerçekçiliği filmi izliyorsanız eğer elbette işte 1939'da başlayıp 1944'de biten 2.
Dünya Savaşı'ndan haberdar olmanız lazım mesela.
Şimdi 9 yaşında küçücük bir kardeşimizi biz...
bir İtalyan yeni gerçekçiliği filmi izlersek.
O çocuk bu filmi anlayamaz.
Yani öyküyü anlar belki.
Orada süre giden öyküyü ama o öykünün ne anlama geldiğini bilemez.
Mesela 45 tarihli Roberto Rossellini filmi Roma Açıkşehir ki çok iyi bir filmdir.
Burada Roma'da bir rahibimiz var.
Papaz başrolde ve Roma kenti Nazilerin yani Almanların işgali altında.
İşte bu rahip de kendi çevresindeki bir ekibiyle birlikte bir direniş hareketi sürdürmeye çalışıyor.
Şimdi buradaki tarafları anlayabilmek için, o gerilimin odağını anlayabilmek için biraz tarihsel bilgi lazım.
Çok küçük bir hani bu film ne anlatıyor diye Google'a yazsanız zaten hemen karşınıza çıkacak ilk metin işte 2.
Dünya Savaşı sırasında Nazider tarafından işgal edilen Roma'da falan diye bir cümle göreceksiniz.
Ha tamam anladık, olay buymuş diyeceksiniz mesela.
Başka bir örnek vereyim biraz daha yakın tarihli bir örnek vereyim.
Mesela 1993 tarihli Philadelphia diye bir film vardır.
Jonathan Dunn müthiş bir yönetmendir, harikadır.
Başrolde Tom Hanks ilk en iyi erkek oyuncu Oscar'ını bu filmle almıştır ve başrolde yine Denzel Washington'ın oynadığı bu film şimdi tam bir dönem filmi.
Nasıl bir dönem filmi? Filmin öyküsünü çok kısaca anlatayım size, özünü hemen anlayacaksınız.
Bu filmde Tom Hanks, Andrew Beckett diye bir avukatı oynuyor ve bu avukat hem eşcinsel hem de AIDS hastası.
Yani Philadelphia'nın en büyük hukuk şirketlerinin bir tanesinin en parlak avukatı ve bu hukuk şirketinin yöneticileri, sahipleri bu Andrew Beckett karakterinin AIDS olduğunu
öğrenip onu işten atıyorlar.
Ve Andrew Beckett da diyor ki siz beni AIDS hastası olduğum için işten atamazsınız.
Bu bir haksız işten çıkarma vakasıdır.
Ben de size dava açıyorum diyor.
Bir hukuk firmasına dava açıyorsunuz.
Düşünüyor musunuz gerilimi?
Ve hem AIDS hem de eşcinsel olduğunuz için atılıyorsunuz.
Aslında bir de eşcinsel olduğu için de atıyorlar.
Yani onun eşcinsel olduğunu öğrendiklerinde ona karşı bir antipati duyuyorlar.
Şimdi bu Andrew.
Şimdi kendi zaten avukat yani kendisini savunabilir dava açabilir ama aynı zamanda hasta yani sağlığı pek de iyi değil.
Çok ciddi hem fiziksel hem zihinsel disiplin gerektiren bu tip davayı üstlenmek için çok da zayıf bir kişi aynı zamanda hasta olduğu için.
Ve ne yapıyor gidiyor Denzel Washington'ın canlandırdığı Joe Miller diye bir avukatı.
Kendisini savunması için tutuyor.
Ve o avukat da hem siyahi, yani beyazlara karşı biraz antipatisi var.
Bir, iki, eşcinsellere karşı da biraz antipatik.
Üç, bir de AIDS hastası bir eşcinsele karşı zaten hayli antipatik.
İşte bu siyahi avukat işten haksız çıkanmış olan avukatın savunmasını üstleniyor.
Şimdi bakınız öykü bu, nefis bir öykü.
Ancak bu öyküyü biz şu an anlatsak aslında o kadar da etkileyici olmaz.
Neden biliyor musunuz? Çünkü 90'lı yılların başında Hem LGBT iyi yoktu galiba o zaman LGBT hakları hem eşcinsellik hem AIDS hastalığı
hakkındaki farkındalık falan yeni yeni ortaya çıkmıştı.
Yani o zamanlar işte zaten Amerika'da yeni yeni yasalar çıkıyor.
Siz hiç kimseyi işini takip etmek ve yapma konusunda bir eksiklik sunmadığı sürece bir hastalığından dolayı işten atamazsınız gibi.
Kanunlar ve yönetmelikler çıkmıştı Amerika'da.
Neyse uzatmayayım bakın hayli zengin bir film.
İşte Philadelphia filmi 90'lardaki diyorum hem eşcinsel hakları ve eşcinselliğe karşı tutturulan antipatik tavırlar hem AIDS hastalığı hem de bu bağlamdaki
işten çıkarmalar ve profesyonel dünyadaki tavırlarla ilgili bir filmdi.
Şimdi bakınız bu filmi bugün açın izleyin.
Tamam yine iyi bir filmdir.
İşte yönetmenliği, oyunculukları, her şeyi harika ama Bu filmin bu politik, bu kültürel, bu dönemsel özelliğini anlayabilmeniz için o yıllardaki bu
konulardaki hassasiyetleri bilmeniz lazım mesela.
Okey mi? Anlatabildim sanırım.
İşte yine yani işte İtalyan yeni gerçekçiliği gibi o zamanlar savaş vardı.
90'larda işte eşcinsellikle AIDS ile ilgili hassasiyetler var.
Başka başka tarihteki çeşitli kültürel sosyal ekonomik çalkantıların içerisinde geçen öykülerin derinliğini anlayabilmek için bazı tarihsel bilgilere ihtiyaç
duyuyor olabilirsiniz arkadaşlar. Bu da bir filmin anlayabilmek için gerekli olan bileşenlerden bir tanesi.
Bu tip filmler genelde öykülerini zaten sakin sakin böyle hani herkesin anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışırlar.
zor ya da üzerine fikir muhakemesi yapılacak öyküler anlattığı için bu filmler çok karmaşık böyle senaryo numaralarına falan girmezler.
Düz bir şekilde öykülerini anlatırlar.
Hani iki tane örnek verdim de bir tane daha örnek vermek istiyorum.
Bu çok önemli bir yönetmen. Özellikle bir film için bile demeyeceğim.
Emir Kustarika mesela. Emir Kustarika Yugoslav yönetmen ancak Artık Yugoslavia diye bir yer yok biliyorsunuz.
Birçok filmi mesela Yugoslavia iç savaşının gölgesinde geçen öyküleri anlatır.
Mesela Underground yeraltı filmi Yugoslavia iç savaşı sırasında süre giden çok çılgın bir öyküyü anlatır gerçekten.
İşte o Yugoslavia iç savaşını işte Sırbistan, Bosna, Hersek, Kosova falan o tip bir iç savaşın farkındalığında olmanız lazım ki.
Emir Kustarika'nın anlattığı meramı biraz olsun anlayabilirsiniz.
Şimdi bu ikinci tasnif maddemiz.
Üçüncü tasnif maddesine gelelim.
Özdeşleşme diye bir şey var.
Bir karakterle özdeşleşiyorsunuz değil mi?
Özdeşleşiyoruz yani. Bir baş karakterimiz var.
O bizim kılavuzumuz oluyor ve o kılavuzun yol göstericiliğinde biz bir öykü izliyoruz.
Ancak bu karakterin bir de duyguları oluyor elbette.
Yani bize anlatılan öyküde işte kıskançlık oluyor, korku oluyor, öfke oluyor, intikam oluyor bir şeyler oluyor.
Biz o karakterin kılavuzluğunda o öyküyü takip ediyoruz.
Ancak bu karakter her zaman psikolojisi, ruh hali çok da böyle sağlam ve güvenilir bir karakter olmayabiliyor.
İşte bu durumda da...
O karakter bir algı kırılması yaşadığında o karakterin yaşadığı algı kırılmasını yönetmen bize de sıçratıyor diyeyim.
Ve o karakter öykünün içerisinde sarsıldıkça sağa sola savruldukça biz izleyiciler de o karakterle birlikte sağa sola savruluyoruz.
Hemen daha da fazla tanım vermeden bir örnek vereyim size.
Mesela Christopher Nolan filmlerinde biz buna çokça rastlarız.
Örneğin yönetmenin ikinci uzun metraj filmi Memento filmi.
Ki bana göre halen en iyi filmidir.
Orada mesela hafıza kaybına uğrayan bir karakter vardı ve bu karakter karısının katilini arıyordu.
Ve film bize anlattığı öykünün tamamını sondan başa doğru anlatıyordu.
Yani filmin başında öykünün sonunu görüyorduk ondan sonra yavaş yavaş öykünün başına doğru.
Şimdi buradaki polisi öykü gibi bir şey var.
Bir dedektiflik öyküsü var. Niye yönetmen bize bunu geriye doğru anlatıyor da her şeyi çok daha anlaşılmaz hale getiriyor?
İşte çünkü bizim baş karakterimiz hafıza kaybından muzdarip olduğu için olan biteni zaten öyle algılıyor.
Öyle yol alabiliyor.
Kendi öyküsünü bu şekilde takip edebiliyor.
İşte Christopher Nolan da bizi...
O karakterin bakışını hapsettiği için biz de o öyküyü o şekilde izliyoruz ve o karakteri anlayabilmek için de bu tip bir anlatıma ihtiyaç var.
Başka bir örnek vereyim.
Inception filmi.
Biliyorsunuz başlangıç adıyla bizde gösterime girdi.
Şimdi bu film de zor bir film.
Neden? Çünkü rüya içinde rüya.
Anlattığı için bir algı kırılmasına maruz bırakır.
Hem kendi baş karakterini hem de izleyicileri.
Şimdi bu durumda ne oluyor?
Yönetmen bize öyküsünü sunduğu baş karakterin duygusal durumunu anlayabilmemiz için bir algı kırılmasına olanak veriyor ve neticede film yani normalde
gayet anlaşılabilir bir film olacak iken daha anlaşılmaz bir film hale geliyor.
Bakınız akıl defteriyle ilgili çok küçük bir örnek vereyim size.
Akıl defteri geriye doğru anlatıyor öyküsünü dedim ya.
Onun DVD'sinde Filmin bizim izlediğimiz gibi sondan başı değil baştan sana olan kurgusunu da bize sunmuştu Christopher Nolan.
Ve ben o kurguyu da izlemiştim.
Gayet güzel şıkır şıkır akan bir amatör detektiflik öyküsü.
Yani aslında öykü aynı elbette.
Tabii ki daha kolay anlaşılır oluyor baştan sona doğru anlattığında.
Ancak sondan başa anlattığında gerçekten daha iyi bir film oluyor.
Daha duygulu bir film oluyor.
Çok daha güzel anlamlandırıyorsunuz.
Ondan dolayı da hani o filmi biraz zor mu anlıyoruz?
Bir daha izleyelim abi. Bir daha biraz daha dikkatli izleyelim.
Değer yani o filmi tekrar tekrar izlemeye.
Şimdi sırf Christopher Nolan'dan gitmeyelim.
Başka bir örnek vereceğim size.
Burada... Daha da çarpık bir bakış var.
Hani baş karakterin çarpık bakışına bizi hapsediyor dedik ya yönetmen.
Darren Aronofsky bu konuda gerçekten çok iyidir.
Karakterlerinin dünyalarını paramparça eder böyle.
Çok hani çarpık bakışa sahip karakterler inşa etmekte çok başarılıdır.
Ve bizi de o karakterlerin bakışına hapsetmekte çok başarılıdır.
İşte bu iki örneği enfes biçimde barındıran film.
Black Swan, Siyah Kuğu filmi.
Burada da Natalie Portman'ın en iyi kadın oyuncu Oscar'ıyla taşlandırılan muhteşem performansında Nina Sayers diye bir karakter var.
En iyi Oscar oyuncu ödülünü almasında Natalie Portman'ın çok uzun süreler gerçekten bale çalışıp bir balerine dönüşmesi de pay sahibidir.
Şimdi burada bayağı Siyah Kuğu balesinde, Siyah Kuğu'yu rolü almak isteyen bir balerinin Bu hazırlık sürecinde biz ortak oluyoruz ve Nina illa bu rolü almalıyım,
illa o karaktere dönüşmeliyim, daha iyi performans vermeliyim diye diye diye yavaş yavaş deliriyor, deliriyor.
Algısını neredeyse tamamen kaybediyor.
Bir tür azimle çalışma öyküsü olması beklenen bir öykü yavaş yavaş psikolojik bir gerilime ve hatta korku filmine dönüşüyor diyebiliriz.
Ne oluyor artık bu filmde?
Diyoruz ama burada artık anlaşılacak bir şey yok zaten arkadaşlar.
Anlamanın zorluğu diye bir şey yok aslında.
Öykü çok anlaşılması zor bir öykü değil.
Ama burada karakterin o dağılmış algısı, gerçek hayata tutturduğu çarpık bakış öyküyü de kontrolden çıkardığı için bu film anlaşılması zor bir filme
dönüşüyor. Bu durumda ne yapmamız lazım?
Bu tip filmler genelde zaten bir duygu anlatıcısına dönüşüyor arkadaşlar.
Bu tip filmler, Siyah Kuğu gibi filmler ya da Inception gibi filmler sonunda zaten sonları çok net de değildir.
Böyle biraz flu biter.
Hani sonunda ne oldu? Belirsizdir çoğu zaman.
Ancak bizi o duyguya sokar.
Mesela Inception'da da aynı şey vardı ya.
Hani sonunda gerçek dünyada mıyız, rüyada mıyız?
O da belli olmuyordu.
Değil mi? Bu filmlerde var bu.
Çünkü artık yönetmen bir noktadan sonra...
Öykü anlatıcılığını zaten bırakıyor.
Bakın herkes bu tuzağa düşüyor.
Geniş kitleler bu öykünün sonunda ne oluyor diye.
Abi bırakın ne olduğunu.
Yönetmen bırakmış zaten öykünün ne olduğunu.
Siz anne niye uğraşıyorsunuz?
Yönetmenlerin de biz izleyicileri bir tuzağa düşürmesi var arkadaşlar.
Bundan dolayı size şunu önereceğim.
Öyküsünün sonu belli olmayan filmlerin öyküsünü anlamaya çalışmayalım.
Çünkü buna gerek yok. Çünkü zaten yönetmen bizden bunu talep etmiyor.
Ama biz bunu ısrarla yapmaya çalıştığımızda da yönetmenler böyle keyiften sosyal medya başında hunharca Erol Taş kahkahası atıyorlar yani.
Çünkü onlar bile bir şey yazmadı ki.
Final yazmadı ki. Öykünün finalini yazmadı.
Ama biz yazmaya çalışıyoruz falan anlatabiliyor muyum?
Bırakın bunu. Buna gerek yok.
Böyle bir şey yok yani. Evet şimdi başka bir başlık size sunmaya çalıştım.
Çarpık karakterin çarpık bakışına hapsolunmadan dolayı öykünün fluğlaşması.
Diyelim bu başlığa. Başka başlıklarım da var ancak bu haftalık bu kadar yeter mi?
Dedik ya konu evet çok büyük gerçekten anlatacak daha birçok şeyim var.
Ondan dolayı bu haftalık bu kadar olsun.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere teşekkürler.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
