
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, Sinemasal Açılımlar dosyamızın 36. Bölümünde, sinemacıların en sevdiği tiplemelerden biri olan "Arıza Karakter"i inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögeli birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Ve zaten bu ödül sistemlerindeki özellikle de tabi Oscar'lardaki filmleri...
Çokça konuştuk bir süredir yani gerçekten gündeme hapsolmuş durumdaydık.
Sinema tarihine hem bu haftalık bu kadara hem sinemasal açılımlara pek de uğrayamadık işte.
Geçmişte bu kadar uzun bir ara vermemiştik sinemasal açılımlara.
Gündemde tabii ki muhatap oluyoruz yani gündemden bahsediyoruz, konuşuyoruz, ilgileniyoruz ama işte ara ara böyle ya gündeme bir kenara attım üf yeter be demek de bir şey veriyor böyle bir enerji veriyor.
Bir iyi hissettiriyor insanı gerçekten.
elimin tersiyle böyle ittirdim gündemi dedim ne oluyorsa olsun lanet olsun istemiyorum sinemanın gündemi falan sinemasal açılımlara tekrar dönelim dedim şöyle güzel bir dosya yapalım güzel bir derleme yapalım
çok güzel bir karakterden bahsedelim istedim evet Arıza karakter.
Şimdi aslında hem isimlendirmem biraz sıkıntılı.
Çünkü hani arıza kelimesi diğer dillerde İngilizce'de falan herhalde bunun tam karşılığını bulmak biraz zor.
Ya da tam çeviri yapamayız.
Biz arıza diyoruz değil mi?
Ben arıza karakter deyince kimden bahsettiğimi siz anlıyorsunuz.
Bizim ülkemizde, bizim kültürümüzde arıza karakter, hasarlı karakter, nasıl diyeyim normal insan diyeceğimiz.
Tabii bana deseniz ki Görkem sen önce bir normali bana tanımla da ondan sonra arızayı tanımla.
Gerçekten zorlanırım ama bir karakter, bir insan...
Hayatının belli bir döneminde bir travma yaşıyor, bir dönüşüm yaşıyor.
Bu travma bu kişinin özellikle psikolojisini, günlük hayata bakışını, çevresiyle ilişkilerini, insanlarla ilişkilerini çarpıtıyor böyle, anormalleştiriyor.
Yani işte o hasar diyorum ya hasarlı karakter, arıza karakter bir anlamda bozulmuş.
Makine nasıl arıza yapar diyoruz ya bir motor bozulur, işlevini yerine getiremez haline gelir.
Bence aslında güzel bir kelime bulmuşuz.
Arıza, hasar görmüş, arızalanmış karakter.
Günlük hayatına, insanlarla ilişkilerine, özel hayatına, işine, uğraşlarına normal bir insan gibi yaklaşamayan, çevresiyle ilişkilerini düzenleyemeyen ve gerçek
hayatla olan bağlantısını...
Kaybetmiş karakter yaklaşık olarak arıza karakter dediğimiz tiplemenin tanımı oluyor.
Bu tanıma uyan karakteri inceleyen o kadar türde alt türde farklı yaklaşımda film var ki gerçekten ben hani şöyle bir kabaca baktım araştırdım film
listelerime baktım türlere alt türlere baktım.
Gerçekten başım döndü arkadaşlar yani bugüne kadar işte bu 36.
Sinemasal açılımlar dosyası yani çok sayıda karakteri ben bu dosya altında size sunmaya, incelemeye çalıştım.
Ama inanın ki incelediğim hiçbir tipleme ve karakterde bu kadar zorlanmamıştım.
Yani onu da belirteyim hangi filmleri ve karakterleri size örnek vereyim diye.
Şimdi evet gelelim yavaş yavaş örneklerimize.
Zaten bu örneklerden bahsederken arıza karakter dediğimiz tiplemeyi biraz daha çeşitlendirmiş olacağız.
Şimdi özellikle...
Gizem ya da korku ya da gerilim dediğimiz film türleri bu arıza karakteri çok kullanıyor ve ne yazık ki bayağı da hoyrat ve kötü kullanıyor.
Yani bu karakteri kullanan çok sayıda kötü ve vasat korku filmi var arkadaşlar.
Çünkü çok bilinen bir klişeye dayandıkları için bunu yapıyorlar ki kendimce bu türü ben şöyle tanımlıyorum.
Meğersem böyleymiş filmleri.
Nasıl filmler bunlar? Şimdi karakterimiz işte film başlıyor ve bu karakter görece tırnak içinde normal bir karakter filmin başında ve hayatının bir döneminde çok ciddi bir travma
yaşıyor. Çok sevdiği bir insanı kaybediyor yani.
İki, karakter bir taşınma yaşıyor mesela.
Bir sosyal çevresini, işini, kültürünü, şehrini bir şeyini değiştiriyor.
Şimdi bu da bir travmadır değil mi? Ya da bir trafik kazası geçiriyor mesela.
Bir uçak kazası geçiriyor mesela.
Tamam mı? Bir karaktere görece normal bir insana travma yaşatacak deneyimler.
Şimdi bu karakter bu travmayı yaşadığında da gerçek dünyayla yaşadığı ilişkiyi kaybediyor gibi bir şey oluyor.
Böyle bir sekteye uğruyor ve bu karakter ya halüsinasyonlar görmeye başlıyor ya olmayan gaipten sesler duymaya başlıyor.
Ya işte zaten işte tam ve korku gerilim.
filmi öyküsü bu yani son derece klişe ve böyle şeyler görmeye başladığında da yönetmen bize şöyle bir denge sunuyor diyor ki bak hani bu karakter travma yaşadı böyle korkunç korkunç şeyler görüyor
bunların hangisi gerçek hangisi yalan hangisi sahte gerçekten bu karaktere işte öcüler böcükler hayaletler şeytanlar falan hani musallat oldu mu acaba yoksa Bu karakter hani
bir travma yaşadı da acaba gerçek değil mi bunlar?
Gerçekle fantezi arasında bir denge tutturup film boyunca bizi böyle sürüklüyor ve sonunda zaten çoğunlukla hani her şey yalan çıkıyor zaten yani hani hiç öyle ortada öyle bir şey yokmuş.
Meğersem karakter bir travma yaşadı ya ay yazık işte psikolojisi dağıldı gitti arıza karakter oldu.
Hani siz onu mazur görün ay yazık bak hani onun iç dünyasında böyle korkunç şeyler oldu gibi bir finale varıyor bu filmler.
Bu filmlerden arkadaşlar size yani of böyle çuval çuval kamyon kamyon örnek verebilirim.
Çok fazla örnek var ve diyorum çoğunluğu da çok güzel filmler değil bence.
Mesela hemen çok güncel bir örnek vereyim.
2024 tarihli Gülümse 2 filmi.
İşte burada bir tane çok meşhur bir şarkıcımız vardı böyle.
O bir travmalara bir şeyler yaşıyordu ve insanlar ona sırıta sırıta gelip onu öldürmeye falan çalışıyorlardı.
Şimdi işte gerçek hayatla, çevreyle, insanlarla bağını...
Kaybetmiş bir karakter örneği, travmatik bir karakter örneği.
Biraz daha tatlış güzel bir örnek vereyim.
2014 tarihli Babadook filmi.
Korku filmlerini seviyorsanız...
Bu tür böyle gizem öykülerine merakınız varsa bu filmi mutlaka ya duymuşsunuzdur ya da izlemişsinizdir.
İşte burada babasını kaybetmiş bir anne ve işte çocukları var falan.
Ve bu kadın işte halüsinasyonlar görmeye başlıyor vesaire.
Ki Babaduk iyi bir örnekti yani.
Senaryosu biraz daha düzgünlüğü, yönetmenliği, oyunculukları falan güzeldi yani.
İşte orada da bir travma hikayesi var.
Travma yaşamış bir karakter ve çevreyle olan algısını yitiriyor, kaybediyor falan.
Şimdi korku ve gizem filmlerindeki travmatik...
Karakteri bir kenara atalım. İtelim böyle elimizin tersiyle.
Ben size sinema tarihinden çok başka nefis arıza karakterler vereyim.
Mesela ta 1950'ye gideceğiz.
Çok mu gittik?
75 sene önceye gittik.
Ama öyle güzel bir örnek vereceğim ki.
Bu filmi... Sinema tarihine biraz olsun ilgisi olan hani klasik filmleri biraz olsun ilgisi olan hemen her sinema sever izlemiştir ya da en azından duymuştur.
Sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olan Billy Wilder'ın Sunset Boulevard'ı filmi.
Harika bir klasiktir.
Yani böyle her karesi klasikleşmiş artık sinema tarihine mal olmuş.
Müthiş bir filmdir Sunset Boulevard'ı.
Sunset Boulevard'ında Gloria Swanson'ın oynadığı Norma Desmond diye bir karakter vardır.
Norma Desmond sessiz film döneminin çok meşhur böyle herkesin hayran olduğu, bayıldığı, aşık olduğu müthiş bir film yıldızıdır.
Ancak sinema sesli olunca artık yani sessiz filmler ortada kalkınca Ki zaten sinema tarihinde sessizden sesliye geçiş sinemanın
kendisi içinde bir travmadır zaten.
Yani sadece bunun üzerine size bir program yapabilirim çok önemli bir şeydir.
Yani sinema tarihinde sessiz filmden sesli filme geçiş.
İşte Norma Desmond da sessiz dönemin bir yıldızı iken sesli döneme geçişte yıldızını, kariyerini, şöhretini kaybetmiş, yalnızlaşmış artık
sektörün... çok da umursamadığı oyuncu konumuna düşmüştür.
Ancak bu onun için tabii öyle bir travma olmuştur ki o kadar üzülmüş, o kadar hani depresyonlara girmiş falan hani her şeyini o kadar kaybetmiştir ki tam olarak travmatik
ve arıza bir karaktere dönmüştür.
Kocaman malikanesinde hala hayranları kendisini çok seviyormuş gibi, hala tüm dünya ona hayranmış gibi yaşamaktadır.
Ancak aslında gerçekler hiç de öyle değildir.
Sunset Boulevard'ındaki Norma Desmond karakteri sinema tarihinin en unutulmaz arıza karakterlerinden bir tanesidir.
Şimdi biraz daha yakın zamana geleyim.
Günümüz için yine de ek...
Eski olarak anılabilir mi bilmiyorum ama 1999 yılından muhteşem bir örnek vereceğim size.
Eminim ki hepiniz duymuşsunuzdur ve izlemişsinizdir.
Bu filmi izlemeyen sinema sever günümüzde çok az.
David Fincher'ın Dövüş Kulübü filmi.
20. yüzyılın sonunu 21.
yüzyılın başlangıcını temsil edecek seviyede olağanüstü bir başyapıt Dövüş Kulübü.
Burada adını hiç duyamadığımız ve filmde hiç dile getirilmeyen Edward Norton'ın canlandırdığı anlatıcı karakteri modern dünya paradigmalarını kapitalist sistemin çarklarına
falan artık ne diyorsanız deyin yani işte 21.
yüzyılın o metropol hayatına o çalışma hayatına o kadar kapılmıştır ki.
Artık tüm gerçekliğini kaybetmiş bir karakterdir aslında.
Geceleri hiç uyuyamaz.
Onun travması böyle başlar.
Geceleri uyuyamamaya başlar ve kendi ifadesiyle uykusuzluk çektiğinizde ne uykudasınızdır ne de uyanıksınızdır.
Ve işte bizim anlatıcımız gerçek hayatla olan bağlantısını giderek kaybeder kaybeder ve bir gün Tyler Darden adında bir kişiyle bir karakterle
tanışır. Hemen uyum sağlar.
Onunla sohbet etmeye başlar.
Ve Tyler bizim anlatıcımızı tam olarak yoldan çıkarır.
Ayaklarını yerden keser.
Yani neredeyse bu dünyada anlatıcının neyi eksikse Tyler ona sağlar.
Tyler onun ihtiyacı olan her şeydir.
Filmi izlemeyen arkadaşlarımız varsa tabii ki burada spoiler vereceğim.
Evet Tyler Darden aslında bizim anlatıcımızın Alt benliğidir.
Onun olmak isteyip de olamadığı her şeydir.
Ve aslında anlatıcının o travmatik hali, o günlük hayatla bir türlü kuramadığı bağını temsil eden karakterdir.
İşte Tyler Darden bizim anlatıcımızın önüne geçer.
Alt benlik üst benliğin önüne geçer ve onu...
terörize eder. Kendi evini havaya uçurur, patlatır, onu kendi evine taşıttırır ve aslında tabii anlatıcı karakter bunu kendisi yapıyor yani çünkü Tyler diye biri yok aslında.
Başka bir eve taşınır, bir kulüp kurar, kaybettiği gerçekliği birbirlerini bir işte bodrum katında buluşarak birbirlerini döverek gerçeklik hissine ulaşmayan karakterler kültünü
inşa eder anlatıcı karakterimiz.
İşte bu anlatıcı karakter ve Tyler Darden mükemmel bir travmatik ve arıza karakter tiplemesi çıkarırlar.
Ve bu filmde David Fincher kapitalist dünyanın diyelim günümüz dünyasının muhteşem bir portresini çıkarmıştı.
Ve normal insanların görece bizlerin üzerine de etkilerini özetlemişti diyebiliriz.
Unutulmaz bir film zaten Dövüş Kulübü.
Bir klasik oldu, bir başyapıt oldu.
Şimdi başka bir arıza karakteri geçeceğim ama buradaki arıza karakter artık nasıl diyeyim yani Karakterlerini kaybetmiş seviyede bir arıza karakter.
2001 tarihli Alejandro Amenebar'ın The Others filmi.
Diğerleri diye bir film. Şimdi hatırlayan arkadaşlar önce bir şey yapabilir böyle.
Ya Görkem ne alaka? Yani orada arıza karakter mi var?
Diyeceksiniz. Şimdi farkındaysanız karakterlerin arızalanma oranının dozunu giderek arttırmaya çalışıyorum.
Böyle daha arıza, daha daha arıza karakterlerden örnek vermeye çalışıyorum size.
Alejandro Amenabar'ın The Others filmi gerçekten 2000'li yılların en iyi korku gerilim filmlerinden bir tanesiydi.
Psikolojik ve dramatik yan öyküleri, alt metinleri falan da vardı.
Burada Nicole Kidman'ın baş önünde oynadığı bir filmdi.
Burada Grace adında bir karakteri canlandırıyor.
Grace karakteri iki tane çocuğuyla kocaman malikarnesinde yaşayan bir kadındı.
Ve kocası işte 2.
Savaşı sebebiyle askere gitmiş.
Kocasının geri dönmesini bekliyor bu karakter ve evinde...
Hayaletler görmeye başlıyor.
Ve bu hayaletlerin evdeki varlığı giderek artıyor, artıyor, artıyor.
İki tane de çocuğu var. Bir kız, bir erkek.
İşte onlar da hayalet görmeye başlıyorlar falan.
Ve evde de iki tane hizmetçileri var bunların.
Grace karakteri onları işe alıyor.
Tamam hani benim hizmetçilerim kaçtı.
Şimdi size işe alacağım. Buyurun gelin.
Bakın işte evin böyle böyle kuralları var.
İşte bu kurallara sizin işte riayet etmenizi istiyorum falan diyor böyle.
Garip tiplemeler bu hizmetçiler.
Biraz kötücü biraz korkunç tipler böyle.
Fark ediyoruz ki eve gelen bu kadın ve erkek hizmetçi karakterler her şeyin farkında.
Ama Grace bir şeylerin farkında değil.
Hani neden bu evde hayaletler var?
Niye bir şeyler zıvanadan çıkıyor?
Niye kontrolden çıkıyor? Bu hizmetçi karakterler biliyor ve kendi aralarında sürekli şunu söylüyorlar.
Ya biz hani hanımımıza bunu söylesek mi?
Ne diyorsun? Kendisi mi fark etse?
Bırakalım kendi fark etsin. Er geç bunu fark etmek zorunda kalacak ve onun için çok travmatik bir şey olacak.
Bak ne yapsak falan diye böyle kendi aralarında konuştuklarını görüyoruz.
Ama bilmeyen arkadaşları için yine söyleyeyim şimdi spoiler vereceğim.
Aslında Grace'in eşi askere gidiyor ve askerde ölüyor.
Kendisi... Kocasının ölümünden dolayı inanılmaz bir travma yaşıyor.
Yani bir anlamda arıza bir karaktere dönüşüyor Grace.
Ve o travmadan ve o sarsıntından dolayı da kendi çocuklarını öldürüyor aslında.
Hem kendisini öldürüyor hem kendi çocuklarını öldürüyor.
Bakınız nasıl bir arıza karakter.
Nasıl bir travmatik karakter yani.
Ve kendileri öldüğü için o evde hayalet haline geliyorlar.
Hani evde hayaletler görmeye başlıyorlar diyorum ya.
Onlar evde öldükleri için.
Evi başka bir aile hani satın alıyor ve eve gelip yerleşiyorlar.
Eve gelen gerçek karakterler hayaletleri gördükçe yani Grace'i ve çocuklarını gördükçe işte Grace de onları hayalet zannediyor falan yani böyle bir tersten bir durum var.
Nefis bir filmdir. İşte bakınız travmatik karakter nerelere varıyor?
Kendisini ne kadar kaybedebiliyor?
Sorusuna nefis bir cevaptır diyadır.
Şimdi bu bahsettiğim karakteri bütün kariyerinin merkez karakteri yapmış ve neredeyse sadece bu karakter üzerine filmler yapan muhteşem bir yönetmen
var arkadaşlar. Kim biliyor musunuz?
Terry Gilliam.
Terry Gilliam sinema tarihinin en şahsına münasır, en böyle kendine has muhteşem yönetmenlerinden bir tanesi.
Neredeyse bütün kariyerinde gerçeklikle bağı kopan, travmatik karakterlerin öykülerini anlatır ve Terry Gilliam'ın hemen hemen bütün filmlerinde bir karakter
bir maceraya girişir karşısına yani başa çıkması çok zor bir problem gelir bu macera o kadar hani sarsıcı ve zorlayıcı bir maceradır ki karakter Tamamen
gerçekliğini, kişiliğini kaybeder.
Mücadeleyi kazansa da karakter kendini kaybeder.
Bakınız bize yaşattığı ve karakterine yaşattığı dramatik çatışmayı görüyor musunuz?
Karakter mücadeleyi kazanıyor ama kendisini kaybediyor bakın.
Onun için iyi biten filmden biz izleyiciler hiçbir zaman mutlu ayrılamayız.
Neden? Çünkü baş karakterimiz kendisini kaybetti.
Hangi filmine örnek vereyim bilmiyorum.
Muhteşem filmleri var Terry Gilliam'ın.
En iyi filmi hangisi derseniz iki tane filmi birbiriyle tam böyle şey çatışır yani.
İkisi de gerçekten sinema tarihi başyapıtıdır.
Ben seçemiyorum. İsimlerini söyleyeyim.
Siz seçin arkadaşlar. Bir tanesi 1985 yapımı Brazil filmi.
Bir de 1995 tarihli 12 Maymun filmi.
İkisi de olağanüstü filmler yani ama şimdi ikisini de anlatmayayım size çok uzun olacak.
Biraz daha yakın olan 12 Maymunu anlatayım değil mi?
Başrol'de Bruce Willis var.
Post apokaliptik bilim kurgu filmidir.
Hemen kısaca şöyle bir özetlemeye çalışayım.
12 Maymunda bir virüs ortaya çıkıyor ve insanlığın şimdi tam hatırlamıyorum da böyle işte %99'unu falan yok ediyor.
Ve dünyanın yüzeyi...
Yaşanmaz hale geliyor ve insanlar da yerin altında yaşamaya başlıyorlar.
Ve dünyanın yüzeyi hayvanlara kalıyor.
Tamam mı? Şimdi ve bir suçlu karakterimiz var.
Bruce Wilson canlandırdığı James Cole diye bir karakter.
O zamanın hani o insanların yerin altında yaşadığı yerleşim birimini yöneten kişiler veya işte oradaki hakimler falan James Cole'a diyorlar ki bizim şu an zaman makinemiz var.
Yani biz zamanda yolculuk yapabiliyoruz.
Seni virüsün ortaya çıkıp tüm dünyadaki yaşamı bitirdiği zamanın öncesine yollayacağız.
Oradan sen bize bu virüsün ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler toplamaya çalışacaksın ve canlı örnekleri getireceksin.
Biz de bu virüse karşı işte bir aşı yapmaya çalışacağız falan.
Yani eğer bu virüsün ortaya çıkışı ile ilgili bize bilgi getirebilirsen biz senin cezanı affedeceğiz diye James Gold'u geçmişe yolluyorlar.
Ancak yanlış zamana yolluyorlar.
Yollamaları gereken zamana yollayamıyorlar.
Ve bu karakter birden çok kez geçmişe geleceğe, geçmişe geleceğe böyle bir zamanda yolculuklar falan yapıyor.
Sonra 1995 yılına gönderiliyor.
Doğru zaman o çünkü.
O tarihte de Madeline Stone'un canlandırdığı Catherine Ryle diye bir psikolog karakter var.
Bu psikolog James Cole'u buluyor ve fark ediyor ki...
Bu karakterin bacağında yaralanmış bir kurşun var ve bu kurşun 1920 yılından kalma.
Ve James Cole ona diyor ki bak diyor gelecekte diyor dünya yok olacak.
Bir virüs çıkacak ortaya dünya mahvolacak bitecek.
Ben... Bu virüsün ortaya çıkışıyla ilgili bilgi toplayıp geri dönmek zorundayım diyor.
Ve tabii ki James Cole'un deli diyorlar.
Bu adam manyak diyorlar. Kimse inanmıyor.
Ve sonunda bir şekilde bizim gayet aklı başında bir psikolog olan karakterimiz Catherine Riley James Cole'un gerçeği söylediğini fark ediyor.
O bunun gerçek olduğunu yani James'in gerçekleri söylediğini fark etmiyor.
Zaman da bu sefer James diyor ki evet haklısın ben deliyim herhalde bunlar gerçek olamaz.
Ben deliyim ne olursun beni tedavi et diye psikoloğuna yalvarmaya başlıyor.
Bakınız tam bir Terry Gilliam hikayesi.
Karakter o macerayı çözmeye çalışırken kendini kaybediyor.
Bu sefer öteki karakter ona inanmaya başlıyor falan.
Eninde sonunda bu iki karakter kıyameti engellemeye çalışıyorlar.
Ve işte bugünkü konumuz bu alamında da arıza karakter deyince James Cole'a örnek vermemek mümkün değil arkadaşlar.
Şimdi dedik ya evet sinema tarihinde diyorum biraz da böyle bir klişe haline gelmiş.
Klişeler oluşmuş arıza karakter üzerine.
Şimdi size bir film örneği vereceğim.
Puanları çok yüksek olmasa da bence bu filmin biraz hakkı yeniyor.
2005 tarihli Flight Plan diye bir film.
Alman yönetmen Robert Schwanke'nin yönettiği filmin baş önünde Judy Foster var.
Şimdi Judy Foster ne oynarsa oynasın izlenir.
Denecek seviyede ben çok seviyorum.
Diyorum izleniyor böyle çok hayranım ben gerçekten.
Burada gayet eğitimli böyle işte uçak mühendisi, makine mühendisi kadın var.
Kyle Pratt diye. Bu kadının kızı var ve kocası yakın zamanda intihar etmiş.
Şimdi hem Amerika'da hem Almanya'da yaşayan bir karakter bu yanlış hatırlamıyorsam.
Ya da eşi işte Alman mıydı neydi?
Şimdi kocası intihar ediyor ve Kyle'da kızıyla birlikte eşinin naaşını...
Almanya'ya getirecekler.
İşte uçağın hani işte karga bölümüne bu tabut konmuş.
Kendileri de uçağa binip Almanya'ya gidiyorlar uçakla.
Şimdi uçağa biniyorlar.
Tabi Atlantik aşırı bir uçuş olduğu için çok uzun bir uçuş.
Karakter şöyle bir ara bir 10 dakika kestiriyor gibi bir durum oluyor ve kızı kayboluyor uçakta.
Bu kızını aramaya başlıyor uçağın içerisinde.
Ya hani uçak neticede hani şimdi kızın bir yere gidemeyeceği bir şey değil mi?
Küçücük bir şey uçak yani iki koridor falan filan.
Gerçi o biraz büyükçe bu uçak.
Filmdeki uçak ama neyse.
Neticede Kyle kızını kaybediyor ve uçuş görevlilerine falan söylüyor.
Kızı arıyorlar arıyorlar arıyorlar.
Yok uçağın içerisinde kız kayboluyor.
Bu arada bu da sürprizli bir film.
Konumuz bağlamında filmin bütün sürprizlerini söylemem lazım hani.
Tabi gerilim arttıkça Kyle delirmeye başlıyor.
Ve o sırada o uçuşta da bir tane gizli polis varmış.
Böyle bazı uçuşlara gizli polis giriyor.
Hani ortalığı karıştırmak isteyen veya kaçırmak isteyen karakterler olursa onlara müdahale etmek için falan.
Neyse. Bir süre sonra Kyle böyle zınadan çıkmaya başlıyor.
Sağa sola saldırmaya başlıyor. Polis de bunu tutukluyor.
Yani sen bak uçuşu riske ediyorsun.
Sana izin veremem diye böyle tutukluyorlar.
Baya böyle bileğine kelepçeyi takıyorlar falan.
İşte bunun yanına bir tane psikolog geliyor.
Diyorlar ki hani sen hani niye şu an yolculuk yapıyorsun?
Şey işte kocamı kaybettim.
Psikolog ona diyor ki bak diyor insanlar hani çok sevdiği birini kaybettir.
Bakın tam işte tam bundan bahsediyorum.
Bugün arıza karakter diyorum ya.
Travma yaşamış karakter.
Kayla diyorlar ki sen hani kocanı kaybettin.
Şu an kocanın naaşını götürüyorsun değil mi?
Evet. Biz diyor senin kayıtlarına baktık.
Senin kızın da ölmüş. Böyle bir zaten...
Ya arıza karakter zaten hani kocasını kaybetmiş çok büyük bir travma yaşamış falan.
Meğersem kızı da ölmüş.
Yani o uçağa kızıyla falan birlikte binmiyor aslında.
Ya o kadar üzülüyorsunuz ki yani.
Tabii karakter ne yapacağını bilemiyor.
Cama bir bakıyor. Bakıyor küçücük bir parmak yani ince bir çizgiyle böyle camdaki buğuda kalp çizilmiş.
Kendisi ona bir dokunuyor böyle kendi parmağı daha kalın.
Yani o kalbi kendisi çizmiş olamaz.
Arkadaşlar. Bizimkini kelepçeleyen o polis var ya kızını da kaçırıp bunun kocasıyla kızı birlikte öldü diye buna travma yaşamış zannettirtmeye çalışıyor.
Evet kocası ölmüş o doğru ama kızı aslında ölmemiş.
İşte bugün bundan dolayı size bu filmi örneğe vermeye çalışıyorum.
Bir insan travma yaşayınca arıza karakteri dönüşür.
Kızı ölmedi kızı yaşıyor zannedebilir falan diye bu kadını inandırmaya çalışıyorlar ama işte bu noktada da anne karakter.
Ben travma falan yaşamadım abi.
Ben arıza karakter değilim.
Ben gerçeklerle bağım kopmadı.
Beni arıza karakter olduğuma inandırmaya çalışıyorlar diye bir iç çatışma yaşıyor.
Ve bu film çok yapıldı arkadaş bu yeter artık.
Dediğim film türüyle biraz dalga geçen ve o klişeleri kullanıp başka bir sürpriz yakalayan bir film arkadaşlar.
Çok güzel gerçekten. Hani ben o filmi izlediğimde meğersem öyleymiş filmlerine bir örnek daha diye böyle filmi izliyordum yarısına kadar falan ama neyse Judy Foster iyi oynar ya da Judy Foster bu kadar klişe bir projeyi kabul
etmez izleyeyim dedim ve sonu gerçekten gerçeğe bağlandı yani ortada travma buramma yok.
O kadar güzeldi ki işte tam olarak vurgulamaya çalıştığım nokta sinema artık diyorum bu ülke o kadar sömürüldü ki Bu öykü üzerine başka sürprizli güzel filmler bile yapıldı.
İşte Flight Plan filmi de bu şikayet ettiğim klişenin üzerine ikinci bir sürpriz ve bir gerçeklik inşa eden bir film.
Çok güzel bir film yani. Verdiğim örneklerden de artık yani toparlıyorum.
Travma filmleri diyebileceğimiz filmlerin hemen hemen hepsinden çıkan ortak mesaj şu ki bir karakter ne zaman bir travma yaşayıp da bununla hesaplaşmazsa
O karakter arıza karakter haline geliyor.
Yani sinema tarihi bize diyor ki bir travma mı yaşadın kardeşim?
Çok sevdiğin biri mi öldü?
Çok sevdiğin bir şeyleri mi kaybettin?
Onunla yüzleşmek zorundasın.
Onu bastıramazsın, üzerini kapatamazsın.
Bir şekilde onunla yüzleşmen lazım.
Yüzleşmezsen arıza karakteri dönüşürsün ve gerçek hayatla, çevrenle, ailenle, dostlarınla, işinle ve hatta Kendinle bağını kaybedersin,
gerçeklerle olan bağlantını yitirirsin ve arıza bir karaktere dönüşürsün.
Mesajı çıkıyor tüm travma filmlerinden.
Bu bağlamda diyebilirim ki sinema tarihinin bugünkü başlığımız bağlamında bize sunduğu öneri ve gösterdiği gerçek bu.
Travmalarınızdan kaçmayın, onlarla yüzleşin.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
