
Sinemasal Açılımlar 35: Sinema Tarihinde Televizyon
2 Ocak 2025 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Sinemasal Açılımlar Dosyamızın 35. Bölümünde, Sinema Tarihinde Televizyon konusunu incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
bir türlü bitemediği tamamlanamadığı bir konu sinema televizyon ilişkisi diyebiliriz aynı zamanda günümüzde bile bu ilişki farklılaşıyor değişiyor dijital platformlardaki
sinema tüketimi televizyonun sinemaya karşı yaptığı son büyük hamlelerden bir tanesi olarak görülebilir bitmiyor yani sinema televizyon rekabeti ilişkisi iki tarafın birbirini
bir anlamda aynı zamanda beslemesi birer rakip olsalar da Olgusu gerçekten bitmiyor.
İşte ben de sinematriz mikrofonunda bu devasa konuya kendimce bir katkı yapmak istedim.
Tabii konuya tarihsel bilgiyle başlamak lazım.
Televizyon 1920'lerde keşfedilmiş bir teknoloji.
1920'lerde keşfediliyor 1930'larda yaygın ve düzen yayınları başlıyor.
Ancak 30'ların sonunda ve 40'ların başında patlayan 2.
Dünya Savaşı hem televizyonun yayılımına hem de düzenli televizyon yayınlarına sekte vuruyor.
Ancak 2. Dünya Savaşı'ndan sonraysa televizyonun yayılımı ciddi biçimde artıyor ve 1950'lerin başında da renkli televizyonun icat edilmesiyle Kişisel
televizyon kullanımı artık patlıyor diyebiliriz.
Yani 1950'lerde Amerika'daki her iki evin bir tanesinde televizyon bulunduğu üzerine.
Hani başka tabii birçok istatistik var bununla ilgili.
Ben çok fazla detaya girmeyeyim.
Tam olarak o konuya odaklanmayacağım çünkü.
Yani televizyonun yaygın olarak kişisel kullanıma çıktığı ve önemini arttırdığı yıllar olarak daha çok biz 40'ların ortasından itibaren daha çok 1950'ler
aklımıza geliyor diyebiliriz.
Televizyon ilk olarak sinemaya çok büyük bir rakip olarak çıktı.
Hatta diyebiliriz ki sinemanın ilk büyük rakibi olarak çıktı.
Mesela şeyi hemen hatırlasanız da Vizon Tele filmini.
Türk sinemasında sinema televizyon rekabeti deyince zaten en önemli film herhalde Vizon Tele'dir.
Orada Cezim Baskın'ın canlandırdığı sinemacı vardı ya hani Vizon Tele geliyormuş falan diye böyle soruyordu ya hani hatırlıyorsunuz.
İlk büyük rakiptir gerçekten televizyon sinemaya.
Bu rekabeti biz iki ayrı başlık altında değerlendirmek zorundayız.
Bunların bir tanesi bir kere en başta ve en büyük rekabet konusu da budur ki halen bu devam ediyor.
Evde sinema yani evde hareketli fotoğraf tüketimine izin veren bir teknoloji olmasıdır televizyonun.
Oturup evde izleyebiliyordunuz.
Bu bir. İkincisi de.
Bir haber ve gerçeklik sunma iddiasıdır.
1930'larda özellikle Hollywood rüya fabrikası olarak isimlendiriliyordu.
Yani Hollywood'dan çıkan filmlerin hiçbir gerçekliği yoktur.
Kayda değer iddiaları yoktur.
Yani Hollywood bir yalan satar gibi bir olgu ortaya çıkmıştı ve bu genel olarak da kabul gören bir iddia olmuştu.
Bu gerçeklik iddiası da Bir tarihsel olayla çok büyük önemli bir olayla da kesişiyordu ki bu olay neydi?
İkinci Dünya Savaşı'ydı.
Cephelerde ve bu savaşa katılan ülkelerde yaşanan sayısız olay haber muhabirlerince dünyanın tüm televizyon tüketicilerine ulaştırıldığı için Televizyon gerçekten önemli
bir gerçeklik ve haber sunma misyonu üstlenmişti.
Ve bundan dolayı da hani insanların sinemaya duyduğu ilginin çok daha fazlasını televizyona yöneltmesine sebep olmuştu.
Bu noktada başka...
Bazı şeylere geçeceğim şimdi anlatacağım birçok şey var ama burada küçük bir parantez koymak istiyorum.
Şimdi genel olarak televizyon ve sinema bu rekabet şeklinde gitti arkadaşlar bundan sonra.
Hep sürekli farklı açılardan rekabet dinamiğiyle ilerledi sinema ve televizyon ilişkisi.
Ancak televizyonun sinemaya katkıları da oldu.
Bu katkıların en önemlisi de birçok katkı var ama en önemlisi de sinemanın O özellikle 2.
Dünya Savaşı'nın gerçek görüntülerini izleyiciye iletmiş olmanın verdiği enerjiyle sinemada televizyonun bu başarısından sonra biraz gerçekliğe kaymaya başladı.
O rüya fabrikası dediğimiz Hollywood'un estetik ve gerçeklikle hiç alakası olmayan görselliğinden kurtulup daha gerçekçi karelere, daha gerçekçi kurgulara daha
gerçekçi filmlere yelken açmasına sebep oldu.
Bağımsız Amerikan sineması daha çok 40'ların sonunda 50'lerde ortaya çıkmıştır ama ondan da önce özellikle İtalyan yeni gerçekçiliği tabi 2.
Dünya Savaşı'nın etkileriyle bir harabeye dönmüş Avrupa ve özellikle İtalya'da daha gerçekçi sinema üretilmesi son derece anlaşılır bir durumdur elbette.
İşte İtalyan yeni gerçekçiliği akımı da hem 2.
Dünya Savaşı'nın Avrupa'da yarattığı tahribat ve özellikle de televizyonun gerçekçi görüntülerinin geniş kitlelerde çok büyük etki yaratmasıyla ortaya çıkmış bir sinemasal
akımdır. Daha da kısa ifadeyle yani biraz uzattım kusura bakmayın ama diyorum çok önemli bir konu.
Diyebiliriz ki sinemada gerçeklik olgusunun ortaya çıkış dinamiklerinden en önemlisi Sadece bu değildir ama en önemlisi gerçekten televizyonun gerçekçi
savaş görüntülerini ve savaş sonrası yıkılmış Avrupa görüntülerini tüm dünyaya ulaştırmasının yarattığı sihirdir diyebiliriz.
Bu anlamda sinemada gerçeklik televizyondan beslenmeyle ortaya çıkmış bambaşka bir sinemasal üsluptur.
Şimdi bu noktada en başta ne dedik?
Televizyon gerçeklik sunma iddiasında olan bir bilgi kaynağı, bir iletim kaynağı ya.
İşte sinema tarihinde de ben gerçekleri sunarım, gerçeklerin peşinden koşarım diyen kahraman televizyoncuların öykülerini anlatan çok sayıda film var.
Mesela 1999 tarihli Michael Mann imzalı The Insider filmi.
Bizde Köstebek adıyla bilinir.
Russell Crowe ve Al Pacino'nun başrollerini paylaştığı bir televizyoncunun gerçekleri açığa çıkarıp geniş kitlelere duyurma çabasının en güzel örneklerinden bir tanesidir
Köstebek filmi. Hemen bir başka örnek vermeye çalışayım size.
2005 tarihli George Colony'nin yazıp yönettiği İyi Geceler İyi Şanslar filmi.
50'lerde Amerika'nın komünist avını başlatan McCarthy döneminin en cesur habercilerinden bir tanesi olan Edward R.
Murrow'un öyküsünü anlatan İyi Geceler İyi Şanslar filmi kötücül bir politikacının gerçek yüzünü onun yaptıklarının arkasındaki gizlenen gerçekleri açığa çıkarmaya çalışan
bir televizyon yorumcusunun öyküsünü anlatan bir film mesela.
Onun dışında 2024 tarihli daha bu yıl hani geride bıraktığımız yıl olası bir Amerikan iç savaşının gerçeklerini izleyicilere iletmeye çalışan bir habercinin
öyküsünü anlatan iç savaş filmi.
İşte bu örnekler Gerçekleri geniş kitlelere ulaştırma konusunda elinden gelen her şeyi yapan televizyoncuların öyküsünü anlatan filmler mi?
Başka çok sayıda film var arkadaşlar.
Yani hangisinden örnek versem bilmiyorum ama ben konuya devam edeyim.
Yani özetle evet sinema televizyonu bir rakip olarak görüp ona hani kötüleyeceği çok fazla film olacak.
Şimdi anlatacağım başka film örneklerim var ama elbette bir rakip olsa da televizyon sinema için.
O televizyonun gerçeklik sunma gücü de sinemada her zaman konu edilmiş ve aslında takdir de edilmiştir.
Yani hani sinema diyorum her ne kadar kendisine rekabet etmiş olsa da televizyonu kutsayan ve takdir eden de bir mecra olmuştur.
Ancak şimdi ne dedik evet gerçeği sunmak çok büyük bir iddiadır ve her zaman esnetmeye ve manipülasyona da açık bir durumdur gerçekleri sunma iddiası.
İşte sinemada...
Televizyonun geniş kitlelere yalanlar satmak için de son derece uygun bir mecra olduğunu anlatan da çok fazla film olmuştur.
Mesela benim aklıma gelen en güçlü örneklerden bir tanesi 1997 tarihli Barry Levinson filmi Başkanın Adamları.
Robert De Niro ve Dustin Hoffman'ın başrolünde oynadığı bu filmde bir Amerikan seçiminin öncesinde seçmen kitlesinin manipüle edilmesi üzerine mesela sahte
bir savaş yayını, sahte bir savaş haberi çekilir burada.
Bir savaş haberi çekilir, geniş kitleye yayılır.
Bakınız işte Amerikan başkanı böyle bir savaşın işte kahramanıdır, kurtarıcısıdır.
Ya da Amerika'ya bakın yeni bir düşman çıkıyor.
Şimdi o düşmana karşı biz bir olalım tekrar eski başkanımıza oy verelim gibi bir mesajın içinden çıkması beklenen sahte bir haber filmi yapılır.
İşte başkanın adamları gerçekten bunun en unutulmaz örneklerinden bir tanesidir.
Bir tane de çok yeni bir örnek vereyim.
2024 tarihli Beni Ayı Uçur filmi.
Birkaç ay önce gösterimdeydi.
Çok güzel bir örnek.
Bugünkü konumuz bağlamında çok da iyi bir film.
1950'lerde NASA uzay yarışında yani Amerika Rusya'nın gerisinde kalıyor.
Buna karşı NASA ne yapacak?
Biz Ay'a gideceğiz değil mi?
Bunun çalışmaları başlanıyor falan derken.
Bu aya inme çabasının başarısız olması olasılığına karşı sahte bir ay filmi çekiliyor.
Hani siz hani aya çıkmayı başaramazsınız biz bu filmi çıkaralım.
Herkese diyelim ki bakın aya indik.
Biliyorsunuz hani tüm dünyada ve özellikle Türkiye'mizde de çok satan bir...
Komplo teorisidir bu. Aslında Amerika Ay'a inmedi.
Kubrick'e filmini çektirdi biliyorsunuz değil mi?
Bunu mutlaka duymuşsunuzdur.
Yani bunu duymayanımız yoktur diyebiliriz.
İşte bu film tam bu komplo teorisi üzerine yapılmış film.
Gayet de güzel bir film.
Hem çok neşeli hem gayet de sürükleyici böyle.
İşte televizyon gerçekleri anlatma ve gerçekleri geniş kitlelere...
duyurma gücünün yanında işte bu geniş kitleleri manipüle etme ve fikrini etkileme konusunda da son derece etkileyici bir aygıt olarak görülmüştür sinema tarihinde.
Bunun son bir örneğini vermek istiyorum ki belki de tüm bu anlattığım örnekler içerisinde en güçlüsü de bu olabilir.
Neden en güçlüsü bu olabilir?
Çünkü şimdi anlatacağım film televizyonla sinemanın tam arasında yer alan bir film.
Bir belgesel sinema filmi.
2002 tarihli Michael Moore imzalı Benim Cici Silahım belgeseli ki en iyi belgesel Oscar'ı almıştır.
Muhteşem bir film gerçekten ve konumuz bağlamında da hani tam özetleyici nitelikte Michael Moore bu filmde Amerika'nın ateşli silahlar kullanım konusunda dünyanın
en deli ülkesi olduğunun belgeselini sunuyor.
Amerika'da birinin silahını çekip başka birini öldürmesi istatistiklerinin tüm dünya ülkelerinden çok daha yukarıda olduğunu belgeliyor ve bunun sebebini araştırıyor.
Video oyunları olabilir mi?
Şiddetle dolu geçmiş olabilir mi?
Yaşanan savaşlar olabilir mi?
Şu olabilir mi? Bu olabilir mi?
Diye tüm olasılıkları inceliyor ve sonunda hem medya kuruluşlarının hem de Amerikan hükümetinin televizyon yoluyla tüm Amerikan halkı üzerinde bir
korku iklimi yaratmış olmanın sebebi olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor.
İşte televizyonun geniş kitleleri nasıl etkilediği ve nasıl yönlendirdiği üzerine diyorum çok fazla film örneği verebiliyoruz.
İşte bu verdiğim örnekler de bunun en önemlileri arasında anılanlardandır.
Şimdi bu televizyonun geniş kitleleri manipüle etme gücüne karşı da Televizyonun başka bir savunması var arkadaşlar.
Ne var biliyor musunuz? Bunun üzerine de çok...
Geniş kitlelere istediğini veriyoruz.
İnsanlar bunu istiyor biz de bunu sunuyoruz gibi bir savunması var televizyonun ve bu savunma üzerine de sinema tarihinde nefis filmler yapılmış.
Mesela Truman Show, mesela Katil Doğanlar, mesela Et TV, mesela Running Man Ölüme Koşan Adam diye bilinir bizde.
Geniş kitleler insanların özel hayatını çok merak eder değil mi?
Özellikle de ünlülerin hayatını çok merak eder ve magazin televizyonculuğu dediğimiz şey buradan yola çıkar.
İnsanlar sarsıcılık istiyor, insanlar çarpıcılık istiyor, insanlar ölüm istiyor, yangın istiyor, kaza istiyor, cinayet istiyor.
Yani geniş kitlelerin aslında televizyondan beklentisinin bu olduğu ana fikri üzerine üretilen filmlerdir bunlar.
Bu anlamda hani televizyon böyle yükü biraz omzundan atıp, insanlara ve geniş kitlelere yüklemeye çalışır.
Mesela 1994 tarihli senaryosunu Quentin Tarantino'nun yazdığı ve yönetmenliğini de Oliver Stone'un üstlendiği Katil Doğanlar filmi gerçekten bugünkü konumuz bağlamında olağanüstü
bir filmdir. Burada Mickey ve Mallory adlı iki sevgili olan ve bir yolculuğa çakıp 50'den fazla insanı öldüren iki katilin yakalanıp
tutuklanıp hapse atılması ve onların macerasının bir TV şovuyla geniş kitlelere sunulması üzerine bir filmdir Katil Doğanlar.
İşte buradaki özellikle Robert Downey Jr.'ın canlandırdığı Wayne Gale karakteri hani reyting uğruna olabilecek en sarsıcı televizyon yayınını yapma konusunda böyle
sapıkça bir hırsa sahip.
deyip bir karakteri canlandırır.
İşte bakınız burada artık evet biraz gerçeklik var.
Yani gerçekliği sunuyor belki televizyon ama aslında belki de sunmaması gereken bir gerçekliği sunuyor.
Ancak burada Wayne Gale ve televizyon diyor ki insanlar bunu istiyorsa ben bunu sunmaktan kaçınmam.
Bu ne kadar iyidir, ne kadar kötüdür ya da televizyon bu tip bir ürkütücü gerçekliği sunarken onu halk mahkemesine çıkarma gibi bir iddiada bulunuyorken
aslında belki de bir yandan eğer haber bulamıyorsan kendi haberini yarat gibi televizyonculuğun en eleştirilesi tarafını ortaya
çıkaran bir belgesele dönüşür Katil Doğanlar.
Bir anlamda sinemanın ve aslında hepimizin de televizyon üzerine yönlendirdiğimiz en sarsıcı eleştiri de budur.
Haber bulamıyorsan kendi haberini yarat.
İşte bu ana fikir üzerine de yine sinema tarihinde çok güçlü filmler vardır.
Benim anmak istediğim iki tane film var.
Bir tanesi 1997 tarihli Costa Gavras'ın yönettiği Mad City, Çılgın Şehir adında bir film.
Çok bilinen bir film olmayabilir ve puanları da çok yüksek değil ama bugün benim işlediğim konu bağlamında anmaktan kaçınamayacağım derecede önemli bir film.
Çok iyi bir film bence. Burada şöyle bir durum var.
Hemen kısaca size öyküsünden bahsedeyim.
Zaten neden bu filmi bugün örnek vermek istediğimi kolayca anlayacaksınız.
Şimdi burada bir müze bekçisi var.
John Travolta'nın canlandırdığı Sam diye bir karakter.
Çok zeki, çok akıllı, çok eğitimli falan bir adam değil.
Ve çalıştığı müzenin yöneticisi hani kendisine çok iyi davranmıyor, çok iyi maaş vermiyor, hakları iyi değil falan.
Ona karşı isyan ediyor böyle.
Bunu yaparken de istemeden müzede çalışan başka bir bekçiyi vuruyor.
O sırada da gazeteci olan Dustin Hoffman'ın muhteşem bir performansla canlandırdığı Brackett karakteri de o sırada müzenin tuvaletinde.
Ya da orada bir telefon medyaya ne oluyor bir şey yapıyor.
Yani müzenin içerisinde istemeden...
işin içerisine cinayetin karıştığı son derece çarpıcı bir rehine alma olayının içerisinde buluyor kendisini.
Şimdi bakınız bu bekçi çok da akıllı bir tip değil dedim ya böyle.
Şimdi orada son derece kurt, akıllı, zeki bir gazeteci var değil mi?
Rehine olayının içerisinde.
Normalde bu gazetecinin ne yapmasını istersiniz siz?
Gerçi gazeteci ve haberci deyince yanlış oldu ama hani en azından onurlu bir insan bu durumda ne yapar?
O bekçiyi hani durdurmaya çalışır.
Hani o rehine alma olayını...
Kimsenin zarar görmeyeceği biçimde sonlandırmaya çalışır değil mi?
İşte bu işin içerisindeki kişi televizyoncu olunca ne olur?
O olay bir televizyon şovuna dönüşür değil mi?
İşte burada...
Bir televizyoncunun, bir habercinin haber bulamıyorsan kendi haberini yarat başlığını en güzel örneklerinden bir tanesini görüyoruz.
Tabii şimdi Çılgın Şehir'den ben örnek verdim ama bunun sinema tarihinde çok fazla diyorum başka örneği var.
Al Pacino'nun başrolünde oynadığı Köpeklerin Günü filmi hem bir sinema tarihi başyapıtı olarak hem de son derece ilginç ve sıra dışı bir banka soygununun bir TV şovuna dönüştüğü
örnek olarak anılmadı.
geçilemeyecek bir film.
İşte bunların hepsi televizyonun ve özellikle televizyoncuların reyting uğruna neler yapabileceğinin çok farklı örnekleri.
İşte sinemada bu konu üzerine film yaparak elbette televizyonu yani kendi rakibini eleştirmiş oluyor.
Şimdi bu noktada işi biraz daha ileriye götürelim mi?
Sinemanın televizyon üzerine biraz daha ilginç fikirlerle yola çıktığı filmlerden örnekler vermeye çalışalım.
Mesela şimdi tam olarak televizyon üzerine bir film sayılmaz ama bu yüksek oranda televizyon üzerine bir film diyelim.
1983 tarihli David Cronenberg imzalı Videodrome diye bir film var.
Hem biraz eski bir film hem biraz böyle sıra dışı çarpıcı bir film.
Duymamış ya da izlememiş olabilirsiniz ama filmi duyan ya da en azından izlemiş arkadaşlar neden bahsettiğimi hemen anladılar zaten.
Şimdi televizyon reyting uğruna elbette hem izleyiciyi kendisine bağlamaya çalışan bir aygıt değil mi?
Yani oturup 16 saat televizyon izleyecek olsanız bu televizyonun istediği bir şey değil mi?
Elbette bu bir. İkincisi reyting uğruna da az önce söylediğim gibi son derece şiddet dolu sarsıcı çarpıcı şeyler sunarak da izleyicisinin dikkatini
sürekli üzerinde tutmaya çalışan bir aygıt aynı zamanda.
İşte David Cronenberg televizyonun yaratmaya çalıştığı bu ekran boğumluluğunun geniş kitlelerin algısını Psikolojisini ve hatta bunun ötesinde hayatı
bakışını kötü yönde etkilediğini ve bir anlamda psikolojisi bozuk, gerçeklikle ilişkisi bozulmuş kitleler yarattığını anlatmaya çalışıyor video durumda.
Ve bunu biraz da hani cinsel pornografi ve şiddet pornografisi üzerinden yaptığını anlatmaya çalışıyor.
Çok sıradışı bir filmdir, çok çarpıcı bir filmdir.
Bir body horror örneğidir zaten, bedensel korku örneğidir ki televizyon üzerine sinemanın yürüttüğü fikirlerin en çarpıcı, en ilginç örneklerinden bir tanesidir.
Şimdi bir başka ilginç filmden bahsetmeye çalışacağım ve başka da bir konuya geçmiş olacağız.
2014 tarihli Gone Girl, bizde Kayıp Kız adıyla bilinen ve David Fincher'in yönettiği film, televizyon üzerine o kadar etkileyici bir film ki o kadar
iyi bir film ki hani artık işte günümüzde iyi film yapılmıyor sinemada iyi film kalmadı diyen sinema sever arkadaşlara ben böyle hatırlattığım sunduğum birkaç film var işte Gone Girl da gerçekten bunlardan bir tanesi
David Fincher'ın o hayran olduğumuz eleştirel ve gündemi yakalayan bugünü yakalayan göremediğimiz muhteşem gerçekleri bize gösteren tarafının da en güzel örneklerinden bir
tanesi burada Kendi eşini öldürmüş olabileceğinden şüphelenilen ve bir anda medyatik olup tüm Amerika'nın öyküsünü izlediği
sıradan bir adamın öyküsünü izliyoruz aslında.
Geniş kitlelerin televizyondan etkilenerek televizyonun yarattığı gerçekliğin ötesine geçebildiğini bize gösteren Gone Girl bir anlamda David Fincher burada öyle
ince bir damar yakalıyor ki.
Geniş kitleleri evet televizyon etkileyebiliyor, gerçekleri manipüle edebiliyor.
Ancak kitlelerin beklentilerini verme konusunda da ne televizyon aslında gerçeklerle başa çıkabiliyor, ne geniş kitleler gerçeklerle başa çıkabiliyor, ne de öyküleri
anlatıldığı iddia edilen karakterler kendi gerçekleriyle başa çıkabiliyor.
Burada hani gerçekten arkadaşlar böyle çığ gibi büyüyen bir gerçeklik sapıtması mı diyeyim, gerçeklik kayması mı diyeyim, ne diyeyim yani televizyon üzerine karşımıza getirdiği eleştirel
filmlerden en güçlülerinden, en harikalarından bir tanesi Gaungirl.
Şimdi şöyle bir özet geçmeye çalışacağım.
Gördüğünüz gibi evet sinema tarihinde televizyonu hem kutsuyor bir yandan takdir ediyor ama bir anlamda da sürekli eleştiriyor.
Sinemanın en büyük rakibi televizyonla ilişkisi hep böyle bir inişli çıkışlı olmuş.
Hep bir inişli çıkışlı olmuş.
Ancak bir tane film var ki az önce dedim ya sinemada gerçeklik dokusu teknik ve anlatım dinamiği olarak gerçekçilik biraz televizyondan etkilenerek ortaya çıkmıştır
diye benim bildiğim sinemanın Anlatım teknikleri açısından ve gerçekliği yakalama açısından televizyonu takdir ettiği en önemli filmlerden
bir tanesi de Ron Howard imzalı 2008 tarihli Frost Nixon filmi.
Burada elbette Amerikan siyasi tarihinin en önemli figürlerinden bir tanesi ve aynı zamanda da başkanlık koltuğunu istifa ile bırakmış olan tek başkan olan
Richard Nixon'ın istifası ve bu süreçte olan bitenler üzerine son derece çarpıcı bir filmdir.
Ve tabi gerçeklere dayanır.
Bir talk show sunucusu olan David Frost Richard Nixon'la bir röportaj yapar ve bu röportajın temel gerilimi şudur ki David Frost aslında esprili komik hani çok da
politik ve entelektüel derinliği olmayan popüler bir televizyon simasıdır.
Yani geniş kitlelere göre Richard Nixon gibi bir politik kişiliği Yargılamak için bir röportajda sıkıştırmak için diyelim çok da doğru bir kişi değildir.
Ancak hem kıvrak zekası hem de televizyonun çok büyük gerçekleri.
Tek bir gerçek ana ve kadrajı sıkıştırma gücüyle David Frost, Richard Nixon'ı mağlup eder, tırnak içini mağlup eder diyorum.
Hani burada neyi kastettiğimi anlayabilmek için tabii filmi izlemeniz lazım.
İşte televizyon bir sanat türü olmadığı için sinemanın televizyondan çok daha önemli ve değerli bir anlatım biçimi olduğunu herhalde hepimiz kabul ediyoruz.
Ancak işte bu filmde sinema, televizyonu...
anlatım araçları açısından da kutsayıp yüceltiyor.
İşte bu filmden de yola çıkarak diyebiliriz ki sinema evet ilk ve en büyük rakibi olarak televizyonu hem gerçekliği anlatma gücünü kendi anlatım dinamiklerine
etkilemiş hem övmüş hem yermiş hem takdir etmiş hem lanetlemiş bazı örneklerde ama bir anlamda sinema televizyonla ilişkisini bir türlü
sonlandıramamış diyebiliriz.
Hani bu rekabetle karışık dostluk da bundan sonra sürmeye devam edecek gibi görünüyor.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
