
Sinemasal Açılımlar 33: Sinema'da Loser Tiplemesi
5 Eylül 2024 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta Sinematris'te, Sinemasal Açılımlar'ın 33. Bölümünde Loser tiplemesini inceledik. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Loser'larla başlıyor.
Hani sinema tarihinden birkaç güçlü güzel böyle loser karakter alıp onları inceleyip size bir şeyler söyleyecek olsam loser karakteri açıklamış üzerine keyifli bir sohbet yapmış oluruz ama bu kadar sınırlı
da değil. Yani loser karakter durup dururken ortaya çıkmış bir karakter değil.
Gerçekten çok ciddi bir ihtiyacı karşılayan, çok büyük bir boşluğu dolduran bir karakter loser karakter.
Ondan dolayı bugün hem sinema tarihinden unutulmaz örnekler vereceğim.
Hem de loser karakterin bu bahsettiğim dramatik derinliğini bir anlamda doldurduğu boşluğu size özetlemeye çalışacağım.
Loser. Loser.
Kayneden. Aslında biraz şey gibi ya böyle değil mi?
Küçümseyici. Ezik.
Aslında ezik evet. Türkçe'de ezik de denebilir.
Tam çevini değil ama o dramatik anlama geliyor neredeyse.
Ezik karakter. Şimdi böyle direkt ezik karakter deyince de Hani biraz kötü oluyor değil mi?
Sen eziksin desek birine.
Yani hakaret etmiş oluruz aslına bakarsanız.
Ezik karakter. Neyse.
Şimdi ben size önce diyorum o doldurduğu boşluğu ve dramatik derinliğini anlatmaya çalışayım.
Ondan sonra örneklerime geçeyim.
Şimdi dramatik sanatlarda şöyle bir temel formülümüz var bizim.
Elinizde en az iki ayrı güç odağı oluyor.
İki tane karakter olacak. Buna iyi kötü deyin.
Genellikle böyledir zaten.
Yani iyi ile kötünün savaşıdır ama illa her zaman böyle olması gerekmiyor.
Farklı istemlere sahip iki karakter olacak.
İşte bu farklı iki istemdeki karakter bir mücadeleye girişecekler.
Bu mücadele devam edecek, edecek, edecek.
En sonunda bir tanesi kazanacak.
Temel formülümüz bu.
Şimdi bu durumda da nasıl bir gereklilik ortaya çıkıyor biliyor musunuz?
Her zaman ne oluyor? Bir şekilde güçlü olan kazanıyor.
Şimdi madem güçlü olan kazanacak, bir taraf iyice zayıf olursa, iyice kötü olursa, bir taraf da çok güçlü olursa ne olur bu sefer?
O mücadeleyi çok çabuk kazanır, çok kolay kazanır.
Böyle de olmaması lazım.
Birbirine yakın güçteki karakterler ortaya bir mücadele çıkaracaklar ki kıyasiye bir mücadele olsun böyle.
Biz de o mücadeleden daha fazla etkilelelim.
Böyle karşımıza daha sarsıcı bir öykü çıksın.
Okey. Ancak...
Bu olunca da ne oluyor biliyor musun?
Hep güçlü karakterlerin öykülerini izlemeye başlıyoruz.
O güçlü, bu güçlü, yan karakter güçlü, iyi karakter güçlü, kötü karakter güçlü.
Herkes güçlü be kardeşim yani güçlüler var ya nasıl dünya arsipte boks şampiyonu var.
E oldu mu şimdi? Olmadı.
Olmaz. Neden? İki sebepten olmaz.
Birincisi... Dünya güçlü insanlardan, güçlü karakterlerden ibaret değil.
Yani siz sadece çok güçlü karakterlerin öykülerini anlattıkça gerçek dünyadan uzaklaşmış ve kopmuş oluyorsunuz.
Bu birinci sebep. İkinci sebep de biz izleyiciler filmlerdeki, anlatılardaki karakterlerin duygularıyla, öyküleriyle bağlantı kıracak olan bizler zaten çok güçlü
insanlar değiliz.
Neticede filmler bize sunuluyor değil mi?
Sen sadece güçlü karakterlere anlattığında hani aslında çok da beni ilgilendirmeyen demeyeyim de bana çok yakın duran kendimi içinde hissedebileceğim öyküler anlatmamış
oluyorsun bu durumda. İşte bakınız iki temel sebep bundan dolayı sinema ve anlatılar sadece çok güçlü karakterlere anlattığı sürece gerçeklerden, gerçek dünyadan ve
biz izleyicilerden kopmaya başlıyor.
Sinemacılarda diyor ki durun abi bu böyle olmayacak.
Sadece güçlü karakterleri anlatamayız.
Biz daha güçsüz, görece daha zayıf karakterlerin de öykülerini anlatmamız lazım.
İşte biz bu dramatik gerekliliklerden doğan karaktere kaybeden karakter ya da loser diyoruz.
İşte kaybeden karakterin ortaya çıkaran dramatik gereklilik yaklaşık olarak böyle bir şey.
Peki loser karakterin temel özellikleri nedir?
Az önce aslında kısmen bahsettim.
Evet bu karakter çok güçlü olmayacak.
Çok yakışıklı, çok karizmatik, çok seksi, çok zeki, çok bilgili, çok donanımlı.
Öyle bir karakter olmayacak. Tek bir tane özelliği olması lazım.
O ne? Söz konusu öyküyü sürdürecek ve mücadelesini verebileceği.
En azından bir tane güçlü tarafın da olması lazım.
Tek bir şey. Ve aslında o da genellikle aynı şeydir.
O da nedir biliyor musunuz? Ben doğru kelimeyi seçemiyor olabilirim ama bununla eş anlamlı bir sürü kelime olabilir.
Azim. Mücadele gücü.
Hani vazgeçmeme dürtüsü.
Hemen hemen bütün Luzur karakterler bu vasfa sahip.
Mücadelecilik. Yılmamak.
Düşsem de tekrar kalkmayı öğrenmek.
Ki zaten loserları konu olan filmlerin en güzel mesajlarından bir tanesi budur.
Hani istediğin kadar düş tekrar kalkmayı öğrenmelisin.
İşte çok üstün vasıflara olmayıp da en azından mücadelecilik vasfına sahip olan karakterleri biz yaklaşık olarak diyebiliriz ki işte bu bir loser'dır.
Gelelim sinema tarihindeki büyük loser karakterlere ve loserların sürüklediği filmlere.
Birkaç tane örnek vermeye çalışacağım.
Tabii hani genelde olduğu gibi günümüzden daha yakın zamanda filmlerden örnek vermeye çalışacağım ama sinema tarihi ne dedim hemen hemen loserlarla başladı dedim ya.
Onun için sinema tarihinin ilk dönemlerine de gitmem lazım.
Yani ya anmadan geçemeyeceğim olağanüstü üstadlar var.
Sinema tarihinin ilk büyük sinema yıldızı kimdir?
Charlie Chaplin'dir. Birçok filminde öyle bir karakteri canlandırır.
Model zamanlardan mı örnek versem, City Lights'tan mı örnek versem ve Charlotte zaten yani en başta Charlotte karakteri tam bir loser'dır.
Altına Hücum da öyledir yani.
Şimdi Charlie Chaplin zaten hani kısa böyle minyon bir adam yani.
Hani dövüşsün, koşsun, savaşsın falan hiç öyle bir tip değil değil mi?
Bir de hani o klasik dudağının ortasını kapatan bıyığı.
Body body adımları, kocaman palyaço ayakkabıları, kafasındaki fötür şapkası falan.
Zaten o tipleme hiç de bir kahramanvari, çok güçlü, çok üstün bir tipleme gibi değil.
Hiçbir şey yoktur zaten.
Fakirdir, garibandır, çevresinde bir sürü insan yoktur, güçlü bir ailesi yoktur.
Baya böyle neredeyse sokakta yatan kalkan seviyede hiçbir şey olmayan bir karakterdir.
Ve bu karakter... Bir mücadeleye girişir.
Ya sevdiği kadını elde etmeye çalışır.
Ya işte altına hücum yani.
Hani benim hiçbir şeyim yok gideyim altını bulayım da zengin olayım.
Ben zengin olmak istiyorum falan gibi.
Bir şekilde bir mücadeleye girişir.
İşte modern zamanlarda mesela bir fabrika işçisidir bayağı.
İşte işini kaybeder falan. Bakın hiçbir şey yok bu karakterin.
Tam bir loser. Ama tek bir üstün özelliği var işte az önce bahsettiğim şey.
Çok mücadeleci.
Asla yılmaz. Asla yolundan dönmez.
Nasıl kazanır? İşte o komediye, o Charlie Chaplin'in unutulmaz slapstick komediye olanak veren küçük kurnazlıklar, küçük hinlikler, küçük fırsatçılıklar, bir sevimli küçük
kurnazlıklarla falan yapmaya çalışır böyle.
Ve aslında peşinde olduğu şey bir anlamda hayatta kalmaktır ya da çok daha mütevazi amaçlardır.
Aslında aşıktır biraz. Hep sevdiği, hoşlandığı bir kadın vardır ortada, Charlotte'un.
Ve onu elde etmek, işte bir yuvası olsun falan filan.
Bunu ister genellikle. Ancak...
Kazanmaya her çalışışında başaramaz tekrar geriye düşer.
Tekrar sıfırı düşer ama ne dedik çok mücadelecidir.
Mücadeleyi bırakmaz devam eder.
İşte Charles Chaplin bunun en erken dönem en müthiş örneklerinden bir tanesidir ki sinema tarihi sohbetlerimizde Charles Chaplin'i ne zaman alsak en az onun kadar büyük bir
üstad olan bir kişiyi de anlıyoruz.
Kimi? Elbette Buster Keaton'ı Charlie Chaplin üzerine hani sıraladığım bütün övgüleri hemen hepsini elbette Buster Keaton üzerine de aynı şekilde söyleyebilirim.
Buster Keaton deyince de özellikle iki tane film benim için çok özeldir çok muhteşemdir.
Bir tanesi elbette sinema tarihinin en büyük filmlerinden bir tanesi olan The General filmi muhteşemdir.
Bir de Our Hospitality diye bir film var misafirperverliğimiz adıyla çevirebiliriz.
1923 yapı o filmdir General'den daha önce yani General 1926.
Orada da tam bir loser karakteri canlandırır.
Müthiştir yani filmin öyküsüne falan girmeyeyim çok uzatmış olurum.
Şimdi Buster Keaton ve Charlie Chaplin dedik.
Tabi o dönemlerden başka bir sürü kaybeden karakterler var.
Yani Harold Lloyd var, Laurel Hardy var.
Bunlar sinema tarihinin en erken dönem muhteşem loser kaybeden karakterleri.
Şimdi bakınız çok başka bir örnek vereceğim size.
Kemal Sunal. Çok hızlı mı geçiş mi oldu acaba kusura bakmayın ama evet Kemal Sunal.
Kemal Sunal'ın can dağıtırdığı karakterlerin çok büyük bir çoğunluğu kaybedendir, loser'dır ki...
Kemal Sunal'ın bir sürü filmindeki canlandırdığı karakter.
Bilmiyorum biliyor musunuz?
Duydunuz mu ya da bir örnek gördünüz mü?
Direkt Charlie Chaplin'den alıntıdır.
Hatta bazı sahneler bayağı direk alıntıdır böyle.
Hani benziyor falan değil.
Direk. Bunu merak edecek olursanız bir gün bir Google'layın.
Kemal Sunal, Charlie Chaplin benzerlik falan diye.
Bir Google yapın bakın karşınıza neler çıkacak.
İnanamayacaksınız yani. Bu kadar benzer olabilir.
Kemal Sunal loser karakterini nefis canlandırır.
yakışmıştır ona yani. Loser canlandırdığı filmlerin öykü yapıları, yan karakterleri, temel mücadeleleri, dramatik derinlikleri falan.
Bu Loser öyküsü için mükemmeldir.
Benim ilk aklıma gelen örneklerden bir tanesi Çöpçüler Kralı zaten.
Gariban çöpçü abdi.
Abdi Şakrak yani hani zeki değil, akıllı değil, çok yakışıklı değil, gariban eğitimsiz mi eğitimsiz, gariban bir sokaklı çöpçü yani tam bir lunzer.
İşte mahalledeki Ayşen Guruda'nın canlandırdığı Hacer diye bir temizlikçi kadına aşık oluyor.
Ama bir de orada böyle ne var?
Tabi belediye amiri var.
Kim o? Şener Şen değil mi?
Hani aptimizi itiyor, kakıyor, kendi evinin alışverişini yaptırtıyor, sürekli ona emirler buyuruyor, seni asarım, keserim, işten atarım falan sürekli onu böyle çekiyor, çekiştiriyor değil mi yani?
Sürekli eziyor onu yani. Tam ezik, ezik karakter apti yani.
Birçok kez kaybediyor, inliyor, çıkıyor ama sonunda istediği kadını yani Hacer'i elde edemese de ondan kurtulmuş olması...
Yani Hacer aslında işte evlenecek hani filme göre evlenilecek çok da hani şefkatli iyi düzgün bir eş olacak bir kadın değilmiş meğer.
Sonunda hani Şener Şen'in canlandırdığı belediye amiri evleniyor Hacer'le falan ama perişan oluyor yani neticede.
Hani Abdi mücadelesini kazanamıyor ama kazanamayarak bile aslında kazanmış oluyor gibi bir durum var ortada.
Ama yine filmin sonunda.
Filmin başındaki durumuna gene dönüyor.
Yani hiç yol alamıyor, hiç ilerleyemiyor.
Ortada kazanılan bir şey yok yani.
Bakınız tam bir loser öyküsü Çöpçüler Kralı gerçekten.
Kemal Sunal'ın çok sayıda filmi tam bir loser öyküsüdür ki Türk sinemasında başka yani İlyas Salman'ın, Şener Şen'in canlandırdığı birçok karakter falan çok sayıda loser öyküsü vardır.
Türk sineması Yeşilçam bu konuda gerçekten çok başarılıdır.
Cem Yılmaz mesela yakın dönemden Cem Yılmaz'ın birçok filminde enfes loser karakterler var.
Cem Yılmaz iyi bir loser bence.
Mesela el filmi Do Not Disturb'deki Isaac karakteri tam bir loser aslına bakarsanız.
İşsiz, çok büyük becerileri, yetenekleri yok, çok zeki, akıllı bir karakter değil.
Planları, programları bir şeyleri var falan ama neticede bir loser karakter.
Çünkü ne yaparsa yapsın arasında çok da bir şey kazanamıyor yani bir türlü yol alamıyor.
Onun dışında...
İlk filmlerinden bir tanesi Cem Yılmaz'ın yani oyuncu olarak yer aldığı filmlerinden ilki olan Her Şey Çok Güzel Olacak'ta Cem Yılmaz'ın canlandırdığı Altan karakteri ve aslında aynı zamanda
onun abisini Nuri karakteri nefis birer loserlar aslında.
Yine bir mücadeleye giriyorlar bir hayalleri var bir amaçları var bir işte bar açacağız şunu yapacağız bunu yapacağız falan bir mücadeleye giriyorlar.
Başlarına bir sürü şey geliyor düşüyorlar kalkıyorlar ve sonunda yine...
başta oldukları noktaya dönüyorlar.
Elde yok, avuçta yok, hiçbir şey yok.
Hatta altan karakteri hani eşinden boşanıyor, aldatılıyor falan filan.
Yine sıfıra iniyorlar bakınız.
Bütün bu anlattığım filmlerde yani Buster Keaton, Charlie Chaplin, Kemal Solal, Cem Yılmaz hepsinde ve bundan sonra vereceğim örneklerde de öyle.
Loser karakterler hiçbir şey kazanamaz.
Düşerler kalkarlar, düşerler kalkarlar.
Mücadeleler devam eder eder eder.
Sorunda yine bir şey kazanamazlar.
Ama ilginç biçimde finalde biz izleyicilerde hüzünlü ve mücadelenin kaybedildiği dramatik bir etkiyle uyandırmazlar.
Çünkü o film bize en başta söylediğim şeyi göstermiştir.
O karakter asla vazgeçmeyecektir.
Mücadelesine devam edecektir.
Hep aslında loser öyküleri, kayıp öyküleri olsa da baş karakterlerin sürekli bir şeyler kaybettiği ve asla kazanamadıkları öyküler olsalar da O mücadeleci tarafları, o istediğimiz
kadar düşelim biz yine kalkmayı biliriz.
Mesajlı öyküleri hep bir iyimser tonda biter böyle.
Ondan dolayı loser öyküleri aslında hüzünlü öyküler olsa da tam da böyle hiçbiri birer trajedi değildir.
Öyle söyleyeyim. Trajedilerde ne olur?
Sonunda kahramanlar ölür değil mi?
Mutlaka ölürler. İşte hiçbir loser ölmez.
Bir şey kazanamaz. Başta neyse sonunda da o noktaya döner.
Ama bir tek şunu biliriz ki tamam bu karakter kazanamayacak olsa da mücadelesine devam edecek.
Bunu gayet iyi biliriz.
Bu filmlerde bu mesajı eksiksizce verirler zaten.
Şimdi mesela Hollywood'dan çok güzel örneklerim var.
Hatta biraz da ilginç birkaç loser karakter örneği vermek istiyorum size.
Şimdi loserları en güzel işleyen, kullanan yönetmenlerden bir tanesi de yani iki tanesi de Coen kardeşler.
Joe ve Hilton Coen'ler.
Yolunda gitmeyen suç uykuları çekerler daha çok ve genellikle biraz aptal, biraz sakar karakterlerin uykularını anlatırlar.
Ve hani Kuran kardeşler deyince çok sayıda muhteşem film yaptılar.
Yani hangisinden örnek versem olur bilmiyorum ama en iyi filmlerinden bir tanesi bence Fargo filmi.
1996 tarihli Oscar'lı suç uykusu.
Şimdi burada bir tane baş karakter vardı.
Jerry Lundegaard diye bir karakter.
Bu arada bir parantez açayım.
Coen kardeşler filmlerinde hep çok ilginç isimlere sahip karakterler de kullanır.
Bakınız buna da dikkat edin.
Coen'lerin filmografisine falan bakarsanız bir ara veya bir Coen filmi karşınıza girirse baş karakterlerin hatta belki de yan karakterlerin isimlerine dikkat edin.
Çok garip isimler kullanırlar gerçekten.
Neyse buradaki Jerry Landegard karakteri bir ailesi olan bir adam.
Yani bir tane eşi var bir tane çocuğu var.
Kayınpederiyle birlikte bir şirkette çalışıyor ve şimdi bir girişimde bulunup böyle bir sınıf atlamak istiyor falan filan.
Kayınpederi kendisinden çok zengin yani sürekli kayınpederinin gölgesinde kalmış kariyer olarak.
Zaten kayınpederi çok baskın bir tip olduğu için karısı da tabii kendi babasının önünde tırnak içinde ezik bir karakter oluyor.
Haliyle bizim baş karakterimizin ailesi komple kendisi de karısı da oğlu da sürekli kayınpederinin etkisinde güdümünde.
Bu kaybeden hissinden kurtulmak için Jerry Landegard bir girişimde bulunmak istiyor.
Kayınpederden zengin ya o kayınpeder ondan bir para alacağım ben bir girişimcilikte bulunacağım bir iş yapacağım daha zengin olacağım falan.
Gibilerinden bir girişinde bulunuyor ama kayınpeder bunu yine eziyor.
Hani sana niye ben bu parayı vereyim ben o yatırımı yaparım diyor.
Sonra da Jerry Landegard bakıyor ki hiç hani bu loserlıktan kurtuluş yok hiçbir şekilde.
Sahte bir kaçırma öyküsüne girişi falan böyle bir fidye parası koparmaya çalışıyor kayınpederinden.
Bakınız şimdi burada çok güzel de bir örnek var.
Koyanlar bunu çok sık yapar.
İşte loser karakter adil ve ahlaklı yollardan.
Mücadelesine devam etmeyip yasa dışı yollara çıkıyor.
Diyoruz ya hani Coen kardeşlerin çoğu karakteri böyledir.
Aptal ve sakar bir karakter olduğu için bu kaçırma öyküsü onun kontrolünden falan çıkıyor, perişan oluyor.
İşte tam bir loser karakter.
Başında da loser, sonunda da loser.
Hani başta en azından bir ezik de olsa bir kariyeri olan bir loserdı.
Sonunda... Ailesini kaybetmiş, işini, gücünü, her şeyini, ahlakını, hayatını kaybetmiş, hapse düşmüş bir loser'a dönüşüyor.
Bakınız çok enteresan bir yönetmen daha vereceğim size.
Bu yönetmenin diyebilirim ki neredeyse bütün filmlerinin baş karakteri birer loser.
Hangi yönetmen bu?
Alexander Payne, 2000'ler sonrası sinemanın bana göre en güçlü ilk 3-5 yönetmeninden bir tanesi.
Ben sinematristlerde birçok kez Alexander Payne'i andım.
Neyse Alexander Payne...
Bütün karakterleri hayatlarında bir kırılma yaşıyorlar ve içerisinde bulundukları noktayı ve tüm hayatlarını bir tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyorlar diyeyim.
Ve fark ediyorlar ki kendileri aslında gayet başarısız insanlarmış.
O ana kadar pek de farkında değillermiş ama aslında öylelermiş.
Yani aslında birer loser olduklarını fark eden karakterlerin öyküsünü anlatıyor Alexander Payne.
Ve o karakterler bu aydınlanmayı yaşadıktan sonra hem o loserlıktan hem de o güne kadar gayet başarısız bir hayat yaşamış olma durumundan diye böyle bir kurtulmaya çalışıyorlar.
Yani bir şeyleri tamir etmeye çalışıyorlar.
Hayatlarını bir değiştirmeye çalışıyorlar.
Böyle bir silkinmeye çalışıyorlar.
Ama yine olmuyor.
Neden? Tabii ki çünkü zaten losersınız kardeşim.
Sizin rolünüz bu yani.
Yapacak bir şey yok. İşte bu çabaya girişiyorlar ve bunu başaramıyorlar.
Gerçekten Alexander Payne olağanüstü bir loser yönetmeni.
Bu kadar dramatik olarak doğru, sinematografik olarak doğru, kurgu olarak, anlatım olarak doğru bir loser yönetmenine rastlamak gerçekten çok zordur.
Ondan dolayı loser karakterleri seviyorsanız Alexander Payne'in filmografisine şöyle bir göz atmanızı öneririm arkadaşlar.
Birçok örnek verdik, olayı kabaca özetledik.
Nasıl yapalım? Başka bir iki örnek daha vereyim mi?
Hani biraz kahraman vereyim ya.
Şu ana kadar anlattığım karakterlerin hemen hemen hepsi hani bir şekilde loser olduğu çok belli.
Hani oturup filmin daha 15.
dakikasında o karakterin loser olduğunu anlıyorsunuz.
Dışarıdan pek de loser olarak görünmeyip de aslında loser olan bir karakter örneği vereyim mi size?
Çok ilginç bir örnek vereceğim.
Hadi canım sen de görkem demezsiniz umarım.
Örümcek adam. Tabii o çok daha genç ya değil mi?
Belki kurtulur bundan daha genç.
Ama örümcek adam gerçek bir loser.
Nasıl bir loser? Peter Parker zaten genç ergen bir çocukken daha ergenlik mücadeleleriyle falan başa çıkıyordu.
Hemen hemen bütün öykülerinde ama artık şimdi Marvel'ın sol silkilişinde üzerine bir sürü film yapıldı.
Şimdi neticede biraz daha böyle bir kilometre yapmış bir karakter aslına bakarsanız.
Ama bakın son filmde bile Tom Holland'ın canlandırdığı karakter ne yapmıştı sonunda sevdiklerini kurtardı şu oldu bu oldu falan ama ne pahasına sevdiği herkese Doctor Strange
onu unutturmuştu.
Hatırlıyorsunuz değil mi? Bu arada çok sağlam spoiler verdim ama şimdi Örümcek Adam hiçbir vasfı yoktur, garibandır, fakirdir, çok da bir özelliği yoktur.
Bir şekilde Örümcek Adam'a dönüşür ve mahallenin kahramanıdır.
Böyle dünyayı kurtarmaz yani biz Tony Stark değiliz zaten.
yaptığı kahramanlıklar başka kötü olaylara falan sebep olur ne olur ya öz amcası ölür ya hırsızı bir dolandırıcıyı kurtarmadı diye o adam gider amcasını öldürür yani hayatının en büyük dramını zaten kendi hatasıyla
yaşamıştır bir anlamda örümcek adam ondan dolayı çok ciddi bir iç çatışması vardır kendine kırgınlığı vardır diyelim zaten sonraki bölümlerde May halası da öldü bütün kahramanlıklarının altından daha büyük kayıplar
çıkmıştır gerçekten örümcek adamın ve istediğini kurtarmaya çalışsın istediği kadar savaşsın her ne kadar birçok açıdan loser karaktere uymasa da yani güçlü bir karakter neticede bir süper kahraman
okey ama içten içe loser hero denebilir örümcek adam için bir türlü kurtarmak istediklerini kurtaramaz her zaman için kaybettikleri kurtardıklarının ötesindedir
örümcek adamın bu çok güzel bakınız bir alt metin var spiderman'in ondan dolayı bir anlamda güçlüce diğer loserlara göre diyeyim.
Daha güçlü ama yine de bir loser olan bir karaktere örnek verecek olursam herhalde Örümcek Adam'ı vermem lazım.
Dramatik olarak da gerçek bir loser karakterdir.
Şimdi de dışarıdan nefis bir loser karakter gibi görünüp içten içe güçlü bir karakter örneği vereyim mi size?
Ya bu filmi de başka birçok programda örnek verdim ama o kadar zengin ve o kadar olağanüstü bir film ki tekrar tekrar ona örnek vermekten kaçamıyorum arkadaşlar.
Kusura bakmayın lütfen. Hangi filmin 1995 tarihli olağan şüpheler?
Verbal Kind diye bir karakter Kevin Spacey'nin canlandırdığı.
Bu karakter tam bir loser'dır işte.
Yani suç dünyasının loser'ıdır.
Öncelikle sakattır bir kere.
Bir ayağı ve bir eli sakattır.
Ondan dolayı işte dövüşemez, silah kullanamaz falan.
Çok gariban bir tiptir böyle. Herkes bunu iter kakar.
Kimsenin ona bir saygısı yoktur.
Bir üstünlüğü yoktur. Gücü yoktur.
Hiçbir şeyi yoktur. Bir şekilde suç dünyasının içerisinde var olmaya çalışan gariban bir karakterdir.
Uyuşturucu pazarlığının sonucunda bir sürü insan ölür ama bir kişi hayatta kalır.
O da Verbal Kind'tir.
Süper kahraman seviyesinde karizmatik Dave Kuyan diye bir karakter var.
Bu polis bu ezik verbalı gel diyor ben seni sorgulayacağım bana hikaye bir anlat bakayım.
Hani güçlü karakter ajan Kuyan yani polis zayıf karakter de verbal.
Bu suçlu. O zeki dedektif işte onun ağzındaki baklayı alır değil mi?
hani o anlatmak istemez yani ispiyacılık yapmak istemez ama bizim zeki polisimiz onu konuşturur bir şekilde çok üstündür ya işte aslında süper bir loser gibi görünen ezik gariban zavallı verbal aslında
olağanüstü zeki kurnaz müthiş güçlü bir kazanandır aslında winner'dır yani o loser gibi görünür ama gerçek bir winner'dır işte oradaki Kevin Spacey
'nin muhteşem oyunculuğu loser dediğimiz tiplemeyi o kadar güzel karikatürize eder ki böyle verbal karakterinin altında ancak dediğim gibi o karakter gerçek bir kazanandır.
O ajan koyan karakterini de böyle evirir çevirir falan oradan kaçar gider bir şekilde.
Şimdi bakınız birçok örnek vermeye çalıştım.
Bütün bu örnekleri toplayacak olursak en başta söylediğim hani hiçbir açıdan güçlü bir karakter değil loser karakter ama tek bir vasfı var.
Tek bir açıdan güçlü mücadelecilik.
İşte ne olursa olsun hiçbir şeyiniz olmasa da Mücadeleye devam edin.
Hani alt metin deneyeceğim artık bu üst metindir.
Yani loser karakterlerin baş karakter olduğu filmler temel olarak bunu anlatırlar zaten.
Aslında çok da klişe yani çok da yaratıcı olmasa da son derece gerçek, son derece iktidarcı bir mesajı içerir.
Neredeyse tüm loser filmleri aslında loser karakter gerçek gibi görünse de hani bize daha yakın tırnak içinde karakter gibi görünse de aslında biraz da karikatürdür.
Çok güçlü karakterler gerçekçi değilse de bu kadar zayıf, bu kadar titrek, her örnekte kaybedip de sadece mücadelecilikleriyle ayakta kalıp hayatiyetlerini sürdürebilen karakterler
de değiliz her birimiz değil mi?
Tamam o kadar güçlü değiliz de.
Bir anlamda loser karakterler aslında onlar da biraz karekötür.
Yani onlar da biraz gerçek dışı.
Yani Kemal Sunal'ın canlandırdığı bütün karakterlerin çok gerçek olduğunu söyleyebilir miyiz?
Elbette söyleyemeyiz.
Ha buradan da şöyle bir durum çıkıyor.
Anlatı sanatları güçlü karakterlere çok meraklı.
İşte onu biraz dengelemeye çalışıyor sinema.
Fazla zayıf hani çok normal çok gerçekçi değil de.
biraz da fazla zayıf olduğu halde mücadelesine devam edebilen karakterler yaratmaya çalışıyor.
Eh olsun yani buna da kötü diyemeyiz.
Çünkü Oluzur karakterler çok güzel dramatik öykülere önderlik ediyor.
Elbette Charlie Chaplin'de olduğu gibi, Kemal Sunal'da olduğu gibi, Alexander Payne'de olduğu gibi biraz daha karikatür, biraz daha komik, eğlenceli böyle.
Hani bizi güldüren öykülere olarak veriyor Oluzur karakterler.
Ondan dolayı işte loser karakterinin sinema tarihinin yeri doldurulamaz.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
