
Sinemasal Açılımlar 30: Sinemada Akım Kavramı
4 Temmuz 2024 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, Sinemasal Açılımların 30. Bölümünde Sinema Tarihinde akım kavramını incelemeye ve sinemanın en önemli akımlarını özetlemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Bu hafta şöyle bir gündeme baktım.
Hani mutlaka izleyeyim de üzerine bir şeyler söyleyeyim dediğim pek bir film göremedim.
Ondan dolayı böyle küçük bir ara bulmuşken dedim Görkem hadi artık bu konudan bahsedelim.
Evet bu hafta konumuz sinema tarihinde akım kavramı.
Akım nedir? Bundan size bahsetmeye çalışacağım.
Şimdi şu an elimde Prof.
Dr. Esra Bir Yıldız'ın yazdığı bir kitap var.
Sinemada akımlar diye aslında bir profesörden ya da bir akademisyenden çıkmak için hayli ince, sade, böyle özetin, özetinin, özetif, gayet böyle herkesin okuyabileceği, çok kısa.
Şimdi bu kitapta akım kelimesini burada anlatmış, tanımlamaya çalışmış.
Ben buradaki akım tanımını size yapmaya çalışayım ama tabii onun üzerine bir şeyler ekleyeceğim.
Burada denmiş ki, salat, politika, düşünce alanında ortaya çıkan yeni görüş yöntem.
Buna benzer bir tanım daha yapılmış.
Sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan, tarz.
Ama çok da fikir vermiyor bence.
Onun için ben size biraz daha geniş, biraz daha kapsamlı bir tanım yapmaya çalışacağım kendimce.
Aynı zamanda şöyle ki akımların ortaya çıkışlarını düşünürsek aslında biraz da akımın tanımı da kısmen ortaya çıkacak.
Konu yine çok uzun ben kısaca özetlemeye çalışayım.
Elbette şimdi sanat günlük hayattan, dünyadan, insanlıktan yani kültürden, politikadan, ekonomiden vesaire her şeyden etkilenir değil mi?
Elbette. Hani sanat mı dünyayı daha çok etkiler, sanat dünyadan daha mı çok etkilenir falan.
Bunlar çok güzel konular üzerine konuşmak, düşünmek çok keyifli.
Şimdi akım deyince benim aklımda şöyle bir tanım oluşuyor yaklaşık olarak.
Dünyadaki kültürel, sosyal, politik, ekonomik, sanatsal herhangi bir gelişmeye ya da bir duruma karşı Bir grup sanatçının gösterdiği
tepkiyi, fikri, yaklaşımı içeren ve belli bir dönemi kapsayan bir sanatsal hareket, üslup, tarz ya da benimsenen sanatsal
yaklaşım biçimi.
Ben kabaca böyle bir akım tanımı oluşturuyorum.
Şimdi bunun içerisinde birkaç şey var.
Bunları tek tek size izah etmeye çalışacağım.
Şöyle ki şimdi dünyada bir gelişme oluyor, bir birikim oluyor, ortaya bir durum çıkıyor.
Birileri özellikle tabii sanatçılar biraz hani avantgard gözlemci kişilikler olarak söz konusu durumdan bir rahatsızlık hissediyorlar.
Anlatılması, sanata dökülmesi gerektiğini düşündükleri bir gözlem yapıyorlar.
Şimdi bu bir. Yani aslında akımların hepsi...
Dünyadan, sanattan, bizim çevremizden, gördüklerimizden yola çıkarak ortaya çıkıyor.
Yani bir sanatçının kendi hayal dünyasından falan çıkan, hayır öyle bir şey değil.
Son derece nesnel, son derece gerçekçi çevreden yola çıkılarak hareket edilen bir girişim bu.
Ancak şöyle bir nokta var ki hiçbir sanatsal akım tek bir sanatçının girişimini içermiyor.
Biz o zaman ona akım diyemiyoruz.
Bir grup sanatçı olması lazım.
Akım hani akıyor gidiyor böyle hani nasıl diyeyim bir ırmak mesela.
Şimdi tek molekülden ırmak olur da olmaz.
Yani bu miktarda olması lazım.
O yaklaşımdan dünyada bir yerde bir savaş çıktığında toplumsal bir çalkantı olduğunda ya da politik bir hareket olduğunda zaten bu durum tek bir sanatçıyı etkilemiyor elbette.
Birçok sanatçıyı aynı anda etkiliyor.
İşte bu sanatçılar benzer yaklaşımla, benzer dürtülerle, benzer rahatsızlıklarla bir paydada toplandığı zaman ve sanat yapmaya başladıkları zaman işte o girişime biz akım
diyoruz. İkinci en önemli bu.
Bir grup sanatçı olması lazım.
Üçüncüsü her sanatsal akımın kendine has bir sanatsal ya da en azından sinema adına konuşursak sinemasal bir üslubu oluyor.
Bir farklılığı oluyor. Bu da ne demek biliyor musunuz?
Aslında ben bunu şöyle anlamlandırıyorum ki dünyada bir şeyler değişiyor ve ortaya rahatsızlık duyulan bir durum çıkıyor dedim ya.
İşte ortada yeni bir şeyler var.
Yeni bir anlatım tarzı ortaya çıkarmak durumundalar.
Çünkü eski sanatsal kabullerle sizin o değişimi anlatmanız çok da anlamlı olmuyor.
Ortada madem bir değişim var, bir deprem var ve sarsıcı bir şey var.
Anlatım biçimleri de sanatsal üsluplar da bu depremden ve bu sarsıntıdan haliyle etkileniyorlar.
Ondan dolayı sinema tarihindeki hemen hemen bütün sinemasal akımların kendine has bir anlatım biçimi var.
Yani farklı bir sinema gözleri, sinema anlatımları var.
Ve bu da zaten sinema tarihinde en önemli akımları da biraz da bundan yola çıkarak biz payiliyoruz.
Bu sinemasal akımlar kendilerinden sonra da takipçiler yaratıyorlar.
Yani İtalyan yeni gerçekçiliği çıkıyor.
Ondan sonra uzun yıllar boyunca o İtalyan yeni gerçekçilik akımının hem bu işte politik duruşunu falan yani tamam içeriğini yani metnini zaten insanlar takip ediyor ve kutsuyor.
Ama işte sinemasal özelliklerinde işte kamera kullanımı, kurgusu, oyunculuk falan filan yani her türden sinemasal bileşenini de takip eden başka sinemacılar çıkıyor.
İşte biz çoğunlukla da akımların önemini ya da güçlerini ne kadar takipçi yarattıkları ya da sinema tarihine ne kadar büyük bir etki bıraktıklarıyla ölçüyoruz biraz da.
Şimdi üçüncüsü bu. Yani bir hareketin akım olabilmesi için yeni bir sinemasal üslubu olması lazım.
Dördüncüsü akımlar belli bir zaman diliminde ortaya çıkıp bitiyorlar.
Bütün sinemasal akımların sonu var.
Yani hangisini anlatırsam anlatayım.
Ortaya çıktığı dönem zaten bir yoğun oluyor böyle yani bir patlama oluyor.
Birkaç önemli değerli sanatçı ortaya çıkıyorlar bir şeyler yapıyorlar.
Ooo bir akım çıktı falan deniyor böyle bir sarsıntı yaratıyor bu sinema dünyasında.
Bir süre o akımın temel özelliklerini içeren filmler yapılıyor yapılıyor yapılıyor ve sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Gerçekten o yönetmenler o akımı bırakıyorlar.
Başka türde filmler yapmaya başlıyorlar ama bu terk anlamına gelmiyor daha çok.
O akımın yola çıktıkları o sarsıntı, o deprem durumunu anlatmış, özetlemiş ve o dönemede belgesini bırakmış oluyorlar zaten.
Yani bir anlamda akım misyonunu tamamlamış oluyor.
Bakınız bu çok güzel bir şey. Türler devam ederken zaman zaman inip çıksalar da böyle hani yoğunlaşıp seyrelse de belli türlerin örnekleri.
Akım başlıyor ve kesinlikle bitiyor.
Çünkü zaten... Diyorum ya o mail aldıkları dünyadaki değişimler, gelişimler, o sarsıntılar zaten bir patlıyor böyle.
Sonra ne oluyor? Elbette bitiyor.
Yani insanlık o değişimden etkileniyor, sarsılıyor.
Ama sonra o yarayı insanlar, toplumlar, gruplar, ülkeler tamir ediyor ve hayatlarına devam ediyorlar değil mi?
Evet. Gayet mantıklı bir durum, anlaşılır bir durum.
İşte akımda da aynı şey var.
Ortaya çıkıyor, sinemayı yetkisi altına alıyor, konuşuluyor, örnekler çıkıyor.
Sonra bitiyor. Etkileri kalıyor.
Kendisi devam etmiyor ama etkileri kalıyor.
Ondan da ayrıca bahsedeceğim.
Şimdi bakınız dört tane madde saymaya çalıştım.
Yani akımı tanımlayan yaklaşık olarak gereklilikleri saymaya çalıştım.
Şimdi herhalde bir fikir vermişimdir değil mi?
Daha uzun tanımlar yapılabilir tabii.
Akımların kendine nasıl başka başka özellikleri var ama.
Daha da derinleyinmeme gerek yok herhalde.
Bu kadar fikir vermiştir diye tahmin ediyorum.
Şimdi elimdeki kitaptan yine örnek vereyim.
Ben bu sinemada akımlar kitabında toplam.
7 ayrı sinemasal akımdan bahsedilmiş.
Bunları hemen hızlıca size saymaya çalışayım.
Alman dışavurumculuğu, şiirsel gerçekçiliği, İtalyan yeni gerçekçiliği, Fransız yeni dalgası, özgür sinema, yeni sinema ve deneysel sinema.
Şimdi bu kitaptaki akımlar bunlar ama...
Bunların ötesinde başka akımlar yok mu?
Elbette var. Hatta en yakın tarihli akımdan bahsedelim.
Yunan tuhaf dalgası diye bir akım çıktı mesela.
Artık bunun bir akım olduğu kabul ediliyor.
Yorgos Lanthimos üzerine konuştuğumuz programlarda ben bundan size bahsetmeye çalışmıştım zaten.
Yani başka akımlar da var tabii sinema tarihinde.
Hatta bazı hareketleri hani kimileri akım diyor, kimileri akım demiyor falan.
Yani farklı fikirler de olabiliyor bu konuda ama.
Neticede sonu olduğu için akımın sinema tarihindeki akımları çok geniş perspektiften alacak olsak da aslında sayılarını netleştirebilmek mümkün.
Esra Hanım der ki 7 tane var ben derim ki 9 tane var başka bir hocamız arkadaşımız bir sinema yazarı sinema tarihçisi der ki bence 11 tane akım var.
Mümkün olabilir ama...
Bunu sayıya vurmak çok da zor değil.
Bence akım tanımına uyan yaklaşık bu kadar akım var diyebilirsiniz.
Mesela türde bunu demek çok zor gerçekten.
Akım öyle değil. Ben kendimce size sinema tarihinin en önemli olduğunu düşündüğüm akımlarını saymaya çalışayım.
Şimdi bu evet bu arada unuttum şunu da söyleyecektim.
Az önce okunuya girdim de. Hani bazı çıkışları bazıları akım olarak görüyor ya da görmüyor deniyor ya mesela.
Benim akım olarak gördüğüm ama.
Birçok sinema kuramcısı ya da Parisçisinin akımı olarak görmüyor olabileceği bir akım var.
Onu da burada belirtmek istiyorum.
Revizyonist sinema.
Ben bunun bir akım olduğunu düşünüyorum.
1990'larda başlayan öncüsünün Quentin Tarantino olduğu sinema üzerinden sinema yapma akımı olarak da isimlendirebileceğimiz bir yaklaşım.
Ben bunun üzerine ayrıca bir çalışma yapmak istiyorum.
Hatta bir yayın yazmak istiyorum ama bunun üzerine birçok yani çok geç kaldım daha doğrusu.
Üzerine çok fazla şey yazıldı.
Artık çok aşılmış bir konudan ondan dolayı vazgeçtim artık.
Neyse yani onu da bir akım olarak görüp Şimdiki sohbetimin içerisinde bahsetmeye çalışacağım.
Onun için hani bir o yüzden bir belirteç koymak istedim.
Şimdi sinema tarihindeki en önemli akım bence Alman dışavuruculuğu.
1920'li yıllarda hatta onların sonunda 20'lerin başında ortaya çıkmış bir akım bu.
Ne anlamda inanılmaz.
Bu arada evet şöyle bir parantez daha açayım.
Hani bu işlerle ilgilenen sinema tarihiyle sinema kuramlarıyla falan ilgilenen farklı insanlar elbette bir akımın değerini önemini atfederken.
Farklı yaklaşımlarda bulunabilirler.
Hani ne tarafına bakıyorsun sen?
Politik tarafına mı bakıyorsun? Sinemasal üslubuna mı bakıyorsun?
İçerisinde bulunduğu dönemi, özetleme gücüne mi bakıyorsun falan?
Birçok kıstas konabilir.
Benim için en önemli kıstaslardan bir tanesi...
Şimdi ben politikte bakarım elbette.
İşin içeriğine de hani toplumsal boyutuna falan da bakarım ama...
Biraz daha görselci, biraz daha sinemasal üslup olarak ben biraz daha fazla yaklaşıyorum.
Hani içerik biçim tartışması zaten bu sonu gelmez bir tartışmadır yani sanat tarihinde, sinema tarihinde.
Bana göre sinema tarihinin en önemli akımı Alman dışavurumculuğu.
Neden? İşte şimdi belirttiğim gibi içerisinde bulunduğu sinema döneminde...
Öyle farklı, öyle sarsıcı bir üsluptu ki inanılmazdı.
Yani 1914'de sinema tarihinin ilk uzun metraj filmi yapıldı.
Ondan önce de bazı örnekler var deniyor ama biraz şüpheli.
Neyse 1914 yani o zamanlar pek de ciddi, pek de...
Nasıl diyeyim böyle sosyal kültürel politik çok da önemli konulara girmeyen ya da görsel olarak da çok da çarpıcı şeyler içermeyen en azından o gün için sinemanın Alman dışı vurumculuğuyla ortaya
çıkardığı görsel üslup kendi dönemi için inanılmazdı arkadaşlar.
Yani 1920-22 yapımı başka birçok filmi dönemin popüler filmlerini mesela oturun izleyin bir de Alman dışı vurumculuğunun bir örneğini izleyin.
Ya aradaki fark çok büyük bir fark var.
Özellikle bu açıdan ben Alman dışavurumculuğu çok önemli görüyorum.
Akımın özelliklerini anlatmayacağım.
Burada sadece adından geçeceğim.
Yani benim için en önemli bunlar diyeceğim.
Anlatırsam çok uzun olur. Yani tabii ki her akım üzerine ayrı bir program yapılabilir.
Ama bir tane de sebep söyleyeceğim.
Yani özellikle işte Alman dışavurumculuğu sahip olduğu sinematografik görsel özelliklerinden dolayı kendi döneminin içerisinde...
Altyazı M.K.
Çok ayrıksız sinema akımı olduğu için bence sinema tarihinin en önemli akımıdır.
Ki az önce dedim ya akımların sonu vardır yani başlar ve biter.
Ancak etkileri devam eder dedim ya.
İnanın ki sinema tarihinde ben Alman dışa vurumculuğu kadar etki bırakmış başka bir akım olduğuna da inanmıyorum.
Yani Matrix'te bile Alman dışa vurumculuğunun etkileri var.
Yıl 2000 yani. Düşünün 80 sene sonra kendi dönemine damga vuran Matrix gibi bir filmin görsel dokusu alenen Alman dışa vurumculuğu.
Çok net yani. İşte Alman dışa vurumculuğu bu kadar etkili bir akımdı.
Olağanüstü bir akımdı.
Ben kendi adıma birinci sıraya Alman dışa vurumculuğunu koyuyorum.
İkinci sırada ne var?
İtalyan yeni gerçekçiliği.
Onun da sebebi ne?
İtalyan yeni gerçekçiliği.
Tam adı üzerinde yani gerçekçilik meselesini sinemaya kazandıran şimdi bakın ondan ince de aslında 30'lu yıllarda Şiirsel gerçekçiliği diye bir akım var aslında.
Marcel Kahn'dır o akımın başını çeken ama ben şairlerine gerçekçiliğin şiirsel gerçekçilik.
Abi ismine baksana bak şiirsel.
O akımın adında bu tezat güzeldir yani.
Aslında şiirsellik gerçekçilikten uzak bir yaklaşımdır.
Biraz dramatik işte melodram, biraz trajedi falan filan.
Şiirsel deyince biraz daha böyle gerçekçilikten uzak, biraz daha dramatik bir his gelir insanın aklına.
Yani gerçekçilik kelimesi aslında İtalyan yeni gerçekçilik.
İtalyan yeni gerçekçiliğinden önce de ortaya çıkmıştı bana göre İtalyan yeni gerçekçilik çok gerçekçidir gerçekten hani o kadar sadedir ki ve anlattığı öyküler karakterler dönemin ruhu
anlatmaya çalıştıklarını anlatabilmek için de o kadar doğru bir sinemasal üslup ortaya çıkarmıştır ki İtalyan yeni gerçekçiliği Kendisinden sonra gelen sinemanın neredeyse
tüm gerçekçilik yükünü önmuzlamakta hiç zorlanmamıştır.
Yani ben halen bugün bile gerçekçi bir film gördüğümde İtalyan yeni gerçekçiliğin etkisini taşıdığını hissediyorum ve hatta bunu iddia ediyorum.
Ama özetle...
O gerçekçilik dokusu ve anlattıklarını bize iletebilmek için tercih ettiği gerçekçilik yaklaşımı bence İtalya'nın yeni gerçekçiliğini sinema tarihinin en önemli ikinci akımı yapıyor diyor.
Gelelim üçüncü en önemli akıma.
İşte az önce söylediğim revizyonist sinema.
Sinema özünden sinema yapma akımı diyorum ben buna.
90'larda Quentin Tarantino bunu başlattı.
Üçüncü sıraya bunu koyuyorum diyorum ama aslında ben Quentin Tarantino'yu hiç sevmem.
Hatta sinema üzerinden sinema yapma akımının ve Quentin Tarantino'nun bir anlamda sinemayı tırnak içinde fakirleştiren ya da ilerlemesine şimdi engelleme demeyeceğim o
da bir ilerlemedir o da güzel bir şeydir ama uygun kelimeyi seçmekte zorlanıyorum ama biraz böyle Sinemanın bencilleşmesi ya da yüzünü daha çok dünyaya değil kendisine çevirmesini sağlaması dolayısıyla
sinemayı biraz fakirleştiren bir akım ve yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Bu konuyu ilerleyen programlarda belki detaylandırabiliriz.
Ancak etkisine baktığımızda Quentin Tarantino gerçekten sinema tarihine bomba gibi düştü.
Bunu itiraf etmemek mümkün değil.
Çünkü Quentin Tarantino bunu yaptıktan sonra sinema kendisinden beslenmeye başladı ve bu kendisinden beslenme yaklaşımı bence Quentin Tarantino'nun çok ötesine geçti.
Mesela 90'lardaki Wes Craven'ın başını çektiği Ten Slash'ınlar Scream'le başlayan.
Nasıl? Hani hem korku filmlerinin klişelerini kullanıyorsun hem de korku filmi yapıyorsun değil mi bak?
Bu Quentin Tarantino'nun etkisi.
Michael Mann mesela Heat.
Heat filmi polisiye sinema tarihinden beslenen bir polisiye sinemadır.
Bu bilet Tarantino etkisi.
Tim Burton. Tim Burton sinema tarihinde dışlanmış, korkulmuş kişilikleri bizde tanıtan ve onların iç dünyasına pencere açan bir yönetmendir.
Bence bu da bir Quentin Tarantino etkisi.
Başka çok sayıda yönetmen sayabilirim.
Sinemanın geçmişini dikkati alarak sinema yapma yaklaşımını Quentin Tarantino ortaya çıkardı.
Bu anlamda sinema tarihinin en önemli üçüncü akımı bence Quentin Tarantino'nun ortaya çıkardığı sinema üzerinden sinema yapma akımı ya da revizyonist sinema diyebileceğimiz
sinema akımı. Geldik dördüncüsüne evet artık nihayetin tamam dövmeyin arkadaşlar kusura bakmayın ama Fransız yeni dalgası evet Jean-Luc Godard'ın başını çektiği diyebiliriz.
Ya da geçtiğimiz haftalarda bahsettiğim gibi Fransız yeni dalgasının öncüsü Claude Caproles.
Evet Fransız yeni dalgası elbette çok önemli bir akım.
En önemli tarafı da nedir aslında?
Kendi döneminin sahipsiz, kaybolmuş, hedefsizleşmiş, amaçsızlaşmış gençlerinin ruh dünyalarını anlatan bir filmdir.
Çok da hikaye anlatan bir sinema değildir Fransız Yeni Dalgası.
Bir ruh hali sinemasıdır aslında.
Ancak en önemli tarafı da nedir?
Birincisi aslında bu biraz da şey Jean-Luc Godard'ın sineması üzerinden de bu tanımını yapmaya çalışıyorum.
Ya da bu belirtici koymaya çalışıyorum.
Sinemada kaçınılmaz bir gereklilik olduğu düşünülen dramatik yapıyı neredeyse ortadan kaldıran tek sinema.
Hala tek yani Jean-Luc Godard'dır.
Filmlerinde dramatik yapı neredeyse yok demeyeceğim.
Tabii de klasik dramatik yapıyı silen yok eden bir anlayıştır.
Ama onun dışında özellikle işte sıçramalı kurgu doğalaşık.
Hemen paranızı sıçayım. Tabii Fransız yanı dalgası İtalya'nın yeni gerçekçiliğinden en yüksek seviyede etkilenmiş bir akımdır.
İşte Fransız Yeni Dalgası daha çok duygusal ve ruh hali anlatımı açısından son derece özgün, son derece rahat ve son derece kendine has bir sinemadır gerçekten.
Hala da sinemada sıçramalı kurgu değil, Fransız Yeni Dalgası'nın etkilerini görüyoruz falan der hala birçok sinema yazarı, sinema kuramcısı.
Ondan dolayı da sinema tarihinin en önemli dördüncü akımı bence Fransız Yeni Dalgası'dır.
Beşincisi hangisidir diyecek olursanız 1930'lu yıllara ait olan az önce andığım şiirsel gerçekçilik akımıdır.
Şiirsel gerçekçilik akımı işte Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa çok kötü durumda falan.
Savaş var, açlık var, fakirlik.
Askerden kaçan, kaybolan, ne yapacağını bilemeyen, hayatı bir türlü tutunamayan karakterlerin dramını anlatan bir akımdır kabaca.
Bunun en güzel tarafı karakterlerinin iç dünyasına açtığı o pencere.
Gerçekten çok dramatiktir, çok böyle melodramdır, trajedidir, çok duyguludur falan ama şöyle söyleyeyim şairane gerçekçiliğim ben içerisinde bulunduğu Dönemin toplumsal ruh halini değil daha
çok öyküsünü anlattığı karakterlerin ruh halini bize anlatmaya çalışan bir akım olduğunu düşünmüşüm.
Yani daha böyle toplumsal değil biraz daha bireysel anlatımı benimsemiştir.
Onun için bana diğer sinemasal akımlar kadar güçlü gelmemiştir.
Neyse çok uzatmıyorum ama bence sinema tarihinin en önemli beşinci akımı şiirsel gerçekçilik akımı.
Bunun dışında İngiliz yeni gerçekçiliği var.
Evet yeni sinema var falan başka akımlar falan da var.
Kabaca ben kendi sıralamamı bu şekilde yapıyorum.
Bilmiyorum diyorum bana katılan katılmayan arkadaşlar olabilir.
Son olarak da şu noktaya dikkat çekmeye çalışacağım.
Akımlarda dedik ya bir yerden böyle dünyada bir şeyler oluyor.
Oradan bir akım doğuyor falan.
Bir de karşı akımlar var arkadaşlar.
Bunları da söylemek lazım ama aslında kısmen de söyledim nasıl hani akımlar ortaya çıkarken dünyada işte bir şeyden yola çıkar.
Sanatsal olarak da bir şeylerden yola çıkabilir akımlar.
Yani sanat dünyasında sanat tarihinde belli bir dönemin sanatında sanatçılar bir şeyler yapar birileri de o sanatçıların yaptığına tepki gösterirler.
İşte bakınız bu da çok güzel bir yaklaşım.
Hemen bir iki tane örnek vereyim.
Sinema tarihinin en büyük, en önemli akımı olarak andığım Alman dışavurumculuğunun esas adı nedir?
Ekspresyonizm. Ekspresyonizm, empresyonizme tepkidir.
Resim sanatında tabii bu konu daha çok incelenmiştir.
Üzerine birçok şey yazılmıştır. Ancak empresyonizm...
İşte 1800'lerin sonunda ortaya çıkmış bir akım biraz böyle dramatik daha biraz hoş güzel ay dünya ne kadar güzel falan çok kısaca geçiyorum tabi bu kadar basit ve özet değil ama resim üslubuydu o bir
resmetme üslubuydu işte ekspresyonistler buna tepki olarak ortaya çıktılar mesela.
Şimdi bakınız bu bir tepki İtalya'nın gerçekçiliği de bir şeye tepki olarak çıktı neye tepki olarak çıktı biliyor musunuz?
Beyaz telefon filmlerine, beyaz telefon filmlerine İtalya'da 30'lu yıllarda, İtalya çok kötü durumda ve İtalya'da daha çok büyük malikanelerde geçen, kişisel ilişkilere odaklanan,
daha çok aşk öyküleri, aile öyküleri falan anlatan ve daha çok böyle zengin büyük ailelerin hayatlarını anlatan, gayet klişe, pek de bir özelliği olmayan filmler yapılıyor bol bol ve bu filmlere beyaz
telefon filmleri deniyor. İtalya bu kadar kötü durumdayken, halk fakir, aç, berbat haldeyken sen malikanedeki zengin ailevi dramını anlatıyorsun falan.
Yani tırnak içinde halkı uyutma filmleri olarak özetlenebilir beyaz telefon filmleri.
İşte İtalya'nın yeni gerçekçilik akımı.
Bu beyaz telefon filmlerine tepki olarak ortaya çıkmıştır.
İşte bakınız böyle bir karşılıklı etkileşim var.
Peri bir şey yapıyor. O sen ne yapıyorsun ben de bunu yapıyorum.
O ona tepki gösteriyor.
Bu buna tepki gösteriyor. Biri onun yaptığını çok beğenip ileriye götürüyor.
İtalyan yeni gerçekçiliğinden Fransız yeni dalgasına gibi.
Yani işte sanat dünyası, dünya bakın ne kadar etkileşim içerisinde görüyoruz değil mi?
Müthiş bir şey. Umarım özetleyebilmişimdir sinemasal akımlar sinema tarihindeki akımlar gerçekten çok önemli çok güçlü ortaya çıkışlar ondan dolayı hani sadece akımlara
bakarak bakınız sinema tarihini çok yüksek oranda inceleyip öğrenme ya da sinema tarihi üzerine bir fikir oluşturabilme şansına erişebilirsiniz.
Eğer ilginizi çekiyorsa çok fazla kitap var yani hani hangisini anlatayım sohbetimizin başında örnek verdiğim.
ve şu an elimde tuttuğum kitabı tekrar hatırlatayım.
Profesör Doktor Esra Bir Yıldız'ın Sinemada Akımlar kitabı.
Benim bu konu üzerine gördüğüm en özet, en kısa hani basit deneyim yanlış anlaşılmasın yani kötü anlatıyor veya bilgi vermiyor anlamında söylemiyorum ama gerçekten basit anlatıyor yani.
Çok kolay anlaşılır bir şekilde anlatmış.
Bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.
Eğer akımlarla ilginiz varsa.
Son olarak şöyle bir not.
Beyaz telefon filmlerinizde bir şey hatırlattı mı?
Türkiye Bir abi süredir çok ciddi politik, kültürel, sosyal çalkantı altında evet ve uzun süredir de Türkiye'de en çok izlenen hani görsel anlatılar
neler diziler. Ve bence diziler çok açık biçimde uyutma filmleri.
Hiçbir gerçeklikleri yok, hiçbir önemleri yok ve halkı anlatmaktansa...
Halkın içerisinde bulunduğu durumu unutturmaya yönelik projeler olduğu konusunda benim neredeyse hiçbir şüphem yok.
Tarihini bilmeyen geleceğini göremez diye bir laf vardır ya bu çok güzel bir şey bence.
İşte Türk sinemasının geçtiğimiz programlarda bundan bahsetmiştim.
Türk sinemasının ne yazık ki Türkiye'nin içerisinde bulunduğu durumu anlatmama ve bunun üzerine bir şeyler söylememe konusunda son derece ısrarcı.
Buna ek olarak da...
uyutma filmleri olarak isimlendirebileceğimiz filmler yapılıyor sürekli ve halkımız da ne yazık ki bunlara en yüksek seviyede ilgi gösteriyor.
Ondan dolayı İtalya'nın 1940'larda 50'lerde yaptığını Türk sineması bugün yapmalıdır.
Türk sinemasının ve Türk sinema severinin Türk yeni gerçekçilik akımına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ben.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Ya
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
