
Sinemasal Açılımlar 27: Sinemada Adalet Kavramı
1 Kasım 2023 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, Sinemasal Açılımlar dosyasında Sinemada Adalet Kavramını incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Martin Scorsese'nin son filmi şu an gösterimde.
En önemli sinema gündemi o denebilir ama onu da yapacağım.
İlerleyen programlarda o filmi izleyip anlatmayı düşünüyorum ama biraz gündemden kopmak istiyorum yine.
Böyle bir sinemasal açılımlarım geldi benim.
Çok da güzel bir konum var bugün.
Başlıkta görmüşsünüzdür.
Sinemasal açılımların bu haftaki konusu sinemada adalet kavramı.
Çok güzel değil mi? İlginç bir konu.
Zaten sinemada da bunun üzerine gerçekten çok fazla film var.
Hatta adı adalet olan ya da adında adalet kelimesi geçen çok sayıda film var.
Hani İngilizcesi tam çeviri olarak justice olarak kabul ediliyor.
Justice çok önemli.
Önemli bir konu gerçekten. Şimdi çok fazla film karşıma geldi yani hani programda hangi filmleri anayım diye şöyle bir düşündüm baktım.
Çok fazla film geldi çünkü önemli filmlerde yani başyapıtlar var içerisinde Justice ile ilgili filmlerin.
Öncelikle ben kabaca şöyle bir tanım yapayım Justice nedir ne değildir diye.
Sözlük tanımında hukuka uygun olan, adil olan, hakkaniyetli olan gibi bir anlamı var Justice'in.
Şimdi kelimeden yola çıkacak olursak ne bileyim bir...
Ebeveynlerin mirasını çocuklarına eşit dağıtması bile bir justice aslında ama daha önemli meseleler hani adaletin böyle justice'in daha da hakkaniyetli adil olunması gereken konuları
odağa alan filmlerin karşımıza geldiğini gördüm ben.
Bu hukuk meselesi gerçekten bulanık bir mesele.
Laik demokratik işte gelişmiş devletlerin, ileri çağdaş devletlerin en önemli gerekliliklerinden bir tanesi hukuk değil mi?
Hukuk devleti, hukuk devleti olması lazım.
Devlet gücü, devlet erkeği vatandaşlarına hukuk dağıtması lazım, adil olması lazım.
Tabi bu hukuk mekanizmasının bir de güvenlik tarafı var.
Polis karakteri bildiğimiz gibi en önemli karakterlerden bir tanesi.
Polis hukuk dışı, kanun dışı davrananları, suçluları, katilleri, hırsızları yakalar, hukuku teslim eder.
Adil bir hukuk düzeni, adil bir devlet hukuk dağıtır, justice dağıtır.
Biz de vatandaşlar olarak bu hukuk devletine ve düzene güveniriz.
Onun adil olduğunu varsayarız.
Çok iyi bir serim değil mi? Tabii ama pratikte hiç de işler böyle gitmiyor.
Sinema tarihine baktığımızda hepimizin bir anlamda şüphe duyduğu bir konuya sinemanın da gayet şüpheli baktığını görüyoruz ve devletten gelen adalete sinemanın hiç de güvenmediğini
görüyoruz. Bundan dolayı da toplumlarda, dönemlerde kendi hukukunu yani adalet arayışını inşa eden çok sayıda karakter, çok sayıda oluşum, örgüt vs.
görüyoruz. İlk aklımıza gelen ne?
Godfather. Godfather filmi nasıl başlar?
Karakter kızına eziyet eden, kızını işte döven kişiyi cezalandırmayan hukuk karşısında babadan, Vito Carleone'den give me justice.
Baya bugün o sahnede bu kelime bile geçiyor.
İşte benim kızıma böyle böyle yaptılar, işte polisler onları cezalandırmadı, serbest kaldılar.
İşte biz de dedik ki...
Don Carleone'ye gidelim hani ondan adalet isteyelim, justice isteyelim.
Don Carleone da der ki işte sen bana hiç dostluk göstermedin.
Şimdi bana gelip diyorsun ki give me justice.
Şimdi bak tam kelimesiyle adaleti demek ki devlet hukuk mekanizmalarıyla dağıtamadığında güçlü kişiler, güçlü kişilikler kendi adaletlerini dağıtmaya başlıyorlar.
Kendileri bir adalet mekanizması oluşturmaya başlıyorlar.
Şimdi bakınız arkadaşlar bu dengere bu düzende sinema tarihi ikiye bölünmüş durumda.
Kimilerine göre evet gerçekten devletlerin kurduğu hukuk mekanizmaları hiç de güvenilir değildir.
Ondan dolayı toplumlar, kişiler, örgütler kendi adaletlerini dağıtırlar.
Bu çok da şaşılacak bir şey değildir.
Çok da yanlış bir şey değildir.
Şimdi bir bunu iddia eden filmler, senaristler, yönetmenler var.
Ancak bunun...
Son derece kandırıkçı bir şey olduğunu hiç de aslında yani o kişilerin örgütlerin adalet dağıttıklarını zannetseler de hiç de adalet falan dağıtmadıklarını bunu inşa etme
yaklaşımının son derece yanlış ve sorunlu bir yaklaşım olduğunu iddia eden filmler, yönetmenler, yazarlar var.
Gerçekten düşünsel bir mesele bu.
Şimdi bunun üzerine çok uzun konuşmayacağım.
Filmlerinden örnek vereceğim.
Şimdi Godfather'da evet Vito Carleone ailesi bir mafyadır değil mi?
Mafyadır bildiğimiz mafyadır yani.
Ve Godfather serisinin temel meselesi bu temel mesele aynı zamanda zaten Godfather'ın yönetmeni Francis Ford Coppola'nın temel meselesidir.
Neredeyse bütün filmlerinde incelediği mesele budur.
Sen kendini ve sahip olduklarını koruma içgüdüsüyle güçlenme hırsında olursan bir süre sonra kendini ve sahip olduklarını koruduğun kötü odakların
gücüne ulaşırsın ve kötü odakların kendisine dönüşürsün.
Sen de kötü olursun ve bir süre sonra güç seni yozlaştırır.
Ne adalet dağıtabilirsin ne de sevdiklerini ve kendini koruyabilirsin.
Francis Ford Coppola'nın hemen hemen bütün filmlerinin temel meselesi budur.
İşte oradaki adalet dağıtan baba ve güç kavramı aslında Bir tür yalandır.
Yani sonunda sen aslında kendince adalet dağıtıyor olduğunu düşünsen de pek de aslında adil bir yaklaşımda bulunamazsın.
Ha bir de şoplumdaki kötülükleri yapan işte cinayet işleyen, hırsızlık yapan kişileri yakalamakla ve hukuka teslim etmekle görevlendirilmiş polis karakterleri var.
İşte bakın bu polis karakterlerin adalet anlayışı gerçekten sinema tarihinde çok önemli yer tutuyor.
Çünkü o örgütler nasıl kendi adaletlerini inşa etmeye başladılarsa polisler de bir üyesi oldukları devlet mekanizmalarının yeterince adil olduklarına inanamadıkları
için kendileri adalet dağıtmaya başlıyorlar.
Bir anlamda tırnak içinde şüpheli karakterlere dönüşmeye başlıyorlar.
Sinema tarihinde bu konudaki...
En önemli filmlerden, en önemli karakterlerden bir tanesi Clint Eastwood'un canlandırdığı Dirty Harry karakteri.
Bu karakter sinema tarihindeki sert polis karakterlerinin de en unutulmazlarından bir tanesidir.
O Clint Eastwood'un sert bakışları, sert mizacı, karşısına gelen suçluları.
Alıp hukuka teslim etmektense hani hoş bunu da yapıyor, yapmıyor değil ama daha çok kendisi cezalandırıyor gibi bir durum var.
Yani kendisi adalet dağıtıyor gibi bir durum var.
İşte bu aslında hukuka uygun değil elbette.
Çünkü bir polis olarak sen suçluyu yakalayacaksın, adalete teslim edeceksin.
İşte o adalet kurumuna, hukuk kurumlarına güvenin yoksa ne yaparsın?
Kendin adalet dağıtmaya başlarsın.
İşte Dirty Harry de sinema tarihinde en böyle baş karakterlerinden bir tanesi.
Unutulmaz karakterlerinden bir tanesi.
Şimdi daha yakından bir film örneği vermek istiyorum.
Gerçekten çok iyi bir film.
Mükemmel bir film bence. Yani sinema tarihinin en iyi örneklerinden bir tanesi.
1997 yapımı Los Angeles Sırları filmi.
Orada birçok polis karakteri var.
Yani sert polis, kirli polis, arada polis.
Böyle hani... Biraz ufak tefek kirli işlere bulaşan ama adaletini de mesleğine bağlılığını da tam olarak kaybetmeyen bir tane de tamamen böyle hukuka dayalı, kanuna dayalı.
Hani küçük bir parantez açayım.
Hukuka ve kanunlara tamamen bağlı polis karakterlerin öykülerini anlatan filmlere de polis prosedürü filmleri deniyor.
Burada öyle bir karakter de var.
Ed Axley karakteri polis memuruyken dedektif olacak.
Ona kendi şefi diyor ki bakın.
Resmen şu an yaptığın programın özeti gibi bir şey.
Diyor ki bak diyor tamamen suçlu olduğuna emin olduğun bir karakteri çok güçlü bir avukat tutup hukukun boşluklarından faydalanıp ceza almayacağını bilirsen o karakteri
öldürür müsün diyor. O da diyor ki hayır o zaman lütfen dedektif olma diyor ya bakar mısınız?
Bu kadar açık bir adaletini kendin inşa et isteği olabilir mi ya?
Yani o filmde bunu söylüyor hayır.
Peki diyor. ceza almayacak bir durumda olduğunu bildiğin bu suçlunun cezalandırılmasını sağlamak için kanıt uydurur musun?
Yani sen sahte kanıtsın, iman eder misin diyor.
Ona da hayır diyor. Şimdi bakın kendi adaletini dağıtmak isteyen ve emrindeki dedektifler de kendisi gibi hukuk değil adalet dağıtsın isteyen bir polis şefinin dedektif
olmak üzere olan polis prosedürüne bağlı bir dedektife bunları yapmasını istemesi.
Gerçekten diyorum şu an size hani anlatmaya çalıştığım programın özeti gibi ve Ed Huxley karakteri de hayır ben böyle bir şey yapmam o zaman lütfen dedektif olma diyor.
O da diyor ki ben senin gibi yapmak zorunda değilim merak etme diyor iyi bir dedektif olacağım ama senin gibi yapmayacağım.
Ve sonunda ne oluyor şimdi ya filmin sürprizini vermek istemiyorum hani izlememiş arkadaşlar için diyorum çok iyi bir film ama şöyle söyleyeyim bu filmde polis prosedürüne bağlı olan yani adalet değil.
Hukuk dağıtmak isteyen bir onurlu dedektif karakteri kendisi adalet dağıtır hale geliyor.
Yani fikrini değiştiriyor.
O da hukuka inanırken, güvenirken hukuka inanmayan ve güvenemeyen bir karaktere dönüşüyor.
Nefis bir örnek. Polisiye tarihinde, sinema tarihinde çok sayıda böyle film var.
Baştaki muhabbete geleyim.
Yani bir mafya falan kendi adaletini dağıtıyor.
Polisler de en prensipli dedektif bile bir süre sonra...
Ortada bir hukuk var dedik, bir kanun var dedik değil mi?
Devletin adaleti sağladığı esas mekanizma hukuk olduğu için hukuki öyküler var.
Yani mahkeme öyküleri var. Hakimlerin, savcıların, avukatların öykülerini anlatan filmler var.
Şimdi mesela şöyle ilginç bir örnek vereceğim size.
1992 yapımı Rob Reiner'ın yönettiği A Few Good Men, Bir Kaç İyi Adam adlı bir film.
Şimdi burada bakın polis yok ama ilginç bir şey var.
Bir ordu soruşturması var.
Şimdi ordu da neticede bir güvenlik birimi.
Tabii ülkeyi savunur o. Ülkenin içerisinde bir yetkisi yoktur ama Guantanamo diye gerçek hayatta da ABD'nin ordu gücünün önemli bir birliğiydi orası.
Küba'daydı ve o Guantanamo'da işkence iddiaları ortaya çıkmıştı falan.
Böyle bayağı Amerika'da, dünyada ayağa kalkmıştı.
Yani işte medeniyetin beşiği Amerika hesapta.
Liberal Amerika, hukuka sırtını dayamış olan Amerika'nın bir ordu birliğinde işkence yapılıyor.
Düşünemiyor musunuz? Bunun üzerine birçok sayıda haber çıktı.
İşte Guantanamo'nun komutanı Albay Nathan Jusip kendi birliğinde bir asker öldürülüyor.
Bu cinayet davasını da Tom Cruise'un canlandırdığı Daniel Caffey diye genç, yeni yetme bir askeri avukat alıyor bu davayı ve Nathan Jusip'ı cezalandıracak.
Şimdi bakar mısınız? Kendisinden üstün bir albayı.
Gayet böyle yeni yetme bir askeri avukat yargılayacak.
Şimdi gerçekten çok iyi bir filmdir.
Bunu da tavsiye ediyorum eğer izlemediyseniz izleyin.
Şimdi oradaki albay Guantanamo gibi çok önemli bir sınır birliğinin komutanı olan albay zaten kendisini adalet timsali olarak görüyor.
Ben bu ülkeyi koruyorum kardeşim.
Sınırda koruyorum. Küba gibi çok önemli bir yerde koruyorum.
Ben kendi birliğimde istediğim adalet mekanizmasını kurarım.
Kimse de beni yargılayamaz.
Kimse benim justice'imi sorgulayamaz gibi nefis bir öyküden, nefis bir adalet dengesinden yola çıkıyor film.
Adalet deyince diyorum daha çok böyle polis ve hukuk birimlere akla gelir ama işte bakın bu filmde bir avukat var, askeri avukat ve bir adalet dağıtan askeri birlik komutanı var.
Burada film diyor ki sen ister albay ol, Amerika'nın en okkalı komutanı ol, kendi adaletini dağıtamazsın diyor bu film.
Hani o başka bir şey diyor. Onu sen hukuka bırakacaksın.
Hukuk bunu yapar, devlet bunu yapar diyor.
Az önce verdiğim örneklerin tersi bir örnek bu.
Orada kendi adaletini inşa etmeyen bir karakteri pek de haklı görmüyor film.
Şimdi intikamla biraz adalet yakın konular.
Ancak bunun sınırı ne?
Nereye kadar adalet dağıtacaksınız yani?
İşte sinema tarihinde hukukun eksiklilerini...
kendi kendine tamamlamayı bir misyon edilmiş bir sürü de karakter var.
Yani ilk akla gelen örneklerden bir tanesi Batman karakteri.
Yarasa adam tamamen kendince bir adalet dağıtan karakter haline gelmiş.
Daha önce birçok başka dosyada Batman'den örnek verdim.
Onun için uzun uzun anlatmak istemiyorum ama işte annesi babası Bruce Wayne'in gözünün önünde ölmüştür.
O da çok acılı bir karakter olarak adalet dağıtmaya devam eder.
Peki bu adalet midir?
İntikam mıdır? İşte Batman'in temel çatışması da budur.
Çok güzel. Gerçekten Batman'in adalet dağıtamadığını, bir türlü o seviyeye, o mertebeye ulaşamadığını hemen hemen bütün Batman filmleri göstermiştir.
Şimdi bu arada ince bir çizgi var dedim ya.
Güzel. İntikam her zaman adalet olur mu, olmaz mı?
Adaleti sağlamak için intikam almalı mıyız, ne yapmalıyız?
Bu gerçekten güzel bir çelişki.
Bu çelişkinin en güzel işlendiği filmlerden bir tanesi 1996 yapımı.
Barry Levinson'ın yönettiği çok iyi bir yönetmendir.
Sweepers adlı bir film.
İzleyen arkadaşlar vardır mutlaka.
Bunun da nefis bir kadrosu var.
Bir ıslah evinde çocuklara cinsel tacizde bulunan bir ıslah evi görevlisi var.
Aradan uzun yıllar geçiyor.
Bu ıslah evinde tacize uğrayan karakterler artık büyüyor.
Yetişkin birer karakter oluyorlar.
Ve kendilerine cinsel taciz uygulamış olan kişiyi öldürüyorlar.
Bunları cezalandıralım diye davayı açan karakter.
Aslında o ıslah evinde tacize uğramış olan bir karakter.
Bakın çok güzel bir denge. Yani Brad Pitt'in canlandırdığı savcı karakteri bu davayı kaybetmek üzere alıyor.
Kaybetmeye çalışıyor. Ancak işte davayı istemeden de olsa kazanıyor gibi bir durum var falan böyle.
Bir tanığa ihtiyaçları var.
Şimdi bakın çok güzel. O tanık kim?
Bir rahip.
O rahibi kim canlandırıyor?
Robert De Niro. Bakın bir rahipten işlenmiş bir cinayeti.
Aslında işlenmedi diye yalan söylemesi için ikna etmeye çalışıyorlar.
Bakın bir rahip oturup düşünüyor.
Yani ben bu çocuklar gerçekten tacize uğradılar.
O yüzden bu karakteri öldürdüler.
Ölen karakter aslında ölümü hak ediyordu.
Peki ben bu çocukların kendi iç adaletlerini sağlamaları için yalan söylemeli miyim?
Söylememeli miyim? Slippers filminde karma karışık bir adalet, intikam, hukuk.
bir dengesi var. Çok ilginç bir film gerçekten.
Sinemada adalet konusunu böyle düşündüğümde hani hangi filmler öne çıkıyor dediğimizde benim ilk aklıma gelen filmlerden bir tanesi gerçekten 96 tarihli Sleepers filmi.
En son bir tane daha filme örnek vermek istiyorum.
Hatta birkaç hafta önce ben bunun üzerine bir program yaptım.
Adalet. The Equalizer filmi.
Adı da Adalet zaten. Bildiğiniz Adalet yani.
Bu filme örnek vermeyelim de nasıl bir filme örnek verelim.
Burada da Son derece üstün yeteneklere, becerilere sahip bir hükümet ajanı var.
Denzel Washington'ın canlandırdığı Robert McCall karakteri.
Ancak bu karakter artık emekli olmuş ama bir türlü işte emekli olamıyor bu karakter.
Çünkü çevresinde devletin, hukukun adaletinin ulaşamadığı ne yazık ki çok sayıda kötü adam var.
İşte Robert McCall kendi adaletini dağıtmaya başlıyor.
Bu filmde de şöyle bir örnek vermek istiyorum.
Adalet bir üçleme oldu artık yani Equalizer 1, 2, 3 diye üç tane film var.
Sonuncusunda adalet dağıtan karakterimiz Robert McCall yaralanıyor ve hani ölmek üzere neredeyse.
Ona yardım eden bir İtalyan kasabasının doktoru ona diyor ki sen iyi adam mısın kötü adam mısın?
O da diyor ki bilmiyorum.
Neden? Şöyle ki Robert De Niro'nun canlandırdığı peder karakteri adaleti sağlamak için yalan söylemeli mi söylememeli mi?
Şimdi bakın çok güzel bir soru ya bu işte burada da aslında gayet onurlu gayet adaletli bir karakter olan Robert McCall karakteri kendisine sen iyi misin kötü
müsün diye sorulan bir soruya rahatça ben iyi bir insanım diyemiyor.
Bilmiyorum diyor bakın çok güzel bir iç çatışma çok güzel bir psikolojik açılım en başta işte Godfather'dan örnek verdim Los Angeles sarılığından örnek verdim bu filmler.
İster tamamen yasa dışı kişilerin bazen de yasa dahilinde çalışan ama kendi adaletini dağıtan kişilerin kendi adaletlerini dağıtmasını gayet normal hani
haklı demesek de normal görüyor en azından bunu anlıyor bu filmler.
Bazı filmler birkaç iyi adam gibi Batman gibi hukuk dışında başka odakların kendi adaletini dağıtmasının hiçbir zaman gerçekten adalet dağıtma olmadığını O
kişilerin, o odakların asla adil olamayacağını söylüyorlar.
Adalet filminde, Eko Lazer filminde Dazzle Washington'ın kendince adalet dağıtıyor olma durumunu iyi ya da kötü olarak adlandıramadığını görüyoruz.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Bilmiyorum. İnanın ki benim bu konuda kafam karışık.
Adalet dağıtmak büyük bir iddia bence.
Ben buradan bunu anlıyorum. Yani herkes hepimiz kendi fikrimizi, kendi çıktığımızı alabiliriz bu konudan ama.
Hani Dazzle Washington'ın o kendisini iyi bir insan olarak nitelendirememesi beni gerçekten düşündürdü.
Yani bu filmin de bence en çarpıcı noktası oydu.
İşte sinema tarihine de baktığımızda bu konuda tüm sinemacıların diyorum tüm yazarların, yönetmenlerin keyif fikir olamadığını görüyoruz.
Buradan da anlıyoruz ki bu bulanık bir konu demek ki.
Güzel bir konu. Gerçekten incelenisi bir konu.
Herhalde kendi fikrimize ulaşacağız.
Kendi yorumumuzu yapacağız bu konu üzerine.
Zor bir konu. Ancak hani nasıl diyeyim?
Ben biraz şey tarafındayım.
Böyle hani herkesin kafasına göre tabii ki adalet dağıtmasının çok da doğru bir şey olmadığını düşünüyorum.
Ama kendince adalet dağıtmaya çalışan kişilerin kendi iç hesaplaşmalarında da çok da hatalı olmadıklarını görüyorum.
Çünkü evet devletler, hukuk mekanizmaları ne yazık ki yeterince adil olamıyorlar.
Bundan dolayı hani bu çatışma, bu denge herhalde devletlerin ve hukukun dışında kendi adaletini arayan karakterlerin de varlıkları.
Asla bitmeyecek gibi geliyor bana.
Yani herhalde çağdaş dünya, ileri dünya bu sorunu şu an için en azından çözememiş gibi görünüyor.
Gördüğünüz gibi çok zor bir konu.
Umarım özetleyebilmişimdir.
Umarım doğru örnekler verebilmişimdir.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
