
Sinemasal Açılımlar 24: Karakter Öykü İlişkisi
15 Haziran 2023 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Öyküler mi karakterleri biçimlendirir yoksa karakterler mi öyküleri? Sinema dünyasına bakarsak bu ilişki hayli değişken... Sinemasal açılımlar dosyamızın 24. bölümünde konumuz öykü-karakter çekişmesi...
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Öykü karakter çatışması mı diyeyim?
Öykü karakter kili mi diyeyim?
Öykü karakter mücadelesi mi diyeyim?
Ne diyeyim ne diyorum ben de bilmiyorum.
Yani siz benden önce öğrenmiş olacaksınız.
Şöyle ki elbette her filmde öyküler de var, karakterler de var.
Ya da bir öykü var, öyküdeki karakterler var.
Şimdi biz genelde bir karakterle özdeşleşiriz.
Bir karakter bizim kılavuzumuzdur.
Onun öyküsünü takip ederiz, onun tercihlerini inceleriz, takip ederiz falan okey.
Ancak şöyle bir durum var.
Bazı karakterler güçlü ve etken.
Yani öyküyü yönlendiriyorlar.
Onlar biçimlendiriyor öyküyü.
Karşılarına zor bir durum, zor bir pozisyon geliyor ve bir şekilde o öyküyü kendi iradeleriyle, kararlılıklarıyla, kendi arzuları, istekleri doğrultusunda yönlendiriyorlar.
Bazı karakterler ise öykü o kadar büyük, güçlü oluyor ki ya da karakterler biraz zayıf, aciz, kırılgan oluyorlar ve öyküler karakterleri değiştiriyor ve yönlendiriyor, biçimlendiriyor,
bir noktaya getiriyor. Önce karakteri belirleyen, karakteri değiştiren öyküden bahsedeyim.
Hepimizin çok sevdiği ve bildiği bir film Matrix.
Matrix'te devasa bir öykü var karşımızda.
Hani medeniyetinin başında devasa bir kandırma var.
Hepimiz sanal bir dünyada yaşıyoruz.
Ve bir kurtarıcı gelip bizi kurtaracak.
Kim bu karakter? Neo.
Neo filmin başında nasıl bir karakter, nasıl bir tip?
Son derece kendisi de söylüyor.
I'm nobody diyor. Ben hiç kimse değilim.
Herhangi bir insanım. Sen, ben, o, sokakta karşılaşabileceğimiz herhangi bir kişi.
Ancak öyle bir devasa gerçekle ve karşısında öyle büyük bir düşmanla karşı karşıya geliyor ki bu öykü Neo'yu bir tüper kahramana dönüştürüyor.
Tüm dengeleri değiştirebilecek Morpheus'un dediği gibi savaşa son verecek bir seçilmiş kişiye dönüştürüyor.
Burada daha edilgen, daha aciz, daha zayıf, daha kırılgan bir baş karakterimiz var ve ortada...
O karakteri başka bir karaktere dönüştürecek devasa bir öykü ve devasa bir düşman var.
Her ne kadar filmin sonunda Neo başka bir karaktere dönüşüp herhangi bir kişiden seçilmiş kişiye dönüşüp öykünün sonunu belirliyor olsa da aslında burada öykü Neo'yu biçimlendiriyor.
Baştaki ve sondaki Neo arasında neredeyse hiçbir benzerlik yok.
Bundan dolayı Matrix mesela tam olarak Karakteri biçimlendiren, belirleyen öyküye verebileceğimiz örneklerden bir tanesi.
Şimdi buna tam olarak zıt bir örnek vereceğim.
Öyküyü belirleyen karakter örneği vereceğim.
Hangi film? Godfather filmi.
Godfather filminin merkezindeki karakter kim?
Michael Carleone. O mafya ailesinin çocuğu ama diyorum o ailesinin işleriyle falan alakası olmayan, kendi hayatını yaşayan normal bir karakter.
Ne oluyor? Ailesinin babasının başına bir şeyler geliyor.
Babasına suikast işliyorlar.
Kendisi babasının hayatını korumak ve ailesini korumak pahasına.
Tabi sonra abisi de öldürülüyor.
İster istemez yani çok da kontrolünde olmadan aslında ailenin başına geçiyor.
Mafya babası oluyor. Şimdi bunu bir dövüşün diyebilirsiniz.
Hani öykü karakteri değiştiriyor gibi düşünebilirsin ama hayır.
Orada ince bir nokta var.
Aslında Michael Carleone önceden mafya değildi sonra mafya oldu.
Bu bir dönüşüm değil. Bu bir değişim değil.
Neo'da nasıldı? Zayıf, aciz bir karakter yani bir kişilik özelliğinden bahsediyorum.
Bakın o an ne iş yaptığından, neyle uğraştığından falan değil.
Bu dönüşüm değil aslında. Kararlı, güçlü ya da zayıf, kırılgan karakter değişiminden bahsediyoruz.
Filmin başında mafyatik işlerle fazla alakası olmayabilir Michael Carlin'in ama aslında yine güçlü bir karakter, yine erdemli bir karakter, yine kararlı bir karakter.
Bu gücünü, içindeki o gücü...
Ailesini korumaya harcamak zorunda kalıyor ister istemez bir mafya babası oluyor aslında çok da isteyerek hani ben işte abi sen çekil kenara işleri ben devralacağım falan dediğini duyuyor muyuz?
Hayır bu bir tercih değil bu ailesini ve özellikle babasını korumak.
Ölümden kurtarmak için karakterin üstlendiği bir görev gibi geliyor bize.
Yönetmen Coppola öyle bir şey sunuyor.
Bir nevi baba olacak ama henüz rüştünü ispatlamış değil.
Yani güçlü olacak mı?
Düşmanlarını yenecek mi? Kararlı, kendisini ispatlamış bir mafya babası.
Kararlı, güçlü bir karakter olacak mı?
Bunu tam olarak bilmiyoruz.
Çok az konuşuyor zaten karakter.
Michael Carleone tam bir poker face'dir orada.
Poker suratı denir. Duygularını falan hiç açığa çıkarmaz.
Anlayamayız ne düşündüğünü, ne hissettiğini.
Ancak en sonunda ailesini ve sahip olduğu o gücü muhafaza ediyor, öyküyü belirliyor, tüm düşmanları ortadan kaldırıyor, Michael'ın zekasından, aklından ve kararlılığından çıkıyor ve sonunda
tehdit edilen, sahip olduğu her şeyi koruyor, düşmanlarını öldürüyor ve hikayenin nasıl biteceğine tam olarak...
Michael karar veriyor. Michael'ın kararlılığı, zekası, gücü ve planlama yeterliliği her şeyi belirliyor.
İşte Matrix'in tam tersi bir durum.
Öyküyü belirleyen karakter.
Güçlü karakter, kararlı karakter.
Şimdi iki zıt örnek vermeye çalıştım size.
Bunlar gerçekten farklı dengeler, farklı dramatik alt metinlerle beslenen öyküler.
Şimdi size iki ayrı film birbiriyle yeni zıt film vereceğim.
Bunlar da çok güzel örnekler ama bambaşka bir...
Nasıl diyeyim? İlişki kuruyorlar bizimle.
Nasıl biliyor musunuz? Öyküyü belirleyemeyen karakter ve karakteri belirleyemeyen öykü.
Şimdi bakın bunlar daha da ilginç.
Mesela öyküyü belirleyemeyen karakter.
Fight Club filmi, Dövüş Kulübü filmi ve zaten filmin yönetmeni David Fincher'ın neredeyse bütün filmlerinde öyküyü belirleyemeyen karakterlerin öyküsü anlatılır.
Biraz zayıf, aciz hatta karşısına gelen öykünün karşısında bir nevi kurban konumuna düşen karakterlerin öyküsünü anlatır David Fincher ve zaten Fight Club filmi de, Dövüş Kulübü filmi de bunun en
güzel örneklerinden bir tanesidir.
Kabaca öyküyü hatırlayalım.
Bir anlatıcı karakterimiz var.
Kendisi çok büyük baskı altında çalışma hayatından yılmış.
Kapitalist sistemin bu modern dünyanın paradigmaları gereklilikleri altında yılmış.
Artık ruhunu, enerjisini, hayata olan bağlılığını, her şeyini kaybetmiş bir karakter var anlatıcı.
Adını hiç öğrenemiyoruz. Ve o...
Tyler diye biriyle tanışıyor ve Tyler anlatıcımızın hani neredeyse ayaklarını yerden kesiyor.
Dünyasını değiştiriyor. O geleneksel yapıyı o paradigmaları yıkıp başka bir hayat inşa ediyor.
Ve bu yaklaşımı giderek büyüyor büyüyor ufak tefek terörist eylemlerle devam ederken neredeyse kapitalist sistemin merkezini yok eden bir terörist faaliyete
dönüşüyor. Şimdi bakın kabaca öykü böyle.
Anlatıcı. Aslında tabii ki artık hepimiz biliyoruz spoiler vermenin bir herhalde önemi yoktur.
Aslında Tyler karakteri anlatıcının alt benliği, alter egosu, her şeyi yapan aslında kendisi.
O hayattan sıkılmış, bıkmış, usanmış ve kendisine bambaşka bir hayat inşa etmeye çalışıyor.
Bunu yaparken de aslında kendisiyle benzer durumda olan herkesi hapseden bu kapitalist sistemi, bu dayatmayı, bu...
Paradigmaları kökten yıkıp yani hani kendi hayatımı değiştirmişken bari dünyayı değiştireyim gibi bir motivasyonla yola çıkıp her şeyi yok etme seviyesine gelen bir karaktere dönüşüyor.
Ama bakın başta ne dedim?
Öyküyü belirleyemeyen, etkileyemeyen karakter.
Öykü sürüp giderken karakterin hatta filmin büyük bölümünde, üçte ikilik bir bölümünde hiçbir şeyden haberi bile yok.
Sonunda Tyler'ı...
Ve istemeden niyetlendiği bütün bu korkunç planı fark ettikten sonra her şeyi engellemeye çalışıyor.
Hatırlıyorsunuz değil mi? Her şeyi durdurmaya çalışıyor.
Tyler'ı kaybediyor. Gidiyor Tyler'ı bulmaya çalışıyor.
Bulunca kabus gibi gerçekler üzerine çöküyor.
Her şeyi engellemeye çalışıyor ama hiçbir şeye gücü yetmiyor.
Ve sonunda sevgilisi Marley'e ne diyordu?
Olaf muhteşemdi ya. Beni çok garip bir dönemimde tanıdın diyor.
Şimdi bakın o kadar güzel ki.
O kadar aciz bir karakter ki aslında kendi içinden çıkan o taşkınlığı, o terörist ruhu, o isyankarlığı engelleyemiyor.
Yani o kadar büyük bir isyankarlık.
Bakın içinde biriken isyankarlık.
İşte öyküyü belirleyemeyen karakter.
Hiçbir şey yapamıyor.
Sadece ancak olanların farkına varabiliyor.
İnanılmaz bir şok tabii bizim için de inanılmaz bir şok ve sevgilisiyle el ele tutuşup o devasa kredi kartları merkezi neydi bankacılık merkezi miydi?
Küresel ekonomi sisteminin merkeziydi orası hani öyle sembolize ediliyordu.
Onun böyle havaya uçup patlayıp yerle bir olduğunu yıkıldığını anlatıcımızla birlikte izliyorduk.
Diyorum başka çok fazla örnek verebilirim tabii de David Fincher'ın hemen hemen bütün filmleri böyledir.
Dövüş kulübü de buna... Mükemmel bir örnek.
Şimdi karakteri belirleyemeyen, karakteri biçimlendiremeyen öyküye örnek vereyim size.
Bu film ben diğerleri kadar tanınmış bir film değil.
Aklımda o film var yani ona örnek vermek istiyorum.
Nefis bir örnek çünkü. İzlememiş olabilirsiniz.
Onun için kısaca öyküsünden de bahsedeceğim.
Christian Bale'in başrolde oynadığı ve aslında geniş kitlelerin de Christian Bale'i tanıdığı film Amerikan Sapığı filmi.
Burada da aslında dövüş kulübüne benzer bir ortam var ama 1980'lerde geçiyor film.
Yine çalışma hayatının paradigmaları, kapitalist sistem, kapitalist düzen ve bu düzenin yarattığı son derece yapay ve aslında Hem parayla hem paranın getirdiği gösterişçilikle
hem de trendleri takip etmeyle tanınan bir modern insan tanımı var filmde.
Bu tanımlama bizim karakterimize son derece yapay geliyor.
Hani bu ne yalan dünyadır kardeşim diyor.
Yani ben ne kadar yalan bir karakterim ne kadar yalan bir dünyada yaşıyorum.
Bu yalanlığı ortadan kaldırabilmek için biraz...
Gerçeklik hissedebilmek için ve içindeki kötücüllüğü bir nevi dışarı vurmak için bu karakter cinayetler işlemeye başlıyor.
Amerikan sapığı işte. Öldürmeye başlıyor.
Bakınız. Benzer konu dedim ya, dövüş kulübünde o yapaylığı ortadan kaldırmak, biraz gerçeklik hissetmek için karakterler ne yapıyorlardı?
Dövüşüyorlardı. Dövüş kulübünün ortaya çıkış mantığı bu değil miydi zaten?
Biraz olsun gerçeklik hissedebilmek.
İşte Amerikan sapığındaki baş karakterse, Bateman'da adı, öldürmeye başlıyordu.
Bakın cinayetler işlemeye başlıyordu.
Ve sonunda ne oluyordu biliyor musunuz?
Şimdi bakın neye örnek veriyorum ben?
Karakteri belirleyemeyen öykü.
Karakter resmen kendisini değiştirebilmek için, dönüştürebilmek için hatta belki de kendisini yok edebilmek için bir öykü yazıyordu.
Bir cinayet öyküsü, bir seri katil öyküsü yazıyordu ve sonunda spoiler vereceğim başka çaresi yok.
Karakter sonunda gidip avukatına ben bir sürü cinayet işledim diye itiraf ediyordu.
Önce telefonda band kaydı bırakıyordu.
Avukat band kaydını siliyor bakın o kesin bir kanıttır.
Sonra gidip avukata diyordu ki ben cinayetler işledim.
Bir sürü cinayet işledim.
Ve avukat ne yapıyordu biliyor musunuz?
Hiçbir şey. Benimle şakalaşma defol git diyor.
Başından hani savuyor onu.
İnanmıyor onun söylediklerine.
Ve karakter sonunda kameraya dönüp ne diyordu biliyor musunuz?
O kadar kötüyüm ki diyor.
Kendimi değiştiremiyorum bile.
Bakın cinayet işliyorum. Benim yok olmam lazım diyor.
Yani benim idam edilmem lazım.
Hapse tıkılmam lazım. Ama hiçbir şey değişmiyordu.
Karakter. Aslında bu iki tarafa da örnek verilebilir.
Yani ne öyküyü belirleyebiliyor, başına gelecek şeyi belirleyebiliyor.
Ne de kendisini değiştirebiliyor.
İnanılmaz bir şey. Ama tabii şuna örnek veriyorum bunu.
Karakter kendisini değiştirebilmek için, kendisini belirleyebilmek için bir öykü yazıyordu.
Ama o öykü, o karakteri belirleyemiyordu.
Biz bütün öyküyü böyle aptal gibi izliyorduk.
Yani sonunda bu karaktere ne olacak diye.
Hiçbir şey olmuyordu ve karakter değişemiyordu da.
farklı bir karakter de ortaya çıkmıyordu.
Yani filmin başındaki karakterle sonundaki karakter aynı.
Bu kadar korkunç şeyler yapmış ve yapıyor olmasına rağmen.
Güzel bir örnek değil mi? Bence çok güzel bir örnek gerçekten.
Şimdi iki tane daha örnek verdim.
Farklı yapılar arz eden iki filme daha örnek verdim.
Şimdi bambaşka iki örnek daha vereceğim size.
Burada artık belirleme ya da belirleyememe yok.
Umursamayan örnekler vereceğim size.
Bunlar daha da ilginç. Öyküyü umursamayan karakter, karakteri umursamayan öykü örnekleri vereceğim.
Şimdi öncelikle karakteri umursamayan öykü örneği vereceğim size.
Bakın çok ilginç. Michael Haneke'nin Kaşe diye bir filmi var.
Saklı diye bir film. Muhteşem bir filmdir.
Bana göre Michael Haneke'nin en iyi filmidir.
Kabaca öyküsünden bahsedeyim.
İzlememiş arkadaşlar için. Tövbe üst tabaka bir Fransız entelektüel bir karakter.
Bu karakter geçmişinde korkunç bir şey yapmış.
Onu çok anlatmayayım. Filmin öyküsü uzun.
Korkunç bir şey yapmış ve geçmişte yaptığı o korkunç şey 30 sene 40 sene geçtikten sonra karakterin tekrar karşısına geliyor.
Karakter yani aslında bir bedel ödemesi lazım.
Çok uzun yıllar önce de yapmış olsa korkunç bir şey yapmış.
Hani bir hayatı mahvetmiş.
Bunun bedelini ödemesi lazım.
Ve tabii ki bu karakter bu bedeli ödemek istemiyor.
Ne yapıyor biliyor musunuz? Olayı kapatmaya çalışıyor.
Olayı bastırmaya çalışıyor.
Yok etmeye çalışıyor. Yani o gerçekten ve yani aslında ne kadar hani boktan bir insan olduğundan diyeyim.
Berbat, leş bir insan olduğu gerçeğinden kaçmaya çalışıyor.
Şimdi bakınız çok ince bir denge.
Ama Michael Haneke öyküyü bize anlatıyor.
Yani biz öyküyü ve o karakterin aslında ne kadar diyorum entelektüel böyle hani şık, zarif diyorum hani modern dünya entelektüeli olarak görülse de aslında içinde ne kadar iğrenç bir insan olduğunu
ve bu iğrençliği de ısrarla hani unutmak istemesini, kapatmak istemesini, o defteri hiç açmak istememesini böyle parsel parsel izliyoruz.
O kadar güzel izletiyor ki Michael Haneke bize.
İşte bakınız burada da karakteri umursamayan öykü var.
Karakter ne yaparsa yapsın, olayları kapatmaya istediği kadar çalışsın, öykü bize gerçekleri anlatıyor.
Biz karakteri yani hiçbir şekilde yutmuyoruz.
Yani karakterin çevresinde söylediği o yalanları, olayı kapatmaya çalışmasını falan hiç ama hiç umursamıyoruz.
Karakter öyküyü belirleyemiyor.
Bu nedenle de öykü karakteri umursamıyor.
O öykü orada, biz öyküyü biliyoruz.
O karakterin ne yaptığını biliyoruz.
Öykü... Karakterini hiç umursamadan her şeyi bize eksiksizce, kusursuzca sunuyor.
Yani Michael Haneke tabii filmin yönetmeni bunu bize sunuyor.
Bu filmde tam olarak benim vurgulamaya çalıştığım noktaya giriyor.
Bakın karakteri hiç umursamayan bir öykü.
O kadar güzel ki, o kadar güzel bir denge ki.
Şimdi de bunun tam tersi bir örnek vermeye çalışacağım size.
Öyküyü umursamayan karakter.
Çok zor değil mi? Nasıl olabilir böyle bir şey?
Bir karakter öyküyü nasıl umursamaz?
İçindesin kardeşim. Nasıl öyküyü umursamıyorsun?
İşte bu zor soruya, bu çok zor duruma enfes bir yönetmen nefis bir film çekmiş.
Christopher Nolan Memento filmini çekmiş.
Hatırlıyorsunuz değil mi? İzleyenler tabii ki hatırlıyordur.
Muhteşem bir filmdir. Çok iyidir.
İzlemeyenlere de hani diyorum yine spoiler vereceğim ama mutlaka bu filmi izleyin diyorum.
Olağanüstü bir filmdir. Şöyle ki filmde Bir sigorta müfettişi bir karakter var Guy Pearce'ın canlandırdığı.
Bu evli ve mutlu bir adam karısını çok seviyor ve bir gece evine bir adam giriyor.
Karısını öldürüyor ve kendisini de sakatlıyor.
Bir nevi yani kafasını çatlatıyor öyle diyorlar yani filmde çok.
Hani güzel bir tanımlama diyebiliriz yani kafasını çatlatma.
Çünkü karakterin hani başına bir darbe giriyor ve karakter hafızasını kaybediyor ama yakın zamanla hafızasını kaybediyor.
Şöyle ki hani kim ve ne olduğunu falan biliyor ama yakın dönemli.
Anı oluşturamıyor. Yeni hatıralar oluşturamıyor.
Şimdi bu durumda da polis olayı kapatmış.
Kim öldürdük? Karısını bulamamış falan.
Karakter de bir nevi amatör dedektifliğe soyulup kendi karısının katilini bulmaya çalışıyor.
Şimdi bakın denge çok güzel.
Anı oluşturamayan, yeni hatıralar oluşturamayan bir karakter karısının katilini bulacak.
Yani dedektiflik yapacak. Çok zor değil mi?
Çok zor. Bunu bulmak için de karakter sürekli izleyenler hatırlıyordur.
Notlar alıyordu, fotoğraflar çekiyordu, fotoğrafların altına notlar yazıyordu vs.
vs. Evet dananın kuyruğunun koptuğu noktaya geliyoruz.
Ne dedik? Öyküyü umursamayan karakter.
Nasıl biliyor musunuz arkadaşlar? İşte spoiler.
Karısını öldüren karakterin kendisi istemeden karısını öldürüyor.
Ve bu gerçekle başa çıkamadığı için bu öykü ona çok ağır geldiği için o öyküyü umursamayıp kendine yeni bir öykü yazmaya çalışıyor.
Nasıl bir öykü biliyor musunuz?
Karısını birileri öldürmüş.
Kendisi de karısını öldüren birilerini arıyor.
Aslında bir hayaleti arıyor. Yani öyle biri yok.
Ama o gerçeği unutmak için ve hatta filmde bu gerçeği bilen tek kişiyi de öldürüyor.
Ya yine of ne kadar zor ya ne kadar kötü yani bakın.
İşte öyküyü umursamayan karakter.
Çünkü bu öykü kaldırılamayacak kadar ağır bir öykü.
Hani o gerçeği kaldıramıyor karakter.
Bakın Heneke'nin karakterine benziyor biraz.
Bakın güzel bir örnek. Ama Heneke...
Öyküyü bize eksiksizce anlattığı için bir anlamda.
Yani karakteri umursamayıp dikkatimizi öyküye çekiyordu.
Buradaysa Christopher Nolan film boyunca bize o karakterin dramını anlatıyor.
Onun adına biz üzülüyoruz, üzülüyoruz, üzülüyoruz.
Ve sonunda karakter öyküyü, gerçek öyküyü fark ediyordu.
Bir şekilde hatırlıyordu diyeyim.
Ama unutmayı tercih ediyordu.
İşte Michael Haneke'nin filmi de öyle olmuyor.
Karakter öyküyü kapatamıyor aslında.
Her şeyi bize Heneka detaylı biçimde anlatıyor ve öyküyü de değiştiremiyor da gizleyemiyor da karakter öyle söyleyeyim.
Ama işte Memento'da Christopher Nolan'ın filminde karakter öyküyü umursamayıp bütün gerçekleri silip yok ediyordu.
Yani hiç kimse o öykünün gerçek halini öğrenemeyecek.
Karakter de yeni ve yalan bir öyküyü yaşayacak.
Yeni ve yalan bir öykünün peşinden gidecek.
İşte öyküyü umursamayan karakter.
Nefis bir örnek Memento filmi.
Şimdi tüm bunları ben niye anlattım eee Görkem bunları niye anlattın diyen arkadaşımız varsa ona şöyle bir cevap vermek istiyorum.
Biz öyküleri ve karakterleri izliyoruz ama yönetmenler sık sık bize oyun yapıyorlar arkadaşlar.
Bakınız bunların hepsi yönetmenlerin bizimle yani izleyicilerle kurduğu dramatik dengeler.
İşte biz bu dramatik dengelerin altındaki bu mekanizmayı bu yaklaşım biçimini bu dengeleri anlayabilirsek.
hem yönetmenleri, hem öyküleri, hem karakterleri, hem alt metinleri çok daha iyi anlayabilir ve sinema anlatısıyla diyeyim çok daha doğru ilişkiler, doğru bağlantılar kurabiliriz.
Hani filmleri ne kadar incelediğimiz, hani çoğumuz aslında filmleri çok da incelemiyoruz yani.
Hani ya burada bir şey var ama falan diyoruz ya böyle.
çok fazla böyle kendimizi yormuyoruz zaten hatta çoğunlukla bizi yormayacak çoğunlukla eğlendirecek kafamızı boşaltacak filmler istiyoruz yani Cem Yılmaz diyordu ya yani kafanın dolu olması lazım hani boşu boşaltmak olmuyor diye işte bu
filmler gerçekten Bizi daha da dolduruyorlar.
Daha da besliyorlar. Zaten o yüzden bunlar başşabıt.
O yüzden harika filmler.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
