
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Sinemasal Açılımlar dosyamızın 23. bölümünü sunuyoruz ve konumuz Sempatik Suçlu tiplemesi. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Gerçekten hem şüphe yaratıcı hem de tedirgin edici değil mi?
Elbette. Ama işte zaten zaten bu yüzden sanatçılar, anlatıcılar, öykücüler bu tiplemeye bundan ilgi duyuyorlar ve sempatik suçlunun o tedirgin edici tarafını incelemek, anlatmak
onlara gayet cazip görünüyor.
Öyle olmalı ki sinema tarihinde gerçekten çok fazla sempatik suçlu var.
Ta 1910'ların 20'lerin sinemasına yani sinemanın icat edildiği ortaya çıktığı dönemlere baktığımızda bile biz sempatik suçlu karakteriyle karşı karşıya geliyoruz.
Yani Chaplin filmlerinde bile sempatik suçlu karakterleri tiplemelere rastlıyoruz.
İşte zaten görüyoruz ki bu nedenle sempatik suçu çok cazip bir karakter.
Altında çok derin anlamlar taşıyan bir karakter.
Ve aynı zamanda da sinemacıların...
İzleyici ile kurduğu ilişkide böyle farklı açılımlara ilginç bağlantılara ilginç yaklaşımlara tavırlara da olanak veren bir karakter.
Ondan dolayı işte sinemacılar anlatıcılar sempatik suçlu karakterine ilgi duymuşlar.
Ben de bu yüzden ilgi duydum işte ondan dolayı size sempatik suçlu karakterinin hem altındaki dramatik derinliği hem de sinemacıların bu şüpheli tipleme ile Hani nasıl bir bağ kurduklarını
ve bizim de o tipleme ile nasıl bir bağ kurmamızı istediklerini bugün konuşmak istiyorum.
Bu konuyu açılımlamak istiyorum.
Şimdi öncelikle hani genelde yaptığımız gibi sempatik suçlu nedir ne değildir size biraz ondan bahsetmeye çalışayım.
Bu denge nasıl ortaya çıkıyor?
Ondan bahsetmeye çalışayım.
Şimdi en temel dramatik yapı ya da hani işte geleneksel dramatik yapılı filmlerin meselesinden bahsedeyim size.
O neydi birçok kez bahsetmiştik.
Burada da kısaca geçelim. Şimdi bir iyi karakterimiz var bir kötü karakterimiz var ya da illa iyi ya da kötü demesek de farklı istemlere sahip iki karakterimiz var.
Bu iki karakteri filmler çarpıştırıyor bizim karşımıza getiriyorlar bunların bir tanesi kazanıyor bir tanesi kaybediyor.
Biz izleyicilerse genellikle her zaman değil ama genellikle daha böyle erdemli daha...
Genel insan kabullerine göre, genel ahlaki, kanuni, genel tüm dünya insanlarının ortak değerlerine daha yakın karakterleri iyi.
Bu değerlere biraz daha uzak olan karakterleri kötü olarak kabul ediyoruz.
Ve anlatıcılar da zaten çoğunlukla o erdemli karakterle daha kolay bağlantı kurabiliriz.
Daha kolay özdeşleşme yaşayabiliriz diye çoğunlukla bizim o karakteri tutacağımızı varsayıyorlar.
Ve iyi karakter olarak onu sunuyorlar.
Şimdi bu dengede bir problem yok.
İyi adam var kötü adam var biz iyi adamı tutuyoruz.
İyi adam kazanırsa evet yaşasın hepimiz mutlu oluyoruz seviniyoruz.
Kötü adam kazanırsa da eğer bunun altında çok ciddi açılımlar ve gerekçeler bekliyoruz anlatıcıdan.
Şimdi bunu bir kenara atalım burada ilginç bir şey yok çok kafa karıştırıcı bir durum yok.
Ancak eğer bir sinemacı bir anlatıcı bizi sadece kötü karakterlerle özdeşleştirip karşımıza Sadece öyküsünü izleyeceğimiz, kötü diye isimlendirebileceğimiz diyeyim karakterler
getirirse ne olacak? Normalde o karakterlerle bizim özdeşleşme yaşamımız biraz daha zor değil mi?
Elbette. İşte burada sinemacılar çok güzel numaralar yapıyorlar.
Ve bu numaraları yaparken de aslında bazı işte hem felsefi, hem sosyal, hem kültürel, politik bazı olguları inceleme şansı buluyorlar.
Nasıl bizi onlarla özdeşleştiriyorlar biliyor musunuz?
Burada diyorum bazı numaralar var bakın onları size açık etmeye çalışayım.
Şimdi birincisi en başta suçlu karakterlerin suç işleyen karakterlerin çoğunlukla içerisinde bulundukları suç eylemlerinin ya da suç organizasyonlarının suç
dünyasının zaten dünyanın bir parçası olduğu yani o karakterlerin temeden mecburen dünyadaki kötücüllükle bir arada yaşamak zorunda kalmaları ve
ister istemez bu hani suçun içerisine itildiklerini ve zaten hani onların bir anlamda yaratılışlarının, varoluşlarının suç ve suç dünyası üzerinden anlamlandığını
bize anlatmaya çalışıyorlar. Hemen daha önce birçok kez örneğini vermiş olduğum gibi hepimizin izlediği, bildiği bir filmden örnek vereyim.
Godfather. Godfather dünyasında hiç...
Hani siz suçun suçluların o Carlione ailesinin hani niye bunlar suç işliyor diye sorgulandığını gördünüz mü?
Hayır yok öyle bir şey. Çünkü zaten onlar işte baba Vito Carlione ta işte 1900'lerin başında Amerika'ya göç ettiğinde orada çok ciddi bir baskı vardır.
Ekonomik sorunlar vardır.
Mahallede mafya babaları vardır.
Başkalarından hara çalan kötücül tipler vardır falan filan.
Yani zaten Carlione ailesinin içerisinde düştüğü durum.
Zaten kötücül, zaten suçun işlendiği, devletin, kanunun, otoritelerin engelleyemediği bir suç dünyasının var olduğunu bize gösterir.
O anlamda biz Carlione ailesini, Vito Carlione'yi bir nevi hem kendisi bir adalet timsali böyle zayıflara yardımcı olan bir tür baba figürüne dönüşmesini garipsemeyiz.
Kanunen dünyanın geneline göre diyeyim biraz daha şüpheli tavırlarda bulunmasını çok da garipsemiyoruz.
Niye? Çünkü onun içerisine düştüğü dünya bu.
İşte az önce dediğim gibi suçlu karakterlerle bizi özdeşleştirmeye çalışıyorsa bir sinemacı bir anlatıcı.
Öncelikle bu dengeyi gözetiyor.
Diyor ki bu suçlular biraz mecburen suç işliyorlar.
Biraz dünyanın kötücül tarafından dolayı bu eylemlerin içerisindeler.
Şimdi bu bir. Birincisini bunu bir kenara atalım.
İkincisi bu karakterlerin zaten dünyada hani illa suç dünyasının içerisinde doğuyor olmasalar da geçmişlerinde çok acı, çok böyle hani karakterlerini dönüşüme
uğratıcı, çok büyük sıkıntılar yaratan, çok acı deneyimlerden geçmiş olduklarını bize gösteriyorlar.
Zaten bu da hani ilk maddeyle biraz bağlantılı bir şey.
Ne bileyim işte annesi babası öldürülmüş bir karakter çok yüksek olasılıkla.
Yalnız kalıp çok büyük travmatik deneyimler yaşamış bir karakterdir ve o karakterin suç eylemlerine girişmesi dünyanın acı tarafını görmüş olması sebebiyle biraz daha anlaşılırdır gibi bir mesaj
çıkıyor ortaya. Bu ilk iki maddeden şöyle güzel bir mesaj çıkıyor aslında bu filmler bize öyle hani ahlaki olarak çok pürüzsüz böyle bir polyanla böyle mutluluk oyunları oynayan pırıl pırıl bir dünya
tahayyülünde olan insanların bu iyimser bu Hani tırnak içinde ahlakçı, hayat çok güzeldir, dünya çok güzeldir, hadi hep birlikte el ele kol kola iyiliklere gideceğiz.
Hani hayalperestliğini yıkan yok eden filmlerdir bunların büyük çoğunluğu ve bu açıdan da gayet felsefi ve inceleyici filmlerdir gerçekten.
Şimdi bu işin ciddi tarafı, hani sempatik suçlu diye girdik ya sohbete, şimdi suçlu tarafını bu şekilde anlatmış olduk, tamam okey.
Biz suçluyla en azından bu iki numarayla bu iki yaklaşım biçimiyle biz özdeşleşebiliyoruz.
Sinemacılar bunu sağlayabiliyor.
Peki buna sempatiyi de nasıl ekliyorlar?
Tamam ne dedik? Şimdi biz bu karakterleri anladık onlarla özdeşleşiyoruz dedik ama onların yerinde olsak biz aynı şeyi yaparız demedik değil mi?
Öyle bir şey yok şimdi bu aynı şey değil.
Özdeşleşme iki tür. Yani bir kendimizi tamamen o karakterin yerine koyabiliriz.
İki kendimizi o karakterin yerine koymasak da en azından onun eylemlerini kendi bakış açısıyla yani karakterin bakış açısıyla haklı ya da en azından kabul edilir bulabiliriz dedik.
Bakın şimdi orada bir ayrım koyalım.
Ama iş sempati tarafına geçince işler biraz daha bulanıyor.
Nasıl bulanıyor biliyor musunuz?
Şöyle oluyor. Şimdi suç filmleri dediğim gibi en başta zaten bir suç dünyasının ya da suç işlemenin çok da ilginç ya da garip olmadığı bir Hani ortama sokuyor bu karakterleri dedik
ya. Ha işte eğer biz dünyada zaten insanların içine düşüp zaten suç işlemenin bir anlamda normal kabul edildiği yani hayatın bir parçası olarak kabul edildiği bir
dünyadan bahsediyorsak eğer işte artık bu dünyanın içerisinde kendince var olan onun için her şeyin normal olduğu suçlu karakterler ortaya çıkıyor.
Hani o karakterler bir meslek gibi yani herhangi bir insanın bir mesleği icra edişi neyse o insanlar suç eylemlerini gayet normal bir şeymiş gibi dünyanın bir parçası olarak icra edip kabul ediyorlar.
Yani her eylemlerinde biz suç işliyoruz hay Allah ya bunu yapmasak mı ama mecburuz ne yapsak hani gibi bir ahlaki ya da kanuni duygusal tartı falan koymayalar.
O insanların bir parçası olmuş artık bu.
İşte böyle bir durumda ortaya çıkarsa biz zaten o dünyayı...
kendi iç dinamikleriyle var olduğu kabul edilen dünyalar olarak görüyoruz.
Artık orada bir işte ahlaktır, doğrudur, yanlıştır, kanunidir, değildir falan gibi bir tartı kalmıyor.
Diyorum yine bakın Godfather dünyası da yine böyledir.
Oradaki yani polis karakterler bile kötüdür.
Çok az polis karakter vardır zaten.
Onlar bile ahlaki olarak ya da kanuni olarak şüpheli tiplemelerdir.
Yani neredeyse herkes suçludur.
Herkes suça bir açıdan bulaşmıştır.
İşte sinemacı bize böyle bir denge sunuyorsa artık orada yapacak bir şey yok yani.
Madem herkes suçlu işte bunun ciddi tarafı da var.
İşte yavaş yavaş komedi tarafına da yavaş yavaş o hani eğlenceli karikatürize tarafa kaymış oluyoruz ki.
O dünyada beceriksiz suçlu da oluyor.
Sarsak sakar suçlu da oluyor.
Ya da kabullendiği o dünyanın biraz daha komik, geyik, eğlenceli böyle biraz daha hafife alınan taraflarıyla da.
iştigal eden suçlular oluyor ve o sinemacılarda o tip inşaati karakterleri, o suçluları bize o şekilde sunuyorlar.
Şimdi bu sunmada da şöyle bir numara daha var.
Şimdi hani bu suçları da bir bölmek lazım değil mi?
Yani cinayet başka bir şey.
Ufak tefek dolandırıcılıklar, ufak tefek hırsızlıklar, böyle yan kesicilikler falan başka bir şey değil mi?
Şimdi hiçbir işte dikiş tutturamamış.
Ne bileyim eğitim görememiş belli yetenekleri becerileri olmayan işte kapitalist dünyanın çalışma hayatının bu çarkların diyeyim bu zorlayıcı tüketim toplumunun baskılarına dayanamayıp da
hani bu kuralların biraz dışına çıkan böyle kendi yolunu bulmaya çalışan küçük köpek balıkları gibi tiplemeler falan biraz daha sempatik biraz daha kabul edilebilir.
Hatta bu tipler genellikle çokça yakılanır.
6 ay yatar çıkar falan.
Polisler artık bunları tanır çok da umursamazlar falan derler ya işte.
Polis karşılaşıp hey bak başına bela sokmuyorsun değil mi falan diye.
Polislerle de bile artık muhatap olmuş böyle yüz göz olmuş falan.
Küçük suçlu tiplemeler vardır.
İşte bunlar artık bir anlamda kabul edilebilir.
Bir anlamda hatta bir kurban, bir mağdur, acil zavallı tipler falan gibi de görünmeye başlar bize.
Onları biraz böyle mazur görmeye başlarız.
Yani hani işte o da öyle bir tip keşke yapmasa falan ama işte dikiş de tutturamıyor böyle.
Hani öyle gariban gariban tipler falan diye sunar bazı sinemacılar bazı sempatik suçlu tipleri bize.
İşte bütün bunlar ortaya öyle bir perspektif çıkarıyor ki bu suçluların varlıklarını bir şekilde biz kabul etmiş o anlatıya eşlik etmiş oluyoruz.
Şimdi bu çerçevede son bir örnek daha vereceğim size.
Bu bence bütün bu anlatıklarımdan çok daha güzel bir numara.
Çok daha işe yarar bir formül yani.
Nasıl biliyor musunuz? Bu suçlular bütün suçlarını başka suçlulara, ahlaki ya da kanuni olarak başka şüpheli kişilere ya da gruplara karşı işliyorlar.
İşte yine aynı bir anlamda yine Godfather'a falan geliyoruz.
Şimdi başka film örneklerim var.
Sürekli Godfather üzerinden gitmeyeceğim ama yani bir suçlu suçunu başka bir suçluya karşı işliyorsa onu biz hatta doğru...
ahlaki, iyi, erdemli kişi olarak bile görebiliyoruz.
Diyorum hani Godfather'da da böyle bir denge vardır.
Diğerleri onurlu en azından kendi içinde bir adalet ve onur anlayışı oluşturmuş olan Vito Carleone'den pelit tiplemelere karşı daha erdemli bir duruş sergilediği için Vito Carleone bize çok daha erdemli görünüyor değil mi?
İşte bakın bu da çok güzel bir numara.
Aslında Vito Carleone de bir suçlu değil mi?
Evet. O da cinayet işliyor, o da işte ne bileyim haraç alıyor, o da hırsızlık yapıyor falan ama diğerlerine göre daha en azından ahlaklı ya da erdemli göründüğü için biz Vito Caglione'den en azından Godfather
dünyası bağlamında nefret etmiyoruz.
Şimdi bütün bu bahsettiğim dramatik dengeler bakın.
İzleyiciyle kurulan dengeler ve temelde bir anlamda numara bunlar.
Bunların hepsi numara. Değil mi?
Bunu itiraf edelim yani tamam.
Filmi izlerken biz Vito Caglione'yi destekliyoruz belki onu tutuyoruz ama neticede o suçlu mu?
Suçlu. Neticede suç işliyor mu?
İşliyor ahlaki olarak da.
Kendi ahlak anlayışına göre biraz daha böyle güçlü erdemli duruyor olsa da aslında genel kabullere göre onu bir suçlu olarak kabul edebilir miyiz?
Ederiz. Ancak dediğim gibi bize sunulan dünyalar dengeler böyle değil.
Şimdi birkaç filmden örnek vermeye çalışacağım size.
Diyorum çok örnek var gerçekten ama ilk aklıma gelen iki tane örnek İngiliz yönetmen Guy Ritchie ve onun gayet direkt bir şekilde etkilendiğini rahatça söylediği ve çok
sevdiğini de söylediği bir başka yönetmen Quentin Tarantino.
Şimdi bu iki yönetmen diyorum ayrıca Trantino sinemasına baya benzer ama yine de kendine has dokunuşları vardır.
İki yönetmenin sinemasında da artık tamamen böyle varlığı falan kabul edilmiş bir suç dünyası vardır.
Bu suç dünyasının içerisinde böyle biraz aptal daha sarsak ya da böyle nasıl diyeyim.
gereksiz prensipliği böyle çok kendi değerlerine çok bağlı hani suç dünyası prensiplerinden bahsediyorum bu arada böyle kendi değerlerine çok bağlı suç dünyasının gerekliliklerini artık tamamen kabullenmiş yani o suçlu
kıyafetini üniformasını tamamen giyip o dünyanın gereklerine göre hareket eden gereksiz katı ya da gereksiz aptal abuk sabuk davranışlarda bulunan ona rağmen bir şekilde hayatta kalabilen
falan tamamen suçlu karakterler vardır ve bu iki yönetmende bizi o karakterleri Hani o kadar sevimli, o kadar şirin böyle kendi dünyalarının içerisinde nasıl diyeyim komik ve bir anlamda
tabii ki ve tabii ki karikatürize.
Yani biraz abartılmış, biraz köşeleri sert çizilmiş falan sunar ki o karakterlerle özdeşleşlik yaşamakta, bir bağlantı kurmakta bir beis görmeyiz.
Zaten hani çok gerçek sunmaz bu yönetmenler bize o karakterleri.
Biraz daha şey sunarlar böyle.
Dediğim gibi karikatürize biraz daha böyle hayali bir perdenin arkasından bakarız o karakterlere.
Hani günlük hayatımızda o karakterlerin hemen hiçbiriyle karşı karşıya gelmeyi beklemeyiz.
Sunulan ton o biçimdedir.
İşte o az önce bahsettiğim dramatik dengeye geliyor bu hemen hemen.
Şimdi başka iki filmden daha bahsedeceğim size.
1988 tarihli iki tane harika...
Hırsızlık ya da dolandırıcılık öyküsü diyeyim mesela.
Bir tanesi Wanda adında bir balık diye İngiliz komedisinin en güzel örneklerinden bir tanesi olan bir soygun öyküsü.
Burada işte banka soyan bir ekip var ve bu ekibin karakterlerinin her biri başka komik, başka eğlenceli.
Şimdi işte burada da ahlaki olarak bu insanlar doğruyu mu yapıyor, yanlışı mı yapıyor falan yok öyle bir şey.
Öyle bir denge, öyle bir düşünsel alt metin falan yok.
Bize birbirinden egzantrik, birbirinden garip, komik, saçma.
Böyle aptal saptal tipler sunuluyor ve biz onların bu ilginçlikleri, bu sevimliliklerini bir anlamda sempatik buluyoruz.
Dediğim gibi biz kendimizi o karakterlerle direkt özdeşleştirmesek de kendi dünyaların içerisinde o karakterleri gayet bütünlüklü ve güçlü olarak kabul ediyoruz.
Keyifle izliyoruz. Bir diğer filmse bana göre bir nevi suç komedisi diyeceğim ama artık bu insanların yaptığına suç demek bile biraz şüpheli ama hani dolandırıcı karakterler öyle söyleyeyim.
88 tarihli, kirli çürük ve adi adında bir film.
Muhteşem bir film. İnanılmaz bir komedi.
Başyapıt seviyesinde bir film bence.
Buradaki denge nasıl biliyor musunuz?
Şöyle. Karizmatik, entelektüel böyle yaşı geçkin biraz olgunca bir karakterimiz var.
Michael Caine'in canlandırdığı bir karakter.
Çok zengin bir playboy'u canlandırıyor böyle.
Daha çok yaşlı diyeyim ya da böyle mirasiyeli kadınları kendisine aşık ederek onları dolandırıp onların servetlerine konmaya çalışan bir tür zampara, bir tür kadın düşkünü, bir tür servet
düşkünü bir bekarı canlandırıyor.
Şimdi bakın harika bir denge.
Şimdi bu adamın neticesinde bir dolandırıcı aslında ama suç işlemiyor.
İnsanları kandırıyor sadece.
Şimdi bu böyle bir karakter.
O kasabaya onunla aynı amaca sahip başka bir erkek zampara kadın avcısı bir karakter geliyor.
Bunu da Steve Martin canlandırıyor.
Hani Michael Caine ile Steve Martin burada nefis bir ikili oluşturuyorlar.
Bu ikisi şimdi aynı kasabada miras yedi kadın avlayacak halleri yok değil mi?
Bunlar birbirine rakip oluyorlar.
Birbirine saf dışı bırakmaya çalışıyorlar falan filan.
En sonunda diyorlar ki biz bir tane ortaya kadın koyalım.
O kadını kim tavlayıp da onun mirasına konmayı başarırsa...
Diğerini yenmiş olsun öteki de voltasını alsın gitsin o kasabadan.
Yani açıkçası iki servet düşkünü kadın avcısının birbiriyle olan yarışmasını ve mücadelesini anlatan film.
Nefis değil mi? Çok güzel. Şimdi genel böyle hani ahlaki kabullere göre işte servet avcılığı işte kadınları dolandırmak işte kadın avcısı olmak böyle zampara olmak falan ne kadar şey değil mi?
Yani normalde hani eleştireceğimiz bir şey.
İşte film öyle bir ton öyle bir...
alt metinde öyle bir karakter analize tutturuyor ki aslında hani bilmiyorum da şimdi büyük konuşmayayım ama en böyle feminist insanın bile kadının bile hani bu filmi izleyip sempatiyle yaklaşmaması bana güç gibi görünüyor
çünkü burada karakterlerin altında başka böyle dramatik derinlikler çıkıyor hani o karakterler kendilerine haklı ya da doğru mu görüyorlar ya da Hani o servetlerine konmaya çalıştığı kadınlar nasıl tiplemeler, nasıl
kadınlar falan çok ilginç bir perspektif sunuyor gerçekten ortaya.
Nefis karakter analizleri var.
Neyse çok uzattım ya bu film çok iyi bir film gerçekten ama neticede yine ortada ahlaki hatta kanuni bir denge var.
Ve bu film bu dengeyi gördüğüm en güzel kıran ve esneten filmlerden bir tanesi olarak karşımıza geliyor.
Gerçekten çok iyi bir film izlemenizi tavsiye ederim.
Şimdi bir başka Alanta Dolanta filmi gibi bir film.
Kısa bir filmin öncesinden bahsetmem lazım ama o açıdan da özel bir film çünkü.
Şimdi Yüzüklerin Efendisi gibi efsane bir projeyi karşımıza tüm görkemiyle getiren yönetmen kimdi?
Peter Jackson. Peter Jackson aslında nereli bir yönetmen ve zaten Yüzüklerin Efendisi'ni nerede çekti?
Yeni Zelanda'da. Peter Jackson'ın Hollywood bileti olan bir film bu.
Filmin adı Frighteners, Sevimli Hayaletler ve filmin yapımcısı kim?
Steven Spielberg. İkinci yapımcısı kim?
Stephen Spielberg'in öğrencisi ya da eski asistanı olup sonradan yine sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden birine dönüşen Robert Zemeckis.
Robert Zemeckis ile Stephen Spielberg birleşip Peter Jackson'ı bir anlamda keşfedip Hollywood'a kazandıran yönetmenlerdir bakın.
Peter Jackson Hollywood'a geliyor bu iki büyük yönetmenin yardımıyla desteğiyle muhteşem bir film çekiyor.
Film dediğim gibi sevimli hayaletler.
Geleceği Dönüş serisinin muhteşem oyuncusu Michael J.
Fox Marty McFly karakterini canlandıran bu filmde de başrolde Robert Zemeckis'in çok sevdiği oyuncusu olduğunu anlıyoruz buradan.
Bu filmde şöyle bir durum var.
6. filmin hatırlıyorsunuz I See Dead People.
Burada da Dead People'ları ölüleri gören bir karakter var.
Ve bulunduğu kasabada da insanların evlerine musallat olan hayaletleri.
Çıkaran hani insanlara bu açıdan yardım eden hani bir anlamda Ghostbusters böyle hani hayalet avcısı ruh avcısı falan gibi mediumumsu bir karaktere dönüşen bir tipleme var.
Aslında elbette bu bir dolandırıcı Michael J.
Fox'un canlandırdığı karakter. Biraz böyle insanların korkularından böyle hayalet ruh cin korkularından falan faydalanıp böyle biraz yolunu bulan hani dedim ya az önce küçük böyle hani hilekarlıklar küçük hırsızlıklar
küçük dolandırıcılıklar yani hani.
100 milyon dolar çalmıyor.
Böyle 300-500 dolar çalıyor falan.
Öyle bir dolandırıcı karakter.
Ama meğersem anlıyoruz ki zaten bu karakter o ruhlarla, o ölülerle falan arkadaşmış zaten.
Ruhları diyor ki git şu evi biraz korkut falan.
Ben de seni geleyim oradan çıkarayım yolumuzu bulalım.
Çok güzel bir dolandırıcılık değil mi?
Bence harika gerçekten. Nefis bir film.
İnanın çok güzel bir film. Bakın bir korku komedidir.
Korku komedi türü hani sinema tarihi için özel türlerden bir tanesidir.
Yani korkuyla komediyi bir araya getiren Çok fazla iyi film yok bence.
Çok zor bir tür ve bence de bu türün, bu alt türün diyeyim, tür kaynaşmasının diyeyim en güzel örneklerinden bir tanesidir gerçekten Frighteners, Sevilme Hayaletler filmi.
Tam da konumuza denk geliyor.
Ya bakın insanların korkularını kullanarak onları dolandıran, paralarını alan bir karakter var burada.
Ama hayır, inanın film o kadar iyi ki bu işte sempatik suçlu tipine tam uyan bir karakter burada gerçekten Michael J.
Fox'un canlandırdığı karakter.
İzlemediyseniz izlemenizi öneriyorum.
Çok güzel bir denge kuruyor yani.
Bahsettiğime çok denk geliyor. Şimdi böyle birer ikişer karakterlerden bahsettim.
Şimdi size devasa bir sempatik suçlu ekibinden bahsedeceğim.
Ve yine az önce bahsettiğim dramatik dengelerde de çok net bir noktaya denk gelen bir grup bu.
Steven Soderbergh'ün meşhur Ocean's Eleven serisi.
Ocean's Eleven serisi.
Ocean's Eleven işte. Ocean'ın on birlisi.
11 kişilik muhteşem bir soygun ekibinin devasa soygunlara girişmesi.
Bu insanlar kim? Hırsız.
Bu insanlar soygun yapıyor ama biz bu insanları sempatik olarak buluyoruz.
Nasıl oluyor bu? Onları seviyoruz, hepsine bayılıyoruz hatta.
Nasıl oluyor? İşte az önce bahsettiğim dengeyle.
Bir suçlu eğer suçunu başka...
Şüpheli karakterlere ya da gruplara karşı işliyorsa biz o karakterlere karşı sempati duymakta hiç de zorluk çekmiyoruz.
İşte tam olarak Ocean's Eleven serisi buna denk geliyor.
Bu karakterler gidip Las Vegas'taki mesela en büyük kumarhaneyi soyuyorlar.
Ve alelen diyoruz ki evet soyun harika çok iyi bir fikir ya ben olsam ben de yaparım.
Neredeyse diyeceğimiz bir...
Denge ortaya çıkarıyorlar.
Karakterlerin her biri ayrı egzantrik, her biri ayrı sevimli, ayrı tatlış.
Zaten kadroya bakar mısınız?
George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Julia Roberts.
Yok yok başka bir sürü oyuncu da var.
İşte tam olarak Steven Soderbergh burada çok güzel bir denge kuruyor.
Yani bir suçlu başka bir suçlunun malını çalarsa hiç kimse bundan rahatsız olmaz.
Ve baş karakterleri kanunen en azından suçlu olsalar da ahlaki olarak onursuz, erdemsiz görmez diye düşünüyor.
Böyle bir şey getiriyor. Hemen buna benzer daha yakın zamanda bir örnek vereyim size.
Sihirbazlar Çetesi. Now You See Me orijinal adıyla gösterime giren bir film.
Çok eğlenceli, çok nefis bir film.
Burada da nefis bir ekip var ama hani isimlerine bakar mısınız?
Sihirbazlar Çetesi. Ocean's Eleven'da bayağı banka soyguncuları var.
Burada ne var biliyor musunuz?
Sihirbazlar var. İlizyonistler var.
Nefis bir ekip. Dört tane sihirbaz.
Devasa bir gösteri stadyumunda on binlerce kişinin önünde Amerika'da oluyor bu gösteri yani Fransa'daki bir bankayı sayıyorlar.
Hadi buyurun bakalım. On binlerce insan bu insanların arkasında onları çok seviyorlar.
Onlara sempati duyuyorlar ama onlar banka sayıyor.
Nasıl oluyor bu şey? İşte yine tam bahsettiğim dengeye denk geliyor.
Bu karakterler belli şeylerin temsilcileri oluyorlar.
Belli değerleri işte kapitalist sistem mi dersiniz, bankacılık sistemi mi dersiniz ya da insanların parasıyla zengin olan başka zengin güçler mi dersiniz onlara karşı bir duruş sergilemiş
oluyorlar. Çok güzel bir denge gerçekten.
Damla bahsettiğim noktaya geliyor.
İşte buradaki karakterler birer suçlu olsalar da hırsızlık yapıyor olsalar da bizim sempatimizi kazanıyorlar.
Son bir örnek vereceğim artık.
Çok uzattım ama diyorum çok güzel örnekler var.
Burada çünkü bahsettiğim dramatik dengelerde farklı noktaya gelen bir karakter olduğu için bunlara örnek vermek istiyorum.
Ve hani birçoğumuzun bildiği bir karakter olduğu için Ant-Man, Karıncı Adam, Marvel dünyasının neredeyse artık merkezinde yer alan karakterlerden bir tanesi olduğunu söyleyebiliriz.
Karıncı Adam'ın ve Karıncı Adam, Scott Lang, Paul Root'un canlandırdığı bir hırsız.
Hangi noktaya denk geliyor bahsettiğim dramatik dengede?
İşte o beceriksiz hırsız dedim ya.
Yani o çalışma hayatının, o işte diyorum kapitalist düzenin, çalışma dünyasının, bu baskı dünyasının dengelerine pek de ayak uyduramayan, yani işte iş arayan, iş bulamayan, bir türlü
dikiş tutturamayan bir anlamda düzenle, sistemde sorunu olan bir karakter.
Bir yandan da bundan dolayı işte karısıyla boşanmış bir tane kızı var.
Hem kızına iyi bir baba, ahlaklı, erdemli, düzgün.
Doğru bir insan olduğunu göstermeye çalışıyor.
Saygı duyulacak bir insan olduğunu göstermeye çalışıyor.
Bir yandan da işte boşandığı annesi kızını kendisine göstermiyor falan.
İşte sen mi suçlusun? İşte kızımızdan dolayı senden utanıyorum falan filan.
Böyle çok güzel bir ailevi bir dramatik denge var falan.
İşte bu karakterde çalışma hayatına atılıp düzgün onurlu erdemliği hiç suç işlemeyen bir karakter olmaya çalışıyor.
Ama bunu başaramıyor.
Mecburen tekrar böyle küçük hırsızlıklara falan girişmek zorunda kalıyor.
İşte bakın. Az önce bahsettiğim dramatik denge karşımızda ve biz her ne kadar diyorum Scotland karakterinin yaptığını doğru görmesek de onu nasıl görüyoruz biraz mağdur gibi görüyoruz biraz aciz
gibi görüyoruz. Hani onun o üzüntüsünü o hani kederini biraz paylaşıyoruz istiyoruz ki yani o şeyden çıksın o can sıkıcı durumdan o suç işlemek zorunda kalma hissiyatından çıksın iyi güzel
şeyler yapsın kızını geri kazansın işte.
Düzgün bir iş tuttursun. Parasını kazansın.
Hayatını sürdürsün istiyoruz. Çok güzel bir denge.
Tabii Scott Lang bunun fazlasını yapıyor.
Hani madem hırsız olamıyorum bari süper kahraman olayım diyor.
Değil mi? Ne güzel bir denge.
Artık yersen ama işte Marvel filmleri oldukça ikna edici filmler oldukları için bize bunu yediriyorlar.
Ve o karakter kızını kazanmıyorken sonra gidip dünyayı kurtarıyor.
Hatta ev dünya da değil.
Evreni kurtarıyor. İşte zaten aradaki hani denge bozumu ne kadar büyük olursa filmde o kadar etkileyici olur ya okey.
Neyse yanında işte Thor falan gibi böyle tanrılar falan var.
Ondan dolayı biraz yardım alıyor diyebiliriz ama yine de sağ olsun Scotland baya böyle sempati duyduğumuz.
Suçlu karakterlerden güzel bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Daha çok uzatmayayım arkadaşlar zaten uzattım kusura bakmayın yine çok zengin bir konu derin bir konu ama son olarak şu noktayı vurgu yaparak sohbetimizi bitireyim.
Şimdi 1970'lerdeki gibi suç öykülerine suçluları anlatan öykülere tepkiyle yaklaşan bir kitle artık pek yok herhalde yani bu hani bu duvarlar herhalde kırılmıştır artık ama yine de şunu söylemek lazım.
Suçu ve suçluyu anlatan filmler her ne kadar suçluları bazen sempatik gösteriyor olsalar da aslında elbette suçu ya da suçluyu öven filmler değiller.
Esas nokta bu filmler hani o güllük gülistanlık dünya imajının karşısında karanlık tarafı bize tanıtan bir anlamda suçu tanıtan suçluyu
tanıtan suçlunun suçlu olma psikolojisini nasıl suç işlediğini Görece normal bir insanın aslında nasıl suça kayabildiğini ya da bu hani ahlaki ve kanuni
sayısız kurallarla çevrelenmiş dünyanın içerisinde hala nasıl bir suç dünyasının var olabildiğini ortaya çıkabildiğini bize gösteren filmler bir anlamda da aslında aydınlık
dünyanın karanlık dünyayı ortaya çıkaran ve yaratan bazı kusurlarının hatalarının ve iç dinamiklerinin olduğunu bize gösteren filmler.
Bu da hangi dengeye geliyor biliyor musunuz?
Birkaç program önce ben sinemada kötü adam diye bir dosya yapmıştım ve orada şunu özellikle vurgulamaya çalışmıştım.
Nasıl ki ajan Simit'i doğuran Neo ise Joker'i doğuran ve ortaya çıkaran Batman ise Darth Vader'ı ortaya çıkaran ve doğuran Obi-Wan Kenobi ise yani kötü
adam dediğimiz tipleri aslında iyi adamlar, iyi ve erdemli kişiler.
hataları sonucu ortaya çıkarıyorlarsa ya da belki de bu bir hata değil de dünyanın temel süre gidiş dinamiklerinin iyinin kötüyü yaratması, kötüyle
iyinin bir anlamda adaletin ya da iyiliğin kötülüğün farklı taraflarını temsil etmesine rağmen bir denge ortaya çıkarmaları mesajı bu filmlerde karşımıza geliyorsa işte
suçu ve suçluyu anlatan filmlerde Karanlık tarafı övmüyorsa da en azından o tarafı tanıtan, o tarafın dinamiklerini inceleyen ve bir anlamda buradan hani
karanlık taraftan aydınlık tarafa yönlendirilmiş bir eleştiri görevi görüyorlar.
Bakın bu çok önemli, çok güzel bir denge.
Diyorum işte bu film suçluyu övüyor.
Hayır, o film suçluyu övmüyor.
O film suçun ortaya çıkış dinamiklerini eleştiriyor.
Ve bu eleştiriler her şekilde...
bizim de kendisini içerisinde gördüğümüz aydınlık tarafa yönlendirilmiş eleştiriler olarak karşımıza çıkıyor.
İşte belki de hani o suçlu ya da suçluyu anlatan filmleri eleştirenler, belki de ahlaki değerlerin ya da kanuni kabullerin açıklarını, sorunlarını
eleştirdikleri için bu filmlere tepki gösteriyorlar.
Bu çok ince bir denge bu çok hassas bir denge ondan dolayı bu filmleri ben kendi adıma çok değerli görüyorum diyebiliriz ki yani bu filmlerden yola çıkarak öyle dünya ya da ahlaki dünya ya da kanunların
çerçevelediği dünya öyle sanıldığı gibi ya da sunulduğu gibi pek de pürüzsüz pek de öyle pırıl pırıl dünyalar değiller.
Bundan dolayı bu filmleri mümkün olduğunca eleştirel filmler olarak görüp O tip biri okumaya tabi tutmak gerekiyor.
Bilmiyorum bunu ne kadar yapıyoruz ya da geniş kitleler bunu ne kadar yapıyorlar.
Ben inanıyorum ki suçu ve suçluyu anlatan filmler bence bu anlamda bugün verdiğim filmlerin hemen hemen büyük çoğunluğu bu kapsama giren filmlerdir.
Çok güzel bir denge tutturup biraz kafamızı karıştırıp dengelere biraz farklı bir pencereden bakmamızı sağlama amacı güden filmler oluyorlar.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
