
Sinemasal Açılımlar 17: Jean Luc Godard Sineması
15 Eylül 2022 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, sinemasal açılımlar dosyamızın 17. bölümünde, 13 Eylül günü ölen, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Jean Luc Godard'ı inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Ve tüm sosyal medya, tüm sinema dünyası tabii ki Godard'ın ölüm haberiyle çalkalandı.
Hemen tabii onun filmleri tekrar hatırlatıldı, meslek hayatı, sanatsal hayatı hatırlatıldı, söylemleri hatırlatıldı.
Sinemadaki o eşsiz alan, Jean-Luc Godard'a ait o eşsiz bölge tekrar tekrar konuşuldu.
Jean-Luc Godard'ın önemi ve sinema tarihindeki sanat dünyasındaki önemi tekrar anıldı.
Ben de aslında bu haftaki programımı hazırlamıştım, size sunmak üzere kaydetmiştim.
o programı tabii ki bir kenara attım ve ben de Godard'ı anlatmak istiyorum.
Onun filmlerinden, onun sanatsal hayatından ve özellikle de sinemadaki ayırt ediciliğinden hani onu böyle sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden biri yapan özelliklerinden ayrıcalıklarından
bahsetmek istiyorum.
1930 yılında Fransa'da dünyaya gelen Godard eğitimli ve ortada bir ailenin çocuğu ve neredeyse tüm sanatsal hayatında diyelim üniversite yıllarından sonra hani ne Ne yaptıysa, ne çektiyse,
ne yazdıysa, ne söylediyse sohbet konusu olduğu insanlar Godard'dan çok ciddi biçimde etkilendi.
Ondan etkilenenlerden de zaten bugün bahsedeceğim.
Gerçekten çok müstesna bir isim, çok özel bir isim Jean-Luc Godard.
En başta tabii Godard deyince aklımıza Fransız yeni dalgası geliyor.
Fransız yeni dalga sinema akımı.
Cayet du Cinéma'dan bahsetmemiz lazım.
Öncelikle 1950'li yıllarda Fransa'da çıkmaya başlayan bir dergi bu.
Ve bu derginin kurucusu ve en önemli ismi aslında yine sinema tarihinin en önemli sinema kuramcılarından bir tanesi olan André Bazin.
André Bazin ile Godard üniversite yıllarında tanışıyorlar.
Sinema üzerine çok entelektüel böyle çok düşünsel avantgard fikirler yürütmeye başlıyor.
başlıyorlar ve André Bazet'in kurduğu Cahiers du Cinéma dergisinde Jean-Luc Godard yazılar yazmaya başlıyor.
Aslında Cahiers du Cinéma'nın yazarları birçok önemli entelektüel yazar Amerikan sinemasına hayranlar.
Özellikle Hitchcock'a çok hayranlar.
Amerikan sinemasını inceliyorlar, eleştiriyorlar.
Onlar üzerine derin yazılar yazıyorlar.
Fransız yeni dalgası akımı ve özellikle Godard aslında bu hayran olduğu Amerikan sinemasından çok farklı, çok sıra dışı hatta bir anlamda o sinemayı Yıkmaya çalışan, onun tüm
paradigmaları, tüm alışılmış taraflarının dışında üretimler yapmaya soyulmuş sinemacılardı ki.
İlginç değil mi? Hani o sinemayla besleniyorsunuz, o sinemaya hayransınız.
Ancak onun tam dışında işler yapıyorsunuz, onun tam karşısında yer alıyorsunuz.
İşte belki de gerçekten avantgard olmak, entelektüel olmak bu demektir.
Godard'a beslendiği Amerikan sinemasının tam olarak karşısında...
durdu ve karşısında bir sinema yaptı.
İşte Kayadü Sinema yazdıktan sonra artık bu derginin sinemacıları Film yapmaya soyunuyorlar ve işte Godard'a ilk filmini 1960 yapımı ve muhtemelen de zaten en
çok tanınan, en çok sevilen, en çok konuşulmuş olan filmi Serseri Aşıkları ilk uzun metrajı 1960 yılında yapıyor ve gerçekten yer yerinden oynuyor diyebiliriz.
Dedim ya Fransız Yeni Dalgası'nın en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Kısaca size Fransız Yeni Dalgası'ndan da bahsedeyim.
İlerleyen programlarda Fransız Yeni Dalgası'na apayrı bir alan açmayı zaten istiyorum.
Sinemasal açılımlar dosyası içerisinde yani bu konuyu uzun uzun size anlatacağım.
Başka önemli yönetmenlerden de tabii o zaman bahsedeceğim ama bugün Godard'ın üzerine odaklanacağımız için konuyu çok fazla dağıtmayayım.
Diğer yönetmenlere hiç girmeyeyim.
Yeni dalgadan da kısaca bahsedeyim.
Kabaca Fransız yeni dalgası 1950'lerin ve 60'ların hani biraz politik olarak çöküntü içerisinde olan karmaşık ruh halinde o isyankar ve aynı zamanda eleştirel bir
bakışa yaklaşıma sahip gençlerin hayatlarını ve hani ekonomik olarak kötü durumda olan ailelerini O ailelerin, o ailelerin çocuklarının karamsar ruh hallerini anlatan bir sinema
akımıydı. Ve aynı zamanda Hollywood genel olarak zaten 30'lu yıllardan itibaren düş fabrikası yakıştırmasıyla anılan bir sinemaydı ki halkın içerisinde bulunduğu kötü sosyal, psikolojik,
işte politik, eleştirel durumu anlatmaktansa daha çok halkı bir anlamda uyutan ve gerçeklerden uzaklaştıran bir sinema yapıyordu Amerikan sineması.
İşte yeni dalga...
Bir anlamda tam bu duruşun karşısında durup daha gerçekçi ve sokaktaki insanın karmaşık ruh halini görselleştirmeye çalışan bir sinemaydı Yeni Dalga.
O anlamda Godard'a zaten Kayadü Sinema'da yazdığı dönemlerden hem de Fransız Yeni Dalgasının bir temsilcisi olduğu dönemlerde söz konusu muhalif bakışını eleştirel bakışını da sinemasına...
En yüksek seviyede yansıtmış yönetmenlerden bir tanesiydi.
Peki şimdi bu yeni dalga dışında dedim ya çok önemli bir tarafı var Godar'ın.
Çok kısaca size özetlemeye çalışayım.
Şöyle ki... Dramatik yapı dediğimiz giriş gelişme sonuç yapısından oluşan ve Hollywood'un ta ilk günlerinden itibaren sarıldığı ve hatta bir anlamda icat
ettiği diyelim bu anlatım yapısının sinema tarihinde karşısında duran yegane yönetmen Jean-Luc Godard'dır.
Yani nasıl hemen bir örnek vereyim.
Birbiriyle sevgili olan iki çiftimiz var.
Serseri tipler zaten adı üzerine.
Serseri aşıklar. Bir ilişkilerini sürdürürken aynı zamanda soygunlar yapıyorlar.
Hırsızlık yapıyorlar. Ve sonunda başlarına bir şey geliyor.
Şimdi ben size kabaca gelişme sonuç içeren bir öykü anlattım.
Ve bu aslında zaten Hollywood'un yapacağı bir filmin kabaca özeti diyebiliriz biz bunun için.
Size anlattığım bu kısa öykü için.
İşte Jean-Luc Godard bize böyle bir öykü anlatıyor.
Ancak filmin ilerleyişi hiç de işte şöyle bunlar tanıştı şunu yaptılar ve sonunda da bu oldu gibi giriş gelişme sonuç yapısını içermiyor.
Film birçok anında anlattığı ana öyküyü bir kenara bırakıp o gençlerin İlişkilerine, sohbetlerine, birbirleriyle olan yakınlıklarına ya da o gençlerin farklı farklı konulardaki
fikirlerine, tartışmalarına, bir anlamda karakterlerinin düşünce dünyalarına ve hayata bakışlarına kocaman bir pencere açarak öyküsünü bir kenara atıp karakterlerini daha
fazla merkeze alıyor. Ve bu şekilde dediğim gibi Hollywood'un o sarıldığı öykü anlatma sinemasını da tam olarak karşısına alıp bir öykü anlatmadan bize karakterlerini ve onların
ruh hallerini ve onların hayata bakışlarını anlatmış oluyor.
Godard neredeyse kariyerinin başlangıcında diyeyim ya da ara ara hani birçok filminde tam olarak böyle bir yapı sundu bize.
O Hollywood'un öykü anlatma yapısının tam olarak dışında olduğu halde bize çok değerli karakterler.
Aynı zamanda tabii ki hani öyküyü bir kenara atıyor olsa da aynı zamanda öyküler de.
Tabii ki anlattı. Sadece bunu bizim alıştığımız dramatik yapıya hiçbir şekilde yaslanmadan bunun dışında durarak anlattı.
Ve kendisine özel bir alan açarak çok ciddi biçimde sinemayı etkiledi.
Şimdi Goddard ilerleyen yıllarda tabii çok fazla film yaptı.
Gerçekten çok üretken bir sinemacı.
Yüzden fazla filmi var. Kısa filmler yaptı, belgeseller yaptı, televizyon için bir şeyler yaptı.
Durmadan çalıştı diyebiliriz.
Çok fazla film olduğu için hani filmlerinin hemen hepsini izledim diyemeyeceğim.
Çoğunlukla başlıca filmlerini izliyoruz hani onu tanıyabilmek için.
Bana göre Jean-Luc Godard'ın en iyi filmi Çılgın Piero adıyla bildiğimiz Piero de Flo filmi.
1965 yapımı.
Gerçekten nefis bir film.
Harika karakterler, harika bir öykü, harika bir görsellik, çok özgün ve özgür bir ruh.
Yani hani filmi nasıl ansam, nasıl anlatsam, nasıl övsem bilemiyorum ama gerçekten çok iyi bir filmdir.
Ve hani Godard'ı tanımak istiyorsanız nasıl bir sinemacıdır diye onun bir filmine göz atayım.
İstiyorsanız birçok sinema yazarı aslında size ilk ve belki de en önemli filmlerinden biri olan Serseri Aşıkları önerecektir.
Ancak ben... Pierre de Filo'yu öneriyorum.
Birçok yine sinema yazarına göre aslında Alphaville en önemli en değerli filmlerinden bir tanesi olabilir.
Hani gerçekten çok önemli birçok filmi var yönetmenin ancak ben dediğim gibi çılgın Pierre de Filo'yu size öneriyorum.
İlerleyen yıllarda Jean-Luc Godard o politik o muhalif ruh hani genel geçer paradigmalara kabullere karşı olan ruhu sürekli devam etti.
Çok da önemli söylemleri vardır hem sinemayla ilgili hem hani politik dünyayla ilgili siyasetle ilgili yani yaptıkları filmleri söylemleri.
Çok önemlidir ama bence...
Sıkı sıkıya bağlı olduğu o dramatik yapıyı o giriş gelişme sonuç yapısına bağlı olmadan onun karşısında durarak film yapabilmiş olması birçok sinemacıya göre hani birçok sinema
yazarına göre falan bu kaçınılmaz bir şey.
Dramatik yapı olmadan insanlara film izlettiremezsiniz.
Filminde olan gerçekten çok geniş bir kitle var.
Ancak bunun karşısında durabilmiş olması bence Godar'ı en önemli sinema kişiliklerinden bir tanesi yapmaya yetiyor diyeyim.
Jean-Luc Godard filmi izlerken gerçekten filmin bazı anlarında öyküyü unutursunuz.
Hani o karakterleri Jean-Luc Godard'ın odaklanmak istediği başka başka şeylere siz de odaklanırsınız.
Tabi ister istemez bunu yaparsınız.
Ve sonra hani yönetmen öyküye tekrar geri döner.
Hatta bazen geri dönmez bile.
Bir anlamda bir Godard filmi izlerken onun dünyasında ya da onun dünyasını anlattığı karakterlerin dünyasında kaybolur gidersiniz.
Bu o kadar farklı bir şey ki.
Bu o kadar sıra dışı bir şey ki.
Hani elbette geleneksel sinemanın da yönetmenleri bize muhteşem karakterler sundular.
Yani atıyorum şimdi ben Jean-Luc Godard'ı burada överken ne bileyim Coppola'yı ya da Godfather'ı kötülüyor muyum?
Hayır. O demek değil ama hani oradaki öykü Oradaki durum, oradaki karakterler hep merkezdeki ana öykünün takipçisi ve onu her şekilde bizim takip ettiğimiz bir yapı sunarlar.
Yani işte Godfather'dan örnek verdik.
İşte Godfather'da hiçbir anda öyküyü tamamen bırakıp gitmeyiz biz.
Michael Carleone'nin öykünün ilerleyişinde önem arz etmeyen hiçbir anını görmeyiz.
Michael Carleone futbol seviyor mu?
Atıyorum. Hangi yemekleri seviyor?
Avrupa sineması hakkında ne düşünüyor?
Uzak Doğu hakkında ne düşünüyor?
Hiçbir şekilde bilmeyiz bizi.
Bunları göstermez Coppola.
Çünkü onun sinemasında bunların önemi yoktur.
Öykü akar, öykü devam eder.
Öykü Michael Carleone'yi ne kadar etkiliyorsa ya da Michael Carleone öyküyü ne kadar etkiliyorsa tamamen bunları izleriz biz.
Evet bu da çok önemli bir şey.
Bu da çok güzel bir şey. Ancak bunun dışında durabilmek gerçekten çok zor bir iş.
Bunun dışında durabilen çok çok az yönetmen var.
O anlamda Godard hem bunun öncüsü olarak hem de bunun dışında durabilmiş bir yönetmen olarak çok önemli ve çok değerli.
Godard'dan bahsederken özellikle bir sinemacından daha bahsedeceğim ki zaten şimdi Godard'ın yaptığının ne kadar büyük ve çarpıcı bir şey olduğunu tekrar size fark ettirmiş olacağım umuyorum diyeyim.
Quentin Tarantino.
Quentin Tarantino kariyerinin en başından itibaren Jean-Luc Godard'a çok hayran olduğunu birçok kez söylemiştir.
Tarantino'nun en iyi filmi hangisidir?
Aslında ucuz romandır değil mi?
Ucuz roman deyince de aklımıza en çok ne gelir?
İşte filmin başında John Travolta ile Samuel Jackson'ın hani birini öldürmeye giderken ki o arabadaki muhabbetleri.
İşte John Travolta işte Belçika'ya gitmiş değil mi?
Belçika mıydı? Hollanda mıydı? Belçika'ydı galiba.
İşte Belçika'ya gitmiş. Orada işte biraları plastik bardakta vermiyorlarmış da işte cam bardakta veriyorlarmış.
Ne güzel. Orada işte kızarmış patatesi neyle yiyorlarmış biliyor musunuz?
Mayoneze uf olur mu ya falan.
Şimdi o arabanın içinde bir muhabbet vardı ya.
İşte aslında Tarantino'nun bunu yapmaktaki motivasyonu Godard.
Orada nasıl Tarantino öyküyü bırakıp, orada iki tane kiralık katil birini öldürmeye gidiyor.
Normalde Hollywood sinemasında ne olur?
Oraya giderler, onu öldürürler ve öykü devam eder.
Tarantino nasıl orada öyküye ara verip iki kiralık katilin gündelik sohbetlerini...
O öykü bağlamında aslında hiçbir anlam barındırmayan, hiç de gerekli olmayan onların uzun uzun sohbetlerine böyle dakikalarca yer açıyordu da biz ona bayılmıştık ya.
Harika bir şey değil o. Niye?
Çünkü harika karakterler inşa ediyorduk Tarantino.
İşte aslında bu numaranın, bu harika sinemasal nasıl diyeyim üslubun başlangıcı Godard.
Godard'a dayanıyor Tarantino ve Godard aslında bunu harika biçimde yaptı.
Öyküyü bir kenara atıp bize karakterlerinin ilginç sıra dışı dünyasını sunmakta olağanüstü bir başarı sergiledi.
Şimdi tüm bu sohbetten hani şöyle bir şey çıkarmak istiyorum.
Goddard evet çok muhalif bir isimdi.
Yeni Dalga'da önemli işler yaptığı, çok önemli sinema yazıları yazdığı, eleştirel bir bakış sergilediği Amerikan sinemasına karşı, temel paradigmalara karşı.
Hani her açıdan çok değerli, çok sıra dışı bir isimdi Goddard.
Ancak tüm bunları bir kenara bırakırsak nasıl bir yorum yapmamız lazım biliyor musunuz Godard için?
Filozof ruhlu bir sinemacı.
Sürekli üzerinde gezindiği alanın, o adım attığı yolun düşünce dünyasından çıkıyor olması bir anlamda bir filozofun zihninden çıkanlar gibi karşımıza
geldi. O yapı hep Godard'ın ürettiklerinde oldu.
Oturup ben sinema yapacağım derken adam...
bir anlamda yıkmaya, bir anlamda değiştirmeye, dönüştürmeye, bambaşka bir hale getirmeye çalışmıştı.
Çok önemli avantgard entelektüel İngiliz yönetmen Peter Greenway şöyle bir yorum yapar Godard için.
Sinemayı Eisenstein var etti.
Wells mükemmelleştirdi ve Goddard'ı öldürdü der.
Bakınız bu çok büyük bir iddia, çok ilginç bir iddia aslında.
Granaway de gerçekten çok sıra dışı, çok önemli bir isimdir.
Onun Goddard üzerine yorumu daha da önemli.
Sinemayı öldürmüştür.
Ne demek öldürmüştür?
Aslında şunu kastediyor Granaway.
Goddard'ın yaptığından sonra sinemada yeni hiçbir şey yapılmadı.
Sinemanın sonunu temsil ettiğini düşünüyor Reneway Goddard'ın.
Tabi herkes bu fikirde olmayabilir ama buradayken de hani kastettiği şey şu ki sinemayı Eisenstein dramatik kurgu hani çarpıcı kurgu gibi uygulamalarla var etmişti.
Yurttaş Kane ile Orson Welles gerçekten mükemmel bir sinema yapmıştı.
Hani teknik olarak, anlatım olarak, estetik olarak her açıdan, hangi açıdan bakarsanız bakın mükemmelleştirmişti.
Ve en sonunda da Godard artık sinemanın o güne kadar inşa ettiklerine...
...hiçbir şekilde sarılmadan ve onları uygulamadan...
...onlara yaslanmadan bambaşka bir sinema yapılabileceğini...
...bize ispatlamıştı.
Grenouille'in kastettiği budur.
İşte ondan sonra da hani Grenouille der ki...
...yeni bir şey yapılmadı artık eskiden her ne yapıldıysa...
...onun hani devamı yapılıyor ona benzer şeyler yapılıyor...
...anlamında Godard'ı kutsamıştır ve övmüştür bize.
Ve belki de haklıdır gerçekten Godard'ın sinemaya kattığı şey...
O güne kadar sinemanın icat ettiklerine yaslanmadan, onlara dayanmadan bir şeyler yapılabileceğini göstermiş olmasıdır.
O anlamda da eğer hani geliş kitleler tabii Godard'ın sadece adını duymuştur.
Çünkü hani bir Godard filmini izlemek çok zordur.
O söz konusu karşısında durduğu dediğim o dramatik yapı, o öykü anlatma sineması sinemayı bir anlamda hani filmleri...
İzlenebilir kılan şeydir.
En azından bir filmini, en azından bir filmini, Serseri Aşıklar olsun veya dediğim gibi Çılgın Pierre olsun.
Bir filmini izlemeye en azından çalışmanızı tavsiye ediyorum.
Eğer izlemediyseniz diyorum. O anlamda Godard'ın yaptığının o güne kadar inşa edilmiş, var edilmiş, koskoca bir dünya teşkil etmiş sinemanın yaptıklarını umursamadan,
onlara dayanmadan sinema yapılabileceğini gösteren En müstesna, en sıra dışı ve dediğim gibi kimi sinemacılara, kimi avantgardlara, entelektüellere göre de sinemanın sonunu temsil
eden sinemayı yapmış bir kişilik olarak Godard'ın sinemasına sırt dönmemenizi öneriyorum.
Dediğim gibi en azından bir Godard filmi mümkün olduğunca deneyimlemenizi ve Godard'ı neler yapmaya çalıştığını bir anlamda anlamaya çalışmanızı tavsiye ediyorum ki.
Sinemanın bambaşka alanları, sinemanın görünmeyen yüzü, sinemanın cesaret edilemeyen yüzü en azından nasıl bir şey görebilmeniz açısından.
Evet biraz uzattım kusura bakmayın hani Godard'a olan sevgimden diyeyim aslında onun hani ne kadar üstün ne kadar sıra dışı ne kadar dediğim gibi filozof bir kişilik olduğunu bildiğim için heyecanımı gizleyemedim kusura bakmayın.
Jean-Luc Godard sinemasından bahsettik bugün umarım onu size hani biraz daha farklı biraz daha kendime has bir şekilde anlatabilmişimdir tanıtabilmişimdir.
Bu anlamda Jean-Luc Godard'ı...
En azından ben bugün 13 Eylül bu programı yaptığım günde ölüm gününde anma fırsatı bulabilmiş olmaktan gayet mutluyum.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
