
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Sinemasal Açılımlar dosyamızın onüçüncü bölümünde "Rakiplerin Dostluğu" konusunu incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Bu ana tema üzerine inşa edilmiş ve bu filmlerin bir kısmı da gerçekten çok iyi filmler, başyapıt seviyesinde filmler.
Hani bu programa örnek olarak hangi filmleri konu edinmeliyim diye düşünürken tercih yapmakta gerçekten zorlandım.
Buna karşılık filmlerime geçmeden önce bu konuyu inceleyen yazarların, yönetmenlerin konunun hangi kısmına daha çok odaklandıklarını ya da bu konuyu incelerken hangi mesajları vermeye çalıştıklarından biraz size bahsetmek
istiyorum. Şimdi diyebiliriz ki herhangi bir konuda çok iyi olmak istiyorsanız, çok iyi bir sanatçı, çok iyi bir sporcu, çok iyi bir politikacı, bir ekonomist hangisi olursa olsun çok fazla
çalışmak zorundasınız değil mi?
Kanalize olmak zorundasınız, profesyonelleşmek zorundasınız, strateji yapmak zorundasınız.
Yani zamanınızın, enerjinizin çok büyük bir kısmını alanınıza ve uzmanlığınıza ayırmak zorundasınız.
İşte bu durumda o kişinin...
Çevresinden, günlük hayattan, insanlardan biraz uzaklaşması, biraz yabancılaşması ve hatta diyebiliriz ki yalnızlaşması anlamına geliyor.
Ve bu kişi de mecburen aynı alanda kendisi gibi yalnızlaşıp aynı amaca doğru yönelen kişilerle ister istemez bir hem duygusal yakınlık hem düşünsel yakınlık
içermeye başlıyor. Bu anlamda diyebiliriz ki Bu temel mesaja sahip, bu ana konuya sahip filmlerin temel ortaklığı herhangi bir alanda zirveye çıkmış kişilerin yaşadığı yalnızlığı,
kendilerine benzer yalnızlığı yaşayan başka kişilerle paylaşması ve bu paylaşım durumunun da ortaya bir dostluk çıkartması.
Bu gerçekten çok güzel bir şey çünkü birbirinin rakibi olsa da bu kişiler hatta bazı durumlarda düşmanı olsa bile neticede aynı sahada top koşturuyorlar.
Bulundukları noktaya gelebilmek için benzer sınavlardan geçmişler, benzer tecrübeler, benzer deneyimler yaşamışlar ve aslında birbirlerini...
Başka insanlardan, fiziken yakın oldukları insanlardan çok daha iyi tanıyorlar.
Yani diyebiliriz ki örneğin bir polis karakterini eşinden daha fazla kovaladığı hırsız tanıyor.
Ya da bir basketbolcuyu kardeşinden, kız kardeşinden ya da erkek kardeşinden daha fazla rakip takımın oyuncusu tanıyor.
Ya da diyebiliriz ki bir politikacıyı kendi ailesinden çok, kendi dostlarından çok rakip...
Partinin lideri daha fazla tanıyor.
Bu insanlar daha fazla ortaklıklar sunuyorlar.
Çünkü bu insanlar zirveye çıkarken geçtikleri aşamalardan geçmiş kişi...
Gerçekten rakipleri oluyor ve tabii iki insan birbirini ne kadar iyi anlıyorsa, ne kadar benzer deneyimlerden geçmişlerse aslında o kadar fazla ortaklıkları var demektir.
Ve alanlarında birbirlerinin rakipleri olsalar da aslında hem düşünsel olarak hem de duygusal olarak birbirlerine yakınlar ve aslında evet diyebiliriz ki birbirinin dostudurlar.
İşte bu ana mesaj üzerine...
Örnek olarak verebileceğimiz filmlerden bir tanesi ve ilk akla gelenlerden de bir tanesi diyebiliriz.
2013 tarihli Ron Howard'ın yönettiği Rush filmi.
Bizde zafere hücum adıyla gösterime girmişti.
1970'li yılların Formula 1 otomobil yarışı dünyasını konu alan ve dönemin en önemli iki pilotu olan Nicky Lauda ve James Hunt'ın mücadelesine odaklanan
bir filmdi. Gerçekten çok iyi bir film.
Ödüllü bir film. Harika oyuncuları var.
Görüntü yönetimi, sesleri, ışıkları, yönetmenliği, öyküsü, kurgusu.
Yani neresinden bakarsanız harika bir film.
Başyapıt seviyesinde bir film.
Zaten çok sevildiği filmin hayranları var.
Ve burada iki rakip Formula 1 pilotunun...
Mücadeleleri kadar aslında birbirlerini tanıma, birbirlerine yakınlaşma ve sonunda da diyebiliriz ki artık filmin sonlarına doğru arkadaş haline gelmesini anlatan bir filmdi.
Buradaki ilginç nokta şuydu hani bu filme özel olan noktalardan bir tanesi şuydu.
Burada iki ayrı pilot var ve aslında ikisinin de pilot olma ya da otomobil yarışlarında bu kadar başarılı olma yöntemleri, motivasyonları son derece farklıydı.
James Hunt biraz daha çocuksu, daha genç ruhlu, mücadeleci, heyecanlı, duygusal bir karakterdi ve işine de biraz öyle yaklaşıyordu.
Hani sporun, mücadelenin, yarışmanın o insan hayatına kattığı heyecan, duygu yoğunluğunu merkeze alarak işini icra ediyordu.
Nicky Lauda karakteriyse ben bunu iyi yapabiliyorum.
O yüzden de bu işi yapacağım başka bir şeyi daha iyi yapsaydım onu yapardım orada başarılı olurdum diyen gayet böyle robotik gayet gerçekçi pragmatist olaya son derece profesyonel yaklaşan duygularını
işine hiç de bulaştırmayan bir karakterdi.
Şimdi ikisi de başarılı ikisi de birbirinin rakibi ancak ikisi de kendi yaklaşımlarında o kadar ısrarcılar ve o kadar tutarlılar ki neticede hani...
Konunun lideri, önderi olacak seviyede başarılı olmuş pilotlar bunlar.
Ve filmde şöyle de ince bir nokta vardı.
Formula 1 yarışçılığına, pilotluğa gayet...
Ciddi ve mantıksal yaklaşan Nicky Lauda karakteri, duygusal ve heyecanla yaklaşan James Hunt karakterine biraz hayranlık duyuyordu.
Ona saygı duyuyordu.
Çünkü onun o oyunbazlığı, onun o maceracılığı, onun o heyecanı, duyguları Nicky Lauda'yı biraz özendiriyordu aslında.
James Hunt o heyecanlı o duygulu yapısıyla yarışmaktan Formula 1 dünyasında besleniyordu mutlu oluyordu orada olmak.
Niki Lauda ise mutluluktan çok ben işimi yapıyorum gayet de iyi yapıyorum olması gerektiği gibi yapıyorum deyip işinden mutlu olmaktansa.
başarmaktan mutlu olan bir karakter olarak karşımıza geliyordu.
İşte neticede az önce söylediğimiz tüm kalıplara uyan iki karakter var karşımızda.
Birbirleriyle rakip olsalardı ve işlerini çok farklı dinamiklerle icra ediyor olsalar da birbirlerini çok iyi anlıyorlardı, birbirlerini iyi tanıyorlardı.
Her ne kadar birbirlerini eleştirseler de...
İşlerine yaklaşımları farklı olduğu için birbirinin yöntemlerini yanlış bulsalar da birbirlerine hak vermeseler de diyebiliriz.
Birbirlerini anlıyorlardı.
Bir şekilde bu onları yaklaştırıyordu ve gerçekten iki dost rakip ortaya çıkarıyordu.
Film çatışmayı bu çekişmeyi gerçekten harika bir şekilde veriyordu.
Ve onların dostluğu da o filmdeki heyecanın o yarışmacılığın yanında son derece böyle incelenesi düşünülesi bir metin ortaya çıkarıyordu.
Hemen bir başka filmden örnek vereceğim.
Zaten bu film sinema tarihinin en büyük, en güçlü, en harika filmlerinden bir tanesi.
Geniş kitlelerin bildiği ve hayranlık duyduğu bir film.
1995 tarihli Michael Mann'in yazıp yönettiği The Heat filmi bizde daha çok büyük hesaplaşma adıyla biliniyor ve...
İki usta oyuncu Robert De Niro ve Al Pacino'yu karşı karşıya getiriyor.
Hatta karşı karşıya getirme durumu hani mecazi değil fiziken de karşı karşıya getirmişti bu film.
İlk kez bu iki usta oyuncuyu.
Burada bir polis karakterimiz var Al Pacino'nun canlandırdığı.
Bir de hırsız karakterimiz var Robert De Niro'nun canlandırdığı.
Sinema tarihinde sayısız kez birbirini kovalamış birbirinden kaçmış.
Ve bir anlamda rakip olmuş iki karakter bu filmde bir masaya oturup kahve içiyorlardı.
Ve tam olarak incelemeye çalıştığımız konunun yani rakiplerin dostluğu konusunun resmen sinema tarihindeki en harika karesine imza atıyorlardı.
Burada da yine az önce bahsettiğimiz o mesajlar o duygusal ya da düşünsel taraflar aynen o masada işlenmiş durumda.
Hırsızın eylemlerine odaklanmış ve sen hırsızı yakalamak istiyorsan, işini iyi yapmak istiyorsan, özel hayatın, evlilik hayatın, çoluğun, çocuğun, işte eğlencen,
dinlenmen hiçbir şey olmayacak.
Tamamen işine kanalize olacaksın.
Hırsızın eylemlerine kanalize olacaksın.
Onu izleyeceksin ve bir şekilde durduracaksın, engelleyeceksin.
Ya da durdurup engelleyemiyorsan da onu yakalayıp adaletin önüne çıkaracaksın.
Polisin temel motivasyonu bu.
Hırsız ise her zaman ensesinde o polisin baskısını hissettiği için zaten filmin adı Heat'te.
Heat'in tam çevresi hani ısı gibi bir çevresi var ama orada hani hırsızın ensesindeki o polisin nefesini vurgu yapmaya çalışan bir isimlendirme bu.
Hırsız da tabii bunu biliyor ki her zaman arkasında bir kanun gücü olacak, bir polis olacak.
O da işini iyi yapmak istiyorsa işine kanalize olmak zorunda.
Son derece inceleyici, son derece mükemmelliyetçi bir karakter olmak zorunda hırsız.
Bu nedenle de çok ciddi planlar, soygunlar tasarlamak zorunda.
Ve eğer...
İşler yolunda gitmezse de bir anda tabanları yağlayıp kaçmak zorunda olduğu için son derece değişken bir özel hayata sahip.
İşte bir ev sahibi olamayan, yuva sahibi olamayan, bomboş bir eve sahip olan, evlenemeyen, çoluk çocuk yapamayan bir tipleme.
Yani neredeyse diyebiliriz ki hiç özel hayatı olmayan bir tipleme hırsız karakteri.
İşte bakınız bir polis var, bir de hırsız var.
Bunlar her ne kadar rakip olsalar da...
tam olarak benzer dünyalara sahip, benzer özel hayatlara sahip kişiler ve film de zaten bu durumu vurgulayabilmek için hırsız ve polis karakterini dediğim gibi bir masaya oturup sohbet ettiriyor
ve o sohbette işlerinden bile çok fazla konuşmuyorlar.
Daha çok özel hayatlarından konuşuyorlar.
İşlerinin ve mesleklerinin özel hayatlarına yansımasından bahsedip bir anlamda dertleşiyorlar.
Yani sohbetin en başında dediğimiz gibi aslında Benzer deneyimlerden geçmiş ve benzer noktaya ulaşmış ve aslında birbirini gayet iyi anlayan karakterler olarak karşımıza
çıkıyorlar. Bu anlamda da diyebiliriz ki rakipler aynı noktaya ulaşabilmek için birbirleriyle aynı kaynaktan beslenen ve aynı bedelleri ödeyen karakterler
olarak birbirlerini çok iyi anlıyorlar.
İşte bu anlaşma durumu da zaten günlük hayattaki yalnızlıklarını birbirleriyle...
Paylaşmaları anlamına geliyor.
Her ne kadar rakip olsalar da hani birbirlerini yenmek, geçmek ya da engellemek zorunda olsalar da söz konusu o rekabet durumu
hani biraz mecranın gerekliliği gibi ortaya çıkıyor aslında.
Onların mecburen yapmak zorunda oldukları şey olarak karşımıza geliyor.
Bir Formula 1 pilotu birinci olmak zorundaysa herkesi geçmek zorunda değil mi?
Evet o anlamda çevresindeki herkes onun rakibi.
Yani o pistte diğer herkesten daha iyi olmak istiyor o pilot.
Ancak özel hayata baktığımızda o pilotun bütün hayatı o rakipleriyle hemen hemen aynı.
Yani ortaklıkları çok daha fazla.
Aynı şekilde bir polis hırsızı engellemek bir soygun durumu varsa onu yakalayıp adalete teslim etmek zorunda.
Yani o soygun diyelim o suç ya da adalet tarafı o saha.
Her ne kadar ikisini rakip kılıyor olsa da o sahanın dışındaki yaşam dinamikleri neredeyse birbirinin aynısı.
Ve buradan hareketli diyebiliriz ki oyun sahasında rakipler evet ancak özel hayatlarında günlük hayatta bu kişiler birbirinin dostu ve birbirlerinin yalnızlığını paylaşan
kişiler. Aslında hani bu başlık altında çok da ben iki tane film örnek verdim sohbete daha da fazla uzatmak istemiyorum ama hani Darth Vader'lı Luke Skywalker'ı isterseniz girin Batman'le Joker'e girin
hangi iyi kötü tarafa bakarsak hangi madalyonun bir yüzü ya da öteki yüzü tarafına bakarsak o karakterlerin o kişiliklerin sahada rakip olsalar da özel
hayatlarında birbirleriyle benzer deneyimler yaşadıkları için dost olduklarını Ve birçok filmin de bu tarafları bir şekilde Hit filminde hani bir masada oturup kahve içirerek de olsa
hani bir şekilde karşı karşıya getirdiklerini ve birbirleriyle dertleşip iki dostmuş gibi yakınlaştıklarını bize göstermeye çalıştıklarını görüyoruz.
İşte bu filmlerin de bu anları o filmlerdeki hani fiziksel rekabetin, dövüşün, kavganın falan dışında daha bir dramatik, daha bir duygusal hatta düşünsel sahneler olarak
karşımıza geldiğini görüyoruz.
Bir anlamda da söz konusu rekabet filmlerinin daha çok aksiyona dayalı olanları hani çok da iyi olmuyor ya hani işin içerisinde biraz düşünsel ve biraz da duygusal taraf varsa ve o taraf
güçlüyse o filmler biraz daha iyi filmler oluyor diyoruz ya işte genel olarak rakiplerin dostluğunu inceleyen filmler zaten bu açıdan daha iyi filmler.
Genel olarak gişe filmlerinden bir parça daha Öne çıkan filmler olarak karşımıza geliyor.
Hani izlediğiniz filmde iyi kötü ya da işte iki rakip ya da benzer amaca yönelen iki taraf ya da birbirinin amaçlarını birbirlerinin ulaşmaya çalıştıkları noktayı engellemeye
çalışan tarafların olduğu filmlere bir de bu gözle bakmanızı tavsiye ederim.
Eğer rakipleri bir şekilde karşı karşıya getiriyorsa bu filmler isteriz demez o rakiplerin yalnızlıklarını paylaştığını ya da en azından ortaklıklarını öne
çıkarmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
Bu da o filmlerin işin düşünsel ve duygusal tarafına bir parça da olsa pencere açmaya çalıştıkları anlamına gelecektir.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
