
Sinemanın gündemi, Martin Scorsese ve Dolunay Katilleri
8 Kasım 2023 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta hem sinemanın gündemini hem de Martin Scorsese'nin şu an gösterimde olan son filmi Dolunay Katillerini incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Filmin yapım notları paylaşılıyordu vs.
Baya böyle gündemdeydi film zaten bir süredir.
Sonunda gösterimi girdi.
Ben de izledim. Bu hafta bundan bahsedeceğim ama aslında sinemanın gündemi de biraz yoğun.
Hatırlatmak istediğim birkaç haber var.
Ama Dolunay Katilleri'nin sohbeti de çok uzun.
Yani üzerine söyleyecek çok şey var.
Hemen kısacık sinema gündemini geçeyim.
Hatırlatmak istediklerimi hatırlatayım.
Ondan sonra Dolunay Katilleri'ne girelim.
Birincisi... Önümüzdeki hafta yine uzun süredir merakla beklenen bir film gösterime girecek.
Ridley Scott'ın Napolyon filmi.
Eminim ki bekleyen sinema sever arkadaşlar vardır.
Çok övülüyor film. İşte Joaquin Phoenix Napolyon'u inanılmaz canlandırdı.
Onun için senaryoyu değiştirdiler.
Şu sahne bir şöyle çekildi.
Böyle para harcandı. Böyle setler falan filan.
Kıyamet yani. Gerçekten Napolyon bayağı güçlü girecek gibi geliyor.
Bu bir. İkincisi.
90'lar sonrasının en önemli, en güçlü, en sevdiğimiz yönetmenlerden bir tanesi olan David Fincher'ın yeni filmi The Killers 10 Kasım'dan itibaren Netflix'te gösterilmeye başlanacak.
David Fincher gerçekten bir dönemin ruhunu böyle sırtında taşımış.
Seven gibi, The Game gibi, Dövüş Kulübü gibi çok önemli filmlere imza atmış.
İnanılmaz bir yönetmen. Ondan dolayı onun her projesi zaten çok önemli ama The Killer'da baya böyle heyecanla beklenen projelerden bir tanesiydi.
Eğer izleyebilirsem en kısa zamanda bu film üzerine ve David Fincher üzerine tabii bir program yapmak istiyorum.
David Fincher üzerine anlatacak çok şey var gerçekten.
Onu tanıtmak, ondan bahsetmek çok keyif verici olacaktır.
Hemen bir başka haber. Geniş kitlelerin çok sevdiği, bildiği, hayran olduğu bir oyuncuyu ne yazık ki genç yaşta kaybettik.
Matthew Perry'i kaybettik.
54 yaşında öldü ne yazık ki.
En çok da nereden tanınır bilinir?
Friends dizisinin en önemli oyuncularından bir tanesi.
Anakast oyuncularından bir tanesiydi.
Onun dışında başka birçok dizide, sinema filminde falan da rol almıştı.
Çok böyle sevimli, yakışıklı, sempatik, hani sıcak enerjili böyle tam yıldız oyuncu denebilecek.
geniş kitlelerin kalbini çalmayı başarmış.
Hani artık anmış olalım yani saygıyla, sevgiyle anmış olalım.
Herhalde projeleri de kendisi de kolay kolay unutulmayacaktır.
Son olarak da şunu hatırlatmak istiyorum.
2000'ler sonrası gişe sinemasının önemli, değerli serilerinden, üçlemelerinden bir tanesinin 4.
bölümünün fragmanı yayınlandı.
Hangisi? Planet of the Apes, Maymunlar Cehennemi.
Zaten 1968'de gösterime girmiş sinema tarihinin en önemli post apokaliptik bilim kurgularından bir tanesidir Planet of the Apes.
Yani o öncü film tabii.
Ondan sonra 2000'li yıllarda...
3 tane film yapıldı bunun üzerine.
Gerçekten hepsi de çok yüksek bütçeli, özenli, kaliteli üretimlerdi.
Hemen hemen her film de zaten sevildiği yüksek hasılat rakamına ulaştı.
Ve işte bu seri artık üçlemeyi de geçiyor.
Bakın hani 4, 5, 6 falan diye gidecek herhalde.
Umuyoruz ki kaliteyi düşürmez.
Önümüzdeki yıl 2024'te gösterime girecek.
Şimdilik 24 Mayıs diye açıklandı gösterime gireceği tarih.
Kingdom of the Planet of the Apes.
Filminin fragmanı yayınlandı.
Bir göz atmak isteyebilirseniz iyi bir film olur diye tahmin ediyorum ben.
O da haftanın önemli sinema haberlerinden bir tanesi olarak karşımıza geliyor.
Hemen Martin Scorsese'ye ve Dolulay katillerine geleyim.
Şimdi Martin Scorsese'yi ben geçtiğimiz programlarda birkaç kez anmıştım.
Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden bir tanesi ve birçok otoriteye göre, birçok sinema severe göre de...
Yaşayana büyük yönetmen deniyor şu an Martin Scorsese için ve hala da üretiyor yani büyük usta 80 yaşına geldi artık ama gayet güçlü, büyük, yüksek bütçeli, upuzun böyle kocaman
kocaman projeler yapıyor hala.
Ne güzel, ne mutlu bizim için yani Martin Scorsese sevenler için.
Aslında tüm sinema severler için denebilir çünkü kendi çizgisini...
Kendi sinemasını hiç de kaybetmeyen filmler yapıyor.
Yani eğilimlere falan kapılmıyor.
Bu çok güzel bir şey. Geçtiğimiz yıllarda sinemasal eğilimleri eleştirdiği demeçler de verdi böyle.
Marvel filmleri de film mi?
İşte o aslında sinema değil diye böyle.
Hani ben o konudaki fikirlerini çok önemsemiyorum.
Yani tamam o fikir de olabilir ama kendi adıma söylüyorum mesela.
Martin Scorsese çok hayran olduğum bir yönetmen ama...
Marvel'da seviyorum. Martin Scorsese'yi seviyorum diye.
Bir taraf tutmak zorunda değiliz arkadaşlar.
Bu çok güzel bir şey. Yani bir sinema severseniz birbiriyle en zıt gibi görünen filmleri, yönetmenleri falan da sevebilirsiniz.
Ne güzel ben hepsinden besleniyorum.
Neyse dediğim gibi Martin Scorsese çok önemli bir yönetim.
Şimdi Martin Scorsese'nin şöyle bir numarası var.
1970'lerde bizim bugün sakallılar diye ya da o günkü isimle daha çok...
Movie Brats yani film veletleri diye isimlendirilmiş.
Hepsi olağanüstü entelektüel, sinemayı seven, sinema tarihini çok iyi bilen, teknik olarak çok üstün, çok güçlü ve gerçekten bence en önemli tarafları da budur.
Sanat sineması ile gişe sineması arasında bir noktada duran olağanüstü 5 yiğit yönetmen er meydanına çıktı ve olağanüstü filmler yapıp 1970'ler Hollywood
sinemasını dönüştürdüler, değiştirdiler.
Filmleri çok iyiydi.
Hepsi teknik olarak çok üstün filmler yaptılar.
Gece de çok büyük hasılatlara imza attılar.
Ama aynı zamanda entelektüel kitleleri sevdi, çok beğendi.
Kimdi bu yönetmenler?
George Lucas, Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg ve Brian De Palma.
İşte Martin Scorsese bu ekibin içerisinde bir yönetmendi.
Sinematografik olarak çok güçlüydü.
Toplumsal, psikolojik, kültürel, sosyal çok nefis açılımları vardı filmlerin.
Hem düşünsel alt metinlerle dolu hem de kişi izleyicisine hitap edebilen falan.
Yani diyorum öv öv bitiremem yani.
Hani çok güçlü yönetmendi gerçekten diyorum.
Hepsi öyleydi. Martin Scorsese de öyleydi.
Martin Scorsese'nin filmografisi çok zengin yani.
Bir sürü filmi var ama bir temel takıntısı vardır ve çok sayıda filminde kullandığı bir ana çizgisi vardır.
Emir Kustarika demiş yani iyi yönetmenler aslında hep aynı hikayeyi anlatır diye.
İşte Martin Scorsese de Emir Kustarika'nın bu tespitine tam olarak uyan bir yönetmen.
Martin Scorsese'nin temel olayı şudur.
Bir karakter sıfırdan belli bir noktadan diyeceğim ama o nokta sıfır.
Yani hani tamamen önemsiz, fakir, hiçbir şeye sahip olmayan bir karakter karşımıza getirir.
Bu karakter yükselmek, güçlenmek, zengin olmak işte her şeye sahip olmak isteyen bir karakterdir.
Ve bunu da çoğunlukla gerektiği gibi ya da olması beklendiği gibi çalışmayla, çabayla, biatla falan yapmaya pek yatkın değildir.
Daha çok böyle kısa yoldan, takdir edilmeyecek bir yoldan yapmaya da meyilli bir karakterdir.
Ve bu karakter bu zenginlik ve refah basamaktanı hızlıca tırmanır, çok kısa sürede çok başarılı olur, zengin olur yani zirveye kadar çıkar.
Ancak bu süreçte hem yozlaşmıştır hem de çok sayıda düşman edinmiştir ve zengin olduktan sonra da işte o ahlaki ve kanuni yollardan sapıyor olmasının bedelini yavaş yavaş
ödemeye başlar ve bu bedel çok ağır olur ve öykünün sonunda bu karakter başladığı noktaya döner.
Yani sıfırdan zirveye çıkar ve sonra tekrar sıfıra iner yani bedelini öder ve aslında totalde...
hiçbir şey elde edemez.
Çoğunlukla da ilginç biçimde pişman olmaz.
Bakınız yani uğradığı noktada keşke yapmasaydım falan demez.
Sadece kaybettiği o zenginliği, varlığı tekrar özler ah ah hani ben ne güzel şeylerin sahibiydim ama artık bakın her şeyi kaybettim noktasına gelir.
İşte Martin Scorsese'nin anlattığı temel öykü budur.
Bu öykü yapısına uyan filmleri hemen hatırlatayım.
Goodfellas tamamen böyledir.
Casino tamamen böyledir.
Wolf of Wall Street tamamen böyledir.
Irishman tamamen böyledir.
Daha biraz yakın tarihli filmlere örnek vermeye çalışıyorum.
İzlemiş olacağınız filmlere örnek vermeye çalışıyorum.
Yani aslında Raging Bull falan bile böyle.
Geçmişteki başka birçok filmi de böyle.
İşte Dolunay Katilleri de bu bahsettiğim öykü çözgüsüne tamamen uyan bir film.
Film üzerine notumu kısmen vermiş olayım.
Bence Dolunay Katilleri ne yazık ki çok da iyi bir film değil.
Çok iyi, harika bir sürü tarafı var ama gerçekten kusurlu ve sorunlu tarafları var.
Yani şöyle söyleyeyim Dolunay Katilleri'nin öyküsü şöyle.
Buraya kadar dinlediniz.
Bu noktadan sonrası spoilerli olacak.
Eğer filmi izlemediyseniz ve izlemek istiyorsanız lütfen sohbetin bundan sonrasını filmi izledikten sonra dinleyin diyorum.
Şimdi şöyle ki Dolunay Katilleri hem bir romana, o roman da zaten Amerikan tarihindeki gerçek bazı olaylara dayanıyor.
Amerika batıya doğru yayıldı, yayıldı, yayıldı.
Kapitalizm, yeni Amerika, sanayi devrimi falan filan derken artık 1920'lere geliyoruz.
1920'lerde Osagi kabilesi diye bir kabile var.
Bu kabileye ait olan arazilerde bir petrol yatağı ortaya çıkıyor.
Ve gayet fakir, gariban Kızılderili kabilesi acayip bir zenginliğe kavuşuyorlar.
Bunların bulunduğu bölgedeki beyaz Amerikalılar da bunların...
servetine konmak üzere girişimde bulunmaya başlıyorlar.
Ama bu girişim baya...
...baya katletme anlamına geliyor.
Aslında en popüler servete konma yöntemi ise evlenmek tabii ki.
Zengin kızılderili kadınlarıyla beyaz Amerikalılar evleniyorlar.
Karım işte uçurumdan düştü öldü.
Karım intihar etti öldü.
Strese girdi, depresyona girdi falan.
Bahane çok. Hele hele 1920'lerde polis birimlerinin, güvenlik birimlerinin ve merkezi otoritenin yani Amerika devletinin o kadar da hakim olmadığı bölgeler olduğu için bu kızılderili bölgeleri
kanun tabii ki biraz daha böyle zayıf.
Ondan dolayı cinayetler falan tabii ki günümüz modern dünyasına göre ya da o zamanın daha modern bölgelerine göre çok daha kolay.
Filmin adı da buradan geliyor zaten Dolunay Katilleri.
Bunun üzerine bir öykü yani tarihsel bayağı gerçeklere dayanıyor ve filmin ilk kısmında bu Osage kabilesi gayet detaylı resmediliyor.
Onların işte alışkanlıkları, inanışları, kılık kıyafetleri, yaşamları, tarzları böyle her şeyleri.
Çok güzel sunulmuş. Peki dramatik tarafı da şu yani işin öykü tarafı.
İşte tam bu süreçte o bölgedin bir nevi ağası bir nevi de mafya babası diyebileceğimiz bir karakter var.
William Hale diye bir karakter var.
Bu karakteri de Robert De Niro oynuyor.
İşte orada bir toprak ağası ya bu.
O toprak ağasının yeğeni olan Ernest Bukart diye bir karakter.
Bu da Leonardo DiCaprio. Askerden dönüyor geliyor amcasının yanına.
Martin Scorsese'nin hani bir karakteri vardır böyle sıfırdan başlar yükselir sonra tekrar sıfıra iner dedim ya işte o karakter de Leonardo DiCaprio'nun karakteri amcasının yanına geliyor amca ben askerden geldim benim param yok pulum yok işim yok şu hayatta
hiçbir şeyim yok bana iş ver ben buralarda artık işte bir hayat kurayım tamam o evladım gel ne iş yaparsın şoförlük tamam al sana araba sen burada hayatını idame et okey ama ona diyor ki İşte bak burada Kızıldere
'liler var. Onların topraklarında petrol çıktı.
İşte sen bunların bir tanesiyle evlensen de biz de bu zenginliğe şöyle bir kıyısından bir payelensek.
Leonardo DiCaprio'nun karakteri gerçekten Kızıldere'li bir kadının şoförlüğünü falan yapıyor.
Bir de öyle bir olay var.
Beyazlar normalde tabii ki daha medeni falan değil mi?
Daha akıl, kültür, eğitim vs.
Bunlar şehirli.
Daha üstün yani tırnak içinde.
Kızıldere'lilerse savıç denir.
Vahşi. Hani İngilizce'deki tam çevirisi öyle.
Daha bunlar vahşi yerli ama onlar zengin oluyor bu sefer.
Beyazlar onlara hizmet etmeye falan başlıyor.
Bakın orada öyle güzel bir toplumsal sosyal bir şey var bir rahatsızlık var böyle.
Neyse işte Leonardo DiCaprio'nun karakteri şoförlük yaparken çok zengin olmuş bir kızılderili kadınına genç bir kadın şoförlüğünü yapmaya başlıyor.
Ona biraz yürüyor falan böyle sonunda ona tavlayıp evleniyor.
Ve o kızılderili kadının birçok kardeşi falan var.
Hepsi zengin. Robert De Niro kendi kuzenine gazı veriyor falan.
Hani işte bunun kardeşini öldürelim.
Öteki kardeşini öldürelim. Onun kardeşinin kocası var.
Onu da öldürelim. Bütün aileyi öldürelim.
Senin karına kalsın bütün miras.
Oradan da bize kalsın.
Temel mantık bu. Ama sadece bununla da bitmiyor.
Martin Scorsese'nin eski filmlerinde de vardır.
Özellikle Goodfellas filmi.
Hemen bir parantez açayım.
Bana göre Goodfellas Martin Scorsese'nin en iyi filmidir.
Sinema tarihinin de en iyi filmlerinden bir tanesidir.
Özellikle suç öyküleri, suç filmleri dediğimiz türün Godfather'la birlikte zirvesi.
Hani Godfather neyse Goodfellas da odur bence.
Ve Dolunay Katilleri de Goodfellas'la benzeyen bir film.
Yani anı çizgisi tamamen aynı.
Ancak... Goodfellas 2 saat 20 dakikaydı arkadaşlar.
Bu film 3,5 saat.
Aynı öyküyü 2,5 saatte değil 3,5 saatte anlatırsanız gerçekten o kadar uzatılmış oluyor ki.
Etkileyiciliğini o kadar kaybetmiş oluyor ki.
Ve hatta en kötü tarafı bence bütünlüğünü o kadar kaybetmiş oluyor ki.
Yani izlediğiniz o ana çizgiyi hani sıfırdan başladı karakter.
Yukarı çıktı, ters düştü.
Kanunla ya da ahlaki hiç...
Vicdanla, çevresiyle falan çatışmalar yaşadı.
Hani bütün bu ana çizgiyi o kadar kaybediyorsunuz ki artık bazı anlarda böyle ne izliyorum ya ben oluyorsunuz.
Hani Martin Scorsese artık hani yaşayan en büyük yönetmen öyle bir payeye ulaştı ki yani ne yapsam izleyeceksiniz işte alın size Kızılderililerin hayatı, alın size 1920'lerin vahşi batısı, Amerikası,
alın size o dönemdeki toplumsal çatışmalar, alın size o dönemdeki...
Kültürel doku falan filan bir sürü şey anlatıyor film.
Diyorum hepsi çok güzel ama ana çizgiyi gerçekten kaybetmemek çok zor.
Çünkü film diyorum bütün bu harikalıklarına karşılık çok dağınık bir film bence.
Yani umursamamış Martin Scorsese.
Ben size harika bir şey sunuyorum.
İşte osageler mosageler böyle diyorum işte tarihsel değeri de var falan ama işin dramatik çizgisi çok sorunlu ve gerçekten kayıp.
Bu birinci büyük sorun ve filmi gerçekten çok yaralıyor.
İkinci büyük sorunsa şu bence.
Film başlarda baya böyle işte o tarihsel gerçekler, o sageler.
Bakın beyazlar Amerikan yerleriyle şunu yaptı, bunu yaptı falan derken.
İkinci bölümdeki film üzerine yaptığım araştırmalarda şunu da gördüm ki.
Hani hem tarihsel gerçeklerde hem romanda falan şöyle bir şey var.
Şimdi hani bir sürü cinayetler falan işleniyor ya böyle.
Kızılderililer öldürülüyor.
Baya böyle zorbalıkla cinayette falan beyazlar biniyorlar resmen.
Okey işte devlet.
Bunu soruşturmaya başlıyor.
Oraya gizli gizli polis memurları, dedektifler falan yolluyor.
Film ikinci yarıda bence inanılmaz bir stratejik hata yapıyor.
Şunu yapıyor. O soruşturmalara odaklansa çok daha fazla tarihsel gerçeği biz ulaşacağız.
O soruşturmaların, o cinayetlerin, hani o beyazların resmen neredeyse soykırıma varabilecek yaptıkları iğrençliklerin bütün detaylarına biz ulaşacağız, öğreneceğiz.
Hayır, film...
Leonardo DiCaprio'nun kendi karısıyla ve kendi mafya babası amcası ile ilişkilerine odaklanıyor.
Çünkü William Hale karakteri yani mafya babası Ernest'e hani sen işte karının şu şeyini öldür, işte şu kardeşini öldür, bu kardeşini öldür, o kardeşinin o kocasını öldür, şu evini patlat, şurada öldür falan
filan derken sanki böyle bir suç öyküsü yani cinayet öyküsüne dönüşüyor.
Leonardo yakalanacak mı yakalanmayacak mı, vay kasabaya dedektif geldi falan.
Ya tamam biz bunları takip ediyoruz da.
Ernest karakteri her şeyi bilinçli yapıyor aslında yani birçok şeyi bilinçli.
Yani kendi eşinin kardeşlerini falan gayet bilerek öldürüyor.
Ama filmde şu nokta kayıp.
Kendi karısını öldürmek istiyor mu istemiyor mu?
Filmde kendi karısını gerçekten çok seviyor.
Onu mesela ne bileyim hiç şiddet uyguladığını görmüyoruz.
Ona hakaret ettiğini görmüyoruz.
Karısını aldattığını görmüyoruz.
Yani sanki sadece karısının mirasına konmak için.
Evlenip de onu saf dışı bırakmaya çalışıyor gibi bir durum yok.
Karısını gerçekten seviyor gibi görünüyor.
Sanki karısını da seviyor.
Evli olmaktan çok mutlu 3 tane çocuk yapıyor falan tamam karısını seviyor.
Hem de oğlan olanaklarından faydalanıyor.
Ama karısını öldürmek istiyor mu?
Karısını saf dışı bırakmak istiyor mu?
Buna dair bir şey yok.
Bu bir. İkincisi sonunda yani ne kadar pişman oluyor, ne kadar üzülüyor.
Ne kadar yani tam üzülüyor tabii yani sonunda karısıyla böyle küçük bir hesaplaşma yaşadığı bir sahne var falan.
Hani yaptıklarından utanıyor falan ama mesela pişman mı?
Keşke yapmasaydım mı diyor.
Orada bir boşluk var yani karısını hala seviyor.
Kardeşim sen karının servetine konmak istemiyor muydun?
Eşi şeker hastası ve ona böyle bir insülin falan yapıyor sürekli.
Sanki karısını yavaş yavaş zehirleyip saf dışı etmek istiyormuş gibi bir durum var ama zehirlediğinin farkında mı?
Yo bilerek zehirliyorsa onu hem zehirleyip hem nasıl seviyor?
Hem ona nasıl iyi davranıyor?
Onu sevmeye, onunla mutlu bir evliliğe devam ettirmeye nasıl çalışıyor?
Yani orada bir dramatik boşluk var gerçekten ama esas problem şu ki film Ernest karakterinin iç çatışmalarına odaklanıyor.
Ya bırak Ernest'i onu şey yap gitsin ya bırak hapse yap gitsin assınlar kessinler çok önemli değil.
Sen o dedektiflik soruşturmasına odaklansana be üstad yani bunu yapmamış.
Ve filmin ikinci kısmı gerçekten bence hem sıkıcı hem de dramatik olarak sorunlu.
Hem tarihsel gerçeklere pencere açma yaklaşımı açısından sorunlu hem de dramatik bir rahatlama oluşturmuyor olma tercihiyle sorunlu.
Ondan dolayı gerçekten ben hani Martin Scorsese'ye olan hem bütün bu hayranlığım hem filmin o müthiş teknik işçiliği falanına rağmen ne yazık ki filmden...
Yani hem sıkıldım baya baya sıkıldım yani takip etmekte çok zorlandım.
Hem de o Martin Scorsese'nin her zaman anlattığı ana çizginin hiç de bütünlüklü bir şekilde sunulmadığını düşünüyorum.
Ondan dolayı elbette kötü bir film diyemem ama Martin Scorsese'nin iyi filmlerinden bir tanesi olduğunu düşünmüyorum ama yine de hem bu bahsettiğim tarihsel gerçekleri hem Martin Scorsese'nin genel
tarzına tavrına Biraz olsun ilginiz varsa ve bir tarihsel dedektiflik ve suç öyküsü diyeyim tür olarak öyle söyleyebiliriz.
Biraz ilginiz varsa böyle bir türe böyle bir filme yine de izleyin diyeyim.
Biraz sıkılacak olsanız da falan böyle dramatik olarak biraz böyle boşlukta kalacak olsanız da elbette sizi cezbedecektir diye düşünüyorum.
Yani izlediğinize pişman olmazsanız falan işte diyorum biraz o dramatik boşlukları ve biraz da fazla uzun süreyi de artık sineye çekin diyeyim yani öyle söyleyeyim.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
