
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda sinema dünyasında oyunculuklar hakkında konuşuyoruz. Sinema tarihinden örnekler veriyoruz ve mesleğin üstatlarını anmaya çalışıyoruz. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda oyunculuk mesleğini konuşacağız arkadaşlar.
Sinema dünyasının vazgeçilmez parçalarından bir tanesi.
Sinemanın görünen yüzü, sinemanın gülen yüzü, ağlayan yüzü, oyunculuk nedir, ne değildir, nasıl bir şeydir, geçmişte nasıldı, bugün nasıl?
Size bazı böyle parlak, ilginç örnekler vermeye çalışacağım.
Oyunculuğun mesleğinin sınırlarıyla ilgili bilgiler vermeye çalışacağım.
Ve tabii ki oyunculuktan bahsederken, oyunculardan da bahsetmeye çalışacağız.
Önce şu bilgiyle başlayalım arkadaşlar.
Sinema tarihinin ilk meşhur oyuncusu kim?
Küçük bir araştırma yaptığınızda ya da Google'da bir arama yaptığınızda karşınıza çıkacak olan isim yüksek olasılıkla Mary Pickford olacaktır.
Ancak bu bilgi doğru değil.
Mary Pickford gerçekten en erken dönen meşhurlardan bir tanesi.
Sinema tarihinin en büyük jönderinden biri olan Douglas Fairbanks da evliydi zaten.
Aynı zamanda yapımcılık da yapmış bir oyuncuydu.
Çok değerli bir oyuncuydu.
Ancak ilk meşhur isim o değil.
Sinema tarihinin ilk meşhur oyuncusu Florence Lawrence diye bir oyuncu arkadaşlar.
Aslında onun ortaya çıkış hikayesi de çok ilginç.
Anlatmayı planlamıyordum ama size kısaca anlatmaya çalışayım.
Biraz uzun bir öykü aslında. O zamanlar film stüdyoları var ve film stüdyolarının altında çalışan hem oyuncular hem teknik ekip başka stüdyolarda çalışamıyorlar arkadaşlar.
Bugünün futbol takımları gibi düşünün.
Biograf adlı bir şirketin altında çalışan Florence Lawrence yavaş yavaş tanınmaya başlıyor.
Sinema salonları ve izleyici tarafından sevilmeye başlıyor.
Adı anılmaya başlıyor. Ancak o zamanlar stüdyolarda oyuncuların isimlerinin duyulmasını yani stüdyoların ve filmlerin oyuncularla duyulmasını pek istemediği için Florence'ın adını biograf kızı
olarak tanıtıyorlar geniş kitlelere.
Afişlerini falan yapıyorlar böyle.
Dediğim gibi bir Google araması yaparsanız görürsünüz çok sevimli.
Ve o zamanın en parlak en güçlü yapımcılarından bir tanesi olan Carl Lamle biyograf kızının Florence Lawrence'ın gördüğü ilgiyi fark edip kendisine orada aldığı ücretten çok daha fazlasını teklif
edip Onu kendi şirketine transfer ediyor.
Ancak o zaman için bu hiç hoş karşılanan bir durum değil.
Sektörde tepki gösterilebilecek bir durum bu.
Karl Lamle de ne yapıyor?
O zamanın magazin basınına, gazeteleri de tabii o zaman da magazin basını var.
Bir yalan haber yayıyor. Bu yalan haberde de biyograf kızının öldüğü söyleniyor arkadaşlar.
Hayranlar bunu duyanlar tabi çok üzülüyorlar.
Ay biz çok seviyorduk çok hoştu çok tatlıydı o oyuncu vs.
diye. Ancak bu yalan haberden kısa bir süre sonra da Carl Lamle kalkıyor resmi bir açıklampı yapıyor.
Diyor ki hayır efendim biyograf kızı ölmedi.
Onun gerçek adı Florence Lawrence ve kendisi bizim şirketimizde çalışıyor artık diyor.
Ve Bush bununla birlikte...
Diyor ki söz konusu ölüm haberini de en önemli oyuncularını bize kaptıran biyograf şirketi yapmıştır.
Bu yüzden onları kınıyorum diyor bir basın açıklamasıyla.
Tam bir yapımcı mı diyeyim şimdi?
Yapımcılara da buradan böyle laf dokunurmuş gibi olmayayım ama.
İnanılmaz sansasyonel bir olay bu.
O oyuncunun değerini de çok daha fazla arttırıyor tabii.
O oyuncunun oynadığı filmlere gösterilen ilgiyi de arttırıyor.
Hani buradan anlıyoruz ki oyunculuk mesleği sinemada ta en başından beri, ilk örneğinden beri sansasyonel bir meslekmiş demek ki.
Buradan onu anlıyoruz. Çok enteresan.
Ondan sonra tabii hani Hollywood'da çok sayıda oyuncu ortaya çıkıyor.
Ve artık yapımcılar da filmlerini daha çok oyuncularıyla, başrol oyuncularını tanıtarak satmaya başlıyorlar.
Tabii daha sonra sektör buna çok pişman.
oluyor. Hani ilerleyen programlarda bundan bahsedebiliriz belki ama o zaman için olaylar böyle başlıyor, böyle gelişiyor.
Evet arkadaşlar aslında bu doğru.
Çok geniş kitleler sinema tarihi boyunca hep oyunculara ilgi duymuştur.
Oyunculara hayranlık duymuştur ve oyuncuları da filmleri seçerken en öncelikli kriter olarak alır.
Çok geniş kitleler. Bundan dolayı oyuncular da çok para kazanırlar.
Çok sansasyoneldir hayatları.
Geniş kitleler onları tanırlar, severler ve oyuncular Artık markaya dönüşmüşlerdir.
Bu işin magazin tarafını bir kenara bırakırsak teknik olarak oyunculuk mesleğine bakarsak temel olarak iki farklı oyunculuk anlayışından bahsedilmiştir geçmişten beri.
Biri metot oyunculuğu bir tanesi de karakter oyunculuğu.
Ne demek bunlar? Çok kısaca söylemeye çalışayım size.
Metot oyunculuğu bir oyuncunun herhangi bir karakteri kendisine yakışan, kendisinin daha doğru ve rahat biçimde yapabildiği biçimde oynaması demek arkadaşlar.
Yani bir oyuncunun bir karakteri kendi oyunculuk anlayışına, kendi yüzüne, sesine, beden diline uydurarak oynaması anlamına geliyor.
Bunun sinema tarihinde çok güçlü, çok böyle anıt niteliğinde temsilcileri var.
Marlon Brando bunların bir tanesi.
Al Pacino, Robert De Niro gibi çok sevdiğimiz oyuncular.
Metot oyunculuğunun...
Baya böyle kaleleri konumunda.
Mesela Al Pacino ister polisi oynasın ister mafya babasını oynasın.
Böyle ciddi, karizmatik, sinirli adamı oynar.
Hep bakışları bellidir.
Böyle el hareketleri, beden dili çoğunlukla.
Birbirine yakındır. Hani farklı karakterleri oynuyor gibi görünse de.
İşin karşı tarafında da karakter oyunculuğu var.
Karakter oyunculuğuysa bir oyuncunun herhangi bir karaktere hem davranış hem yüz, beden hem de tavır olarak tam olarak bürünmesidir arkadaşlar.
Yani oyuncunun karaktere dönüşmesidir.
Çok ciddi yüz ve bedensel değişimler geçiren oyuncular daha çok karakter oyunculuğuna yakındır.
Örneğin... Daniel Day-Lewis karakter oyunculuğunu en iyi yapan oyunculardan bir tanesi.
Tom Hanks birçok rolü için öyledir.
Yenilerden Christine Bailey örnek verebiliriz sanırım.
Christine Bailey gerçekten çok iyi bir oyuncu.
Çok sarsıcı performanslar gösterdi.
Sinema tarihinin bir rol için en fazla kilo değişikliğine uğrayan oyuncusu Christine Bailey arkadaşlar.
Onun da çok ilginç bir hikayesi var.
Machinist diye bir film var.
Belki izlemişsinizdir. İyi bir psikolojik gerilim filmi.
Senaryoda ölümcül zayıflıkta.
Yanlış hatırlamıyorsam karakterin adı Trevor'dı.
Ölümcü zayıflıkta diye anılıyor.
Bu işte rol teklif ediliyor Christine Bale'e.
Senaryoyu okuyor. Tamam çok beğendim diyor.
İşte ne zaman? Atıyorum 8 ay sonra çekimler başlayacak.
Tamam o zaman görüşürüz. Hadi kendine iyi bak.
Ayrılıyorlar yönetmenlerle, yapımcılarla Christine Bale.
Aradan zaman geçiyor.
Çekimler için uçağa biniyor Christine Bale.
Filmin çekimlerine geliyor. Uçaktan bir iniyor.
31 kilo vermiş.
Yapımcılar, yönetmenlerle ilgili yapılan röportajlarda, film üzerinde yazılan şeylerde bu anlatılmıştı.
İnanamamıştım ben duyduğumda. Hiç kimse Christian Bale'e kilo ver dememiş.
Yapımcılar ve yönetmenler söz konusu o ölümcül zayıflığı baya efektle falan yapmayı düşünmüşler böyle.
Christian Bale'i öyle görünce şok olmuşlar yani inanamamışlar.
Sormuşlar ne yaptın sen yani nasıl yaptın?
yemedim demiş. Yani bu kadar basit.
Yemedim. 31 kilo korkmuşlar yani.
Hani böyle görünce tanıyamamışlar falan.
Dediğim gibi efekte yapmayı düşünüyorlarmış onun bedenini, vücudunu.
Ve filmi hani izleyen arkadaşlar bilir ya da diyorum izlemenizi öneririm.
Güzel bir film. Orada bol bol Kristen Bale'in o gerçekten ölümcü zayıflığını böyle bol bol çekmişlerdir filmde.
Veya bir diyorum kısacık bir Google araması yapsanız görürsünüz.
Bu gerçekten karakter oyunculuğuna muhteşem örneklerden bir tanesi.
Yani inanılmaz örneklerden bir tanesi.
Bir de şundan bahsedelim mesela.
Oyunculuk mesleğinde en önemli kıstaslardan bir tanesi yani oyuncu olduğunu iddia eden oyuncuların rüştünü ispat etme yöntemi arkadaşlar aslında komedidir.
Yani bir oyuncu Komik olamadığı takdirde bir komedi rolünde, komik bir rolde başarılı olmadığı takdirde genel olarak camiada başarılı bir oyuncu olarak kabul edilmez.
Komediyi yapabilmesi lazım yani bir oyuncunun.
Ve aynı zamanda bir oyunculuk sinemadan da önce var olmuş bir meslek olarak tiyatroda da oyunculuk çok çok önemli.
Ve aslında tiyatro oyunculuğuyla sinema oyunculuğu arasında da belirgin farklar var.
Bunları da çok kısaca bahsedeyim size.
Tiyatroda neticede oyuncuya her zaman...
İzleyici belli bir uzaklıktan bakıyor değil mi?
Yani yakınına girmiyoruz.
Belli bir uzaklıktan aynı şekilde izliyoruz.
Onun için tiyatro oyunculuğunun hem bedenlerini hem yüzlerini hem de ses tonlarını biraz daha böyle büyük, biraz daha yüksek, biraz abartılı kullanmaları genellikle istenmiştir.
İstene gelmiştir geçmişten beri.
Ancak sinemada bu...
Baya kötü oluyor. Yani neticede sinemada kamera açıları değişiyor.
Kameranın ölçeği değişiyor.
Oyuncuya daha yakın ya da daha uzak olabiliyorsunuz.
O nedenle oyuncu abartılı oynadığı takdirde sık sık sektörde söylenir.
Hani tiyatro oyuncusu gibi çok abartılı oynuyor.
Tiyatrodan mı gelme bu gibi.
Böyle bazı oyuncular için söylenir.
Yani bu tiyatrocu galiba. böyle abartılı oynadığında sinemada aksine çok küçük küçük oynanması istenir.
Hem yüz olarak hem beden olarak hem de ses kullanımı olarak.
Bir yandan da oyuncuların setteki durumları da biraz farklıdır.
Bir film seti görmeyen arkadaşlar için söylüyorum.
Set karmakarışık kaos dolu bir ortamdır arkadaşlar ve oyuncular atıyorum 8 saat süren bir sette muhtemelen yarım saat falan çalışırlar.
15 dakika falan çalışırlar en fazla.
Bütün gün beklerler.
Kenarda oturup canı sıkılan birçok oyuncuya rastlarsınız böyle.
Al Pacino'nun bunun üzerine harika bir söylemi vardı.
Yani çok para kazanıyor ya böyle meşhur oyuncular.
O diyordu ki ben oyunculuk yaptığım anlar için değil beklediğim anlar için para alıyorum diyordu.
O kadar doğru bir tespit ki.
Çünkü hani oyunculuk gerçekten çok da keyifli bir meslek.
İnanılmaz ben... Şimdi profesyonel bir oyuncu değilim ama oyunculuk deneyimlerim oldu.
Kısa ya da uzun metraj filmlerde, küçük rollerde, amatörce oynadığım oldu.
Gerçekten çok keyifli ve eğlenceli bir şey arkadaşlar.
Ama beklemesi sette.
O kadar eziyet, o kadar sıkıcı bir şey ki.
Sabahın 9'unda sete gelirsiniz.
Oyununuz vardır diyelim. Sizin sahneniz saat 9.30'dadır veya 10'dadır.
Bir prova yaparsınız, konuşursunuz.
1-2 denersiniz. Tamam oldu güzel.
6 saat bekleyebilirsiniz arkadaşlar.
Küçücük bir problemden dolayı sizin sahneniz çekilemez ve...
Bütün gün sette bütün enerjiniz, o çalıştığınızı da unutursunuz, denediklerinizi de unutursunuz.
Hatta rol arkadaşınız bile değişebilir o sette neler olacağını kimse bilemez inanın ki.
O nedenle sette beklemesi ya da setteki durumu oyuncuların biraz perişanlıktır gerçekten.
Bu nedenle çok meşhur güçlü oyuncuların sette çok konforlu ortamlar aradığına dair de çok hikaye anlatılmıştır.
Yani işte sette karavanım olacak, içerisi işte 26 santigrat derecede tutacak bir kliması olacak, işte kablolu yayını olacak.
Orada yiyecek içecek olacak şu olacak bu olacak falan.
Sette gerçekten oyuncular konforlu bir ortam isterler.
Çünkü o uzun beklenen saatler o kadar yorucu ve can sıkıcıdır ki anlatmakla bitmez gerçekten.
Sinema tarihinde filmler başrol oyuncularıyla daha çok pazarlanmaya başladıktan sonra arkadaşlar tabii oyuncular da bunu fark ediyorlar.
Güçlerini fark ediyorlar.
Stüdyolardan çok ciddi paralar istiyorlar ve bir yandan da sektördeki güçleri artınca biraz hani meşhur kaprisi, oyuncu kaprisi denir ya oyuncuların kaprisli olanları ya da kaprisli olmayanları diye böyle sınıflar
tasdif edilmeye başlanıyor.
Bunun o kadar uç örnekleri var ki örneğin Marlon Brando'nun son filmi olan The Score diye bir film vardı.
Robert De Niro ve Edward Norton'la başrolü paylaşmıştı.
Frank Oz diye bir yönetmen onu yönetmişti ki Frank Oz da oldukça değerli yönetmenlerden bir tanesidir.
Ve ortaya çıkan bir kavgada bir tartışmada Marlon Brando'nun yönetmeni setten kovduğu.
Kovuyor yani oyuncu yönetmeni kovabiliyor setten.
Ve çekim boyunca yönetmen bir daha sete giremiyor.
dışarıdan, setin dışından Robert De Niro'ya direktifler vererek filmi yönettiğini anlatmıştı.
Hani bir oyuncunun gücü o kadar öyle bir seviyeye gelebiliyor ki yönetmeni setten kovabiliyor düşünün artık.
Ve onun dışında da oyuncu yönetimi biraz sinemanın sıkıntılı ve zor taraflarından bir tanesidir gerçekten.
Bir oyuncu seçiyorsunuz, sete geliyor, ona rolünü veriyorsunuz ve oynayamıyor diyelim ki.
İyi oynayamıyor. Sizin istediğiniz gibi oynayamıyor.
Eğer o oyuncunun deneyimi ve sektördeki konumu yönetmenden biraz yüksekteyse bu çok büyük sıkıntı oluyor.
Çünkü oyuncu sizi dinlemiyor.
Yani kendi istediği gibi oynamak istiyor.
Onu yönetemiyorsunuz. Bazı ego savaşları olabiliyor.
İşte böyle Marlon Miranda örneğinde olduğu gibi.
Tabi o çok uç bir örnek.
O sık olacak bir şey değil ama. çoğunlukla yönetmenlerin ya da işte asistanların veya görüntü yönetmenlerinin çok güçlü profesyonel oyunculardan bir şeyler istemesi hep bir gerginlik sebebi olmuştur sinema sektöründe.
Ve bundan dolayı da yapımcıların ve yönetmenlerin hani böyle mümkün olduğunca daha uyumlu, yönetebilecekleri, ekiple uyumlu bir şekilde çalıştığına dair duyumlar aldığı oyuncularla çalışmak istediği de
bilinen bir gerçektir. Fazladan kapris yaptığı için ve yönetilemediği için kariyeri güme gitmiş oyuncular da vardır tarihte.
Marlon Brando da bunlardan bir tanesiydi yine.
Çok kaprisli ve sinirli bir oyuncu olarak, setteki uyumsuzluğu olarak.
Hatta Marlon Brando'nun Godfather'daki Vito Caglione rolü onun kariyerinin ikinci yükselme dönemi olarak kabul edilir.
O zamanlar kimse Marlon Brando'ya rol teklif etmiyor çünkü çalışması çok zor bir kişi.
O da Mario Puzo'nun Godfather romanının filme uyarlanacağını duyuyor.
Oturuyor ya da romanı okuyor ve Vito Corleone rolünü çalışıyor.
Kalkıyor Paramount Pictures'a gidiyor.
Filmle ilgili bir toplantı yapılan salona böyle izinsiz falan dalıp böyle bir takım elbise giymiş anlatıldığına göre.
Yanağının dudaklarının içerisinde böyle pamuklar doldurmuş.
Hani filmde böyle çenesi şöyle hafif çıkıktır ya ses kısık böyle falan.
Salona dalıyor ve orada romandan Vito Corleone'ye ait olan birkaç tane replik söylüyor böyle.
Hani orada oynuyor yani performans sergiliyor bir an için.
Yapımcılar ve yönetmen Coppola da orada Marlon Brando'yu izliyorlar.
Çok etkilendiklerini söylemişlerdir daha sonraki röportajlarda.
Ve Marlon Brando şey diyor yani hiç uğraşmayın Vito böyle bir karakter diyor.
Hemen orada rolü alıyor ve tabii ki o rolle Oscar dağıldı ve sinema tarihinin en unutulmaz performanslarından bir tanesini sergilemişti.
İşte düşünün artık yani bu kadar kaprisli bir adam, bu kadar sinirli bir adam sinirinden kaprisinden vazgeçtiği anda sinema tarihine adını rahatça yazdırabiliyor.
Ne kadar garip, ne kadar ironik.
Tabii sinemada kapristen böyle oyunculuk mesleğinde sinirden uyumlu çalışmadan falan bahsettik.
Bunun bir gerelim yarattığından bahsettik ama oyunculardan da bir yandan o kadar farklı, o kadar sıra dışı ve zorlayıcı şeyler de isteniyor ki meslek gereği oyunculuğun değeri belki de biraz orada ortaya çıkıyor diye düşünüyorum
ben arkadaşlar. Düşünün ki bir dövüş sahnesi çekeceksiniz, bir aksiyon sahnesi çekeceksiniz ya da çok karakterin acı çektiği, ızdırap çektiği bir sahne çekeceksiniz.
oyuncuyu perişan ediyorsunuz.
Yani öyle düşünün. Sylvester Stallone'un Rocky filmi çekimlerinde Bütün vücudunun haşat olduğu, iki tane kaburga kemiğinin kırıldığından falan bahsedilir mesela.
Hani oyunculuk derken yetenekten, beceriden bahsediyoruz ama aynı zamanda zorlayıcı da ve cüretkar da olunması gereken bir meslek.
Örneğin uzak doğu dövüş filmleri çok da sinema dünyasında ve sinema tarihinde prestijli bir alan olarak kabul edilmez.
Ancak siz beş takla atıp, havada iki tane döner tekme atıp, sekiz kişiyle kavga edip dayak yiyorsunuz mesela.
Şimdi bu da bir oyunculuk performansı aynı zamanda.
Yani siz bu tip bir film çekiyorsanız ve bir oyun...
Böyle bir performans almanız gerekiyorsa ona göre de bir oyuncu seçebilmek ve o oyuncunun da...
çok üstün bir bedensel yeterlilik sunması gerekiyor arkadaşlar.
Bu da mesleğin bir parçası aynı zamanda.
80'li 90'lı yıllarda özellikle video piyasasının patlamasıyla bu filmler çok artmıştı.
Birçok dövüşçü, profesyonel dövüşçü oyunculuğa soyunmuştu mesela.
Onun dışında John Claude Van Damme mesela tüm dünyada en tanınan ve en bilinen bu dövüş filmleri 80'lerde 90'larda çok revaçta olan dövüş filmlerinin en önemli oyuncularından bir tanesiydi.
İlerleyen yıllarda da benzer filmlerde rolü aldı.
Dediğimiz gibi prestijli bir oyuncu olarak kabul edilemeyebilir belki Jean-Claude Van Damme ya da işte Sylvester Stallone de bunlardan bir tanesiydi.
Daha çok aksiyon filmi jönleriydi bunlar.
Arnold Schwarzenegger bir başkasıydı.
Steven Seagal mesela bir karete ustası olarak sinema tarihinin en böyle bilinen, sevilen oyuncularından bir tanesiydi.
Bu oyuncuların hiçbirinin Oscar'ı olmayabilir.
Gerçi Stallone'nin var Rocky filmiyle yapımcı olarak almıştı yanlış hatırlamıyorsam ama oyuncu olarak söyleyeyim.
Oyuncu performansları açısından sinema tarihinin prestijli oyuncuları arasında olarak anılmaz genelde bu dövüş ustaları.
Ancak onlarınki de bir performanstır ve onlarınki de zordur.
Siz bir dövüş filmi çekecekseniz, bir aksiyon filmi çekecekseniz bu açıdan da yeterlilik sunan oyuncularla çalışmak zorundasınız tabii ki.
Bu da sektörün bir parçası. Bu da oyunculuk mesleğinin bir parçası.
Ve bu bedensel yeterlilikler oyunculuk eğitiminde verilmiyor arkadaşlar bildiğimiz kadarıyla.
Konservatuarlarda judo, tekvando ya da işte karete eğitimi verildiğini hiç zannetmiyorum ama bu da mesleğin bir parçası bahsettiğimiz gibi.
Bir de şöyle bir konuya girelim.
Normal şartlarda biz oyunculuk mesleği dediğimizde bir performans, bir karakteri canlandırma ya da bir role bürünebilme, kamerayı yok sayabilme gibi öncü gereklilikleri düşünüyoruz
ya. Oyunculuk mesleğinin arkadaşlar en zor taraflarından bir tanesi ezber arkadaşlar.
İnanın ki ezberlemek o kadar zor bir şey ki.
Nasıl zor bir şey? Şöyle isim vermeyeyim.
Benim bir oyuncu arkadaşım haftada 5 tiyatro oyununda oynuyordu.
Bakın bunların her birinin senaryosu yani 70, 80, 90 sayfa kadar.
50 sayfa olsa ne olur?
Yani düşünün 6 oyunda oynuyorsunuz ya da 5 oyunda oynuyorsunuz.
300 sayfa ezberlemek zorundasınız.
Bir düşünsenize 300 sayfayı ezberleyip tiyatro yani sinemada değil hani çıkıp baya performans sergiliyorsunuz.
Hani tekleme şansınız yok, unutma hakkınız yok.
Sahnedesiniz yani hani bir çekimi tekrar yapma şansınız yok.
O kadar güç bir şey ki örneğin bir arkadaşımın Birlikte bir oyuncu seçimine gittik.
O oyuncu arkadaşım oyuncu seçimine girecekti.
İçeri girdik. Şu rol için gelmiştim ben işte.
Oyuncu seçimine girecektim. Tamam diyor.
Sana bir sayfa veriyor. Bunu git ezberle gel diyor.
Şimdi elinizde bir sayfalık bir sahnenin bir kısmı var.
Yani bir çekim var veya bir sahne var.
Kısa bir şey diyeyim. Bir sayfa.
Dışarı çıkacaksınız. 5 dakika 10 dakika veya en fazla 15 dakika gibi bir sürede o sayfayı hemen orada ezberleyip çalışıp içeri girip bir performans sergileyeceksiniz.
Şimdi bu bile o kadar zor bir şey ki o sayfayı ezberlemeniz lazım.
Birçok kişi, ben, sen, o, birçoğumuz...
Bir sayfalık bir metni 5-10 dakikada ezberleyemeyiz.
Bu bile oyunculuk mesleğinin gözden kaçan en zor taraflarından bir tanesi arkadaşlar.
Ezber çok zor. Gerçekten çok zor.
Ve bir de az çok deneyen arkadaşlar yine diyorum belki vardır.
Ezberlediğiniz şeyi hiçbir şekilde oynarken düşünmüyor olmanız lazım.
Yoksa oynayamıyorsunuz. Yani hani şu replik neydi şöyleydi.
O sette düşünülecek bir şey değil.
Çekimde düşünülecek bir şey değil.
Onu zaten ezberlemiş.
Zaten biliyor. Ve artı orada nasıl oynayacağınıza da daha önce karar vermiş olmanız lazım.
Çekimde bunu yapamıyorsunuz.
Gerçekten bu da oyunculuk mesienin en arkada kalan, en böyle hatırlanmayan, bilinmeyen ama önemli taraflarından bir tanesi.
Akla gelmeyen taraflarından bir tanesi.
Bir başka konu arkadaşlar sinema sektöründe yine oyuncular üzerine yaşanan en büyük gerilimlerden, zorluklardan bir tanesi.
Çıplaklık arkadaşlar. Özellikle onların dilinden konuşuyorum.
Kadın oyuncular bu konuda daha fazla şikayetçi oluyorlar tabii ki.
Çıplaklık, öpüşmeye, sevişmeye veya cinsel içerikli sahneler.
En profesyonel oyuncuların bile, sinema tarihinin en büyük oyuncularının bile bunun üzerine röportajlarda çok çarpıcı şeyler söyledikleri ve bu konudan rahatsız oldukları hep dile getirilmiştir.
Şimdi neticede bu da çıplaklık da oyunculuk mesleğinin bir parçası.
Gerek erkek için gerek kadın için.
Bir sahne var, bir sevişme sahnesi var ve bu çekilecek, bir şekilde çekilecek.
Sette 50 kişi var ve siz soyunacaksınız ve belki de hayatınızda hiç karşı karşıya gelmediğiniz başka biriyle sevişeceksiniz.
kaçınılmaz olarak zor bir şey.
Kadın oyuncuların bu konuda çok gerginlik yaşadıkları, bunun üzerine setten, rol arkadaşlarından ya da ekiplerinden çok ciddi yardımlar gördükleri söylenmiştir.
Bunun üzerine benim bildiğim en çarpıcı örneklerden bir tanesi David Lynch'in Mulholland Drive filmindeki Naomi Watts'ın performansıdır arkadaşlar.
Orada başka bir kadınla eşcinsel bir yaklaşımda bulunuyorlardı ve kadın oynayamamış.
Yani Naomi Watts inanılmaz iyi bir oyuncu.
Oscar adaylığı var bildiğim kadarıyla.
Çok iyi bir oyuncu. Çok değerli bir oyuncu.
İlk önemli rollerinden bir tanesiydi ve onun için de çok büyük bir fırsattı.
David Lynch gibi sinema tarihinin en önemli, en büyük yönetmenlerinden biriyle çalışıyorsunuz.
O sevişme sahnesinde bir türlü yönetmenin istediği performansı verememiş.
Olmamış yani. Tekrar çekiliyor, tekrar çekiliyor.
Çekimler sarkıyor. Olmuyor.
Bir türlü olmuyor ve David Lynch'in Watts'tan istediği performansı alabilmek için Tüm seti boşalttığı, setteki tüm oyuncu, teknik ekip, yardımcı ekip ve herkesi setten çıkardığı ve
Tek başına sahneyi çektiği söylenir örneğin.
David Lynch'in büyüklüğüne bir örnek.
Her yönetmen bunu yapmayabilirdi veya yapamayabilirdi.
Gerçekten çekim takvimi sarktı sarkmadı.
O gün o çekimi bitirmek zorundayız gibi gereklilikler de oluyor tabi sinema sektöründe.
Ancak bu gerçekten zor bir şey.
Bizim sinemamızda sinemamızın sultanı olarak anılan mesela Türkan Şoray'ın öpüşmemi gibi bir kuralı vardı.
Yani hatırlıyorsunuzdur bunu bilmeyen herhalde Türk sinema sever yoktur.
Kadın öpüşmüyor. Ve çok uzun yıllar sonra yanlış hatırlamıyorsam Kaan Girgin'le bir filmde öpüşmüştü.
Ve bu bile oyunculuk mesleğinin bir önemli gerekliliklerinden bir tanesi ise başka birçok fiziksel eylem gibi cinsel yaklaşım ya da öpüşme sevişme gibi sahneler de oyunculuğun bir parçasıysa.
Bunun bile çok büyük bir sorun ve problem teşkil ettiği bir meslekte bazı sorunların yaşanmaması ve o mesleği herkesin rahatça icra edebileceğinin iddia edilmesi biraz ironik oluyor yine.
Ve tabii sektörün bu kadar önemli bir parçası iken de insanların...
birçok şeyi göze alarak oyunculuk yapması bir yana sadece meşhur olmak, sadece çok para kazanmak, böyle çok geniş hayran kitelerine sahip olmak için oyunculuk mesleğine girmesi ise apayrı
bir tartışma konusu. Bunun üzerine çok yorum yapmak istemiyorum ben şahsen ama her şekilde oyunculuk sinemanın vazgeçilmez, kaçınılmaz, en değerli, en keyifli, üzerine konuşulası uzmanlıklarından bir tanesi
olarak karşımıza geliyor. Oyuncuları seviyoruz ve sevmeye de devam edeceğiz.
Teşekkürler arkadaşlar bir dahaki programda görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
