
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, sinemada klişeler konusuna devam ettik. Konuya biraz daha eleştirel ve biraz daha inceleyici yaklaşmaya çalıştık... Keyifli dinlemeler...
Transkript
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda...
Yine klişeleri konuşacağız.
Geçtiğimiz hafta klişeler üzerine bir program yapmıştık.
Ben konuşmaktan çok keyif almıştım.
Umarım siz de dinlemekten keyif almışsınızdır.
Klişeler konusu gerçekten derya deniz bir konu.
Yani geçen haftaki hazırlığımın yarısını bile size anlatamamıştım gerçekten.
Daha anlatmak istediğim, söylemek istediğim, anmak istediğim birçok klişe vardı.
Onları biraz devam etmek istiyorum.
Bir de onun dışında geçen haftaki klişeler üzerine konuşacak olmamın heyecanından klişenin ne olup olmadığı ya da klişeler üzerine de fikrimi söyleyememiştim.
Onu da bu hafta dile getirmek istiyorum.
Şöyle bir durum var. Normal şartlarda klişeler üzerine konuşurken geçen hafta da söylemiştim.
Klişeler üzerine konuşmak da çok klişe bir şey aslında.
Çünkü sosyal medya diyorum eksiz sözlük o ne diyor ya da Twitter gibi ortamlar, Facebook gibi ortamlar film klişeleriyle dolu.
Bunun üzerine kitaplar da yazıldı.
Çok sayıda sinema yazarı büyüğümüz, ustamız klişe.
Bu hafta
eleştirel diyeyim ya da üzerine eleştiriler dile getirebileceğimiz...
Birkaç klişeden bahsetmek istiyorum.
Bunların biraz daha özel klişeler olduğuna inanıyorum ama ondan önce klişenin ne olup olmadığı üzerine de birkaç şey söylemek istiyorum.
Aslında tanımlamaya çok gerek yok.
Klişe kelime karşılığı olarak basma kalıp diye geçiyor.
Hani daha önce birçok kez yapılmış şeylerin tekrar edilmesi, çok alışılmış daha önce birçok kez görülmüş şeylere klişe deniyor.
Edebiyatta da klişeler olabilir.
Hatta müzikte ya da başka sanatlarda da klişeler olabilir.
Resim sanatında da klişe olabilir.
Ama en çok böyle sıcak temasta olduğumuz en popüler ya da Popüler demesem de en son, en güncel sanatlardan bir tanesi sinema olduğumuz için ve tabii biz de burada sinema üzerine konuştuğumuz için sinemasal klişelerden bahsediyoruz.
Evet alışıldık bir şey ama genel sinema sohbetlerinde böyle klişe...
Kelimesi geçtiği anda hani genellikle klişenin çok kötü bir şey olduğu, klişelere sahip bir filmin istenmeyen, aranmayan, çok da keyif vermeyen bir film olduğu.
Aa ben bu filmin sonunu çıkardım ya tamam şu kesin şöyle olacak bakın şimdi kesin böyle bir şey olacak gibi sohbetlere girdiğimiz bir konudur klişe konusu.
Negatif yaklaşıları genellikle klişe olgusuna ama aslında bu çok doğru değil arkadaşlar.
Çünkü aslında klişeler bu kadar çok tekrar edilmiş şeyler ise demek ki geniş kitlelerce daha önce çok sevilmiş, ilgi duyulmuş.
bulunmuş yani hani karşılığı olmuş sinemasal ayrıntılardır aslında klişeler.
Ve bir yandan da sinema bir anlamda hem bir sanat olarak hem de popüler kültür malzemesi olarak bir eğlence olarak bize yani izleyicilere ayna tutan da bir olgu olduğu için sinema bu klişeler bir
anlamda toplumu da yansıtır aslına bakarsanız.
Yani bir umursamaz polis dediğimizde Bunun altında bir toplumsal, kültürel ya da o mesleğin doğası ile ilgili, o mesleğin içerisinde yer alan insanlarla ilgili bir tespit.
Bu aynı zamanda ya da örneğin çok azimli idealist avukat dediğimizde bu bir klişedir mesela işte ölüm tehditleri de alsa savunduğu davadan geri adım atmayan ölümden bile korkmayan bir hukukçu
bir adalet savaşçısı dediğimizde evet bu belki klişe bir şeydir çok alışıldık bir şeydir bir sürü filmde karşımızda gelmiştir ama bir yandan da o meslekle ilgili o tipleme ile ilgili fikirleri barındıran ve
bununla ilgili de sinemacının fikrini de barındıran bir klişedir aynı zamanda.
Onun dışında görsel dille ilgili, hikaye yapılarıyla ilgili çok fazla klişe anabiliriz ve bunların hepsinin bir klişeye dönüşmesi de yani sinemasal olarak klişeye dönüşmesi de bir sinemanın...
olgunlaşması, olgunluğunu göstermesi durumunu karşımıza getiriyor.
Yani diyebiliriz ki klişeler doğuran sinema olgunlaşmış bir sinemadır aslında.
Bunun son yıllardaki en güzel örneklerinden bir tanesi arkadaşlar Türk korku sinemasının belirli klişeler oluşturması.
Şimdi Türk korku sinemasını seviyorsunuzdur ya da sevmiyorsunuzdur.
Bu tabii beğeniyle alakalı bir şey.
Kişiden kişiye değişebilir. Ben kendi adıma çok güçlü bir sinema olduğunu düşünmüyorum.
Çok başarılı bir sinema olduğunu düşünmüyorum.
Çok başarılı, unutulmaz örnekler barındıran bir sinema olduğunu düşünmüyorum.
Ancak neticede bir Türk korku sineması diye bir olgu artık hayatımıza girdi ve var.
Değil mi? Bu da iyi bir şey.
Türk sineması adına iyi bir şey arkadaşlar.
Bugün çok iyi örnekleri karşımıza gelmiyor olsa da mutlaka gözden kaçmış değerli örnekleri vardır.
Ve gelecekte de bu klişeler ya da bu olgunluk üzerine bir şeyler inşa edip çok daha iyi örnekler ortaya çıkaran sinemacılar da mutlaka olacaktır.
O anlamda Türk sinemasının da örneğin korku filmi klişeleri oluşturması Türk sineması adına iyi bir şeydir aslında.
O nedenle klişelere çok da negatif, çok da böyle istemiyorum gibi bakmak çok da doğru değildir diye düşünüyorum.
Şimdi birkaç tane klişe hazırladım demiştim.
Dediğim gibi bu haftaki klişeler biraz daha farklı olacak.
Biraz eleştirel yaklaşacağım klişeler olacak.
Bunları izah etmeye çalışacağım size.
İlk aklıma gelen klişe...
Yolunda gitmeyen bilimsel deney klişesi arkadaşlar.
Bu çok ilginç bir şey, enteresan bir şey bence.
Hani bir klişe olarak çok alışıldık da altında çok bence dediğim gibi eleştirel ve biraz tatsız alt metinler barındırıyor.
Şöyle ki, bunun üzerine söylemek istediğim konu tabii çok derin de kısaltmaya çalışayım.
Bilim, sanat, felsefe gibi çok temel disiplinler medeniyetimizin gelişmesinde en önemli rolleri oynamış olgulardan birkaçıdır bunlar mutlaka.
Ve çok ilginç biçimde arkadaşlar sinema bilime şüpheli yaklaşıyor genellikle ve bilimsel gelişmelere karşı genel böyle bir antipatik bir yaklaşım var sinemacılarda, sinemada, bilimkurgu sinemasında.
Hep böyle bilimsel gelişmeleri, bilimsel deneyleri, bilimsel çalışmalarda bulunan bilim insanlarını falan böyle negatif yaklaşıyor, bir garip yaklaşıyor sinema.
Bu benim biraz canımı sıkıyor, biraz üzüyor beni aslında.
Bilimsel anlamda muhafazakar bakışa sahip sinemanın varlığı ve geniş kitlelerce bunun kabul edilmesi de biraz eleştirilesi ve düşünülesi bir durum bence.
Yani bir bilim kurgu filminde de bir deneyde bir aksaklık çıkmasın.
Yani yolunda gitmeyen bir şey olmasın.
Elbette bilinmeyene duyulan korkudur bilimsel korku filmlerindeki temel dürtü ve temel mesele.
Yani Ridley Scott'ın Ellie yanından tutun da Stanley Kubrick'in 2001 uzay macerasından geçin de ya da herhangi bir bilimsel buluşun kötü amaçlı kullanılması.
Bu da çok klişe bir şeydir, bilinen bir şeydir.
Ama bakın bunların altında hep sanatın bilime ve bilimsel gelişmelere şüpheli bakması ve muhafazakar bir bakış açısı sunması alt metni var.
Şimdi biz sanat da bizim için çok önemli ve sanatı da çok seviyoruz.
Bilim de çok çok çok önemli bir olgu.
Yani bilim insanlarına da saygımız var.
Önem atfediyoruz yani bilimi önemli görüyoruz hepimiz medeniyet olarak.
Dünyanın bütün gelişmiş ülkeleri bilimsel çalışmaların ön planda olduğu ülkelerdir.
Tabii yine felsefe de aynı şekilde bilim ve sanat gibi çok önemli disiplinlerden bir tanesi.
Neden sanat bilime şüpheyle yaklaşıyor?
Neden acaba bilimsel gelişmelerin insanı çok da böyle refaha, daha mutlu bir hayata, yaşama ve dünyaya ulaştıracak konusunda şüphesi var sinemacıların ve daha çok sanatçıların diyelim.
Bu dediğim gibi benim canımı sıkan bir şey.
Biraz böyle altında negatif anlamlar seziyorum, çıkarıyorum.
Belki siz öyle düşünmezsiniz olabilir, bilemiyorum ama bu çok klişe bir şey artık.
Gerçekten sıktı, sinemasal olarak da sıktı yani.
Şu biraz daha kabul edilebilir bir klişe gibi geliyor bana.
Öngörülemeyen bir bilimsel çalışma sonucu karşımıza istemediğimiz bir durumun çıkması.
Yani atıyorum biz bir laboratuvarda bir virüs bir bakteri deneyi yapıyoruz ve o sonra bizim başımıza bela oluyor.
Buna benzer de filmler var.
Ya da uzayda bilinmeyen bir gezegene gidiyoruz.
Ve orada bir virüs buluşuyor.
Bir hastalık buluşuyor. Bir uzaylı ile karşı karşıya geliyoruz.
Evet. İnsan belki bilinmeyen karanlık mecralara girerken biraz daha dikkatli olmadı.
Belki de bilim insanları bu açıdan biraz iyimserlerdir.
Belki de biraz kontrolsüzlerdir.
Yani sinemacılar, sanatçılar bu konuda belki haklı endişelere sahip olabilirler.
Ama artık o kadar klişe hale gelmiş bir şey ki bu.
O kadar alışıldık bir şey oldu ki.
Şunu diyebiliyoruz. Bütün sinema...
Bilimi sevmiyor, bilime antipatik yaklaşıyor ve sanki sinemacılar bilimin gelişmesini istemiyor.
Bilimsel çalışmalarının yapılmasına böyle toptan karşılarmış gibi bir tablo çıktı ortaya.
Bu yolunda gitmeyen deney ya da bilimsel çalışmalara şüpheli bakma durumu madem bir klişeye dönüştü, madem bayağı genel bir olgu, ne oldu yani sinemacılar bir araya gelip de bilimsel çalışmaları durduralım mı dediler?
Yani engelleyelim mi dediler?
Buna da bir toplantı mı yapıldı?
Ne oldu? Bizim mi haberimiz yok? Çok ilginç bir durum bu bence.
Klişeye dönüşmüş olması.
Bir başka klişemiz arkadaşlar yine sıkça karşımıza çıkan şeylerden bir tanesi ve bence çok kullanımı açısından da biraz antipatik olan şeylerden bir tanesi ergenlik sancıları arkadaşlar.
Deyince benim aklıma ilk ne geliyor biliyor musunuz?
Biraz garip belki ama Örümcek Adam filmi geliyor.
Başka bir sürü genişlik filmi var aslında.
Hani Amerikan pastasından tutun da 80'lerdeki işte Breakfast Club'lar falan.
Gençlerin ergenlerin sorunlarını inceleyen çok değerli filmler de var.
Evet ama Peter Parker'ın neydi sevgilisi?
Mary mıydı? Ya bir açıl artık şu kıza ve sevgili oluyorsanız olun, olmuyorsanız da olmayın.
Yani şimdi evet ergenlik zor bir dönem.
İnsanın hem sosyal olarak...
Belli disiplinlerde, belli hukuklarda ilişkiler kurması, çevresine açılması, işte okuluna başarılı olması, ailesiyle ilişkilerinin inişli çıkışlı olması gibi bir sürü problemi vardır ergen kitlenin,
gençlerin. Tamam bunu kabul ediyoruz ama filmlerde bu ergenlik sancıları o kadar klişe ve o kadar şey ki böyle hani inişli çıkışlı, böyle günden güne değişiyor, saatten saate insanın kafası değişiyor gibilerinden
ya da ergen bir karakterin, bir tiplemenin kendine olan güveni, Toplumun içerisindeki konumu ve pozisyonu sanki o kadar da değişken ki.
Az önce dedim ya klişeler bize biraz ayna tutar.
Sanki bu filmler ergenlere ayna tutuyor da.
Bence ergenleri biraz sanki aşağı çekermiş gibi böyle.
Her ergen böyle olmak zorunda değil.
Ya da her ergen böyle de değildir zaten.
Ergen deyince aklı...
İlla böyle sürekli psikolojisi dönüşen ve değişen, karşı cinsle illa yakınlaşamayan, hep böyle problemli ilişkiler kuran, ailesiyle illa sürekli kavgalar eden, böyle mutlaka kendince
gizli hataları olan, kusurları olan bunu insanlardan saklamaya çalışan, illa...
Ezik, sanki böyle illa çözemediği problemleri artık onun önünü görmesini engelleyen falan hayata böyle karamsar bakan tipler midir ergenler?
Hayır, böyle değildir.
Böyle olanlar da vardır, olmayanlar da vardır mutlaka.
Ancak sinemada bu ergenlik sancıları o kadar alışıldık ve biraz da böyle hoyratça kullanılıyor ki o konuyu incelemekten çok o konunun incelenmeye değer bir şey olmadığını ya da öyle demeyeyim de yeterince
incelenmiş ve sonuca bağlanmış bir konu olduğunu düşünüyormuş gibi geliyor bana bu filmler ve bunları yapan sinemacılar.
Bu da çok can sıkıcı bir klişe bence.
Bu kadar köşeli olması yani bu kadar net olması belki de biraz daha antipatik ve sevimsiz gösteriyor.
O nedenle ergenlik sancıları üzerine ayrıntılar barındıran filmlere biraz antipatik yaklaşıyorum ben arkadaşlar.
Diğer aklıma gelen biraz garip şeylerden bir tanesi, klişelerden bir tanesi özellikle romantik komedilerde karşımıza çıkan.
Önce nefret sonra sevgi klişesi.
Film boyunca işte çift erkek çok yakışıklı, karizmatik böyle.
Kadın gayet çekici, sevimli, hoş falan.
Okey tamam. Böyle tipleri izlemeyi seviyor genel izleyici kitlesi.
Biz bunları seviyoruz. Peki tamam.
Biraz üften püften diyelim ya da böyle çok da neredeyse olmayan biçimde bu tipler tanıştıklarında bir açıdan hayata farklı bakıyorlar.
Bir farklılıkları var belki evet tamam.
Şimdi bu sosyal kültürel bir altmetin mi barındırıyor?
Yani bir şekilde biz birbiriyle zıt hiç anlaşamayan iki kişiyi bir araya getiriyoruz.
Ve aşk onların o farklılığını ezecek her türlü farklılığı hatta ezecek ve önemsiz bırakacak önemli bir olgudur gibi bir mesaj mı var bunun altında?
Yoksa sadece filme bir heyecan katmak bir ilginçlik katmak işte komik birkaç sahne yazmaya komik birkaç replik yazmaya zemin oluştursun diye kullanılmış bir ayrıntı mı bu acaba?
Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi tabi sinema tarihinin de en okkalı en böyle başyapıt seviyesinde kabul edilen filmlerinden bir tanesinde When Harry Met Sally filmi vardı Harry Sally ile tanışınca.
Bill Kristol ile Meg Ryan'ın oynadığı.
Gerçekten çok iyi bir filmdir.
Şimdi ben kendi adıma söylüyorum. Ben romantik komedileri çok sevmem.
Çok ikna edici bulmam. Yani kendi adıma çok sevmiyorum ama sinema tarihinde önemli bir yerleri var tabii ki.
Çok değerli filmler de var içerisinde.
Ta 1930'lara dayanır aslında.
Scrabble komedi diye. Ağzı çabuk karakterlerin böyle birbirlerinin sözlerini kesip birbirlerini sürekli fazlaca böyle konuşarak ezdikleri diyeyim.
rahatsız ettikleri, diline çabuk karakterlerin öykülerinden atan filmleri Scrabble komedi deniyordu.
Yani romantik komedi daha diyorum 30'lardan falan başlıyor aslında.
80'lerde ayrı bir mail aldı.
Biraz daha böyle güçlendi. İşte When Harry Met Sally onun önce örneğiydi.
Orada da birbiriyle zıt iki karakter yolculuk yapacaklar ve yolda tanışıyorlar.
Tabi birbirlerinden nefret ediyorlar önce.
Bir de tam böyle erkek çok eril, böyle erkekçi ve erkeksi bir karakter.
Kadın da tam tersine çok Kadınsı ve kadıncı bir karakter.
Kendi cinslerini çok böyle kutsayan ve güçlü olarak gören tipler.
Bunlar tabii dövüşüyorlar, kavga ediyorlar.
Hani sözlü anlamda dövüşüyorlar.
Şimdi tamam abi olsun güzel bir heyecan katıyor belki.
Güzel replikler yazabiliyorsun bu zıtlaşmadan yola çıkarak.
Evet keyifli oluyor, güzel oluyor.
Ama abi o kadar çok yapıldı ve hani bu gerçekten şey de değil.
Hani birbirine antipatik olarak yaklaşan karakterlerin...
Bir dönüp böyle birbirlerine deli gibi aşık olup evlenip bir ömür boyu mutlu olmaları ya ola da bilir ama bu çok bence çok ilginç bir şey de sayılmayabilir.
Çünkü yeni tanıştığınızda hangi konu açılacak yani ikisi aynı takımı tutuyorsa futbol konuşurlarsa daha çabuk evlenecekler o zaman.
Yani hani hangi konunun açılacağı ya da birbirleriyle nasıl bir diyaloğa girecekleri söz konusu ilişkiyi yakınlıklarını hangi noktadan tutup.
başlatacakları gibi bir sürü değişkenin etkisinde olan bir şey bu.
Yani tanıştık ve hemen birbirimizden nefret ettik.
Birilerinden nefret etmeye mi meyillisiniz arkadaşlar?
Böyle bir şey mi var? Niye antipatik yaklaşıyoruz hemen karşımızdakine gibi bir soru yöneltme ihtiyacında oluyor insan o karakterlere.
Çok inandırıcı bulmuyorum.
Çok ikna edici bulmuyorum.
Çok da klişeleşmiş bir şey haline geldi.
Dediğim gibi işin altında bir sosyolojik alt metin olabilir.
Hani işte aşk her türlü engeli ortadan kaldıran bir şeydir gibi bir alt metin olabilir.
Buna da katılabiliriz veya katılmayabiliriz.
Bu da ayrı bir konu ama önce nefret sonra sevgi klişesi baya baya artık rak olmaya çalıştığımız klişelerden biri.
Şimdi biraz daha farklı bir klişeye geçeceğim.
Biraz daha ilginç bir duruma geçeceğim.
İlginç bir film türü var arkadaşlar.
Çok eski örnekleri var mıdır?
Ben hani az çok sinema tarihi bilgim olmasına rağmen çok fazla tespit edemedim.
Daha yakın zamanda bir film türü gibi geliyor bu bana ama.
Şöyle isimlendirdim ben bu film türünü.
Garip durumlar yaratıp insanın doğasını incelediğini iddia eden filmler.
Sıra dışı ve garip durumlar yaratıp haliyle o durumda kalan insanların da garip biçimlerde davranmak zorunda kalacağı.
Bakın bu noktaya dikkat edin lütfen.
Garip davranmak zorunda kalacağı.
Ve bu zorunda kaldığı tavırlardan dolayı da insanın doğasını incelemeye soyunduğunu iddia eden filmler bunlar.
Birkaç örnek vereceğim. Bir tanesi Köpek Dişi, Yorgos Lantimos'un.
Bir tanesi The Cube diye bir film vardı.
Vincenzo Natali diye bir İtalyan yönetmendi yanlış hatırlamıyorsam.
Bir tanesi çok yakın zamanda mutlaka biliyorsunuzdur.
Platform diye bir film Netflix yapımıydı.
Bir tanesi The Hole diye, Delik diye bir film vardı.
Çoğunu seviyorsunuzdur tahmin ediyorum.
Aslında ben de iyi bir film olduğunu düşünüyorum.
The Soul, Testere böyle bir filmdi.
Yine Lantimos'un Lobster diye bir filmi vardı yakın zamandan yine.
Başka filmler de var.
Hani birkaç örnek vermem yeterli herhalde.
Şimdi bu filmler ister ikna edici ister tamamen fantastik.
Tamamen uydurulmuş diyeyim yani.
Cube öyleydi mesela. Uydurulmuş sıra dışı yani baskılı bir ortam yaratıyor bu.
Örneğin Cube filminde birkaç kişi bir anda hepsi uykulu haldeyken bir an uyanıyorlar bir küpün içindeler.
Niye oraya geldiler, nasıl geldiler hiç kimse bilmiyor.
Bir gelelim filmi bu. O kübün içerisinde ölümcül tuzaklar var ve oradan kurtulmaya çalışıyorlar.
Şimdi oraya nasıl geldiler, niçin geldiler falan.
Konu bu değil. Onlar oradan nasıl kurtulacak?
Kurtulurlarken nasıl yöntemler deneyecekler?
Ve birbirlerine nasıl davranacaklar gibi de bir durum çıkıyor ortaya.
Aynı şekilde The Hole mesela.
The Hole'da bir grup genç işte bir sığınak gibi bir yere giriyorlar.
İstemeden kapısı kapanıyor.
Orada kilitli kalıyorlar. Orada dayanmaya çalışıyorlar.
İşte aç kalıyorlar, susuz kalıyorlar.
Bu filmler öyle garip durumlar yaratıyorlar ki arkadaşlar.
İster istemez insan garip davranacak.
Yani başka çaresi yok öyle söyleyeyim.
Ve genellikle bu durumlar aslında doğal yani hani zaten sinemada günlük hayatımızda karşımıza gelen şeyleri bekliyor değiliz.
Tamam sıra dışı durumları daha çok öykü ediniyordur sinema tabii genel olarak ama bu tip filmlerdeki durumlar gerçekten illa insanlar garip ve sıra dışı davransın diye o kadar yapay biçimde oluşturulmuş ortamlar
oluyor ki bu filmlerin hiçbirinin ben inandırıcı ve ikna edici olduğunu düşünmüyorum.
Bir türlü ben bu filmlerin gerçekten insanın doğasını inceleyen filmler olduğuna da hiçbir zaman ikna olmadım.
Ve öyle olmadıklarını düşünüyorum ve iddia ediyorum.
Mesela dediğim gibi en güncel örnek Platform'du.
Platform'da hani izlemeyen arkadaşlar vardır belki izlemek isteyen ya da izleyip de beğenen de olabilir tabii.
Bence iyi bir film değildi. Herkes çok övdü böyle yani harika bir film çok iyi çok güzel toplumsal tespitler barındırıyor.
Evet filmin mesajı gerçekten çok etkileyiciydi.
Yani kabul ediyorum ve gayet de normal.
Ama kurulan atmosfer, inşa edilen o sıkışık ve basınçlı yapı tamamen fantastik zaten.
Hani hiçbir gerçekçiliği yok.
Hani dünyada öyle bir yer, hani öyle bir deney ortamı ya da öyle bir yapı mümkün mü?
Hani buna inanan olmuş mudur?
Hayır. Hani herkes onun bir anlamda bir fantezi olduğunu kabul ediyordur diye tahmin ediyorum.
Tabii bu da şart değil. Tamam Rüzgar Efendisi'nin de fantezi ama şimdi burada sohbetin başında söylemeye çalıştığım gibi insanın doğasını incelediğini iddia ediyor bu filmler.
İnsanla ilgili çeşitli tespitler yaptığını iddia ediyor ama siz o kadar yapay, o kadar basınçlı, o kadar zaten insanların sır dışı davranmak zorunda kalacağı bir atmosfer yaratırsanız
insanları, oradaki karakterleri ve tiplemeleri de aslında zorla bir şekilde...
hareket etmeyi yönlendirmiş oluyorsunuz.
Hani başka çare kalmıyor. Hani şunu demiş oluyorsunuz.
Bak insan zora gelirse ne çirkinlikler yapabilir.
Abi bu hani hayatta kalma dürtüsü yani belki doğada da böyle bir şey var ya da insanın çirkinliklere meyil edecek olması işte onun karakterinden, yaratılışından, doğuşundan bunu da incelemek istiyorsak
eğer bu filmler değil çok daha iyi çalışılmış, çok daha düşünülerek oluşturulmuş atmosferlerin içerisine belli tiplemeleri ve karakterleri yerleştirmenin gerektiğini düşünüyorum.
Bunu da iyi yapan filmler yok değil tarihte ama Bu filmler bana çok yapay geliyor arkadaşlar.
Birçok örneği var. Evet izliyoruz.
Çoğunlukla düşük bütçeli filmler oluyor bir de.
Hani sinemacılara öyle bir olanak veriyor.
Tek mekan, iki mekan falan böyle.
Birkaç tipleme, birkaç karakter.
Böyle güzel replikler yazalım.
Güzel bir atmosfer oluşturalım. Güzel ışıklar yapalım.
Buyurun size güzel bir gerilim filmi.
Ama işte değil. Çünkü altındaki gerçekçilik ikna etmiyor.
İzleyiciyle kurduğu tavır tamam ben gerçekçi bir filmim demiyor ama siz gerçekçi olmayan bir atmosfer kurduğunuzda orada karşımıza gelen eylemler, olaylar ve tespitler de çok da gerçekçi olmuyor
bence. Genel olarak fantastik filmler bunlar zaten.
Hani dediğim gibi ikna edici tarafları yok ama soyundukları iddia ve bize tuttuğu çocuklarını iddia ettikleri ayna çok da temiz bir ayna değil gibi geliyor bana.
Dediğim gibi bu da bir klişe ve artık çok klişeleşmiş hale geldi ve filmler de birbirine biraz benzemeye başladı.
Yakın zamanda başka birkaç örneğini de izledim.
Çok da iyi olmayan örneklerdi.
İnsanların bundan çok da ikna olduğunu düşünmüyorum.
Yani izlemek belki keyifli olabilir bu filmleri ama çok da güçlü filmler olduklarını düşünmüyorum.
Çünkü zaten klişeye dönüşmüş durumdalar.
Evet birkaç klişeyi daha bu hafta anlatmaya çalıştık.
Altındaki metinleri ve işaret ettikleri noktaları da belirtmeye çalıştım.
Bu haftalık bu kadar arkadaşlar.
Önümüzdeki hafta görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden yayına,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
