
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta sinema tarihinde klişeleri konuştuk, birkaç vazgeçilmez ve keyifli klişe örneğini incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinema Adresi'ne hoş geldiniz.
Bu haftaki programımız da sinema tarihinde ve aslında bugünün sinemasında da hala ne yazık ki yoğun biçimde kullanılan Ve üzerine de aslında birçok kez konuşulmuş klişeleri konuşacağız arkadaşlar.
Sinema tarihinden ve sinemanın bugününden klişeler.
Aslında klişeleri konuşmak da kliş haline geldi denebilir.
İşte Twitter'dır, işte Eksi Sözlük'tür veya Facebook'taki birçok sinema sayfası.
Hatta onun dışında O Ne Diyor gibi platformlar falan.
Klişeler üzerine yapılan derlemelerle dolu.
Bunu biliyorsunuz aslında. Ya işte hani korku filmi klişede.
Cem Yılmaz 20 sene önceki stand-up'larında bile bunlardan bahsetmişti.
Ancak biz bugünkü programımızda bunlardan bahsetmeyeceğiz.
Biraz daha farklı klişelerden bahsedeceğiz.
Aslında olmasa da olur...
gibilerinden bazı klişeleri konu edinmeyi düşünüyorum.
Hatta olmasa da olurdan çok keşke hiç olmasaydı diyebileceğim klişelerden bahsedeceğim.
Biraz öykü kalıplarından da bahsedeceğim.
Bazı tiplemelerden çok artık alışılmış böyle iyi olduğu düşünülmüş belki en başından beri ya da izleyicilerin ya da sinemacıların ilgi duyduğu sahneler olarak çekilmiş ayrıntılar olarak kabul edilmiş ve kullanılmış ama
aslında hiç de öyle olmadığını düşündüğüm şeylerden biraz da bahsetmeye çalışacağım.
Hangisinden başlayayım?
En başta şöyle küçük bir şey.
Biraz daha diğerlerine göre biraz daha arkada kalan bir şeyden başlayayım arkadaşlar.
Satranç sahneleri. Satranç sahnelerinin çok feci bir klişesi var.
Acayip böyle. İki tane karizmatik karakter satranç tahtasının başında.
Satranç oynuyorlar. Peki tamam.
Bir yandan da bir şey üzerine konuşuyorlar böyle.
İşte o ona bir şey kabul ettirmeye çalışıyor.
Bu buna bir şey kabul ettirmeye çalışıyor.
Ve biri diğerine daha baskın çıktığında, daha etkileyici, daha karizmatik konuştuğunda onu mat ediyor.
Ya arkadaş bu böyle nasıl hani mesela X-Men filminde vardı işte.
Charles Xavier'la Magneto'nun sohbetlerine bu çok olur.
Birçok bölümde vardır yani konuşurlar bir şey üzerine.
İşte bir tanesi Charles Xavier biliyorsunuz mutantlarla insanların dost bir şekilde dünyada yaşayabileceklerini düşünür.
Magneto ise bütün insanlara ölüm fikrindedir.
Ve bu bütün bölümlerde karakterlerin karşı karşıya geldiği sahnelerde mutlaka bu gerilim yapılır.
Ve satrancı da çok sever bunlar.
Çok zeki böyle hem düşünsel hem de entelektüel tiplerdir ikisi de böyle.
İlk filmde de ikinci sanırım ilk filmin sonunda plastik hapishane sahnesinde aynı şey vardı.
Onun dışında başka filmlerde de var yani işte Blade Runner'da da var.
Gerçi oradaki tabii farklı bir işlerde de.
Onun dışında başka filmlerde de vardır bu.
Bu nasıl çok etkileyici, karizmatik gibi geliyor böyle çift anlam gibi.
Hem edilen sohbette karşıdakini bastırıyor bir karakter hem de satrançta yeniyor.
Böyle çok etkili gibi görünüyor da bana hiçbir zaman etkileyici gelmemiştir.
Ve bilmiyorum hani şimdi herkes tabii satranç bilmiyor olabilir veya satranç sevmiyor da olabilir de.
Ben az çok satranç hayatımın bir döneminde de daha çok oynamış bir insanım.
Satranç bilirim, severim yani çok iyi bir oyuncu olmasam da.
Ya o sohbet sahnelerinde tasarlanan satranç hamleleri o kadar kötüdür ki, o kadar klişedir ki.
Yani abi 10 hamle önceden görürsünüz artık mat olmuş zaten bitmiş yani.
Hani o sohbette galip gelmen gerekmiyor abi yani.
Zorlama çok çok belli.
Ben o zaman sohbete de çoktan mağlup olarak kapatırdım.
Tamam tamam sen haklısın yeter tamam al oyunu da senin olsun mu haklısın derdim herhalde yani.
Biraz yakından bakın bir filmde bakın öyle bir şeyle karşı karşıya gelirseniz.
O hani satranç tahtasında kurulan...
O anki hamle sırasının veya ortaya çıkan pozisyonun bir durumuna bakın.
Gerçekten ilkokul çocuğu seviyesindedir.
Çok etkileyici gelmez bana.
Eskiden beri gelmemiştir. Hiç de etkileyici olduğunu düşünmüyorum.
Ve çok da yapıldı yani. Çok da sıkıcı oldu.
Şimdi başka bir klişeye geçeyim.
Artık ben şahsen bıktım, usandım.
Başka birçok izleyicinin de aslında bundan sıkıldığını düşünmeye başladım.
Yanlış anlama arkadaşlar. Allah aşkına artık karakterler bir şeyleri yanlış anlamasın.
Haa meğersem buymuştan.
Abi çok sıkılmadık mı ya?
Yani hala var.
Geçmişte çok vardı. Şimdi bazı türlerde bazı alt türlerde bu yanlış yönlendirme.
Bir şeyleri yanlış anlama. Haa meğersem oymuş.
Kızım izin verir misin? Bir program yapıyorum şurada biraz.
Tamam tamam bir 10 dakika izin ver lütfen bana.
Affedersiniz arkadaşlar. Hani bir şeyleri yanlış anlama.
İşte katil o muymuş? Haa o değilmiş.
Aslında buymuş. Muhabbeti.
Diyorum bazı alt türlerin, bazı film türlerinin zaten temel hikayeleme dinamiklerinin bir parçadır.
Yani işte polisi ya da bu vardır, soygun öykülerinde bu vardır ya da seri katil öykülerinde bu vardır.
Peki tamam buna bir şey demiyoruz ama artık filmin tamamını yanlış anlama.
Tamamen bir yanılgının peşinden gidip sonunda ha öyle değilmiş deme gibi bir durum var ortada.
Diyorum yine en son Blade Runner 2049 filminde bu vardı mesela.
Hani sürpriz son arkadaşlar tamam güzel bir şey ama sinema tarihinde o kadar harika sürpriz sonlar var ki artık ne kadar sürpriz son yaparsa yapsın bir sinemacı.
Ne kadar ilginç yerlere taşırsa taşasın öyküyü.
Bunun o kadar harika örnekleri vardı ki onun yanında hepsi sönük kalıyor gerçekten.
Ve hani karakter başta doğru anlayaydı demeyeceğim şimdi o tabii çok farazi bir şikayet olur ama.
Çok şey böyle. Nasıl diyeyim? İkna edici gelmiyor arkadaşlar.
Alttan çıkan gerçeklik film boyunca izlediğimiz her şeyin boşa ya da gereksiz konuma düşürme kaybını karşılamıyor gibi geliyor bana.
Ha bu böyleymiş.
Ha o öyle miymiş.
Ha biz onu öyle yanlış mı anlamıştık.
Artık yeter. Bu gerçekten çok sıktı.
Ve dediğim gibi çok da etkileyici olmuyor bence.
Ve aynı zamanda bu yanlış anlama kadar da artık bir türlü kabullenemediğimiz şeylerden bir tanesi de söylenenlere inanmama.
Film boyunca birileri bir şeyleri fark ediyor, anlıyor.
Görüyor ve insanlara inandıramıyor.
Bunu yine en çok korku filmi klişelerinde vardır bu.
Veya çocuklar, çocuk karakterler mesela.
Hani çocuklar hep bizim göremediğimiz bir şeyleri görürler deriz ya.
Çocuk bir şey görür ve söyler.
İşte baba şurada şu var.
İşte anne burada bu var. Ben şöyle bir şey gördüm.
He tamam falan filan deyip ki.
Ya o çocuk doğru söylüyordu.
Yani neden inanmadınız ona?
Gördü, gördü. Ya bir kişi de inansın.
He nerede ne gördün? Gel bakayım.
Desin çocuğu elinden alıp onun olduğunu söylediği şeye bir bakmaya çalışsın bir kere de ya.
Yani şu söylenenlere inanmama.
Ya da şu eşek şakaları vardır ya yine korku filmlerde.
Teen Slasher dediğimiz bu gençlerin kesici aletlerle öldürüldüğü filmlerde.
Böyle korkutmak için eşek şakası işte.
Yine yanlış anlaşılmaya geliyor o biraz da böyle.
Ha öyle miymiş ha şakaymış tüp falan.
Gerilim yaratmak için artık bunlar...
Diyorum korku filmi klişeleri zaten meşhurdur yani hani korku sineması kadar klişelere dayanan başka bir sinema herhalde muhtemelen yoktur.
Bir de polisiye vardır belki onu ondan sonra hemen anılabilecek ama.
Artık söylenenlere inanmama, bir insanların bir şeyi birilerine kabul ettirememesi ve sonunda onun söylediğinin gerçek çıkması da bence acayip sıkıcı oldu.
Bir kişi de inansın ya yani bir de inansın ve söylenenlerden yola çıkarak bir şeyler yapılsın artık sinemada arkadaşlar.
Cidden bunun çok eksikliğini çeken sinema severlerden biriyim ben.
Şimdi yine biraz farklı bir klişeden bahsetmeye çalışacağım.
Aslında bu da çok eski ama hala var.
Hala var. Finalde olanları anlatma.
Ya bu sanırım sinemadan da önce bir şey belki de.
Edebiyatta vardı. En çok da Agatha Christie öykülerinde vardır.
Amatör dedektiflik filmlerinde vardır.
İşte böyle büyük bir köşkte, bir malikanede falan böyle bir sürü karakterin bir arada olduğu yerde bir cinayetler işlenir.
Kim işte katil uşak çıkar ya.
En klişesidir arkadaşlar.
Katil uşak yani. Ya orada her şeyi anlatırsın.
Şu şöyle oldu. Ben bunu işte şöyle kıskanıyordum.
O bana bir zamanlar şunu yaptı.
Ben de çaktırmadan geldim bu eve uşak oldum.
İntikamımı aldım falan vesaire.
Peki tamam. Abi yakalanmışsın ya müebbet hapis ya.
Asacaklar seni yani. Hani polis gelir yakalar ve o da açıklar işte bundan.
Oğlum sormadık lan. Bitti bitti.
Bitti artık. Yani sen yakalandın.
Kime ne anlatıyorsun? Kahraman seni yakaladı.
Hayatın yanmış. Hayatın bitmiş.
İntikamını da alamamışsın ya da atıyorum aldıysan da yakalandın zaten.
Yani. Yakalandıktan sonra ne kıymeti var gibi bir durum çıkıyordu.
Tabii hayatını ona adadığı için yakalanmak ya da öldürülmek de önemli değildir.
O artık hedefine ulaştığı için anlatacak ki aslında mesaj kitleye erişsin gibi bir durum var ama...
Eski filmlerde daha da çok vardı diyorum.
Agatha Christie romanlarında bu vardır.
Hatta Dan Brown'dan uyarlanan şeyler de bile vardı.
Da Vinci Code'da falan da vardı yanlış hatırlamıyorsam.
Anlatma şu şöyleydi bu böyleydi şunu şöyle yaptık bunu böyle yaptık.
Bu bir de şöyle bir aslında ayrıntıya geliyor.
İzleyeceği bilgi verme repliği diye de bir şey vardır.
Şimdi tamam herkes filmi çok yüksek konsantrasyonla izlemiyor olabilir.
Karakterlerin motivasyonunu, o sahnenin altındaki anlamı, o sahnenin niyetini ya da filmdeki durumunu, pozisyonunu çok da herkes anlayamayabilir insanlar.
Öylesine film izliyor bazen.
Sadece eğlenmek için ya da boş zaman doldurmak için izliyorlar.
Herkes çok yüksek konsantrasyonla filmi izlemiyor olabilir ve bir filmi izleyenin entelektüel olsa da olmasa da sinemaya yüksek konsantrasyonla yaklaşıyor olsa da olmasa da da olan biteni anlamasını
istiyor tabi sinemacılar. Hani bunda bir yanlış yok ama bazen öyle kör gözüm oluyor ki.
Yani izleyeceği bilgi verme repliği, bütün doğallığı, sahnedeki gerçekliği, akışı her şeyi ortadan kaldıran çok can sıkıcı bir şey oluyor.
İşte bu finaldeki her şeyi açıklayan kötü adam klişesi de biraz bundan besleniyor.
Bunun hatta böyle tap yapmış denir.
Hani zirve yapmış hali olarak görülebilir.
Bir başka klişe de insanların özel hayatları ya da partner tercihleri ya da yaşadıkları ilişki tercihleri.
İyi ve kötü adam...
Ayırma açısından o kadar fazla belirleyici oldu ki arkadaşlar geçmişten beri o kadar...
ahlakçı bir bakışla tabii hani çok geniş kitlelere hitap eden sinema zaten biraz ahlakçıdır.
Biraz muhafazakardır. Hollywood'da bu vardır yani.
Çok net biçimde vardır hem de.
Sadece hani milliyetçi anlamında demiyorum.
Amerikan milliyetçiliği yapar zaten Hollywood çoğu zaman da.
Onun dışında da bu ahlakçılık son yıllarda aslında biraz rahatladı bu açıdan sinema.
O da 2000'ler sonrası sinemanın iyi taraflarından bir tanesi bence.
Artık öyle illa bir Karşı cinse böyle işte aşık olup tüm hayatını ona adayan.
Yani sadece kızı kurtarmak için dünyayı kurtaran kahraman klişesi eskisi gibi değil artık.
Bundan biraz kurtulduk ama çok eskiden beri hep böyle evlilik dışı cinsellik yaşayan bütün karakterler kötü karakterlerdir arkadaşlar.
Dikkat edin bir karakteri kötü karakteri böyle tanıttığı anda bir gösterdiği anda filmde illa böyle yanında çok seksi kadınlar tercihen birden çok kadın falan böyle.
Ondan sonra mutlaka böyle kontrolsüz, rahat böyle bir cinsel hayatı vardır kötü adamların genellikle.
İyi adam da hiçbir şekilde cinsel hayatı yoktur.
Yani hani ya eşiyle çok mutludur, güzel bir aile hayatı vardır.
Tabii ki tek eşlidir ve evlidir.
Ya da bir sevgilisi vardır.
Ona tamamen bağlıdır.
Böyle ölüyordur onun için, geberiyordur.
Onun için yapmayacağı şey yoktur.
Onunla evlenmek istiyordur.
Yani her şekilde tek eşli ve hayatında tek bir kadın var.
Hayatında başka hiç kimse yok neredeyse.
Hayatındaki en değerli ve en önemli şey o.
Ve hatta çoğu zaman felaket filmlerinde bunu çok görürüz.
Bir ailesi olmayan ya da sevdiği bir kadın olmayan bir erkek çoğunlukla harcanabilir bir karakterdir.
Hani bu bekar. Ölse de olur.
Çok sorun değil. Kurtaracağı bir ailesi de yok ya da kurtaracağı bir kadın da yok.
Bunu harcayabiliriz. Bunda sıkıntı olmaz gibi bir garip bir denge var bu filmlerde de.
Bu tip bir işte diyorum son yıllarda bu biraz kırıldı mesela.
Hani atıyorum ilk akla gelenlerden bir tanesi Tony Stark mesela.
Hani zaten biraz serseri bir adamdır.
Biraz böyle zeki, fırlama, böyle gece hayatına düşkün, yemeği içmeye, eğlenceyi düşkün falan.
Hani işte Iron Man meşhur, çok zengin, böyle hazda, zevkte.
Hatta biraz sıkılmıştı artık bunlardan böyle kendisini iyice böyle çok olağanüstü bir deha olduğu için.
Tabii çok zeki bir adam olduğu için kendini icatlara falan filan vermiş ama bir yandan da eğlenceyi arka plana atmayan ve...
İşte kendisiyle röportaj yapmaya gelen çok seksi, hoş bir gazeteci kadınla hoppa yatağa giriveren falan böyle bir adamdır örneğin.
Sinemanın geçmiş dönemlerinde Tony Stark gibi bir karakter.
Muhtemelen bak edepsize, bak terbiyesiz adam falan hani.
O One Night Stand hani o kadar irkiltici, o kadar böyle insanların kabullenemediği bir şeydir ki iyi adam.
Yapınca tabii hani kötü adam yapabilir.
Kötü adam her gece biriyle birlikte olabilir.
Ya da tırnak içinde kötü kadın zaten hayatında bir sürü seks partneri olabilir.
Onda bir sıkıntı yoktur ama iyi insan, iyi adam, filmdeki iyi karakter, iyi kadın asla böyle bir şey yapamaz.
Böyle bir şey yapmaya da hakkı yoktur.
Mümkün değildir yani. İlla işte erkek kadını kurtaracak.
Kadın da erdemlidir böyle.
Gerçekten söylerken bile sıkıldım yani.
Tamam genel olarak geçmiş dönemlerde, farklı medeniyetlerde, farklı kültürlerde de hani tamam aile, tek eşlik, insanın karşı cinsi sevmesi, aşık olması falan onu kendisinden daha değerli
görmesi erdemli bir şeydir. Tamam bu güzel bir şeydir.
Bunu tartışmaya gerek yok.
Ama filmlerdeki denge o kadar hoyratça kurulur ki o kadar böyle hani Diyorum kötü adamı kötü olarak gösterirken neden çevresinde seksi kadınlar oluyor ki ya?
Yani hani neden? Hani kötü adam illa böyle ya şimdi dilim varmıyor da söylemeye.
Grup seks mi yapmak zorunda yani?
Veya her gece bir kadınla sevişen sevişir mi her kötü adam yani?
Bir kötü adam birine aşık olamaz mı?
Tek eşi olamaz mı mesela? Veya evli, barklı, çoluk, çocuklu olamaz mı yani?
Buradan mı bu tartıyı koyuyorsunuz abi?
Yapmayın ne kadar... Anormal bir şey yani bilmiyorum bana mı anormal geliyor bilmiyorum ama o karşı cinsle ilişkiler konusundaki iyi kötü ayrımı gerçekten çok hoyrat bir bakış
açısı bana göre. Ve bunun dışında da bir de şöyle bir nokta var bu ilişkiler konusunda.
Şimdi arkadaşlar bir Woody Allen filmi izlersek veya ne bileyim bir Pedro Almodovar filmi izlersek çoğunlukla zaten bu değerli yönetmenlerin, bu değerli sanatçıların filmler mesela ilişkiler üzerindedir.
Hani çarp ilişkilerden sıkça bahsedilir bu filmlerde ve ilişkiler ayrıntılı biçimde, karakterler ayrıntılı biçimde anlatılır.
Hani işte bunlarda ölüm de vardır, ayrılık da vardır, cinayet de vardır bazen projeye göre.
Ya da hani çok eşlik aynı anda birden çok kişiyle birlikte olan.
Birçok karakter de vardır. Zaten bunları inceler bu yönetmenlerin filmleri.
Ama ilişkiler üzerine olmayan filmlerde de yani karakterlerin yaşadığı ilişkilerin ana öyküyü, filmin ana türünü etkilemediği projelerde de bu konuda da çok garip tercihlere rastlarız.
Mesela polis karakteri, dedektif karakteri örneğin illa şey olmak zorunda böyle yani ya karısıyla papazdır.
Sevgilisiyle çok kavgalı haldedir böyle evde buna sinema klişeleri içerisinde evde işler yolunda gitmiyor böyle ailesiyle illa ilgilenemeyen bir polistir o eşine yeterince zaman ayıramayan bir polistir bu da çok klişedir yani.
İyi de abi yani böyle olmak zorunda mıdır değildir aslında ama mutlaka oradan dem vurulur bir insan polisse suçlu peşinde kovalıyorsa.
İşte gece vakti nöbet ya her gece bu adam nöbette karısını yalnız bırakıyor kardeşim yani haftada bir nöbeti olabilir yani pilot da haftada bir bir yere gidiyor veya ne bileyim ben doktor da hemşire de haftada bir nöbet tutuyor yani hani doktorun evde
vaziyet limoni değil de illa poliste mi bu oluyor?
Eşine zaman ayıramayan, ilgi sevgi gösteremeyen veya çocuğuyla fazla ilgilenemeyen karakter niye illa polis oluyor?
Niye illa polis olmak zorunda ki yani?
Ve bir yandan da şöyle bir durum var.
Genellikle ana öykünün ilişkiler üzerine olmadığı filmlerde yan öykü olarak veya yan karakter olarak bulunan eş karakteri ya da sevgili karakteriyle kurulan ilişki...
İlla yüksek olmak zorunda.
Hani cazibesiz gayet sıradan böyle tamam tarafların birbirini sevdiği ama artık birbirine alıştığı böyle her an ilişkisel böyle depremler böyle işte hani ayrılacağız ama biz tekrar ilişkimizi inşa
edelim işte bizi ayıracak bu öykü ama biz ona direnip ilişkimizin parçalanmasına izin vermeyelim gibilerinden böyle fırtınalı olmayan ilişkiye nadiren rastlanır.
Hani sadece polisiye olarak düşünmüyorum.
Atıyorum bir korku filminde iki sevgili varsa Abi normal bir ilişkileri olsun ya.
Yani ana öyküyle ilgisi yok. Tamam çocuk kızı kurtarsın veya kız atıyorum çocuğu kurtarsın.
Kadın erkeği kurtarır, kurtarabilir.
Niye kurtarmasın? Yani o konuda da garip bir denge var zaten de.
Hani kurtaran erkek olur ya aslında neden?
Öyle bir şey olmasına gerek yok.
Ayrı konu ama ilişkiler çoğunlukla hep çok böyle kartondur, çok pakettir ve yüksektir hep.
Yani yüksek duygular içerir.
sıradan ilişkiler de olabilmesi lazım bu filmlerde diyorum hani ilişkiler üzerine olan filmlerde zaten böyle olmasını beklemiyoruz film zaten ilişki üzerine bir ilginç olmalı ki hani bir şeyler yüksek olmalı ki o baskılanabilsin veya üzerine
ilgilenilmek zorunda kalınsın ama ilişki üzerine olmayan filmlerde de ilişkiler hep böyle bir çalkantılığı, hep böyle olaylar ilişkiyi etkiliyor mesela.
İşte evet işte atıyorum bir korku öyküsü ya da bir polisiye öykü ya da bir aksiyon öykü.
Tamam karakter ölecekse veya hayatı riske olacaksa tabii ki ilişkisi de etkilenecek.
Hani birlikte olduğu insanın olaya dahil olmasında bir gariplik yok ama sıradan başlasın.
Biraz normal başlasın.
Biraz hatta etkisi olmasın ya.
Etkisi olmasın. Hani ana öykünün üzerinde etkisi olmasın.
Polis gizlesin.
Veya atıyorum bir korku filmi karakteri ölümle yüz yüze geldiyse bu olayı karısından gizlesin.
Çoluğundan çocuğundan gizlesin.
Etkilemesin aile hayatını yani.
Hani böyle bir şey de olamaz mı? Hep ilişkiler üzerinden doğrunun, yanlışın, tehlikelinin ya da tehlikeli olmayanın tanımlanması gerçekten antipatik geliyor bana.
Çok ahlakçı bir bakış olarak geliyor.
Hani aileyi riske eden şey kötüdür.
Bir şey aileyi riske etmiyorsa çok da önemli değildir.
O çözülür yani.
Kervan yolunda düzülür.
Problem yok. Onu karakter halleder bir şekilde.
Gibi bir denge mi söz konusu yani?
Tek erdemli şey aile mi?
İlla ailenin, ilişkinin, sevişmenin mi şey yapılması lazım, riske edilmesi lazım?
Böyle bir şey çok garip değil mi yani?
Eskiden beri böyleydi ama dediğim gibi son yıllarda biraz daha hem iyi kötü dengesi sinemada biraz değiştiği için artık bu kadar ahlakçı filmlere hala rastlasak da olmayan filmlere de bol bol rastlıyoruz arkadaşlar.
Şimdi şöyle ilginç bir şeyden daha bahsedeceğim.
Şimdi bir iki küçük klişeden klişeyi anmak istiyorum.
Birincisi artık şu bitsin ya.
Şu enseye vurup karakteri bayıltma yok mu?
Bunun üzerine de bir sürü sohbet yapılmıştır zaten de.
Abi kimse bayılmaz öyle ya.
Yani bayılır mı? Bayılmaz.
Onun özel bir yeri mi var acaba?
Hani tam şuraya vuruyorsun da karakter bayılıyor böyle.
Bunda muhabbeti çok yapılmıştır.
Çok uzatmayayım ama gerçekten çok sıkıcı artık bu.
Olmasın. Benim çok sinir olduğum kreşelerden bir başkası var arkadaşlar.
Rehberden telefon rehberinden sayfa yırtma.
Ya. Canım aslanım Jason Bourne arkadaşlar.
Matt Damon'la oynadığı Jason Bourne filminde Jason Bourne karakteri elinde kağıtla gidiyordu.
O sahnede beni Jason Bourne ya canım benim.
O kadar böyle tavlamıştı ki o film.
Cebinden bir kağıt çıkarıyor.
Telefon defterinden bakıp kağıda yazıyor.
Yırtmıyor yani sayfayı.
Yırtmıyor. Hayati bir mesele adamınki ama yine de yırtmıyor.
İşte bak efendi adam güzel adam bu.
Ama bütün filmlerde geleceğin dönüşte bile vardı aynı şey.
Bir sürü polisiyelerde de vardır.
Bir numara bakıyorsun. Ya adam o sayfada 300 tane numara var ya.
Sen bir tane numarayı alacaksın, cebine koyacaksın diye o sayfayı yırtıp alıyorsun.
Ayıp değil mi ya? O kadar can sıkıcı bir klişedir ki hiç hoşuma gitmez.
Sinir olurum. Süremiz de çok geç olmuş.
Bayağı 20 dakikayı geçmişiz.
Valla arkadaşlar aklımda başka birçok klişe var gerçekten.
Böyle anıp üzerine sohbet edebileceğimiz ama yeterince uzattım herhalde.
Sizi de sıkmak istemiyorum. Başka bir programda görüşmek üzere.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Sevgiler, saygılar. En
uygun paketi hemen keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
