
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda Ridley Scott'tan ve onun son filmi Napoleon'dan bahsetmeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Peşinden söyleyeyim bence film vasat bir film.
Göz ardı edilemeyecek çok ciddi kusurları var filmin.
Ben çok da keyif alamadım.
İyi bir film olduğunu düşünmüyorum.
Şöyle diye simgeliyor hani bu kadar gaz verdiniz bu muydu?
Yani diye böyle bir kandırılmış gibi hissediyorum kendimi.
Neyse Napolyon'a geçeceğim ama ondan önce Ridley Scott'tan bahsetmemek olmaz.
Şöyle ki evet Ridley Scott önemli bir yönetmen ama...
Aslında 2000'li yıllardan sonraki kariyeriyle daha çok biliniyor.
Şimdi ondan önce tanınmıyor muydu Ridley Scott?
Elbette tanınıyordu ama gladiyatör ve sonrasındaki kadar da böyle sürekli gündemde, sürekli konuşulan falan bir isim değildi.
Ridley Scott'ı aslında sinema tarihinin en büyük, en önemli yönetmenlerinden bir tanesi yapan filmleri 2000 öncesinde kariyerinin daha erken dönemlerinde yaptığı filmler.
Ben işte bugün aslında esas Ridley Scott'ı size tanıtmaya çalışacağım.
Esas onu önemli yapan filmleri ve onu önemli yapan vasıflarını anlatmaya çalışacağım.
Ama yine de önce hani şu an tanındığı bilindiği kadarıyla Ridley Scott'ı kabaca bir tanıtayım.
Gladiatör filmi gerçekten 2000'li yıllar için önemli bir filmdi.
Çünkü tarihsel aksiyon filmleri işte Gladiatörler, Braveheart'lar, Kingdom of Heaven'lar, Ben Hur'lar çok geçmiş dönemlerde süre giden medeniyetin Belli dönemlerine, belli zamanlarına,
belli bölgelerine damga vurmuş önemli ülkelerin, kişiliklerin, öykülerini anlatan filmlere, tarihsel aksiyon filmleri deniyor.
İşte Gladiator de Roma İmparatorluğunu anlatan bir filmdi.
Ondan sonra daha çok dediğim gibi tanınmaya, bilinmeye başladı geniş kitleler tarafından Ridley Scott.
Ve ondan sonra da bol miktarda bu tip tarihsel aksiyon filmi yaptı.
Exodus, Tanrılar ve Krallar mesela.
İşte Robin Hood. Cennet'in Krallığı'nı yaptı 2005 yılında.
Hani bunun gibi başka böyle birçok tarihsel aksiyon filmiyle tanındı.
Ridley Scott deyince akla daha çok büyük ekipleri, büyük bütçeleri yöneten devasa prodüksiyonların seçkin, okkalı yönetmeni falan diye tanındı daha çok.
Tabii sadece bu değil, bunun yanında bir de bilim kurgu yönetmeni olarak tanınıyor ama işte ondan esas sonra bahsedeceğim.
Kariyerinin başlarında yaptığı iki tane çok önemli film var bunların bir tanesi Alien.
Alien filminin devam bölümlerini yaptığı iki tane ve onun dışında da aslında yönetmenlikten çok yapımcılığıyla da tanınan bir isim.
Çok fazla proje var yönetmenliğini üstlendiği ama...
yapımcılığını yaptığı proje sayısı yönetmenliğini yaptığı proje sayısının yaklaşık 3 katı falan yani gerçekten bir sinema insanı aynı zamanda yani sadece yönetmen değil ama dediğim gibi daha çok 2000'ler sonrası
gladiyatör sonrası kariyerinde Ridley Scott büyük, güçlü, yüksek bütçeli projelerin önemli seçkin yönetmeni olarak anılıyor.
Ancak şunu belirteyim ki aslında Ridley Scott gerçekten büyük, güçlü, iyi filmler yapmış bir yönetmen ama inanın ki Berbat filmlerin de yönetmeni aynı zamanda yani Ridley Scott'ın kariyerine
hani sadece iyi filmlerine dikkate almaz da tüm kariyerine şöyle tarafsızca bir dikkatlice bakmaya çalışırsanız gerçekten yerden yere vurulan, linç edilen ve hatta sinema tarihinin...
En kötü ve en hani böyle linç edilmiş filmleri listelerine girmiş filmleri dahi var.
Yani hani o kadar da böyle bütün kariyeri harika hep müthiş filmler yapmış.
Hiç de öyle bir yönetmen değil.
İnişli çıkışlı bir kariyeri var.
Peki hangi linç edilmiş filmler var diyeceksiniz.
Şimdi ortaya attım adını vermeden geçmiş olmayayım.
Mesela 1997 tarihli G.I.
Jane diye bir film yaptı.
Gerçekten o kadar kötü bir film ki ve kötülük derken işte yönetmenliği, kurgusu, işte teknik işçiliği falan filan değil.
Hayır, senaryosu, mesajları, anlatmak istedikleri alt metinleri feminist bakışla, politik tarafıyla çok sıkıntılı ve sorunlu bir film.
Buradan da şu konuya geçmek istiyorum.
Ridley Scott'ın sinema tarihindeki en önemli noktalarından bir tanesi...
Feminist sinema üzerine verdiği eserler, kazandırdığı karakterler ve tutturduğu bakış.
Bu açıdan çok önemli bir yönetmen Ridley Scott.
Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük kadın aksiyon baş kahramanı diyebileceğimiz bir tiplemeyi, bir karakterini, Ripley karakterini 1979 yılında
yani hayli erken dönemlerde sinema tarihine kazandırmış bir yönetmen.
Evet buradan da geldik Ridley Scott'ın 2000 öncesi kariyerine.
Yani aslında Ridley Scott'ı sinema tarihinde çok önemli bir yönetmen yapan kısma.
Ridley Scott 1979 yılında Alien diye bir film yaptı.
Elbette duymuşsunuzdur.
79 tarihli Alien filmi sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük, en önemli, en güçlü bilim kurgularından bir tanesi.
Bilim kurgu korku.
Türk kaynaşmasının yine gelmiş geçmiş.
En büyük filmlerinden bir tanesi.
Detayı insem çıkamam, girmiyorum bu kadar söyleyeyim.
İkinci çok önemli film 1982 tarihli Blade Runner filmi sinema tarihinin Cyberpunk diye isimlendirdiğimiz bilimkurgu alt türünün ilk gerçek
saf temsilcisi denebilir buna.
Ben geçtiğimiz aylarda Bilim Kurgu Karşıtlığı diye bir program yapmıştım.
Orada 1968 tarihli Stanley Kubrick'in yönettiği 2001 Uzay Macerası'nın filminin de bir Cyberpunk örneği olduğunu söylemiştim.
Ama şimdi ki onunla ilgili bana bazı tepkiler geldi.
Bir iki arkadaşım, dostum veya dinleyicim ya Cyberpunk sinemada 1982 tarihli Ridley Scott'ın Blade Runner'ı ile başlamamış mıydı görkem dediler bana.
O konuya girmiyorum. Onun üzerine benim ayrı açıklamalarım var.
Yani bazı tezlerim var.
O uzun bir konu. Oraya girmiyorum ama.
Bakın şöyle söylüyorum. 1982 tarihli Blade Runner filmi sinema tarihinin ilk saf ve cyberpunk'ı bildiğimiz anlamda esas tanımına uygun biçimde başlatan film.
İlk saf örneği. Diyorum o ayrı bir konu.
Neyse Blade Runner çok çok önemli bir film.
Hemen bir parantez açayım.
Cyberpunk alt türünün edebiyattaki muciri ve icatçısı.
William Gibson adlı bir yazardır.
İnanılmaz bir yazardır ve onun da New Romancer adlı romanıdır.
Bilinen ve çok hepimizin yani aşina olduğu bir tür.
Yani işte Matrixler, Terminatörler, Robocoplar falan filan yani onun artık çok örneği var.
Say say bitmez. Hani bu nerede başladı?
İşte sinemada 82 tarihli Blade Runner'da başladı.
Edebiyatta da William Gibson'ın yazdığı New Romancer hatta bir üçlemedir o.
Yine detayına girmiyorum.
Anlatacak çok şey olur onun üzerine.
Bunu da belirtmiş olayım.
Ondan sonra da 2000'ler öncesi Ridley Scott kariyerinden bahsediyorduk.
1991 tarihli Thelma ve Louise adlı bir film yaptı Ridley Scott.
Olağanüstü bir film. Gerçekten sinema tarihinin feminist politik bakışıyla diyeyim en önemli filmlerinden bir tanesi.
Muhteşemdir yani sinema tarihinde gerçekten bu bakışla bu açıdan daha değerli daha güçlü bir film görmek çok zordur.
İşte bu üç film özellikle 2000'ler öncesi Ridley Scott'ın en önemli filmleri başka iyi filmleri de var ama o kadar detaya girmiyorum.
Yani aslında Ridley Scott'ı tanıtırken şöyle söylemiş olayım.
Günümüzde tanınan Ridley Scott'ın büyüklüğünü gücünü dikkate alırsak.
2000'ler öncesi yani Gladiator öncesi kariyerinde yaptığı özellikle bu 3 film 79, Alien, 82, Blade Runner ve 91, Thelma ve Lewis filmlerine dikkate alırsak
2000'ler sonrası yaptığı bütün filmleri toplayın.
Bence bu 3 film etmez.
Bu 3 filmden dolayı diyorum ki Ridley Scott gerçekten sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Şimdi Ridley Scott genellikle nelerle ilgilenir?
Birincisi... Sinemada bilim karşıtlığı programında söylemeye çalıştığım gibi Ridley Scott müthiş bir bilim kurgu yönetmeni olmasına rağmen teknolojiye, bilime, bilimsel gelişmelere, teknolojik gelişmelere
korkuyla bakan ve bilimin ve teknolojinin asla insanın temel meseleleriyle, temel sorunlarıyla, varoluş sıkıntılarıyla alakalı hiçbir
çözüm bulamayacak olduğunu iddia eden bir yönetmendir.
Birincisi bu. İkincisi...
Dediğim gibi feminist politik bakış açısından çok önemli bir yönetmendir.
İncedir, çok derindir.
Bu konuya özellikle parmak basar böyle.
Bütün filmlerinde onun üzerine alt metinler vardır.
Genellikle filmleri teknik olarak çok üstündür, çok iyidir.
Bir de şunu söylemem lazım tabii.
Şimdi Ridley Scott'ın Hollywood'a gelişi var.
Aslında İngiliz yönetmen.
İngiltere doğumlu bir yönetmen.
İngiltere'de de sinema yaptı.
Hatta daha çok... Reklam yönetmenliğinden geliyor.
İngiltere'de bir reklam şirketi vardı onun.
Post apokaliptik reklamların öyle bir tür ya da alt tür varsa en önemli örneği olan April reklamını falan çekmişti.
1980'lerin başında dört tane İngiliz yönetmen Hollywood'a gelip kendilerince böyle bir hani akım denebilir mi?
Denebilir aslında. Bir tür akım, bir tür bir alt tür yarattılar.
Dört önemli yönetmen. Kimdi bu yönetmenler?
Bir tanesi Ridley Scott.
Bir tanesi onun erkek kardeşi Tony Scott.
Bir tanesi Alan Parker.
Bir tanesi de Adriel Lyon.
Bu dört yönetmen bizim bugün, o zaman da aynı şey söyleniyor muydu?
Tam emin değilim ama söyleniyordu yanlış hatırlamıyorsam.
Videoklip estetiği dediğimiz bir görsel tarz yarattılar.
Bu daha önce yoktu.
Müthiş bir şey, harika bir şey.
Ne demek bu? Çok kısa planlarla, çok akıcı...
Videoklibe ya da reklam estetiğine benzeyen bir görsel anlatım biçimi.
Filmlerinde hemen hemen bu yönetmenlerin hepsi bu bahsettiğim üsluba dair sahneler, sekanslar kullandılar.
Filmlerinde öyküye hizmet etmeyen çok şık, çok güzel görsel böyle hani tablo gibi görsel bombardımanlar oluyor.
Böyle kareler oluyor, planlar oluyor, nefis.
Görsel olarak çok güçlü yönetmenler.
İşte Ridley Scott da bu akımı en güzel uygulamış.
Bu alt türün en güzel örneklerini karşımıza getirmiş yönetmenlerden bir tanesi yani.
Teknik tarafı çok güçlüdür gerçekten.
Evet kabaca böyle özetledim.
Yeterli mi bilmiyorum diyorum Ridley Scott çok önemli.
Oscar'ı yok. Evet Oscar tarihinin en büyük ayıplarından bir tanesi.
Galiba yapımcı olarak falan aldı diye hatırlıyorum ama yönetmen Oscar'ı yok Ridley Scott'ın.
Ve Napolyon projesinin Ridley Scott'ın elinden çıkıp karşımıza gelmiş olması hiç ilginç değil.
askerlerinden, en büyük generallerinden, en büyük imparatorlarından.
Filmin görüntü yönetimi, tekniği, kurgusu, setleri, kostümleri, efektleri, mefekleri mükemmel.
E tabii Ridley Scott yani artık elbette onun elinden harika şeyler çıkacak.
Ama özellikle hani şunu da belirtmiş olayım.
Filmin girişinde, girişinden hemen sonra diyeyim yani 10-20.
dakikalarında falan gece çekilmiş bir aksiyon sekansı var ya.
Aman yarabbim ya o kadar güzel ki o kadar muhteşem ki.
Mesela Gladyatör filmi de devasa bir savaş sahnesiyle sekansıyla başlıyordu böyle.
Çok iyiydi ama arkadaş bu bir de gece ya.
Yani gece çekim yapmak tabii şimdi bizim gibi Türkiye gibi çok gariban ülkelerde gece çekimleri falan çok zor olur böyle çok.
Teknik olarak iyi olmaz. Çünkü devasa setler kurulması lazım.
Yüz binlerce watt ışıklar kullanılıyor falan.
Çok zor bir şey gece çekim yapmak.
Ya adam gece devasa bir kalenin ve şehrin ele geçirilmesi sekansı çekmiş.
Gerçekten öyle bir sahneyi sekansı dünyada sadece Hollywood çekebilir arkadaşlar.
Sürekli Hollywood'a böyle giydirip duruyoruz da.
Çok klişe yeni proje yok.
Yaratıcı değil. Hollywood bitti.
Tukaka falan yok. Yapmayın arkadaşlar diyorum yani böyle bir sekansı sadece devasa bütçelerle olağanüstü teknik ekiplerle Ridley Scott gibi olağanüstü teknik
olarak başarılı bir yönetmen ve sadece dediğim gibi Hollywood çekebilir.
Muhteşem gerçekten yani izlemesi çok keyifli.
Napolyon'u ne kadar gerçeğe uygun film karşımıza getiriyor bunu konuşmayacağım tarihçi değilim ama.
Çok da gerçekçi olmadığına eminim.
Buradan yakın Phoenix'e geleceğim ama ondan önce söylemek istediğim başka birkaç şey var.
Filmin çok büyük bir sorunu var ve bu büyük sorun bence filmi gerçekten çok yer alıyor.
Ne biliyor musunuz? Filmin temelde ve merkezde bir meselesi, öyküsü, yakıtı yok.
Temel bir cümlesi yok filmin.
Yani Napolyon önce alt seviye bir asker ama...
Çok böyle disiplinli, akıllı, güçlü, zeki falan bir tip olduğu belli.
Bazı fikirleri var hem ülkesiyle ilgili hem o anki işte politik, askeri, konjektürel durumla ilgili.
Hızlıca yükseliyor, hızlıca böyle işte albay oluyor, general oluyor.
Yakün Phoenix'in oyunculuğuna geleceğim.
Film boyunca Yakün Phoenix'in suratında nasıl bir ifade var biliyor musunuz?
Hiç kimsenin farkında olmadığı gerçeklerin farkında olup...
Bunları söylemeye mecali yokmuş gibi bir hal tavır var bir oyunculuk var ve Yakin Phoenix ne zaman konuşsa istemeden konuşuyormuş gibi zorla konuşuyormuş gibi bir hali
tavrı var böyle. Her şeyi ben biliyorum her şeyin farkındayım ama şimdi bu adamlara anlatacağım bunlar anlamayacak ya ne yapsam e bari öldüreyim hepsini de yapacağımı yapayım ama bırak Allah aşkına boşver şimdi anlatmayla uğraşmayayım
yormayayım kendimi gibi bir ifade var suratında.
İç çekişmesi nedir?
Esas meselesi nedir?
Esas peşinden gittiği şey nedir?
Filmde bununla ilgili hiçbir şey yok.
Sadece onun yaptıklarından biz bunu çıkarmaya çalışıyoruz.
Bunu da çok yapamıyoruz.
Yani anlayamıyoruz çünkü hiç diyorum bir açıklama yok, bir motivasyon yok.
Peşinden gittiği şey Napolyon'un.
Sadece ülkesini genişletmek, güçlendirmek mi?
Tamam bu olabilir yani.
Napolyon gibi bir kişinin bunu istemesini anlayabiliriz ama.
Bunun üzerine bir söylem, duygusal bir açılım, felsefi bir yaklaşım, konuşma bir şey, hiçbir şey yok.
Yani Yakin Phoenix'in oyunculuğunda az önce dediğim gibi o kadar garip bir tavır, bir ton var ki.
Herhalde bu şeyden geliyor ya.
Yani hani Ridley Scott'la Yakin Phoenix böyle kafa kafaya vermişler.
Klasik bir önder, bir lider, bir yüzyılının en parlak kişiliği yaratmaya çalışmayalım.
Böyle olağanüstü zeki sözleriyle, konuşmalarıyla, girişimleriyle, felsefesiyle bizi ve izleyiciyi etkilemeye çalışan bir karakter yaratmayalım.
Bu çok yapıldı. Biz içinde fırtınalar kopan, sadece karizmatik duruşuyla falan böyle izleyiciyi etkilemeye çalışan bir tipleme yaratalım falan mı demişler?
Bilmiyorum ki abi yani. Eylemlerle karşımıza çıkan olaylarla işin felsefesini, duygusunu bilmem nesini kesinlikle bağdaştıramıyoruz.
Ortada dediğim gibi temel bir akış dinamiği yok.
Arda arda gelen sekanslarla Napolyon'un yaptıkları var bu kadar.
Ve bununla tam tezat biçimde filmin çok önemli bir kısmı Napolyon'un ölümcül aşkı Josephine ile ilişkisi var.
Filmin çok önemli bir kısmını bu oluşturuyor.
Ve burada o kadar büyük dramatik boşluklar var ki gerçekten inanılır gibi değil.
Şimdi Napolyon'dan bahsetmiyor muyuz biz?
Evet. Deha değil mi?
Okey. Ya Josephine diye bir kadına aşık oluyor.
Aşık olduğu kadın düğün gecesinde başka bir erkekle hiç de uygun olmayan bir yakınlığa girdiğini görüyoruz.
Ve yemek masasında oluyor bu.
Napolyon bunu görüyor.
Karşısında oluyor bu.
Hiç de uygun olamayacak olan yakınlaşma.
Bunu... Nasıl kabul ediyorsa olsa.
Hiç kimsenin ilişki biçimini eleştirecek ya da yargılayacak değilim.
Yani ahlak bekçiliği yapmıyorum burada.
Yanlış anlamayın. Hani tamam abi biz evliyiz birbirimizi seviyoruz ama başka insanlarla da yakınlaşırız.
Ben başka kadınlarla sevişebilirim.
Eşim başka erkeklerle sevişebilir.
Sorun değil. Hani bu benim ilişkim böyle.
Ben böyle bir ilişki biçimi benimsiyorum.
Bunu yargılamak hiç kimsenin haddi değil.
Ama pirminin ilerleyen kısımlarında işte Napolyon Mısır'a gidiyor.
Orada en yakın işte generali yardımcısı askerim ona diyor ki.
Karın seni aldatıyor. Ooo çok özür dilerim ya.
Pardon arkadaşlar. Bir dakika bakın anlattım anlattım spoiler.
Hani bundan sonrası biraz spoilerli olacak.
Kusura bakmayın. Tamam daha bu filmin ilk kısmında ya.
Çok büyük bir spoiler vermiş değilim.
Okey. Gerçi filmde çok büyük öyle sürprizler falan da yok ya.
Yani yine de hani şeyimi koymuş olayım.
Bundan sonrası spoilerli olacak arkadaşlar.
Filmi izlemediyseniz sohbetin devamını filmi izledikten sonra dinleyin lütfen.
Okey devam ediyorum. Diyor ki işte bak karın seni aldatıyor.
Napolyon bundan hani bunu duyup deliriyor falan hani tabii yine oyunculuk da onu çok vermiyor böyle de sonra anlıyoruz delirdiğini çok böyle hani soğuk poker face kafasında.
Napolyon Mısır seferini bırakıp karısının yanına geliyor böyle deliriyor onu evden atıyor falan filan.
Ya bu kadın düğün gecende düğün masanda başka erkekle yakınlaşıyordu.
İşte bakın bu bir şey bu bir çelişki bu olmaz yani.
Hani ya da buradan şöyle bir mesaj mı çıkacak.
Napolyon'un Josephine'le ilgili fikirleri karmakarışıktı.
Onun kendisini aldattığını biliyordu.
Şimdi bakın buradan bir sürü alt metin anlatabilirim.
Sohbeti çok uzatmak istemiyorum.
Ama burada başka alt metinler mi var?
Varsa okey diyeceğim. Ona bir şey demeyeceğim.
Yani işte Napolyon'un Josephine'le ilgili fikirleri, aşkı, ilişkisi karmakarışıktı.
Çok başkaydı, çok farklıydı.
Onun için bu normaldir mi diyor Lescott bize?
Eğer öyle diyorsa bunun üzerine başka...
açılımlar falan olması lazım.
Napolyon ve Josephine'in filmi bu demen lazım o zaman.
Ama öyle değil.
İşte deliriyor onu evden atıyor işte yalvarıyor yakarıyor işte Josephine falan işte beni affet saçma sapan bir sürü replik.
Yani Napolyon'la Josephine'in öyküleri aniden filmi yer alıyor ve saçma sapan bir hale getiriyor.
Bu iki. Az önce söylediğim birdi.
Yani filmin bir temel meselesi.
Temel ana çizgisi.
Temel yakıtı yok yani.
O bir. İki, Josephine'in ilişkisi çok sıkıntılı, çok problemli.
Üçüncüsü de şöyle bir şey var.
Şimdi bunun üzerine ben bir program yapmak istiyorum arkadaşlar.
Bu çok önemli bir konu. Artık çok birikti bu konu.
Tarihteki gerçek kişiliklerin hayatlarını sinemada anlatma meselesi.
Bunun üzerine çok fazla yanlış anlaşılma var.
Şimdi şunu söyleyeceğim. Az önce dediğim gibi Napolyon ne kadar gerçektir hani bu filmde.
Ne kadar gerçeğe uygun anlatılmıştır falan.
Bu başka bir konu ama temel problem şurada.
Napolyon'u biz, film bize sanki şunu söylüyor bakın ben bunu tam bir türlü filmle bu konuda barışamadım.
İşte Napolyon'un yaptıkları bu, siz bu yaptıklarından, bu tercihlerinden Napolyon'un nasıl biri olduğunu anlayın tanıyın diyor sanki film bize.
Ama karşımıza bir de sen Napolyon portresi çıkarıyorsun.
Bu Napolyon portresiyle Ridley Scott'ın anlattığı öyküden bizim çıkarmamızı beklediği Napolyon aynı kişi değil.
Yani bence ortada bir uyuşmazlık var gerçekten.
Bu kadar böyle olağanüstü bir asker müthiş stratejiler yapıyor ülkesini yozlaşmış politikacıların elinden kurtarıyor kendisini imparator ilan ediyor.
Tamam vizyoner bir adam öyle mi?
Hayır işte diyorum yakın Phoenix'in performansında halinde tavrında bu görülmüyor.
Bundan dolayı ben filmden her ne kadar diyorum yönetmenlik tekniği işte kurgu murgu falan görseli mörseli performans oyunculuk her şey müthiş olsa da çok iyi olsa da filmdeki bu temel dramatik
eksikliklerden dolayı hiçbir şekilde ikna olmadım.
Filmi hiç de keyiflice izleyemedim.
Bir sürü sahne gayet de böyle hani diyorum işte Mısır seferine gidiyor iki tane piramit bombalıyor karısının kendisini aldattığını öğreniyor dönüyor geliyor abi yani.
Mısır'a gitti de geç o zaman yani o sahnenin dramatik bir alt metni yoksa Napolyon'un yaşadığı duygusal, felsefi, psikolojik hikayesinde bir önemi yoksa sen
madem Napolyon'u anlatıyorsun ne anlamı var o sahnelerin işte tarihsel oraya da gitti hadi orada da birkaç para çok set çok ekip çok hadi Mısır'da da bir şeyler çekelim demiş gibi filmdeki o sahne mesela anlasabiliyor muyum?
Bunun gibi bir sürü sahne var filmde hiçbir dramatik tarafı olmayan diyeyim.
Ondan dolayı dediğim gibi kötü bir film diyemem ama ikna edicilikten uzak, kendi içinde bir sürü çelişkisi olan, bir sürü dramatik boşluğu olan ve işte anlayın
bakın Napolyon bunları yaptığıyla işte Napolyon böyle biriydi karşınıza Yaki'nin bedeninde bunu getirdik.
Önermeleri arasında tutarsızlıklar olan yani sıkıntılı bir film olduğunu düşünüyorum Napolyon'un.
Ama elbette yine de tarihsel aksiyon filmlerine ilginiz varsa yine de izleyin diyorum.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
