
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, gösterimdeki iki önemli ve iyi filmi konuştuk: Malignant ve Stillwater. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda gösterimde olan ve...
Biraz daha böyle bir parça daha öne çıkan iki filmden bahsetmek istiyorum.
Size güzel filmler, iyi filmler üzerlerine söylenecek birçok şey var ama ben muhabbeti çok ayrıntılıdan çok biraz da böyle izleme tavsiyesi gibi olacak ve bazı kilit noktalardan bahsedeceğim.
Aslında iki film de önemli filmler.
Yapanları da önemli filmler.
Bir tanesi James Wan'ın Malignant'ı.
Şimdi şöyle bir şey var. James Wan ta testereden beri yani ilk filmi testere artık neredeyse dünyada filmi ve yönetmeni James Wan'ı tanımayan sinema sever pek kalmadı gibi bir şey.
Testere filmini hemen hepimiz biliyoruz ve daha sonra da aslında en iyi filmi diyebileceğimiz Conjuring'i yaptı James Wan.
O gün bugündür artık hem böyle genel izleyici kitlesinin ya da korku filmi severlerin ya da sinema yazarlarının diyelim eleştirmenlerin menziline hiç çıkmamacasına girdi diyebiliriz.
Artık hani her gösterime giren filmi James Wan'ın inceleniyor, bakılıyor, üzerine konuşuluyor falan.
En son filmi de gösterime girdi.
Aslında biraz daha şey oldu böyle.
Biraz böyle arka perdeden girdi gibi oldu.
Böyle çok büyük tanıtımlar böyle yıkacak ortalığı patlatacak falan.
Öyle bir arıza enzam durumu olmadı.
Biraz sessiz sakin girdi.
Puanları iyi fena değil ama aslında çok da iyi değil.
Yani James Fan'ın iyi filmleri arasında anabileceğimiz bir film değil aslında.
Habis Habis diye çevirdiler.
Kötü huylu anlamına geliyormuş yaklaşık olarak.
Filmin zaten öyküsüyle alakası var.
Bağlantısı var bu kötü huylu.
diye belirtilen ismin. Neyse.
Diğer film ise Stillwater arkadaşlar.
Durgunsu. Bu bence Hobbit'ten Malignant'dan daha iyi bir film.
Onu da anlatacağım. Onun da yönetmeni başrolünde Matt Damon var zaten.
Uzun yıllardır Hollywood'un en sevilen en beğenilen oyuncularından bir tanesi.
Zaten Oscar'ı da var.
Onun yaptığı ya da içerisinde bulunduğu hemen her filmde sohbet konusu ediliyor mutlaka.
Ve bir de Stillwater'dan Durgunsu'dan bahsedeceğim.
Önce şimdi şu malignant James Wan olayını bir halledelim, bir kapatalım.
İyi bir korku filmi arkadaşlar.
Korku gerilim demeyeceğim. Bayağı korku filmi.
Tam olarak korku filmi.
Yani korkacaksınız yüksek olasılıkla.
Bir korku filmi severi bu filmin ikna etmemesi ya da tatmin etmemesi ya da ortalama bir izleyiciyi bu filmi korku açısından ikna edememesi, korkutmaması pek mümkün görünmüyor.
İyi bir film. Ama eskiden beri James Wan'ın filmlerinde şöyle bir sıkıntı var arkadaşlar.
O sorun bu filmde de var.
Çok kısaca öyküsünden bahsedeyim.
İşte bir tane baş karakterimiz var.
Madison diye. Çok hoş tatlı bir kadın.
Evli böyle ama pek de mutlu değil eşiyle.
Daha önce birkaç kez düşük yapmış ve ısrarla tekrar hani hamile kalıp çocuk sahibi olmak istiyor.
Anne olmak istiyor ve bu bir türlü olmuyor.
Ve bu kadın böyle cinayetler görmeye başlıyor.
Yani birileri böyle işte hani örneğin eşi.
Yani cinayetler görmeye başlıyor diyeceğim de.
Hani eşi öldürülüyor mesela.
Ve bunun işte halüsinasyon gibi veya bir kabus gibi falan bunu görüyor.
Başka bir hani yakınındaki bazı insanlar öldürülüyor.
Birileri öldürülüyor. Kadın bunları halüsinasyonlarla böyle rüyalarla falan veya işte geri dönüş sahneleri gibi görüyor bunları.
Biraz kendisini kaybediyor.
Böyle işte bir kötü rüya görüyor falan.
Veya gün içerisinde bir an böyle kendisini kaybediyor falan.
Vahşi cinayetler falan görüyor.
Şimdi bu cinayetlerin kendisiyle ya da geçmişinden yaşadığı bazı travmalarla falan ilgisi olduğunu görüyoruz biz filmde.
Öyle söyleyeyim. Güzel bir öykü aslında.
Öyküde sıkıntı yok. Güzel başlıyor, güzel akıyor.
İşte filmin görüntü yönetimi, kurgusu, efektleri, makyajları falan gayet iyi.
Korku sahneleri falan gayet gerici böyle.
James Wan zaten artık genç yaşına rağmen...
Bu korku filmi ustası gibi oldu artık.
Birçok korku filmi çekti.
Bunların arasında gayet iyi olanlar var.
Biz burada programımızda da konu edinmiştik zaten.
Hani işte Conjuring'in devamlarını falan yaptığı 6 tane 7 tane film oldu artık.
Orası bir Conjuring evreni oldu böyle.
Annabelle vesaire başka filmlerle aynı evrenin parçaları olarak önümüze geldi bu filmler.
Şimdi James Wan bu açıdan artık yani rüştünü ispatlamış bir yönetmen.
Bu filmde de Habis'te de gayet bu becerisine bu yeteneğini konuşturuyor.
O açıdan bir sıkıntı yok. Ancak yine işte genel olarak James Wan ile ilgili bir sıkıntı var dedim ya size.
İşte bu sıkıntı da bu filmin de temel sorunlarından bir tanesi arkadaşlar.
Şimdi şöyle diyeyim.
Hani birçok türün iyi ve kötü örnekleri var ya arkadaşlar.
İşte bir aksiyon filmi. İyi aksiyon filmleri var.
Tabii ki vasat kötü aksiyon filmleri var.
Bakın ilginç bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Birçok kötü not alan yani hani genel izleyici tarafından veya işte entelektüel izleyici fark etmez iki taraftan da.
Sinema izleyicileri tarafından çok da sevilmeyen, çok da başarılı bulunmayan ama aslında aksiyonu harika olan bir sürü film var.
Yani müthiş aksiyon sahneleri var.
İşte patlamalar, araba kovalamaları, taklalar, dövüşler vs.
Yani aksiyon olarak bakarsak, o aksiyon heyecanı, o aksiyon sarsıcılığı olarak bakarsak birçok iyi film izleyici tarafından çok düşük puanlar almış.
Neden? Bunu hiç düşündünüz mü?
Ya da Hani tür filmi diyoruz ya buna neticede aksiyon bir tür işte korku bir tür mesela.
Şimdi bu türün gerekliliklerini karşılayıp da izleyiciden ve sinema yazarlarından da düşük not olan bir sürü film var arkadaşlar.
Neden? Bunun nedenini biliyor musunuz arkadaşlar?
Filmlerin hangi türün örneği olursa olsun sundukları tür gerekliliklerini temel bir sinema filmi gereklilikleri açısından doyuramaması.
Temel neden bu? Biraz karışık mı oldu?
Şöyle söyleyeyim. Yani aslında bir film bir türün iyi örneği olmadan önce.
Yani bir korku filmi iyi bir korku filmi olmadan önce.
Ya da bir aksiyon filmi iyi bir aksiyon filmi olmadan önce.
Anlattığı öyküyü ikna edici ve inandırıcı kılmak zorunda.
Temel mesele bu arkadaşlar. Evet bir aksiyon filminde hiç aksiyon sahnesi olmazsa o filmden tatmin olmayız.
Deriz ki ya bu nasıl aksiyon filmi?
Hani aksiyon yok hiç heyecanlanmadık hiç sarsılmadık.
Şöyle bir nefesimizi tutmadık değil mi?
Yani aksiyon olarak bizi ikna etmedi.
Tamam. Okey. Ama sen bir filme istediğin kadar aksiyon koy.
Ya da istediğin kadar korku sahnesi koy.
Atıyorum. 30 tane korku sahnesi olsun.
Film baştan aşağı korkunç olsun.
Okey. Ama siz o korkutucu sahneleri, o korkutucu öyküyü yaşayan karakteri ya da karakterleri ikna edici kılmazsınız.
Ya da oradaki öyküyü bizim inanmanızı sağlayamazsınız.
O filmin iyi olması mümkün değil arkadaşlar.
Hani korku sahneleri çok iyi olsa da.
Şimdi bakın bu temel tartıyı...
Koyduk değil mi? Bunu anlatabildim sanırım.
İşte James Wan'ın filmlerinin hemen hemen hepsinden ya da şöyle söyleyeyim hani bu açıdan en ikna, ya bütün filmleri korkunç.
Hani adamın bir korku filmi çekip de kötü korku sahneleri çektiği ya da bir aksiyon filmi çekip de kötü aksiyon sahneleri çektiği bir film yok.
Yani teknik olarak iyi bir yönetmen.
Türünün... üzerinde çalıştığı türün bütün gerekliliklerini karşılıyor.
Yani korku filmi yapıyor adam. Tamam korku sahneleri harika.
İşte aksiyon filmi yapıyor. Fast and Furious'un 9.sunu yapmıştı.
Aquaman'i de o yapmıştı mesela.
Hani bunlar daha böyle bir aksiyon, yarı fantastik böyle aksiyon filmleri, serüven filmleri.
Bunların da işte aksiyon sahneleri falan güzel, okey.
Ama arkadaşlar James Wan'ın Dramatik derinlik dediğimiz hem karakterin içerisinde bulunduğu durumun altındaki anlamlar ya da karakterin yaşadığı o dram ve bir kadının anne olmayı
isteyip de olamamasının o kadının üzerindeki etkileri.
Çok da entelektüel bir konu sayılmaz değil mi?
Çevremizde birçok anne var, birçok çocuk var.
Hepimiz bir ailenin üyesiyiz falan.
Bir kadının çocuk sahibi olmak isteyip de olamamasının dramatik tarafını az çok anlayabiliriz.
İlla bunu yaşamamız gerekmez mesela.
Ama bir filmin bunu yine de bize ikna edici biçimde anlatmasını bekleriz değil mi?
İşte James Wan filmlerinde genel olarak bu işin dramatik tarafı ve öykünün akış...
dinamikleri falan. Biraz böyle fantastik yani adam şeyi korku sahneleri nefis çekiyor okey ama korku sahnelerinin arasındaki olayın gelişimi hiç ikna edici olmuyor arkadaşlar.
Birçok filmde bu var.
Bir şeyler onu veriyor falan böyle.
Onu ikna edici biçimde kılmaya ve ikna edici biçimde anlatmaya Pek ihtiyaç duymuyor James Wan.
Herhalde şöyle düşünüyor herhalde.
Şimdi bu korku filmi değil mi? İşte öcüler olacak, ruhlar olacak, şeytandır, cindir hani böyle bir sürü hani fantastik öge olacak değil mi?
Ya bu film zaten işte fantastik hani zaten çok da gerçeklere uyumlu ve uygun olmak zorunda değil.
Atıyorum filmde kötücül bir ruh işte uyanacaksa, kendine gelecekse işte geliverdi.
İşte öyle değil abi öyle değil yani.
James Wan'ın arkadaşlar diyorum iyi bir yönetmen, çok iyi bir kişi yönetmeni.
Yani yakın zamanda diyorum son 10 senede 20 senede böyle en çok adı anılan, dediğim gibi sevilen yönetmenlerden bir tanesi ama bence James Wan'ın sinema tarihine çok da başka büyük dev yönetmenler gibi büyük izler bırakabileceğine
inanmıyorum ben James Wan'ın.
Böyle giderse diyeyim en azından.
Çünkü filmlerinin dramatik dirinliği ya da öykülerinin etkileyiciliği her zaman belli bir sınırın altında kalıyor arkadaşlar.
Korku yaratmak için öyküler yazıyor.
gibi görünüyor. Şimdi bu bir açıdan bakarsak normal değil mi?
Yani neticede bir korku filmi yönetmeni korku filmi yapacak.
Bir tane de bir öykü yazmak zorunda değil mi?
Korku ögeleri ortaya çıkaracak bir öykü yazmak zorunda.
İşte öyle olmuyor arkadaşlar.
O zaman öykü karakterin yaşadıkları, hissettikleri, düşündükleri falan korku ögesinin altında kalıyor.
Saf korkutmak için yapay bir öykü ortaya çıkarmış oluyorsunuz gibi bir durum var ortada.
O nedenle Kabaca anlattım herhalde.
Daha çok uzatmayayım. James Wan'ın Malignant filmi.
Karakterlerin işlenişi kötü değil.
Oyunculukları iyi. Baya sarsıyor sizi.
Güzel bağlantılar var. Güzel sürprizler var.
Spoiler vermeyeceğim. Merak etmeyin.
Diyorum kötü bir film değil. Hani ortalamanın üzerine bir film.
İyi film ama öyküsünü yeterince ikna edici bulur musunuz?
Karakterin dramatik tarafını ya da dramatik sarsıntılarını yeterince güçlü bulur musunuz?
Sadece bence sanki korku filmi severlere hitap etmesi yeterli mi?
Aslına bakarsanız bir filmin.
Biraz da onunla ilgili. Neşeli, keyifli bir 1,5-2 saat geçirmek istiyoruz diyorsanız.
Biraz korkmak, ürkmek, biraz heyecanlanmak falan istiyoruz diyorsanız.
Genel bir gişe izleyicisi beklentileriyle bu filmi izleyecek olursanız sizi tatmin edecektir.
Ama şimdi dediğim gibi dramatiklerini, öykünün tutarlılığı, ikna ediciliği ya da komple hani filmin ikna ediciliği diyeyim, görsel olarak da filmin ikna ediciliği diyeyim.
Bence... Çok daha iyi filmler izledik.
O açıdan sizi ikna edeceğini pek de zannetmiyorum.
O nedenle türün meraklısıysanız, çok istekliyseniz izleyebilirsiniz diyeyim.
Genel olarak da James Wan sinemasının da zayıf tarafını da bu anlamda biraz belirtmiş oldum.
Şimdi diğer filme geçeyim arkadaşlar.
Durgunsu, Stillwater. İşte aslında James Wan'ın hani Maliglant'ın tam zayıf tarafının karşılığı burada arkadaşlar.
Bu film tam olarak bu açıdan güçlü bir film.
Şöyle ki şimdi Stillwater'ın hemen kabaca size konusundan bahsedeceğim.
Ondan sonra hani bu iki film aslında bir anlamda da bir arada anmamın nedenlerinden de bir tanesi bu.
Birinin zayıf tarafı diğerinin güçlü tarafı gibi bir şey çünkü.
Şimdi Stillwater diyorum durgun su tam bir dram arkadaşlar.
Hani neredeyse yani düz dram gibi bir şey böyle.
Sinemada fazla örneği yok aslında artık drama filmlerin.
Kabaca size hemen öyküsünden bahsedeyim.
Bir Amerikalı inşaat işçisi bir adam var böyle.
Matt Damon'ın canlandırdığı karakter.
Şimdi bu adamın kızı Fransa'ya gitmiş, Paris'e gitmiş, üniversite öğrencisi.
Orada üniversite okuyacak veya işte yüksek lisans falan yapacak gibi bir eğitim alma durumları var yani Fransa'da.
Bu kız burada bir suç işliyor.
Ve kız lezbiyen, eşinzel yani.
Sevgilisi olarak gördüğü kız ölüyor ve o suçlanıp hapse atılıyor.
Kız içeride. Peki. Babası da tabii neticede kızıyla ilgileniyor.
Gidiyor, geliyor. Onun işte hukuki...
süreçlerini takip etmeye çalışıyor falan.
Ama ilginç olan şu, Matt Damon'ın canlandırdığı bu baba karakteri biraz şey, yani eğitimsiz ve biraz cahil bir adam.
Yani böyle hani işte inşaatlarda falan çalışan, inşaat ameliyatı yapan, biraz işçilik falan yapan, yabancı dili olmayan, hiç işte üniversite eğitimi almamış, işte hukuki süreçler nasıl ilerler, bir şeyler nasıl gider falan böyle çok
da şey olmayan. Bir adam diyeyim size.
Eğitim seviyesi düşük bir adam.
Neticede işte hani Fransa gibi bir ülkede kızının hukuki mücadelesini sürdürmek için falan.
Hani yeterli donanıma sahip olmayan bir adam.
Ama neticede bu kişi bir de kızı neticede yani.
Hani adam çabalayacak elbette.
Şimdi güzel bir çıkış noktası aslında.
Bir dram film için güzel bir şey.
Nasıl oluyor arkadaşlar? Diyorum bu karakter gidiyor kızını hemen ziyaret ediyor.
Orada gidip işte hakimle konuşuyor falan.
Ya benim işte kızımın durumu bu ne yapacağız hani.
İşte dışarı çıkması söz konusu olabilir mi?
Davayı tekrar görebilir miyiz falan filan gibilerinden.
Ve red cevabı oluyor.
Hani şu an kızınız cezalandırılmış durumda.
Hapiste davası sürüyor ve işte belli bir ceza alacak.
Hani kızınızı kurtaracağınız bir şey yok diyor ortada.
Ama adam kızına... Şimdi spoiler vermiş olmayacağım merak etmeyin hani istiyorsanız izleyebilirsiniz.
Baya filmin başında oluyor bu olaylar zaten.
İşte kızına diyor ki işte hakimle konuştum işte davaya tekrar bakacak seni buradan kurtaracağız falan.
Yalan söylüyor aslında yani ve kendisi davaya kanıt sağlamak için veya davanın söz konusu seyrini değiştirecek bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Diyorum yabancı dili de olmayan çok böyle okur yazarlığı olmayan çok da entelektüel olmayan falan Amerikalı bir adamın Fransa'daki bir nevi hukuk mücadelesi.
Ama değil işte arkadaşlar. Öyle değil.
Çünkü işin hukuk mücadelesi yok.
Yani diyorum adam hani böyle bir hukuk mücadelesini sürükleyecek vasıfta birikimde bir adam değil.
Orada kaldığı otelde işte komşu odadaki bir Fransız kadın ve onun kızı ile bir dostluk kuruyorlar bir şekilde.
Hani adam Fransızca bilmiyor ya.
Onlardan bir şey rica ediyor.
Ondan bir şey rica ediyor falan filan.
Bir süre sonra adam Fransa'da kalıyor.
Orada çalışmaya başlıyor.
Para kazanma inşaatlarda falan çalışmaya başlıyor.
O kadınla bir dostluk kuruyor falan.
Hem kadına Kadın da kızıyla yalnız yaşıyor ve amatör bir tiyatrocu kadın.
Bir tiyatrosu var. Çevresinde tiyatro oyuncuları falan var.
Evinde prova yapıyorlar falan. Bizim işte Matt Tavon'un ismi neydi?
Bill'di galiba. Bill de onlarla yaşayıp hem işte evin ötesini belisini hallediyor falan filan.
Hem işte para kazanıp kızının hukuki sürecini devam ettirmeye çalışıyor.
Ve o Fransız kadınla ve onun kızıyla bir dostluk kurmaya başlıyor.
Şimdi o kadar söyleyeyim. Şimdi James Van'ın şeyi için ne dedim?
Hani filmde bir sürü şey oluyor ama bunların altındaki öykü, karakter, işte dramatik derinlik falan ikna edici değil dedim ya arkadaşlar.
İşte burada da tam tersi. Nefis bir dramatik derinlik tespit edilmiş.
Diyorum hani eğitimsiz, cahil böyle bir Amerikalı, dışa kapalı falan böyle.
Hani farklı kültürlere biraz antipatik bakan falan.
Aslında birçok ülkedeki hani muhafazakarlık genel olarak kabaca öyledir denir ya.
Burada da öyle bir karakter var ama...
Şimdi o adamın bu Fransa'daki kızının koki mücadelesini sürüklemeye çalışırken, kızını oradan kurtarmaya çalışırken kendisini hani olabilecek en zıt insanlarla bir arada olmak zorunda kalıyor bir anlamda.
Yani şöyle bir repliği bile var.
Ben ne anlarım tiyatrodan falan.
Ama bir tiyatrocu kadının evinde yaşıyor ve onunla bir dostluk kuruyor.
Bir şekilde bir dostluk kuruyor. Kadınla yakınlaşıyorlar.
Yani en başta dost olarak daha sonra da sevgili olarak yakınlaşıyorlar.
Bir birliktelik kuruyorlar. Ve kadının kızıyla inanılmaz güzel hani...
Ve ortada bir baba figürü yok öyle söyleyeyim.
Kadının kocası veya kızın babası olan kişi ortalarda yok.
Bir nevi o ailenin babası oluyor Bill karakteri.
Ve kızını oradan hani kurtarmaya çalışırken başka bir ailenin babası veya işte eşi gibi oluyor böyle.
Garip bir denge durumu var.
Kızı işte bir günlüğüne hapisten çıkıp bu insanlarla tanışıyor falan.
O kadar güzel insan ilişkileri.
O kadar güzel bir...
Zıt ya da zıt demesek de bir arada aynı ortamda bulunması biraz zor olabilecek.
Veya çok da ortak özelliklere sahip olmayan insanların birlikte olması ve birbirlerine destek oldukları bir yaşam kurması falan.
Bu ilişkileri, bu durumları film o kadar ince ve o kadar doğru, o kadar güzel kullanıyor ki ve anlatıyor ki arkadaşlar.
Üstten baktığınızda neredeyse hiçbir şey olmuyor gibi bir şey filmde.
Çok az sahne, çok çarpıcı ya da çok az...
sahne çok böyle yüksek duygulara sahip ama filmin genel olarak akışı karakterlerin içinde yaşadığı böyle ufak tefek o nasıl diyeyim nüanslar duygular etkiler
tepkiler ve adamın bir anlamda da böyle çaresizce ya da tam çaresizce demesem de böyle elinden geldiğince kızını kurtarma mücadelesi verirken hem başka bir hayata yavaş yavaş adapte olması hem
de oraya adapte olurken esas amacında pek şey olmaması tabii.
O amacını da tamamen bir kenara bırakmaması.
Öyle bir şey de yok. Film öyle ince bir çizgi tutturmuş ki arkadaşlar.
Öyle ince bir denge tutturmuş ki ve özellikle Matt Damon ben zaten çok severim.
Çok iyi bir oyuncu. On numara bir oyuncu gerçekten.
Bambaşka bir karakter canlandırmak istemiş.
Çok belli. her andan anlaşılıyor.
Yani bugüne kadar izlediğimiz Matt Damon filmlerini ya da Matt Damon'ın canlandırdığı karakterleri düşünürseniz hani normalde böyle kastım aslı böyle iri yarı işte ne bileyim Jason Bourne oynamış böyle hani sadece kaba kuvvet değil tabii hani çok
iyi karakterler oynamış, güzel karakterler canlandırmış bir oyuncu Matt Damon ama bir anlamda da bakarsanız çoğunlukla böyle karizmatik karakterler biraz daha böyle karizmatik, güçlü ya çok zeki ya çok güçlü böyle
baskın Üstünce böyle insan becerilerinin sınırlarında şeyler başarabilen karakterleri canlandırmış bir oyuncu.
Çoğunlukla, her zaman demeyeyim ama çoğunlukla.
Burada o kadar farklı, o kadar sıra dışı bir karakter canlandırmış ki kendi kariyer açısından.
Ve bunun da altından böyle gönül rahatlığıyla kalkmış.
Tek başına bütün filmi sürükleyen, sürükleyebilen çok ince bir karakter canlandırmış.
O gözündeki birçok filmde karşımıza gelen o...
kararlı, o güçlü, o zeki, akıllı böyle şey hani ya işte tuttuğunu koparan diyeyim en azından böyle karakterlerin yanında ne yapacağını bilemeyen gayet böyle kafası karışık böyle
donuk zekalı demeyeyim ama yavaş zekalı diyeyim.
Biraz da böyle ne istediğini bilen ama o istediği şeye de nasıl ulaşacağı konusunda ...böyle çok da fazla fikri olmayan...
...böyle elinden geleni yapan...
...ama elinden geleni yaparken de...
...kararlı olan diyeyim.
Hani diyorum çok ince bir denge tutturmuş arkadaşlar.
Bu hani seveceğinizi düşünüyorum.
İyi bir film olduğunu düşünüyorum.
Ve o altındaki incelikler...
...diyorum o nüanslar...
...o böyle nasıl diyeyim...
...çok ince, çok sakin sahneler var.
Çok böyle altına baktığınızda...
...ayrıntılı izlediğinizde...
...hani biraz ince bir gözle izlediğinizde...
Çok güzel mesajlar, çok güzel anlar, çok güzel duygular barındıran sahneler var filmde.
Diyorum spoiler vermeyeyim hani sonunu söylemeyeceğim.
Aslında yarısından sonrasını bile söylemiş olmadım.
Bir sürü sürpriz var filmde.
Biraz beklenmedik gelişmeler oluyor falan.
Hani biraz böyle başlıyor, biraz başka tarafa gidiyor film falan ama...
Biraz finali beni tatmin etmedi.
Hani biraz daha çarpıcı, biraz daha yüksek bir final bekliyordum ama aslında sonradan düşündüğümde filmin hiçbir anının ya da noktasının çok yüksek olmadığını düşündüğümüz için hani biraz minimalist bile denebilir.
Biraz alttan alta sakin sakin giden bir film olduğu için belki de o final daha da uygundur.
Bilmiyorum siz izlediğinizde nasıl düşünürsünüz?
Yani özetle Stillwater, Durgunsu iyi bir film arkadaşlar.
İlginç bir film bence. Hatta verilen notların biraz filme haksızlık olduğunu düşünüyorum.
Hani verilen notlardan daha iyi bir film.
film olduğunu düşünüyorum. Eğer böyle karakter dramına biraz meraklıysanız biraz böyle hani gişenin genel o süper kahramanlar, aksiyonlar, korkular, patırtı çatırtının dışında biraz daha böyle ince, dramatik,
duygusal, karakter dramı esaslı bir film izlemek istiyorsanız Durgunsu size ilaç gibi gelecektir diye düşünüyorum.
Onun için izlemenizi tavsiye ederim.
Evet bu hafta gösterimdeki iki iyi diyeyim ya da biraz daha öne çıkan diyeyim filmden bahsettim.
Bir tanesi J.B.
Spal'ın malignantı.
Bir de Durgunsu. Tom McCarthy'nin.
Tom McCarthy de iyi bir yönetmen. Onu çok tanıtmadım.
Sohbete uzatmamak adına ama bu iki film de bence bu haftanın ya da yakın zamanın iyi filmlerinden iki tanesi.
İzlemeye değer filmlerinden iki tanesi.
Evet bu haftalık bu kadar. Aslında başka bir program tasarlamıştım arkadaşlar.
Bu hafta size başka bir program dinlemenize sunacaktım ama biraz da gösterimden bahsetmek için bu iki filmden bahsettim.
Önümüzdeki hafta başka bir programda tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
