
Haftanın Sinema Gündemden Notlar ve Gösterimdeki 3 Film
22 Eylül 2022 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda sinemanın gündeminden bahsettik ve Canavar, Üç Bin Yıllık Bekleyiş ve Kya'nın Şarkı Söylediği Yer adlı filmleri incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Geçtiğimiz haftanın ne yazık ki en büyük gündemi büyük yönetmen Jean-Luc Godard'ın ölüm haberiydi.
Ondan bahsetmiştik.
Jean-Luc Godard'dan bahsetmiştik.
Onun filmografisinden, sinema dünyasındaki öneminden bahsetmiştik.
Artık bu hafta biraz gündeme tekrar geri dönelim dedim.
Şimdi şöyle söyleyeyim ki bu hafta aslında geçtiğimiz haftadan beri iki haftadır sinema dünyasında konuşulan birkaç ilginç durum var.
Bunları size hatırlatmak istiyorum.
Birincisi Darren Aronofsky son 20 yılın önemli yönetmenlerden bir tanesinin son...
filmi The Whale, Venedik Film Festivali'nde gösterildi ve üzerine çok ilginç bazı şeyler söylendi.
Hem sosyal medyada da hem de festival gündeminde bundan bahsedildi.
The Whale Bir anlamda yerin dibine batırıldı ama bir yandan da dakikalarca ayakta alkışlandı diye haberler yapıldı.
Hani Aronofsky'nin zaten böyle izleyicilerin hani duygularına çok fazla hitap eden bir filmografisi var.
Ve aynı zamanda da hani kendi bakışı sinemaya bakışı karakterlerinin çok üzerinden ilerleyen.
Hani duygu sömürüsü ile duygusal anlatım arasında hani böyle flu bir çizgide yürüyen bir yönetmen kendisi.
Bundan dolayı The Veil'in konusuna da baktığımızda aslında.
Yine Aronofsky'nin her zamanki filmlerine sinemaya bakışına gayet uygun bir öyküyle karşı karşıya oluyoruz ki filmde obeziteyle başa çıkmak zorunda kalan ve Genç kızıyla hani kopmuş
ve onunla ilişkisini tekrar yoluna sokmaya çalışan bir karakter var.
Ve bu karakteri de aslında 2000'li yıllarda hani bir aksiyon yıldızı bir jön olarak tanıdığımız Brandon Fraser'ın canlandırması zaten son derece duygusal bir bakış atmamıza sebep oluyor
filme. Brandon Fraser'ın performansı Venedik Film Festivali'nde çok sevildi.
Oyuncu ayakta alkışlandığı dakikalarca kendisi bu alkışlara bu övgülere dayanamayıp hani ağladığı çok teşekkür ediyor.
Çok duygusal anlar yaşandı zaten festivalde.
Bundan dolayı film sevilmedi de çok böyle duygu sömürüsü gibi bulundu da Brandon Fraser'ın mı performansı çok sevildi?
Hani film o açıdan, sevenler en azından o açıdan mı sevdi?
Böyle karmaşık bir ruh hali var filme karşı.
Karmaşık yorumlar var. Buna karşılık da Toronto Film Festivali'nde de film çok fazla övüldü.
Şimdi Aronofsky'nin eskiden de bazı filmleri böyle hem övülmüştü hem sevilmişti.
Kimi sevmemişti, çok kötü demişti.
Yani biraz karmaşık yorumlar var Aronofsky'nin filmografisinde birçok filmle ilgili.
Bu film üzerine de tam duygu sömürüsü, tam böyle hani hayal kırıklığı, berbat bir film diyenler oldu.
Ama bir yandan da çok sevip alkışlayanlar oldu.
Hani ne oluyoruz arkadaşlar?
Yani hani tamam Aronofsky iyi bir yönetmen mi, kötü bir yönetmen mi?
Farklı görüşler, farklı fikirler olabilir ama hani insanlar Aronofsky'nin bir filmi üzerine ya da aslında Aronofsky üzerine...
İster çok hayran olsunlar.
İster de pek de böyle sıcak bakmıyor olsunlar.
Fikirlerini söylemeden alamıyorlar.
Yani ya linçleniyor filmler böyle yuhalanıyor.
Ya da böyle ayakta alkışlanıyor dakikalarca böyle hani ağlamalar falan filan.
Ya bir sakin olun. Sakin olalım lütfen.
Tamam Aronofsky'i seviyorsunuz ya da sevmiyorsunuz.
Herkes bir sakin olsun.
Kendince Aronofsky ile ve onun filmleriyle ilişkisini yaşasın lütfen.
Duvail de hani söz konusu çizgide diyeyim Aronofsky'nin tartışmalı içeriğinde.
çok da farklı olmayacak gibi görünüyor.
Hani tartışmalı bir film olacak gibi görünüyor.
Yine farklı fikirler olacak gibi görünüyor ki şimdiden durum öyle.
Hani ben daha tabii hani filmi izlemedik aslında gösterime girmedi.
Merakla da izleyeceğiz. İlerleyen programlar da bende.
The Veil üzerine bir program yapmaya ve Aronofsky'i size anlatmaya, onun sineması nedir, ne değildir, ayırt ediciliği tarafı nedir, hemen her yönetmende yaptığım gibi sinemasal açılımlar dosyamızla Aronofsky'i
de konu etmeye çalışacağım. Şimdi ikinci haberimiz Örümcek Adam.
Tekrar gösterime girdi. 11 dakika uzatılmış versiyonla neden hani niye böyle bir şeye gerek var?
Birincisi Ölümcek Adam karakterinin tasarlanışının üzerinden ve hani piyasaya çıkışının üzerinden çizgi romanda tam 60 yıl geçmiş.
Bundan dolayı zaten son film hani çok sevilmişti.
Çok yüksek hasılat rakamına ulaşmıştı.
Yıldızlar işte eleştiriler böyle...
Çok şeydi yani çok pozitifti.
Herkes filmi beğenmişti. Hem dediğim gibi Örümcek Adam'ı tekrar onuru etmek için, hatırlatmak için hem de filmin hani herkesin zaten sevmiş olmasından herhalde yapımcılar, dağıtımcılar güç alarak araya bazı sahneler ekleyelim demişler.
11 dakika filmi uzatmışlar ve tekrar gösterime sokmuşlar.
Ben yeni versiyonu izlemedim.
Hani ek sahneler nedir bilmiyorum ama hani çok da gerekli midir bu?
Hayranları için iyi bir haber olabilir.
Hala gösterimde film. İsteyenler izleyebilir ancak ben çok da gerekli bir şey olmadığını düşündüm.
yine de hatırlatayım dedim. Tabii Örümcek Adam'ı seviyoruz.
Son film iyiydi. Ben de beğenmiştim.
Ondan dolayı tekrar gösterimde izleyecek kadar hayran değilim.
Ancak hayranlar sevecektir, beğenecektir diye tahmin ediyorum.
79. Venedik Film Festivali yine gündemdeydi.
Orada ödüller dağıtıldı.
Oyuncular, yönetmenler yine işte hatırlandı.
Ödüller verildi. Şimdi bu noktada şöyle ince bir şey söylemek istiyorum.
Avrupa'da yapılan filmler, Hollywood'da yapılan filmler kadar bir ağa dağılmıyorlar.
Yani o kadar fazla film gösterime girmiyor.
Bu filmlerin bir kısmı gösterime giriyor, gişede izleyebiliyoruz, işte tanıtımları yapılıyor falan.
Bir kısmı sadece festivallerde ya da özel gösterimlerde izleyiciyle buluştuğu için aslında yeni çıkan Avrupalı yönetmenler, işte oyuncular, yazarlar falan Hollywood'da keşfedilenler
kadar. tanıtılamadığı için aslında sinema severler için, sinema yazarları için falan bu Avrupa çapındaki festivaller çok önemli bir şey kaynağı oluyor.
Böyle keşif kaynağı oluyor bizim için.
İşte Berlin olsun, Venedik olsun, işte Cannes olsun falan ya da başka daha az tanınan, bilinen, izleyici çeken festivaller.
Venedik aslında önemli festivallerden bir tanesi.
Her yıl Venedik mutlaka sohbet konusu olur, tanıtılır.
Şu kazandı, bu aldı, bu vesaire diye.
Şimdi öyle ilginç bir şey var ki 79.
Venedik Festivali'ne hemen ben tabii girdim baktım kimler ödül almış, ne olmuş, ne bitmiş falan diye.
Ve hani ne yazık ki gerçekten hayal kırıklığına uğradım.
Şu anlamda hayal kırıklığına uğradım.
Yoksa gayet değerli filmler, isimler ödül almış ya, adları geçmiş ama...
Darren Aronofsky, Martin McDonald, Colin Farrell hep böyle tanıdığımız, bildiğimiz, zaten hani filmlerini izlediğimiz, hani Hollywood'da zaten üretmiş falan isimlerin ödülü aldığını veya
adını duyurduğunu gördüm.
Ya tamam güzel hani bu da kötü bir şey değil ama hani orada da mı Hollywood?
Yani orada da mı hani her zaman bilinen, tanınan isimler?
Onda da mı işte Andrew Dominic?
Hep böyle... az çok hani tanıdığımız bildiğimiz isimleri aslında şey yapmak hani Venedik Film Festivali'nde görmek hani beni biraz üzüyor aslına bakarsanız.
Hani hiç duymadığımız böyle işte ikinci filmini yapmış İtalyan yönetmen işte patladı herkes işte onu izledi sevdi ha kimmiş bu işte keşfedelim falan kafasına giriyorum ben hani bu tip yani daha
bir entelektüel içerikte daha bir avantgard içerikte daha böyle bilinmeyen hani çok da tanınmamış işte kıyıda köşede kalmış işte böyle bir İki kısa film yapmış ya da çok duyulmayan bir uzun metraj yapmış ve ikinci
de böyle işte Venedik'i fethetmiş yönetmenler işte oyuncular falan öyle şeyler görmek istiyor.
Daha çok insan Avrupa'daki böyle film festivallerini gördüğünde ancak bu sene ne yazık ki çok da öyle bir durum olmaması beni biraz üzdüğü daha çok tanımadığım isimlerle karşı karşıya gelmek istediğim için bu sene ne yazık ki Venedik
Film Festivali'nde öyle bir şey alamadım ondan dolayı biraz üzüldüm diyebilirim.
Başka bir güzel haber. Inside Out diye bir animasyon filmi vardı birkaç sene önce.
Hem Oscar almıştı hem yaygın biçimde gösterime girmişti.
Inside Out'un ikinci bölümü yapılacakmış.
Yani iyi bir film olacağını umuyorum.
İlk filme çok hayrandık, çok seviyorduk.
Ondan dolayı ikincisinin de gelecek olması beni sevindirdi şahsen.
Onun için merakla bekliyorum ikinci filmi.
Şimdi bu aralar sinema gündeminden bahsederken iki noktadan bahsetmek istiyorum.
Özellikle Ana de Armas yakın zamanın çok böyle parlak kadın oyuncularından bir tanesi.
Güzel projelerde yer aldı, sevildi falan.
Ya iyi de yani sosyal medya gerçekten Ana de Armas'ı...
Tüketti bile şu son bir ayda o kadar fazla.
Aneta Armas haberi olduğu, Caps'i olduğu, her tarafta onun fotoğrafları.
Sürekli aynı oyuncunun fotoğrafları, fotoğrafları, paylaşımları, haberleri.
O şuraya gitti, bu buraya gitti. Ve dedikleri var zaten.
Bir oyuncu parlayınca onu o kadar çabuk tüketiyor ki sosyal medya.
Çok böyle tatlış, güzel, sevimli bir kadın.
Çekici bir kadın tabii ki.
Birçok Hollywood yıldızı zaten çekici.
O ayrıcalık sunan bir durum değil ama durun ya bir sakin olun tamam mı?
Bir oyuncu parladığında hemen mi onu tüketiyorsunuz?
Like almak için veya yorum almak için ne kadar sinema sayfası varsa, ne kadar oyuncu selebriti sayfası varsa, ne kadar moda sayfası varsa hepsinde...
Son işte birkaç ay içerisinde parlayan oyuncular.
İşte yüzler böyle tüketiliyor.
Biliyor musunuz gerçekten yani oyuncular böyle tükeniyor.
Konuşula konuşula paylaşıla paylaşıla bir anda yıldız oluyorsunuz.
Ve aynı ilgiyi, aynı sevgiyi yaratacak gündemi tutturamadığınız takdirde o oyuncu bir anda unutuluyor.
Hani neredeydi oluyor. 6 ay önce çok gündemde olan oyuncu 6 ay sonra hiç sosyal medyada veya sinema gündeminde hiç de görülemiyor, konuşulamıyor falan.
Saman alevi denir ya böyle bir anda parlayıp ondan sonra giden oyuncular, yönetmenler.
İşte sosyal medyada aslında bu yapıyı sonuna kadar da hani...
körükleyen böyle hani işte ateşe benzin döken bir yapı arz ediyor ne yazık ki.
Gerçekten Ana de Armas'tan tiksindirdiler.
Bıktırdılar ya. Her yerde onun paylaşımları.
Umarım aynı şekilde devam etmez.
Umarım bundan sonra da bir de onun işte gülümseyişi, şunun da bir şey içişi hani bak şunu giydi, bak saçı böyle falan hani biraz daha böyle medyatik gündemlerinden değil.
Bundan sonra yapacağı ya da en azından yaptığı diyelim yapacağı güzel filmlerle kendisini alırız ki biraz onun hani diyorum bir selebriti olarak değil de bir sinemacı olarak daha çok konuşma fırsatına
yarışırız diyorum. Zaten hani sosyal medya her şeyi parlatıyor, yükseltiyor diyoruz ya.
Evet öyle. Bu aralarda sosyal medyada en fazla parlayan paylaşımlar ne üzerine?
Aynı oyuncuların, yönetmenlerin işte 30 sene önceki hali, şimdiki hali.
Şu ikisinin 30 sene önceki dostluğu işte çocukken çekilmiş fotoğrafı, şimdiki çekilmiş fotoğrafı.
İşte Arnold Schwarzenegger'le işte Stallone'nin 30 sene önce dans ettikleri bir fotoğraf, şimdi dans ettikleri fotoğraf.
İşte ne bileyim Bruce Willis'in 40 sene önceki hali, şimdiki hali.
Sürekli öncesi sonrası işte dostlukların öncesi sonrası işte birlikte çalışanların işte atıyorum Martin Scorsese ile Robert De Niro'nun 40 sene önceki fotoğrafı, setteki şimdiki fotoğrafı.
Altyazı M.K.
Her yerde şimdi bunlar güzel aslında kötü değil yani hani sevimli geliyor hani hepimiz görüyoruz bunlardan hoşlanıyoruz ama hani bir site veya işte ne bileyim bir sayfa bir sinema sayfası bir selebrit sayfası falan böyle
bir paylaşım yapıyor. Hani çok fazla ilgi gördüm o.
Yine bütün sayfalarda bütün işte Twitter'da Instagram'da artık hani neresi Facebook'ta bile her yerde benzer paylaşımlar geliyor.
Bıkana kadar. Bir süre sonra bıkılacak ondan sonra hani başka bir gündem bulunmaya çalışılacak falan.
Hani sosyal medya diyorum evet hızlı haber alıyoruz hemen yayılıyor çok güzel paylaşımlar takip ediyoruz falan filan okey ama her şeyi de çok fazla tüketiyoruz.
İşte sinemada da söz konusu tüketme söz konusu tüketilmişlik hızlı tüketme saman alevi sendromu gerçekten sosyal medyadan çok fazla etkileniyor.
Ondan dolayı hani sosyal medyayla sinemanın etkileşimi konusunda ben hani aslında sosyal medyanın hani sinemayı Tabii ki hem görsel olarak, teknik olarak, dramatik yapı olarak da etkiledi zaten ama hem hani sinemanın
tanıtılmasına, sinemanın konuşulmasına, yorumlanmasına yardımcı olan bir mecra olmasına rağmen aynı zamanda sinemanın çok daha çabuk filmlerin diyorum yönetmenlerin, sanatçıların, oyuncuların çok
daha çabuk tüketilmesine de olanak veren hani biraz meyil ettiren bir yapı olduğunu da düşünüyorum.
Ondan dolayı sosyal medyadaki sinema etkileşimine hani biraz daha ekonomik biraz daha mesafeli yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum arkadaşlar.
Evet şimdi gündemden filmlerden bahsetmek istiyorum.
Üçü de gösterimde. Bir tanesi The Beast.
Hani tam çevirisiyle canavar aslında.
İdris Elba yakın zamanın en böyle sevilen iyi aksiyon yıldızlarından bir tanesi.
Dramlarda da oynuyor, aksiyonlarda da oynuyor.
Bilim kurgularda falan da oynuyor.
Bir ara işte en seksi erkek falan seçildi böyle.
The Beast'te başrolde tabii İdris Elba'nın varlığı zaten o filmi belli bir şeye getirecektir.
İzleme sayısını getirecektir.
Ancak film bence gayet vasat.
İşte Amerikalı bir...
Doktor. İki çocuğuyla birlikte işte karısıyla bazı sorunlar yaşamış falan.
Aslında hani Afrikalı bir kişi zaten.
Köken Afrika'ya dayanıyor zaten. Siyahi bir karakter olduğu için.
Afrika'ya gidiyor. Orada bir dostu arkadaşı var.
Orada safraya çıkacaklar çocuklarıyla falan.
Orada işte bir aslanla başa belaya giriyor.
Aslanlar bunlara saldırıyor falan filan.
Böyle bir serüven aksiyon filmi gibi ama 80'li yıllarda Stephen King'in yazdığı ve filmi çekilen hani hem romanı vardı ve filmi çekilmişti.
Kujo diye bir proje vardı.
Bir arabanın içerisinde işte bir çocuğuyla annesi mahsur kalıyorlardı.
Dışarıda bir kuduz köpek vardı.
Bunlar dışarı çıkamıyorlardı.
Köpek bunlara saldırıyordu ve iki gün falan arabanın içerisinde mahsur kalıyorlardı.
Öyle bir proje vardı. O yıllar için bayağı çarpıcı, iyi bir projeydi.
Hani Beast tamamen Kujo'nun ondan öykünmüş bir film olduğunu iddia edemem ama filmin bir kısmı böyle arabanın içerisinde geçiyor işte.
Dışarıda aslan var falan. Serüven filmi ama çok da özgünlük katamamış bence.
Çok da yeni bir şeyler yapamamış.
Çok da sarsıcı, ilginç, böyle şaşırtıcı.
Bazı anlar söz konusu değil bence filmde.
Ondan dolayı hani biraz böyle gerilimli aksiyonlu serüvenli filmleri seviyorsanız izleyebilirsiniz.
Ancak çok da özel bir film olduğunu düşünmüyorum.
İkincisi beni çok şaşırtan merak ettiren filmlerden bir tanesi.
3000 yıllık bekleyiş yine Idris Elba'nın başrolünde oynadığı bir film.
Tilda Swinton da oynuyor.
İkisi de çok iyi oyunculardı. Özellikle Tilda Swinton zaten inanılmaz bir oyuncu.
Yani onun bulunduğu her projeyi insanın izleyesi geliyor.
Ancak ilginç bir şekilde bu filmin yönetmeni George Miller.
George Miller kim diyeceksiniz?
George Miller meşhur mu meşhur post apokaliptik filmler ve bilim kurgu filmleri diyebiliriz aynı zamanda.
Tarihinin Mad Max filminin yönetmeni.
Birçok Mad Max yaptı zaten yakın zamanda.
Hani bir güncel Mad Max daha yapmıştı.
Çok sevildi. Çok bol yıldız aldı.
George Miller'ın böyle bir proje imza atması aslında gerçekten ilginç.
Film temel olarak hepimizin çok iyi bildiği 3 Dilek Dile öyküsünün güncel versiyonu diyebiliriz.
Griselba zaten burada işte cini oynuyor.
Tilda Swinton da o cinden dilek dileme hakkına sahip olan insanı oynuyor.
Güzel bir güncelleme ancak şöyle bir farklılık yapmışlar.
Burada Tilda Swinton'ın oynadığı karakter bir tarihçi, bir bilim kadını.
Çok hoş bir karakter. Ve ilginç biçimde hani benim hayattan hiçbir dileğim yok diyor.
Şimdi bu güzel değil mi?
Gayet güzel. Hani cinle bir böyle sohbet etmeye başlıyorlar.
Bir dostluk oluşuyor arasında falan.
Hani cin kendi öyküsünü anlatmaya başlıyor.
Hani buraya kadar nasıl geldi? 3000 yıldır hayatta olan bir cinmiş.
İşte söz konusu bilim kadını ona anlatıyor.
Hani sen buraya nasıl geldin? O şişenin içerisinde işte lambanın diyelim.
Ya da lamba değil aslında da. Hani o lamba yerine geçen küçük bir şişe böyle.
İşte onun içerisine nasıl girdin diye soruyor.
Ve cin kendi hikayesini anlatmaya başlıyor.
Güzel bir hikaye. Diyorum hani pişman olmazsanız izlersiniz.
Hoş bir film. İlginizi çekiyorsa bu tip bir öykü.
Çünkü 3000 yıllık bekleyiş filmini izleyebilirsiniz.
Bu haftanın anmak istediğim üçüncü filmi ise Kaya'nın Şarkı Söylediği Yer adlı film.
Bu da bir hem suç öyküsü hem drama hem de gizem öyküsü diyebiliriz bunun için.
İyi bir film, güzel bir film.
Zaten Amerika'da çok satan bir romanın uyarlaması olarak özenle yazılmış, özenle biçimlendirilmiş.
Belli yani zaten hani kendisini hani görsel olarak da iyi bir film, teknik olarak da iyi bir film ama esas romanın o duygusunu, o dokusunu bize yansıtmaya çalıştığı çok belli.
Film şöyle söyleyeyim birçok klişesi var aslında hani klişelere biraz fazla dayanan bir film bence ama bu klişeleri de çok güzel kullanmış.
Ondan dolayı hani hiçbir klişe aslında izleyeni rahatsız etmiyor.
Hemen kısaca size öyküsünden bahsetmeye çalışayım.
Kaya dediğimiz bir karakter var.
Bu Kaya göl kenarında ailesiyle yaşayan küçücük bir kız ve babası ne yazık ki alkolik ve annesine işte şiddet uyguluyor.
Evden işte annesi gidiyor, başka kardeşleri gidiyor falan.
En sonunda bu babasıyla baş başa kalıyor evde ve ne yazık ki bir süre sonra babası da evden gidiyor.
Kaya tek başına kalıyor ve tek başına bu göl kıyısındaki evde hayatiyetini sürdürmeye çalışıyor.
Hani bir göl kenarında dedim ama aslında bir bataklık kenarında.
O bataklıkta çok hani geniş bir bitki popülasyonu, geniş bir hayvan popülasyonu var.
Ve hani biraz da artık hiç kimseyle sosyal hayatla, sosyal dünyayla, insanlarla, toplumla iç içe olmadığı için kaya daha çok doğayla bir ilişkiye giriyor.
Ve hani o çevredeki bitkilerle, o çevredeki doğal hayatla, hayvanlarla çok fazla bağlantıya giriyor.
Böyle hani artık bitkilerle, hayvanlarla konuşma seviyesi demesek de öyle fantastik bir tarafı yok ama.
Neticede... doğayla daha iç içe bir karakter olarak büyüyor.
Belli bir yaşa geliyor falan.
Çok sevimli bir karakter Kaya.
Gerçekten çok güzel. Daisy Edgar Jones yakın zamanın yine sevilen bilinen genç kadın oyuncularından bir tanesi.
Bu karakteri çok iyi canlandırmış.
Şimdi bu Kaya hani artık işte belli bir yaşa geldikten sonra toplumla bir böyle bir uyum sağlamaya işte bir arkadaş edinmeye bir sevgili edinmeye falan çalışıyor.
Yavaş yavaş sosyalleşmeye çalışıyor.
İşte bu süreçte de bir cinayet işleniyor bu kasabada.
Ve bu cinayetin zanlısı olarak da hani hiç tabii bir cinayet işleyeceğine kimsenin inanamayacağı Kaya karakteri.
Sanığı olarak tutuklanıyor, yargılanıyor vs.
İlginç bir öykü aslında ama dediğim gibi bayağı klişelere dayanıyor dedim ya.
Hani klişelerden bir tanesi işte kendisini toplumdan bir şekilde soyutlamış, kendi dünyasında uzun yıllar yaşamış ve tekrar toplumla uyum sağlamaya çalışan karakter klişesi.
Şimdi bu güzel bir klişedir aslında. Birçok kez yapılmıştır ama hani mesela ilk akla gelen hani bu klişeye dayanan filmlerden bir tanesi Tim Burton'ın Edward Makaseller öyküsüdür mesela.
Çok çok çok gelenekseldir yani.
Çok da iyi bir filmdir tabii ki.
Hani burada da ona benzer bir karakter var.
İkincisi hani hiç umulmayacak, hiç beklenmeyecek bir karakterin cinayet işledi mi işlemedi mi acaba?
Klişesi. Film diyorum bunu da çok güzel kullanıyor.
Bu da çok güzel. Filmin bir kısmı mahkemede geçiyor.
Orada da zaten mahkeme filmleri tanıklar, sanıklar, suçlayan bir savcı, suçluyu savunan bir avukat, iyi kalpli bir avukat falan.
Orada da birçok klişe var. Ama dediğim gibi temel olarak bu klişelerin hepsini film çok güzel kullanıyor.
Böyle bir filme diyorum işte hani kendisini toplumdan soyutlamış ve tekrar toplumla uyum sağlamaya çalışan, hiç umulmadık bir karakterin suça bulaşması, o karakter üzerine kimilerinin hani onu suçlaması, hani
bu bunu yapar, hayır asla o öyle bir şey yapamaz gibi bir klişeyi kullanan hani bir film olaraktan Kayan'ı şarkı söylüyor.
Şöyle bir farklılığı var, şöyle bir ilginç bir tarafı var.
Hani insanlarla değil daha çok doğayla iç içe büyümüş bir karakterin Biraz hani toplumun işte kirlenmişliğiyle toplumun ikiyüzlülüğüyle başa çıkmaya çalışırken bir anlamda doğadan beslenmesi
hani doğanın biraz temsilcisi olması ama biraz da ister istemez insanlaşmak zorunda kalması ya da insanlaşma süresince hani kendisinin de biraz böyle kabuk oluşturmaya biraz sertleşmeye
belki yerine göre şiddete başvurmak zorunda kalması diyeyim en azından.
O karakterin de bir iç çatışmaya girmesi vesaire hani diyorum güzel bir doku tutturuyor film.
Bu bilinen öyküleri güzel kullanmış.
Güzel harmanlamış. Teknik işçiliği çok güzel.
Güzel işte harika fotoğraflar var.
Harika doğa görüntüleri var.
İyi oyunculuklar var falan.
Bilmiyorum kimi izleyeceği film biraz akmıyor gibi gelmiş.
Böyle çok biraz sıkıcı bir film falan gibi gelmiş.
Ama bence hiç de öyle değil.
Keyifle izleyeceğiniz bir film olmuş bence.
Tabii hani bütün bunları ek olarak da Kaya'nın yaşadığı duygusal, dramatik, aynı zamanda cinsel falan ilişkiler var.
Yani erkeklerle de tabii yakınlaşıyor Kaya bu süreçte.
Ondan dolayı diyorum.
Hoş bir film olmuş. İyi bir film olmuş.
Çok iyi diyemem ama yine de keyifle izleyeceğiniz bir film olduğunu düşünüyorum.
Kayan'ın şarkı söylediği yer filminin.
Ondan dolayı hani bu hafta hani vizyondaki filmler biraz çok fazla animasyon film gösterimi girdi bu aralar.
Biraz daha hani böyle çocuklara hitap eden filmler gösterimde.
Ve bir de ya onu iki haftadır hatta üç haftadır söyleyeceğim bir türlü fırsatım olmadı.
Brad Pitt'in oynadığı Bullet Train filmini ben bir türlü izleyemedim.
Çok merak ediyorum aslında. Ancak Fırsatım olmadı, matine tutmadı.
Bir türlü... İzleyemedim gerçekten.
Eğer izleyebilirsem onunla ilgili fikrimi de yorumumu da size söyleyeceğim.
Zaten Brad Pitt en çok sevilen, en çok sevdiğimiz oyunculardan bir tanesi olduğu için onun filmi gişeye geldiğinde genel olarak izliyoruz zaten.
Sosyal medyada falan da konuşuluyor.
Ancak dediğim gibi Balı Treni izleyemedim.
Onun için yorum yapamayacağım. Puanları falan ama genel gişe filmi puanlarına yakın.
Genel izleyici kitlesi daha çok beğenmiş ama eleştirmenler biraz daha vasat bulmuş gibi görünüyor.
Dediğim gibi o filmi de izlersem yorumumu yapmaya çalışacağım.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
