
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, sinemanın gündemini ve yılın önemli filmlerinden biri olan Savaş Üstüne Savaş'ı inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Savaş Üstüne Savaş filminden bahsedeceğiz.
Geçtiğimiz hafta belirtmiştik Savaş Üstüne Savaş yılın en önemli filmlerinden bir tanesi ki aynı zamanda son yıllarında en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen
Paul Thomas Anderson'ın son filmi.
Anderson ne yaparsa yapsın seviliyor, dikkate alınıyor.
Ondan dolayı da Savaş Üstüne Savaş filmi de En yüksek seviyede ilgi gördüğü gişelerde de şimdilik başarılı görülüyor.
Eleştirel puanlar da çok yüksek.
Evet onun bir incelemesini size sunmaya çalışacağım.
Ancak ondan önce gündemde neler var, salonlarda neler var.
Kısaca bir hatırlatalım ki Eylül ayı, Ağustos ayı biraz daha sakin geçiyor.
İnsanlar tatilde, sinemada biraz daha sakin dönemler yaşıyoruz demiştik.
Ancak Ekim ayı ile birlikte hem sinemanın gündemi hem de salonlar biraz daha hareketlendi, neşelendi.
Şu an gösterimde gayet önemli filmler var.
Bunları da hatırlatalım.
Şimdi salonlarda neler var?
Evet Savaş Üstüne Savaş dedik.
Önemli bir film. Halen gösterimde.
Tron Ares yine bu yılın önemli filmlerinden bir tanesi.
Şu an gösterimde. Siyah Telefon 2 filmi gösterimdeki ilk film gayet başarılı olmuştu.
Onun devam bölümü de ilgi çekiyor.
Mustafa Kemal'in animasyonu şu an gösterimdeki önemli ve ilgi çeken filmlerden bir tanesi.
Korku Seansı 4 son ayın geçtiğimiz hafta size bir incelemesini sunmuştum.
Tüm dünyada da ülkemizde de gerçekten o kadar başarılı oldu ki filmin bütçesi 50 milyon dolar civarında ve gişede 500 milyon dolara doğru gidiyor arkadaşlar.
En son baktığımda 470 falandı.
Bu inanılmaz bir başarı gerçekten.
Bu seri ve bu evren bu kadar ilgi gördükçe devam bölümlerinin yapılması kaçınılmaz.
Gündemdeki önemli filmlerden bir tanesi de Smashing Machine, dövüş efsanesi adıyla bizde gösterime girdi.
Başörülerinde Dwayne Johnson ve Emily Blunt var ve bu filmi önemli kılan etkenlerden bir tanesi de bu hafta içerisinde Christopher Nolan'ın yaptığı bir açıklama oldu.
Bu filmdeki Dwayne Johnson'ın performansına yıldız.
yılın en iyi oyunculuk performansı olduğunu düşünüyorum diye Christopher Nolan fikrini belirtince bu film daha da bir öne çıktı.
Önümüzdeki hafta da ben bu filmi izleyip size bir incelemesini sunmak istiyorum.
Yani belki Tron'u izlerim, ondan bahsederiz ya da dövüş efsanesini izlerim.
Hangisini yakalayabilirsem onu size sunmaya çalışacağım ama ikisi de şu an gösterimde olan en önemli filmlerin arasında sayılabilecek filmler.
Onun dışında Demon Slayer filmi...
Halen gösterimde ve tüm dünyada hasılatı 600 milyon dolara geldi.
Bu gerçekten inanılmaz bir rakam arkadaşlar.
çok başarılı olduğunun göstergesi ve aynı zamanda tüm dünyada da animelere olan ilginin ne kadar arttığını bize gösteren en güzel örneklerden de bir tanesi.
Onun dışında Ferzan Özpete'nin son filmi Elmaslar gösterime girdi.
Bu da hayli önemli bir film.
İzlemek isteyecek sinema severler olacaktır.
Şu an gösterimde olan pek de öne çıkmamış ancak ara ara da anılan bir film var.
Çakın Hayatı adlı film arkadaşlar.
Bu filmin çok iyi bir film olduğu söyleniyor.
Ben de izlemek istiyordum ancak biraz sınırlı gösterime girdi galiba.
Yani çok fazla salonda gösterim aldığını göremedim.
Eğer izlemeye fırsatım olursa onu izleyip size onun da bir incelemesini sunmak istiyorum.
İşte görüldüğü gibi gündem hayli zenginleşti artık diyebiliriz.
Önümüzdeki birkaç hafta içerisinde de hayli önemli birkaç film gösterime girecek.
Ben bunları da size hatırlatmak istiyorum.
Şimdi bir tanesi Yorgos Lantimos'un son filmi Bugonya.
Çok konuşuluyor, fragmanı yayınlandı, üzerine sürekli haberler görüyoruz.
31 Ekim'de gösterime girecek.
Bir başka önemli film 7 Kasım'da gösterime girecek olan...
Predator Vahşi Topraklar filmi.
Mutlaka izlemeye çalışacağım ve size detaylı bir incelemesini ve tabii öncesini, tarihi de olan bir film Predator Vahşi Topraklar.
Çok önemli bir film. Ondan da ayrıca bahsedeceğiz.
Soyut, dışa vurumcu bir dostluğun anatomisi veyahut yan yana filmi.
Önemli bir film 14 Kasım'da gösterime girecek ve 21 Kasım'da da Running Man Ölüme Koşan Adam adlı film gösterime girecek.
Bu da çok önemli bir film ve son olarak da 21 Kasım'da gösterime girecek olan Wicked İyilik Uğruna filmini şimdiden hatırlatmak istiyorum ki kısa
süre sonra o film biletleri yüksek olasılıkla da Ön satışa çıkacaktır çünkü bu filmin ilk bölümü tüm dünyada 750 milyon dolar hasılat yapmıştı ve çok sayıda dalda
Oscar'a da aday olmuştu.
Burada da tekrar bu filmi anmış olalım.
Evet gelelim sinemanın gündemine.
Az önce bahsettiğim Tron Ares filmi ne yazık ki açılış haftasında hiç de bekleneni veremedi ancak ilginç biçimde ülkemizin gişesinde ise zirveye oturdu.
Türk sinema severleri bilim kurgu seviyor biraz ya da belki Tron Ares'in gayet etkileyici bu fragmanı var diye.
Belki de bu fragman sinema severleri etkilemiş olabilir.
Ya da Cyberpunk bilim kurgu ve oyun temalı filmler zaten Türkiye'de seviliyor.
Ondan dolayı Tron Ares'in ülkemizdeki gişe hasılatı hayli iyi olsa da dediğim gibi dünyada ne yazık ki açılış haftasında yaklaşık 30 milyon dolar hasılatla beklenenin...
Neredeyse yarısı kadar bir hasılat yaptı diyebiliriz yani en az 50-60 milyon dolar açılış hafta sonu hasılatı yapması gerekiyordu ancak bu gerçekleşmedi ki filmin maliyeti de 180 milyon
dolar gibi. Baya yüksek bir para yani.
Bir de reklam giderlerini eklerseniz 250 milyon dolar civarında bir maliyeti olduğunu söyleyebiliriz filmin.
Hollywood bir filme 250 milyon dolar harcıyorsa en azından 500 milyon dolar civarında hasılat yapmasını beklememiz lazım Tron Ares'in ancak.
Bu kadar büyük bir hasılata ulaşacağını hiç kimse beklemiyor şu an.
Bu bağlamda Tron Ares 2025'in bekleneni veremeyen filmlerinin arasında anılacak gibi görünüyor.
Bilimkurgu demişken bir başka ilginç ve dikkat çekici bilimkurgu filmi geliyor.
Bizdeki adı Merhamet Yok.
Filmin başrollerinde yakın dönemin parlak iki yıldızı var.
Chris Pratt ve Rebecca Ferguson.
Bu filmin fragmanı yayınlandı ve gerçekten çok ilginç bir fragman.
Filmin öyküsünden şimdi bahsetmeyeyim.
Sadece gösterime giriş tarihini hatırlatayım.
23 Ocak 2026'da sinema salonlarımda olacak.
Şimdi önümüzdeki haftanın en önemli sinema gündemlerinden bir tanesi de ülkemizin en önemli sinema etkinliklerinden biri olan Antalya Altın Portakal Film Festivali.
Bu yıl 62.
kez kapılarını açıyor Altın Portakal ve 24 Ekim 2 Kasım tarihleri arasında sinema severlerle buluşacak.
Seçki gayet zengin.
Birçok ülkeden birçok uzun metraj film ödül için yarışacak.
Ve ödüllerde 1 Kasım Cumartesi günü sahipleriyle buluşacak.
Şimdi bir film daha var.
Merakla bekliyoruz bu filmi diyebiliriz.
Neden? Özellikle de Semraimi'den.
Semraimi kim? Sam Raimi ta 80'lerden bugüne çok sayıda değerli film yapmış.
Mesela 80'lerin korku efsanesi Evil Dead, şeytanın ölüsü filmini hatta üçlemesini diyelim yapmış ve yaratmış yönetmendir.
Aynı zamanda 2000'li yılların başında Tobey Maguire'ın oynadığı Örümcek Adam serisini yapmış yönetmendir.
Başka çok sayıda harika filmi var.
O bazen bu uyarlamalarla yaptı.
Marvel dünyası için çalıştı ve yaptığı filmlerde hiç de fena değildi.
Ancak Sam Raimi'nin özgün projelerde ayrı bir tadı oluyor gerçekten.
Diyorum bu film gösterime girdiğinde Sam Raimi üzerine uzun uzun size ayrıca bir inceleme sunarım.
İşte onun yeni filmi Yardım Çağrısı.
Tamamen özgün bir proje.
İlgi çekici olacaktır.
Yine bir gerilim filmi. Gerilim filmlerinde Sam Raimi iyidir gerçekten.
Ondan dolayı da Yardım Çağrısı...
Filmini merakla beklediğimizi şimdiden söyleyebiliriz.
Yardım çağrısı 30 Ocak 2026'da sinemalarda gösterime girecek.
Ben de o filmi gösterime girdiğinde izleyip sizlerle paylaşmaya çalışacağım arkadaşlar.
Evet bu haftanın sinema gündemi yaklaşık olarak böyle.
Şimdi gelelim savaş üstüne savaşa.
Ama ondan önce de elbette biraz Paul Thomas Anderson'dan bahsetmek lazım.
Ben Thomas Anderson'ın ulaştığı gücün, taşıdığı bu saygınlığın biraz abartılı olduğunu düşünüyorum.
Çok kısaca ifade edeyim.
Bence Paul Thomas Anderson konu edindiği öyküleri anlatmıyor.
Gösteriyor. Bunu yaparken de o öyküyü ne amaçla anlattığını atlıyor.
Niçin biz o öyküyü izliyoruz?
Yani o öyküden çıkan ana mesaj, ana duygu ne anlatmaya çalışıyor Paul Thomas Anderson?
Bu benim her zaman Anderson üzerine sorduğum temel soru olmuştur.
Bir Anderson filmi izlediğimde tamam keyif alıyorum, çok güzel, her şey harika.
Ama bittiğinde kendime şunu diyorum.
Ben bu filmi niye izledim?
Yönetmen bana ne anlatmaya çalıştı?
Nereye varmaya çalıştı?
Bu soruyu sormadığım Anderson filmine ben bugüne kadar rastlamadım.
İşte Savaş Üstüne Savaş filmi de bu noktaya takılıyor ama bence...
Ben toplam 6 filmini izledim Anderson'ın.
En azından benim izlediğim filmleri arasında diyeyim.
Açık ara en iyi filmi.
Neden biliyor musunuz arkadaşlar?
Bir kere sadece Anderson için demeyeceğim.
Son yıllarda herhalde gördüğüm en harika öyküye sahip film bu.
Hepsini bir kenara atın. Yani bu filmin 10 sayfalık bir tretmanını alsanız, okumaya başlasanız.
İnanıyorum ki elinizden bırakamazsınız.
Yani filmi bile izlemenize gerek yok.
Yani öyküsünü okusanız bile etkilenirsiniz.
Nefis bir öyküsü var.
İşte bu noktada da kısaca sizden öyküsünden bahsetmeye çalışayım.
Ama şimdi bu öyküyü de kısaca anlatmak çok zor gerçekten.
Çok uzun, çetrefilli bir öykü.
Ha tabii bu noktada şunu da belirteyim.
Bu film Thomas Pynchon diye bir yazarın romanından uyarlanmış bir film.
Yani bir roman uyarlaması. Bu filmin bir roman uyarlaması olduğu gerçekten hissediliyor.
Metin olarak dop dolu bir film.
Filmin başlangıcında merkezde iki tane karakter var.
Bir tanesi Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı Bob diye bir karakter.
Bir tanesi de Teyana Tyler'ın oynadığı Perfidya diye bir karakter.
Bunlar bir terörist örgütün üyeleri ve aynı zamanda sevgililer.
Bu terörist örgütün karşısında da Sean Penn'in canlandırdığı Steven Lockjaw diye bir asker karakter var.
Bu terörist örgüt çeşitli terörist faaliyetlerde bulunuyor.
Lockjaw da bunların peşinde.
Terörist girişimden sonra Lokşov Perfidya karakterini bir şekilde yakalıyor.
Ve bu noktada biz anlıyoruz ki Lokşov ondan hoşlanıyor.
Ona bir çekim hissediyor böyle.
Ve ona diyor ki benimle birlikte olursan sana bir ayrıcalık yapabilirim gibi bir şey söylüyor.
Ve bu iki karakter buluşup sevişiyorlar diye anlıyoruz.
Aradan zaman geçiyor söz konusu terörist faaliyetler devam ediyor ve Bab ve Perfidya'nın aşkı da devam ediyor.
Ve bir süre sonra Perfidya hamile kalıyor.
Çocuğunu doğuruyor ancak bu doğurduğu çocuğu pek benimseyemiyor.
Onun bir anlamda hedeflediği ya da yaşamak istediği hayatı engellediğine inanıyor.
Ve çocuğunu babası Bab karakterine bırakarak evini terk ediyor gidiyor.
Ve bir süre sonra yine başka bir terörist faaliyette yakalanıyor.
Ve Lockjaw tekrar perfidyayı ele geçiriyor.
Ve ona diyor ki bu kez şartlar daha ağır.
Tek bir olasılığın var.
Bütün ekip arkadaşlarını ihbar edeceksin.
Yani bir anlamda itirafçı olacaksın, devlet seni koruma altına alacak.
İşte devlet seni koruma altına aldığında da artık benimle birlikte yaşayacaksın.
Bunu kabul edersen ceza almayacaksın, hapse girmeyeceksin.
Perfidya bunu kabul ediyor ve tüm ekip arkadaşlarını...
İhbar ediyor. Tabii ki polisler, askerler bu ekiplerin peşine düşüyorlar.
Ve Bap da henüz bir bebek olan çocuğunu alıp kaçıyor.
Ve kısa bir süre sonra da Perfidya Lokşov'a söz vermiş olsa da ben ihbar edeceğim ve artık seninle birlikte yaşayacağım.
Senin kadının olacağım teklifini kabul etmiş olsa da bir süre sonra evden kaçıyor.
Meksika'ya gidiyor ve kayıplara kavuşuyor.
Bir anlamda Lokşov'u da...
Aldatmış oluyor. Şimdi öykünün bu uzun sayılabilecek girişinden sonra aradan 16 yıl geçiyor.
Tabi artık Bob'ın kızı Villa artık büyümüş.
Genç bir kız olmuş. Çok hoş çok tatlış.
Ve Bob da bu terörist işleri bırakmış.
Meksika'da bir yerlerde böyle çok taşra da kılırsal da kendisini kaybettirmiş.
Hayatına devam ediyor.
Bu süre sonunda asker log show karakteri.
Tekrar bu örgütün bir şekilde bir bilgisine ulaşıyor ve tekrar bu örgütün peşine düşüyor.
Bu eski militanları yakalamak üzere bir operasyon başlatıyor.
Bu arada bir detaydan daha bahsetmek lazım.
Şimdi Lokşov karakteri filmin başında daha alt seviye bir subaydı yani işte teğmen ya da yüzbaşı gibi bir şeydi.
Bu 16 yılın sonunda tabi alboy olmuş artık yani çok daha üst seviye bir subay olmuş.
Ve bu arada da...
Hayli gizli, son derece ırkçı ve bir anlamda saf gen ya da işte saf ırk gerekliliğine inanan gizli bir örgüt.
Böyle daha çok tabii zengin ve üst düzey insanlardan oluşan bir örgüt de bu Lokşov'u kendi kulüplerine almak istiyorlar.
Şimdi Lokşov sınır devriyesinde görev yapmış bir subay olduğu için yani göçmenlerin, Meksikalıların ya da siyahilerin işte Latinlerin...
Ülkeye girmesini engelleyen bir birimin başında olduğu için elbette kulübe alınması gayet anlaşılır bir durum oluyor.
İşte Lokşov'a da bir teklif götürüyorlar.
Diyorlar ki bak biz böyle gizli bir topluluğuz.
İşte seni gördük beğendik gayet işte güçlü, onurlu, ülkesine bağlı ve ırkçı ve tabii ki aynı zamanda saf gen, saf ırk.
kabulüne yatkın biri olarak görüyoruz seni ne diyorsun aramıza katılır mısın o da tabii katılırım mutlu olurum diyor ancak tabii ona bir şey soruyorlar diyorlar ki bugüne kadar hiç başka renkten
ya da başka genetikten biriyle birlikte oldun mu bir ilişkin oldu mu Ya da seviştin mi?
Tabii hatta direkt onu söylüyorlar yani.
Cinsi ilişkide bulundun mu?
O da tabii ki kesinlikle hayır diyor.
Ancak biz biliyoruz ki tabii filmin başında siyahi kadınlara karşı bir zaafı vardı.
Ve hatta... perfidya karakteriyle sevişmişti.
Bunu da biliyorduk değil mi? Hani burada yalan söylediğini biliyoruz.
Şimdi bu yan öyküyü bir kenara alalım.
Evet 16 yıl geçti demiştik ve Lokşo tekrar teröristlerin peşine düştü demiştik.
İşte Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı Bob karakteri işte bir gün evindeyken Kızı Villa'da işte okuldayken, spordayken, bir yerdeyken bir anda evlerini basıyorlar ve Bob karakteri
de evden kaçıyor. Ve tabii hemen eski terörist ekip arkadaşlarından birilerini de kurtarmak üzere kızının yoluna yolluyor.
Hani oradan benim kızımı alın kaçırın daha sonra onunla buluşuruz birlikte kaçarız.
Şimdi bu baskında tabii çok sayıda terörist yakalanıyor ancak Bob ve onun kızı Villa...
Yakalanamıyor, kaçıyorlar ama bir de ayrı düşüyorlar.
Bir araya gelemiyorlar bir türlü çünkü Lokşov'un baskısı çok yüksek.
İşte filmin bundan sonrasında Bob karakteri, onun kızı Villa, Lokşov ve bunun dışında da başka terörist ekip üyeleri ya da Lokşov'un arasına katıldığı
o ırkçı grubun üyeleri arasında bir koşuşturma, bir çatışma, bir gerilim, bir tedirginlik filmin büyük kısmında süre gidiyor.
İlk bakışta film biraz şey gibi görünüyor değil mi?
Bol çatışmalı, bol aksiyonlu, bol gerilimli bir macera, serüven filmi gibi bir şey görünüyor.
Ama filmin biraz farklı bir tavrı var.
Nasıl biliyor musunuz? Filmin künyesine baktığınızda komedi title'ını göreceksiniz.
Yani film aynı zamanda bir komedi filmi olarak anılıyor ama ben buna pek katılamıyorum.
Yani öyle filmde kahkahalarla güldüğümüz pek fazla sahne olmadı.
Bir hava da var. Yani Leonardo DiCaprio'nun karakteri işte aradan 15-20 sene geçmiş artık terör merör işlerini bırakmış.
İçki içen, uyuşturucu kullanan bir adama dönüşmüş.
İşte tekrardan terörist faaliyetlere girmek ya da şifreleşme, gizlice telefonlaşma, gizli bir yerlere kaçma falan gibi terörist örgüt üyelerinin aşina olduğu
şeylerden de biraz uzaklaştığı için o dünyaya geri dönmekte...
Bir sakarlık yaşıyor böyle bir beceremiyor o işleri.
Orada birkaç komik sahne var.
Yok değil. Yani filmin öyle hafif bir karikatür bir alaycı bir ironik bir tonu var ama bunu komedi olarak isimlendirmek bence biraz abartılı olur.
Ve bu noktada şunu da söyleyeyim.
Şimdi filmin afişine baktığınızda da son derece sert bir polisiye ya da savaş aksiyonu gibi bir intibaya kapılıyorsunuz.
Yani filmin afişi ya da tanıtımları öyle bir intiba veriyor ama işte bu bahsettiğim karikatürize yapı da bu ciddiyeti biraz törpülüyor böyle.
Bunu iyi ya da kötü diye söylemiyorum.
Sadece bir tespit olarak söylüyorum.
Ben kendi adıma söylüyorum.
Leonardo DiCaprio'nun o terörist faaliyetleri geri dönemeyişi, o sakarlıkları falan bana gayet sevimli geldi yani.
Hani filmin o açıdan bir eksiği olduğunu düşünmüyorum ama öyle amansız bir aksiyon filmi falan değil yani.
Öyle bir beklentideyseniz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.
Biraz farklı bir doku, biraz farklı bir yaklaşımı var gerçekten.
Ancak Anderson üzerine dile getirdiğim eleştiri burada da aynen geçerli.
Film evet güzel, evet sürükleyici.
Bazı anlarda hafif komik, hafif karikatürize.
Bazı anlarda hayli, gerilimli.
Bazı anlarda gayet duygusal, hoş yani.
Her şekilde izlemekten keyif alacağınızı düşünüyorum.
Ama diyorum hani bittiğinde...
Elimizde ne var ne kaldı ya da biz bu filmden ne aldık ne anladık pek de net değil.
Hemen hemen tüm Anderson filmlerinde olduğu gibi.
Filmle ilgili belirtmem gereken bir iki tane daha not var.
Birincisi filmdeki oyunculuklar harika.
Özellikle Leonardo DiCaprio başrolde gerçekten iyi iş çıkarmış.
Zaten iyi bir oyuncu. Oscar'ı da var.
Bu filmde de Oscar adaylığı alabilir.
Hiç şaşırmam. Ancak filmin gerçek yıldızı kesinlikle Sean Penn.
inanılmaz bir oyunculuk sergilemiş, çok da karmaşık bir karakter sunmuş bize.
Hem bir yandan son derece güçlü, acımasız, amansız bir asker yani böyle terörle mücadele komutanı.
Harika ama bu imajın altında yine biraz zayıf, biraz özgüvensiz, biraz karikatürize, gerçekten ilginç ve çok dengede bir karakter sunmuş Sean Penn.
Filmin bence en başarılı performansı Sean Penn'inkiydi.
Ki bayağı uzun süredir de Sean Penn'den çok çarpıcı bir performans görmüyorduk.
Bu geri dönüş çok başarılı olmuş bence.
Ve bir de şöyle bir durum var ki şimdi Anderson büyük filmler yapıyor.
Uzun zaten 2,5 saatlik bir film.
Bu ölçekte elbette çok farklı coğrafyalara gidiyoruz.
Çok birbirinden farklı bağımsız sahneler izliyoruz.
Başka birçok yan karakter var zaten.
Yani ölçekli bir film.
Büyük bir film Savaş Üstüne Savaş.
Ancak... Bu genel tablo içerisinde de filmin nasıl diyeyim böyle bir eksik bir tarafı var.
Yani bir öyküyü...
tam bir yerden alıp dağıtıp gezdirip tam bir noktaya topladığını ben hissedemedim arkadaşlar.
Neticede filmin sonunda hani spoiler vermeyeceğim ama bu öykü bir baba ile kızın öyküsüne bağlanıyor aslına bakarsanız.
Bütün o işte gizli örgütler, terörizm, işte Amerika'nın sınır politikaları falan filan birçok konuya böyle değiniyor ama yine duygusal ve son derece Kısır
diyebileceğimiz bir noktaya bağlanıyor.
İşte diyorum ya bakın Anderson'ın en büyük problemi bu.
Yani bir şeyler anlatıyor ama o anlattıklarının ne kadarını bir duygu olarak bir anlam olarak tutup çıkarıp bize sunuyor orası şüpheli.
Ancak... Tüm bunları hani bir toplayacak size özet olarak bir fikir sunacak olursam Savaş Üstüne Savaş bence gayet iyi bir film.
İzlemenizi tavsiye ederim.
Ve yüksek olasılıkla da önümüzdeki yılın Oscar'larında birçok dalda aday olacaktır.
Ve hani birkaç dalda da Oscar alacağını düşünüyorum ki Paul Thomas Anderson Çok fazla kez Oscar adayı olmuş bir yönetmen.
Bilmiyorum hani bu filmi alabilir mi?
Ancak alırsa hiç şaşırmam.
Çünkü film akademinin de en yüksek seviyede seveceği türden bir film.
Yani işin içerisinde işte ırkçılık var, politika var, sınır güvenliği var.
Bir baba kız hikayesi var.
Siyahilik var, işte göçmenlik var.
Her türden böyle politik konuya...
Bir nevi uğruyor film ve biraz tabii politik olarak da doğru bir noktada durmaya çalışıyor.
Böyle akademinin seveceği birçok konuya da uğradığı için sevilecek ve en yüksek seviyede kutsanacak bir film olabilir diye düşünüyorum.
Ondan dolayı Savaş Üstüne Savaş filminin önümüzdeki yılın Oscar ödüllerinde de en çok konuşulacak filmlerden bir tanesi olacağını tahmin ediyorum.
Evet yaklaşık olarak Savaş Üstüne Savaş filmi üzerine söyleyeceklerim bu kadar ve bu programda haftanın sinema gündemini ve Paul Thomas Anderson'ın son filmi Savaş
Üstüne Savaş üzerine fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
