
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda sinemanın gündemine göz attık ve Netflix'te gösterimde olan dört ayrı filmden bahsetmeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Netflix televizyonda sinema deneyimlerinden tüm kanallar, tüm şirketler, salonlarda gösterime giren filmlerden diyelim neredeyse artık hiçbir fark sunmamaya başladılar ve...
Benim gençliğimde ben sinemayla ilgilendiğim dönemlerde üniversitedeyken falan böyle sağda solda sürekli reklamlar yayınlanırdı.
İşte sinema sinemada izlenir.
Hani film salonda izlenir.
Salonda film izlemenin hani esas sinemanın o olduğu ve bunun sürekli teşvik edildiği bir sinemasal atmosfer vardı.
Bu ağın içerisinde yer alan hemen hemen herkes sinema deyince akla sinema salonunun gelmesini isterdi.
Ve bunun üzerine de bitmez tükenmez bir kampanya hep sürdürülür giderdi.
Şu an hani bugünden geçmişe bakıyorum da kadar değişti ki artık sinema dünyası.
İşte Amazon, Disney, Netflix, işte artık Apple.
Artık bu yapı tamamen kaybolduğu için ve artık hani birkaç sene önce Netflix filmleriyle sinema filmleri ayrı tutuluyordu, ayrı görülüyordu.
Klasik bir Netflix filmi, ha işte tam bir Netflix filmi falan.
Hala duyuyorum aslında sağda solda.
Hani Netflix filmi şöyledir, Netflix filmi.
böyledir diye bir ayırım olduğunu düşünen sinema severler hala var.
Hani zaten bir yandan da illa eşcinsel karakter.
İşte Netflix'in her filminde illa bir eşcinsel karakter var falan gibi böyle kabuller var.
Bunun üzerine eleştiriler sıkça dile getirildi.
Biliyorsunuzdur. Ama Ben artık hiçbir şekilde ortada bir ayrım falan olduğunu düşünmüyorum.
Hatta bu ayrımın özellikle Alfonso Cuarón'un Roma filmiyle ortadan kalktığını düşünüyorum.
Hani artık en iyi film Oscar'ları aldı, her tarafta gösterime girdi.
Daha 5 sene önce işte Felix filmlerinin Oscar'da boy gösterip gösteremeyeceği, yani olacak mı olmayacak mı gibilerinden bir tartışma süre gidiyordu.
5 sene öncesine kadar bir filmin Oscar'da aday olabilmesi için nasıl gereklilikler vardı?
Bir, Los Angeles'ta yani Hollywood'un bulunduğu Los Angeles şehrinde en az bir hafta boyunca gösterimde kalmış olması ve süresinin 66 dakikadan yani orta metraj sınırından
daha uzun olması. Gibi iki kıstas vardı artık ne hani Los Angeles'da gösterime girmiş, girmemiş.
Salonlarda gösterime girmiş, girmemiş.
Tamamen artık bunlar ortadan kalktı.
Yani bir şekilde diyebiliriz ki artık televizyonda sinema deneyimlemek, salonlarda sinema deneyimlemekten neredeyse hiçbir fark sunmamaya başladı.
Ve bence de artık televizyonda sinema deneyimleten şirketin ürettiği filmlerle sinemada gösterme giren filmler arasında neredeyse hiçbir fark kalmadı.
parantez açayım. Bundaki önemli ayrımlardan bir tanesi de aslında Neticede televizyon filmleri ya da Netflix filmleri salonlarda gösterime giren birçok filme göre elbette daha düşük bütçeli
oluyordu. Yani o televizyon filmi hissini biraz taşıyorlardı.
Artık bence o da kalmadı.
Özellikle Netflix'in yaptığı Greyman adlı film geçen sene gösterime girmişti.
200 milyon dolar bütçesiyle artık sinema tarihinin yani en pahalı filmleri listelerinin arasında yer alabilecek.
Ya da birkaç sene öncesine kadar sinema tarihinin en pahalı filmleri zaten 200 milyon.
250 milyon falan gibi bütçelere sahip oluyordu.
İşte Netflix adını hani artık bu listeye de yazdırdıktan sonra arada ne fark kalıyor ki?
Yani işte Oscar aldın, en pahalı filmleri yaptın falan.
Artık hiç arada ben bir fark olduğunu falan düşünmüyorum.
Netflix üzerine bir program yapayım ya da kablolu televizyonlar üzerine bir program yapayım dedim ama hani orada söylemek istediklerimin bir kısmını burada söylemiş bile oldum zaten.
Neyse ben filmlerime geleyim.
4 tane Netflix filminden bahsedeceğim ama ondan önce bir haberlere girelim.
Şimdi birincisi... Haber, Avatar Suyun Yolu.
Yılın en fazla izlenen filmi oldu bile.
1.7 milyar doları aştı hasılatı.
Top Gun Maverick'ti yılın en çok izlenen filmi.
Şimdi Avatar Suyun Yolu onu geçti.
Ülkemizde de, Türkiye'de de 1 milyon 800 bin kişi tarafından izlenmiş durumda şu an.
Ve film elbette hala gösterimde.
Dünyada 7. olmuş.
Tüm zamanların en çok istenen 7.
filmi. haline geldi şu an avatar suyun yolu.
Halen gösterimde olduğu için tabii bilmiyorum hani ülkemizde 2 milyonu dünyada da 2 milyar dolar sınırını yüksek olasılıkla aşacaktır.
Hani film son derece başarılı oldu diyebiliriz işte.
Seveni sevmeyeni falan o sohbetleri şimdi hiç girmiyorum ama.
Ve aslına bakarsanız kendi fikrimi söyleyeyim bence Avatar Suyun Yolu az izlendi.
Ben birinciyi bile yani sinema tarihinin en fazla izlenen filmi olan Avatar'ı bile geçeceğini tahmin ediyordum ama o kadar da güçlü bir hasılat rakamına imza attığını şahsen ben düşünmüyorum.
Hani şu an için yılın rekortmeni olsa da ama yine de her şekilde Avatar Suyun Yolu'nun gişede de eleştirel anlamda da Başarılı bir film olduğunu söyleyebiliriz diyorum ve hemen James Cameron'dan şu habere
geçeyim. Geçtiğimiz haftalarda Avatar Suyun Yolu'ndan bahsederken bunu size hatırlatmış.
O programı dinleyen dinleyicilerimiz hatırlayacaktır.
Avatar yani ilk bölüm Avatar suyun yolundan 2 ay önce tekrar gösterime girmişti.
Hani hem güzel bir şey hasılatı elde etmişti şirket ve James Cameron.
Hem de Avatar'ı böyle bir hani aradan 13 yıl geçti bir hatırlatalım.
Suyun yolundan önce bir ilk Avatar'ı hatırlayın demişti bize.
Diyorum Cameron ve yapım şirketi.
Şimdi de James Cameron Titanic'i 25.
yılında tekrar gösterime sokuyor.
Titanic tabi ki efsane bir film.
Sinema tarihinin o zaman için en çok izlenen filmi olmuştu.
Hani Oscar almıştı. Onun için elbette Titanic efsane bir film diyebiliriz.
Ve 25. yılında önümüzdeki ay tekrar gösterime girecek.
Bunu da hatırlatmış olalım.
Ridley Scott'ın efsane filmlerinden biri yine Gladyatör'ün ikincisinin çekileceği duyurulmuştu.
Zaten ben de programlarımızda sinematriste almıştım bunu.
Ve Gladyatör'ün başrolünde de...
Paul Mescal diye bir oyuncu, genç bir oyuncu başrolü almış.
İşte herkes onu konuşuyor. Paul Mescal aldı.
Ben tanımıyorum. Duyduğum bir oyuncu değil.
Belki hani izlediğim filmlerde rol almıştır.
Belki hatırlayamadım. Bilmiyorum. Aklımda kalan bir oyuncu olmamış.
Maximus, ilk Gladyatör'ün efsanevi baş karakteri.
Russell Crowe'un canlandırdığı Maximus karakterinin oğlunu oynayacakmış.
Ya ben Gladyatör 2'ye çok şüpheyle baktım.
Yani nasıl diyeyim? Gladyatör ki bence aslında Gladyatör iyi filmdi ama yani...
Olduğundan da bence biraz abartılmış bir film gibi geliyor bana Gladyatör diyorum.
İyi bir film yani vasat ya da kötü bir film demiyorum asla ama muhteşem bir film de değildi bence.
Bir baş çabıtı falan da değildi.
Ve buna ek olarak da aslında ben Gladyatör'ü sevmeye çalıştım.
Nasıl sevmeye çalıştım biliyor musunuz?
Garip bir şey söylediğim farkındayım kusura bakmayın ama.
Gladyatör'ün ben gittim başka kurguları falan da izledim.
Finali değiştirilmiş, ek sahnelerin olduğu başka kurguları falan da vardı.
Hani diyorum teknik olarak, görsel olarak falan gayet başarılı olsa da.
Nasıl diyeyim başka böyle efsanevi tarihsel filmlere göre ne bileyim Ben Hurlar işte Braveheartlar falan ne bileyim onların yanında bana bir tık daha böyle bir tık daha sönük kalan bir film gibi geliyor bilmiyorum.
Ve aslında gradatörün en güçlü tarafı o zaman için sandalet filmlerini yani tarihsel aksiyon filmleri deniyor buna.
Filmlerin biraz unutulduğu biraz böyle...
Bir süre hani o türde çok iyi film yapılmadığı bir dönemde Ridley Scott o filmi yapmıştı, gösterime girmişti.
Ondan dolayı belki de bu kadar onara edildi, bu kadar sevildi işte bir süre Oscar aldı falan olabilir.
Ama diyorum devam filmi hani izleyeceğiz elbette üzerine de ben de bir şeyler söylemeye çalışacağım ama ya o kadar da gerekli mi?
diye düşünüyorum. Bilmiyorum hani iyi bir film olursa gayet de iyi oldu deriz herhalde ama o kadar da iyi olmazsa büyük bir çoğunluk hani ne gerek vardı bu filme diyecektir diye tahmin ediyorum.
Bu sohbeti Gladyatör'ün ikinci bölümü gösterime girdiğinde tekrar açmak üzere.
Şimdilik kapatıyorum. Şu an hemen herkes, tüm sinema severler hararetle After Sun konuşuyor, Güneş sonrası.
Mubi'de gösterimde olan bir film şu an ve muhteşem bir film.
İşte yılın en iyi filmi falan diye anılıyor sürekli.
Ben izleyemedim, üzerine bir şey söyleyemiyorum şu an.
İzleyeceğim ilk fırsatını ve size hatırlatmaya, üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım.
Herhalde boşu boşuna herkes filmi bu kadar da övmüyordur diye tahmin ediyorum.
Ondan dolayı Mobi'de gösterimde olan After Sun filmini etrafında kopan fırtınadan yola çıkarak diyeyim en azından.
İzlemenizi tavsiye ediyorum.
Şu an en popüler en çok konuşulan film After Sun.
Bana göre 2022 yılının anmıştım zaten daha önce üzerine program da yapmıştım.
En iyi filmi olan her şey her yerde aynı anda 2022 yılında 67 ödül almış ve yılın en çok ödül alan filmi olmuş.
Hiç şaşırmadım çok yüksek olasılıkla da film zaten Oscar'larda da boy gösterecek kesin ödül de alacaktır diye tahmin ediyorum.
Ama hani henüz adaylar açıklanmadığı için hangi dallarda aday olur veya hani ödül alır şimdiden öngörmek zor ama arkadaşlar inanın bakın şunu da söyleyeyim.
Sürekli ben tabii gündemi takip ediyorum.
Film gösterime girdiğinden bu yana bir an olsun gündemden düşmedim.
Sürekli bir şeyler söyleniyor.
İşte ekşi sözcükte diyorum işte Twitter'da, Facebook'taki bazı sayfalarda, Instagram'daki bazı sinema sayfalarında falan sürekli her şey her yerde aynı anda gündemde.
Hala konuşulmaya devam ediyor diyorum.
Belki de filmi en fazla seven sinema konuşmacılarından biriyimdir.
Belki de ben bilmiyorum ama abartıyor muyum diye bazen böyle kendime şüpheyle yaklaşıyorum.
Çünkü filmin ben gerçekten bir modern çağ başyapıtı olduğunu düşünüyorum.
Birçok açıdan bunu düşünüyorum.
Hani sadece işte görselliği, kurgusu, içeriği, felsefi tarafı falan filan hani hangi açıdan bakarsanız.
Birçok bileşenini dikkate alarak bunu söylüyorum.
Ama diyorum kendimden de hani sürekli kendimi de sorguluyorum.
Hani Görkem abartıyor musun acaba diye.
Ama çevreme de baktığımda hani sinema dünyasına da baktığımda işte eleştirmenlere, sinema severlere ve tüm sinema medyasına ve sosyal medyaya gerçekten abartmadığımı görüyorum.
Film gündemden inmiyor gerçekten.
Bu filmi daha çok konuşacağız bence bitmeyecek.
Bu filmin numarası bitmeyecek.
Oscarlarda da çok fazla konuşulacak, ses getirecek diye tahmin ediyorum.
Şimdilik yine her şey her yerde aynı andayı bir kenara bırakayım.
Tekrar bu sohbete dönmek üzere.
Bu haftanın vermek istediğim son haberi.
Şimdi Francis Ford Coppola malum yani sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden, en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Megalopolis diye bir film yapmaya başladı.
Hani bu duyuruldu. Megalopolis diye bir film yapacak Coppola diye.
Filmin çekimleri başladı dendi.
Setten böyle küçük bir iki fotoğraf falan geldi.
Ama böyle çok da yaygın bir gündem olmadı film.
Sadece hani duyduk evet Francis Ford Coppola böyle bir film yapıyor diye.
En son bir haber çıktı.
Film çekimleri durdu.
Çekimler devam edemiyor.
İşte setten kovulanlar olmuş.
Teknik ekipte işte görüntü yönetmeni falan gibilerinden böyle.
Setteki önemli teknik kişilerden bazıları setten ayrılmış falan.
Yani film bir anlamda böyle çıkmasa girmiş gibi bir haber var şu an.
Yani beyazperde.com'da var, Twitter'da bazı haber siteleri, sinema siteleri falan bundan bahsediyor.
Şimdi bu çok tabii ki üzücü bir şey.
Neden? Bir, Francis Ford Coppola diyorum sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olmasına rağmen çok uzun yıllardır yani neredeyse 20 senedir...
çok böyle yaygın gösterime giren, geniş kitlelere ulaşan bir film yapmadı.
Tamamen bırakmadı. Ara ara böyle hani işte IMDB'de görüyoruz.
Hani şu film yaptı Coppola, bu film yaptı falan diye ama ne o filmleri görüyoruz, ne duyuyoruz diyorum.
Ne gösterime giriyor. İşte Amazon'dur, Disney'dir falan hiçbir yerde gösterime girmiyor.
Salonlarda göremiyoruz. Yani Francis Ford Coppola'nın filmlerini ne yazık ki deneyimleyemiyoruz ve tabii ki Coppola'yı çok seviyoruz.
Yani keşke... Böyle güçlü iddialı bir filmle karşımıza gelse de çok uzun yıllar sonra Coppola'yı ve Coppola sinemasını elbette tekrar deneyimlesek diyorum ama böyle bir şey olmuyor.
İşte Megalopolis muhtemelen 20 yıldan sonra falan ilk defa yaygın biçimde gösterime girecek olan bir Coppola filmi olacaktı.
Ama diyorum olamıyor galiba.
Şu an böyle bir sıkıntı var. Bu bir.
İkincisi zaten...
Sorunlu setler ya da çıkmaza giren filmler konusunda Francis Ford Coppola sinema tarihinin en sabıkalı yönetmenlerinden bir tanesidir ki onun sinema tarihinin yine hem en
harika filmlerinden biri olan hem de savaş filmleri türünün en güçlü filmlerinden hatta kimine göre bir numarası olan Apocalypse Now filmi.
Yine sinema tarihinin en sorunlu çekim süreçlerinden bir tanesine sahip olan filmlerinden biridir.
Bu açıdan Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now setinde yaşadığı sarsıcılıklar, saçmalıklar, çıkmaza sürüklenmeler gerçekten apayrı bir başlıktır sinema tarihinde.
Ondan dolayı Megalopolis'in de Apocalypse Now gibi bir duruma düşmesi gerçekten çok üzücü.
Ama hemen şunu da hatırlatayım.
çok büyük sıkıntılarla yapılmış olan bir film olmasına rağmen Apocalypse Now sinema tarihinin en iyi filmlerinden bir tanesi olmuştu.
Hani ondan dolayı Megalopolis'in böyle çıkmazı sürüklenmesi yani çok da kötü bir şey olmayabilir.
Yani Coppola'nın baskı altında olağanüstü işler çıkarabilen bir yönetmen olduğunu gayet iyi biliyoruz.
Ki aslında artık hani 80 yaşını geçti Coppola.
Bu yaşta büyük baskılara, sorunlu setlere falan katlanabilir mi?
performansını ya da o nasıl diyeyim mükemmelliyetçiliğini, o inatçılığını bu yaşlara sürdürüyor mudur bilmiyorum.
Bence sürdürüyordur. Öyle bir adam Coppola gerçekten.
Çok sıra dışı bir yönetmen. Ondan dolayı Diyorum Megalopolis umarım biter.
Umarım söz konusu hani o setteki krizi Coppola aşacaktır ki.
Hani hatırlatayım filmin bütçesini de kendisi karşılıyor Coppola.
Yapımcısı da kendisi zaten.
Ondan dolayı hani bir şekilde işin içerisinden sıyrılıp hani büyük ekonomik zararlara girerek de olsa işin içerisinden sıyrılıp bir şekilde Megalopolis filmini tamamlayıp karşımıza getirecektir
diye tahmin ediyorum. Megalopolis ve Francis Ford Coppola tabii ki hani takibimizde olacak.
Bunun üzerine bir haber karşımıza gelirse mutlaka size hatırlatmaya çalışacağım diyorum.
Evet şimdi filmlerime geçeyim.
Çok uzatmadan kısa kısa yorumlar yapmaya çalışacağım.
Dediğim gibi 4 tanesi de Netflix filmi.
Anacağım filmleri ve şu an hepsi de Netflix'te gösterimde.
Birincisi... The Pale Blue Eye adlı Solgun Mavi Gözler adında bir film.
Christine Bale'in başrolünde oynadığı bir film ve yakın zamanda bir hafta önce falan gösterime çıktı diye biliyorum.
Scott Cooper diye bir yönetmen yönetmiş.
Şimdi şöyle söyleyeyim hemen 1800'lerde geçen bir polisiye dönen filmi.
Bir gizem filmi tabii yani bir polisiye cinayet gizem seri.
Katil filmi gibi bir şey böyle hani çok bildiğimiz bir tür hani bir anlamda polisiye seri katil filmi gayet hakim olduğumuz bildiğimiz bir tür.
Christine Bale hani çok sevdiğimiz yakın dönemin en önemli oyuncularından bir tanesi tabii ki başrolde ve ilginç bir şey söyleyeceğim yalnız.
Ben çok şiiri sever bir kişi değilim.
Ondan dolayı şiir dünyasını şairlere çok takip eden bir insan değilim.
Tarihini de çok iyi bildiğimi iddia etmiyorum diyorum.
Çok fazla ilgim yok ama ne diyeyim edebiyat tarihinin en önemli şairlerinden bir tanesi olan.
Ben şair diye biliyorum ama sadece şair değil herhalde.
Hem işte sanat eleştirmeni hem yazar falan.
Edgar Allan Poe.
Malum 1800'lerde yaşamış.
Onun da bir karakter olarak filmin içerisinde olduğu bir film.
İlginç bir şekilde yani bir polisiyenin içerisinde Edgar Allan Poe geçiyor ve onu canlandıran Harry Melling.
Harry Melling kim diyeceksiniz?
İnanılmaz bir oyuncu yani gerçekten muhteşem bir oyuncu.
Şuradan hatırlıyor olabilirsiniz.
Harry Potter serisinde Dudley karakterini canlandıran oyuncu.
Ben başka filmlerde de izledim.
Charlize Theron'un oynadığı Old Guard diye bir film vardı mesela.
Orada da başroldeydi. Acayip bir oyuncu yani çok genç bir oyuncu.
Buna rağmen muhteşem bir oyuncu.
performansı var. İnanılmaz bir yetenek gerçekten.
Bir de klasik Hollywood oyuncularının dışında bir tipi var.
Böyle gayet asimetrik bir suratı var.
Ne bileyim hani yakışıklılığıyla öne çıkan bir adam değil falan ama müthiş bir yetenek.
Müthiş bir performans sergilemiş bu filmde gerçekten.
The Pale Blue Ay'da Edgar Allan Poe karakterinde yani şairi canlandırırken muhteşem bir performans sergilemiş.
Diyorum ben Edgar Allan Poe'yu çok iyi tanıdığımı iddia etmeyeceğim ama edebiyat severler, şiir severler Edgar Allan Poe sevenler Harry Melling için şey demiş yani hani baktım böyle eleştirileri falan Edgar Allan
Poe'dan daha fazla Edgar Allan Poe olmuş adam diye böyle inanılmaz övgüler düzülüyor.
Oscar'lardan bilmiyorum hani boy gösterir mi ama çok öne çıktı yani oyuncunun performansı filmden öne çıktı diyebilirim neredeyse.
Zaten hani Christine Bell artık her rolünde muhteşem zaten hani inanılmaz bir oyuncu gerçekten.
Filmde hani nasıl söyleyeyim ortalama üstü Güzel bir gerilim, polisiye öykü olarak anabilirim filmi.
Çok iyi değil yani muhteşem bir film değil ama iyi bir film bence.
Böyle gizem öykülerine, seri katil öykülerine ve aynı zamanda tabii ki biraz da böyle dönem öykülerine.
Şimdi günümüzde geçen bir polisiye öyküyle 1800'lerde geçen bir polisiye öykü neticede aynı tadı bırakmaz değil mi?
Dönem filmi hem de bir polisiye ökün biraz daha ilginç, biraz daha çarpıcı gelebilir.
Bana geldi şahsen. İyi bir film olduğunu düşünüyorum.
Eğer türe ve özellikle böyle etkileyici performanslara biraz nasıl diyeyim böyle o dönemin dokusuna, farklı bir coğrafya, farklı mimari, farklı kostümler, farklı tiplemelere falan ilginiz varsa
diyorum The Pale Blue Ay'ı izleyebilirsiniz.
Bence iyi bir film, keyifli bir film.
Size de güzel bir akşam geçirtecektir diye tahmin ediyorum.
Anacağım ikinci film, şöyle söyleyeyim, çok önemli bir film aslında.
Yılında iyi filmlerinden bir tanesi olarak anılıyor.
Batı cephesinde yeni bir şey yok.
Aynı adlı bir romana dayanıyor.
Birinci Dünya Savaşı üzerine yazılmış en etkileyici romanlardan bir tanesidir bu roman.
Ve film gerçekten çok iyi bir film.
Birçok yapım şirketi birleşmişler.
Ortaya büyük bir bütçe, büyük bir teknik ekip, geniş bir oyuncu kadrosu çıkarmışlar.
Batı cephesinde yeni bir şey yok.
Gerçekten çok etkileyici bir savaş dramı.
Birinci Dünya Savaşı'nın ardındaki birçok gerçeği nefis biçimde karşımıza getiriyor.
Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı'nın da tabii nefis bir özeti.
Çok iyi bir savaş dramı.
Hemen filmin isminden de yola çıkarak.
Neden hani filmin ismi özellikle Batı cephesinde yeni bir şey yok?
Onu söyleyeyim size çok etkileyici bir şey çünkü bu hani filmin numarasını da hani güçlü tarafını da felsefi düşünsel tarafını da güzellikle vurguluyor diyeyim.
Şöyle ki gerçekten Batı cephesi yani Almanya'nın Batı cephesinde Fransa ile sınırı olan bölgede bir cephe var.
Yani orada bir savaş bölgesi var diyeyim.
Yıllarca sürüyor yani 1914'de başladı 1918'de bitti zaten.
4 yıl süren...
Çok korkunç, çok ürkütücü bir savaştı.
Birinci Dünya Savaşı ve özellikle şunu söyleyeyim.
İkinci Dünya Savaşı'ndan şöyle bir farkı var.
Yani İkinci Dünya Savaşı ile en azından Birinci Dünya Savaşı arasında bir fark var.
Birinci Dünya Savaşı...
Çok büyük zorluklarla, sefillikle, acizlikle, eksikliklerle süre gitmiş ve zaten bu şekilde bitmiş bir savaş.
Ne demek bu? Cephede yiyecek yok, içecek yok, ilaç yok, silah yok, olanak yok, giysi yok.
Yani böyle nasıl diyeyim hani 1.
Dünya Savaşı'nın neredeyse tüm cepheleri çok büyük olanaksızlıklar sebebiyle tüm askerlerin, tüm savaşanların, iki taraf için de söylüyorum bunu.
Büyük acılara, büyük ızdıraplara düştüğü bir savaştı.
Mesela 2. Dünya Savaşı'nda böyle bir şey yok.
Yani 2. Dünya Savaşı'nda hani Almanya'da da karşı tarafta da çok ciddi işte silah, teknoloji, güç hani olanak her şey sonuna kadar var.
İki tarafta birbirini kırıyor, geçiriyor.
Hani bir taraf yeniyor, bir taraf yeniliyor.
Bayağı Almanya yenildi. Olanaksızlıklar yüzünden çıkmaza sürüklenen ve bu nedenle bitmiş bir savaş değildi.
İkinci Dünya Savaşı.
Ancak işte Birinci Dünya Savaşı öyle bir savaştı.
Hani öyle örnekler bahsediliyor, öyle şeylerden anılıyor ki inanılır gibi değil.
Çünkü zaten teknolojik bir savaş değil.
Hani işte 1800'ler yeni bitmiş daha 1910'ların başındayız.
Teknoloji çok daha sınırlı.
Diyorum savaş teknolojileri, savaş olanakları çok sınırlı zaten.
Bu noktadan şunu geleyim.
Hani Batı cephesinde niye yeni bir şey yok?
Batı cephesindeki o savaş bölgesinde, o cephede 4 yıl boyunca...
Almanya'nın yani bir tarafın ve Fransa'nın yani karşı tarafın hakimiyetinde olan çizgi 100 metre ileri 100 metre geri, 200 metre ileri 300 metre geri,
100 metre ileri 200 metre geri.
Yani neredeyse hiç değişmiyor.
Şimdi ismi anlayabiliyor musunuz? Bakın Batı cephesinde yeni bir şey yok.
4 yıl boyunca binlerce, on binlerce, yüz binlerce asker ölüyor o cephede.
Olanaksızlıktan... Hani on binlerce yüz binlerce asker sefillik içerisinde acı çekiyor.
Ülkeler acı çekiyor.
Gencecik insanlar 18 yaşında insanlar diyorum bu askerler acı çekiyor.
Ve değişen hiçbir şey yok.
Ne o taraf bu tarafa üstünlük sağlayabiliyor.
Ne öteki taraf diğer tarafa üstünlük sağlayabiliyor.
Hiçbir şey değişmiyor.
Ama diyorum on binlerce yüz binlerce insan ölüyor.
Acı çekiyor. Izdırap çekiyor.
Hiçbir şey elde edilemedi ve savaş bitti.
Yani ondan sonra savaş bitti.
Şimdi filmle ilgili spoiler vermiyorum tabi.
Filmde birçok bir tarihsel gerçeklikten bahsediyorum yani sadece bunu söylerken.
Filmde elbette birçok karakter var.
Karakterlerin yaşadığı dram var ama bu bahsettiğim özelliği yani bakın bu şu vurgulamaya çalıştığım noktayı film gerçekten muhteşem biçimde sinema sallaştırmış.
Çok iyi bir savaş dramı Batı cephesinde yeni bir şey yok.
Zaten önce film de 1930 yılında yapılan film de bir baş yapıttır.
Çok iyi bir filmdir. Sessiz sinemanın da hani artık sessiz sinemayla sessiz sinemaya geçilen o son dönemde yapılmış çok önemli filmlerden bir tanesidir.
Burada da çok iyi bir film var.
Hem tarihsel filmlere yine ilginiz varsa hem savaş dramlarına ilginiz varsa hem de Birinci Dünya Savaşı'nın son derece etkileyici bir portresini görmek istiyorsanız Mutlaka Batı cephesinde
yeni bir şey yok filmini izleyin diyorum.
Gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum size.
Anacağım diğer film bunu kısaca bahsedip geçeceğim.
Çünkü benim üzüldüğüm bir film oldu.
Troll diye bir film.
Bir canavar aksiyon filmi diyebilirim.
İsveç yapımı bir film ki kuzeyden gelen filmler garip bir soğukluğa, garip bir sterilizasyona, garip bir temizliğe sahip.
Köşeli, biraz da hani mekanik bir yapı sunarlar aslına bakarsanız.
Ve çoğunluğu da iyi filmler. Az sayıda film gelir kuzeyden ama çoğunlukla iyi filmlerdir.
Birkaç yılda bir de böyle işte Oscar'da boy gösteren ya da en azından en iyi yabancı...
Yabancı dilde en iyi film hani. Öyleydi ya da şimdi farklı mı oldu?
Nasıl? O Oscar'ın adı. En iyi yabancı film Oscar'ı mı?
Öyle mi deniyordu? Neyse tam hatırlayamadım.
Pardon. En iyi yabancı filmde de Oscar adayı olan kuzeyli filmler olur.
Ne yazık ki burada sıkıntılı bir proje var.
Yani çok da iyi bir film olmamış.
Troll. Çok da etkileyici biçimde efsanelerinde ya da mitolojilerinde yer alan canavarlara ya da bazı mitolojik varlıklara gönderme yapan, oradan beslenerek karşımıza
etkileyici bir canavar filmi getiren güzel bir proje gibi biçimlenmiş falan ama filmin sıkıntısı şu ki film en büyük sürprizini, en çarpıcı tarafını En başta açık
ediyor demeyeceğim. Afişte bile açık ediyor.
Yani şu an IMDB'ye girin ya da herhangi bir sinema sitesine girin.
Hani troll diye çift sonunda iki L var troll.
Esrarengiz canavar diye filmi bir aratın.
Şak diye karşınıza bir afiş çıkacak ve afişte filmin.
Bütün numarası neredeyse izleyiciye sunulmuş.
Ya yapmayın abi niye böyle bir şey yaptınız?
Hani film biraz gizemli başlasa böyle sonradan ortaya bir canavar çıksa çok böyle esrarengiz bir canavar çıksa falan çok daha etkileyici olacakmış bence.
Diyorum mitolojik bir canavarın etkileyici bir canavarın günümüz medeni insanıyla tesadüfen karşı karşıya gelmesi ve bir çatışma yaşaması üzerine bir gerilim aksiyon filmi diyebilirim troll için.
Hani kötü bir film demeyeceğim ama ne yazık ki çok da sürükleyici olamıyor.
gizemli olamıyor. Yani ortada bir gizem duygusu yok ya da zayıf diyeyim en azından.
Yok demeyeyim de zayıf diyeyim.
Hani böyle canavar aksiyon filmlerine biraz ilginiz varsa ve o İsveç soğukluğu ve stilizasyonuyla bu tip bir filmi deneyimlemek isterseniz troll filmini, esrarengiz canavar filmini izleyebilirsiniz ama bence
ortalama veya hani böyle işte ortalama üstü diyebileceğim bir film.
Yani çok da iyi bir film değil. Esra rengin canavar.
Ama dediğim gibi yine türe ilginiz varsa size keyifli bir akşam geçirtecektir diye tahmin ediyorum.
Anacağın son film valla ne diyeyim benim başımın derdi oldu son birkaç gündür.
Film üzerinde ne diyeceğim, nasıl anlatayım ya da ne düşüneyim onu bile tam bilemedim.
Sizinle paylaşmak istiyordum bu filmi.
Çünkü filmin yönetmeni ve oyuncu kadrosu gayet önemli isimlerden oluşuyor.
Noah Baumbach İyi bir yönetmen yakın zamandan daha böyle genç ama çarpıcı yönetmenlerden bir tanesi Marriage Story diye evlilik hikayesi diye bir film yapmıştı yakın zamanda.
Scarlett Johansson ile Adam Driver'ın başrolünde oynadığı bir evlilik dramıydı.
İzleyen dinleyicilerimiz mutlaka olmuştur veya duymuşsunuzdur mutlaka.
Çünkü çok iyi bir filmdi. Gayet böyle hani evlilik böyle işte boşanma arefesinde olan ilişkilerini yürütemeyen bir karı kocanın işte Scarlett Johansson'a Adam Driver'da muhteşem performanslarla filmi sürüklemişlerdi
ki. İşte yani neredeyse hani tüm sosyal medya o filmden böyle sahneler, çekimler, gifler, capslerle falan dolmuştu böyle.
Yani o film gösterimi girdiğinde baya böyle hani tüm sinema severleri vurmuştu diyeyim.
İşte o filmin yönetmeniydi Noah Baumbach.
White Noise diye beyaz gürültü diye bir film yaptı.
Yine karşımızda böyle çarpıcı bir aile Filmi var diyeyim.
Hani ayrı filmi diyeceğim sadece.
Çünkü aile dramı desem diyemiyorum.
Aile gerilimi desem diyemiyorum.
Aile korkusu desem diyemiyorum.
Garip bir film olmuş bence White Noise.
Beyaz Gürültü. Şöyle söyleyeyim.
Filmi kabaca özetlemeye çalışayım.
İkisi de dördüncü evliliklerini yapan bir çift bunlar.
Karı koca ve neredeyse her eski eşlerinden birer çocuk yapmışlar.
Böyle hani evde.
Annenin birçok çocuğu var, babanın birçok çocuğu var ve yani anne birçok çocuğa annelik yapıyor, baba birçok çocuğa babalık yapıyor.
Böyle çok karmaşık bir aile ilişkileri ortamı.
Bütün karakterler anne de baba da çok farklı aslında.
Hani birbirleriyle çok ortaklı olmayan tipler.
Çocuklar da hiçbirinin birbiriyle ortak yok.
Ve hepsi birbiriyle yani nasıl diyeyim.
Ve herkes birbirine yarım aile bireyi gibi.
Yani yarım kardeş gibi, yarım baba gibi, yarım anne gibi falan.
Garip bir aile böyle. Birbirlerine olan ilişkileri ya da sadakatleri ya da birbirlerinin eksiklikleri ya da fazlalıklarıyla ilgili.
Böyle bir çıkmaza sürükleniyorlar.
Aile böyle bir sarsılıyor falan diyorum.
Hani farkındaysanız anlatmakta zorlanıyorum.
Garip bir film. Aile filmi deyip geçiyorum.
Yani ne tür bir aile filmi olduğunu özetlemek gerçekten çok zor.
Filmde bence çok fazla konuşma var.
Ve konuşmalar tam olarak bir yere varmıyor böyle.
Sahneler çok uzun ve net duygulara falan çıkamıyorsunuz.
Bir noktaya gelemiyorsunuz.
Hani bu film ne anlatıyor? Ne yapmaya çalışıyor arkadaşlar?
Ben tam olarak emin olamadım.
Yani gönül rahatlığıyla kötü bir film demeyeceğim.
Hatta iyi bir film bile diyebilirim.
Çünkü bir şekilde sürüklüyor.
Bir şekilde sizi böyle anlık anlık duygulandırıyor, geriyor, meraklandırıyor.
Ama totalde böyle kafam karmakarışık filmle ilgili.
Diyorum karmakarışık aile dramlarına ilginiz varsa diyeyim en azından.
Filmi izleyebilirsiniz.
Bir roman uyarlamasıymış.
Aynı zamanda gayet çok satan, çok sevilen bir romanın uyarlamasıymış.
Bu romanı filme çekmek için daha önce birçok yönetmen girişinde bulunmuş.
Yapamamış falan. Yani bu filmin sinemaya aktarılması için baya bir sinemacı böyle seferber olmuş.
Anlayabildiğimiz, duyduğumuz kadarıyla.
Hani bilmiyorum diyorum. Demek ki çarpıcı bir roman.
Çok sevilen bir roman demek ki.
İşte Noah Baumbach bunu yapmış ama bilmiyorum.
Yani ortaya çıkan filmin ben çok da...
etkileyici, çok da çarpıcı, çok da iyi bir film olduğunu düşünmüyorum ama diyorum hani bahsettiklerim biraz sizi ne bileyim heyecanlandırdıysa ya da böyle ilginizi çektiyse White Noise, Beyaz Gürültü filmini izleyebilirsiniz.
Şu an Netflix'te gösterimde ve evet bu haftalık bu kadar.
Biraz böyle paldır küldür bir program oldu ama Anlatacağım çok fazla şey vardı.
Bu son haftalarda normalden biraz daha uzun programlar yaptım.
Daha böyle dolu gündemlerle karşınıza geldim.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
