
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda haftanın gündemini ve Gelin! filmini inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Öge ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda haftanın sinema gündeminden ve gelin filminden bahsedeceğiz.
Çok büyük bir bütçesi var, yıldızlarla dolu bir kadrosu var ve beklentilerin de çok yüksek olduğu bir filmdi.
Ancak buna rağmen hem eleştirel anlamda hem de gişede...
O kadar büyük bir hayal kırıklığına dönüştü ki 2026'nın en sarsıcı projeleri arasında anılacak filmlerden biri haline geldi.
Ondan dolayı özellikle de bu filmi incelemek ve bununla ilgili de size fikirlerimi sunmak istiyorum.
Ama sadece kötü değil bazı açılardan da inanın çok iyi bir proje.
Yani filmin içerisinde o kadar harika şeyler de var ki.
Çok kötü şeyler de var, çok harika şeyler de var.
Yani çok ilginç bir proje olmuş.
Ancak önden önce hızlı hızlı gündemde neler var, salonlarda neler var, hasılatlar ne durumda ve sinemanın gündemini geçtiğimiz hafta hangi başlıklar meşgul etti hızlıca size bunlardan
bahsetmeye çalışayım. Şimdi birincisi geçtiğimiz haftaki gibi bu hafta da gündemdeki en önemli iki film Süper Mario ve...
Kurtuluş projesi. Süper Mario'nun hasılatı 650 milyon doları geçti ve şu an için yılın en çok izlenen film konumuna geldi.
Kurtuluş projesi ise 550 milyon dolar sınırına gelerek 3.
sıraya yükseldi. Bu durumda ilk 3 değişmiş oldu.
Bir de Süper Mario var 650 milyon.
İkinci sırada Pegasus 3 var 640 milyon.
Ve 3. sırada da Kurtuluş projesi var.
Şu an için hasılatı 540 milyon dolara ulaştı.
Gösterimde başka hangi filmler var?
Bu hafta... 571 rahmet peygamberi Hazreti Muhammed adında Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç etmesi ve İslamiyet'in doğuşunu anlatan
bir animasyon film gösterime girdi.
Onun dışında Lee Cronin'den Mumya filmi gösterime girdi.
Çatlı filmi hala gösterimde.
Manevi değer hala gösterimde.
Pixar'ın Hoplayanlar filmi hala gösterimde.
Onun dışında Mother Mary projesi gösterime girdi.
Başrollerinde Anne Hathaway'in oynadığı bu proje baya merakla bekleniyordu.
Şu an gösterimde nasıl katil olunur diye bir film var.
Glenn Powell'un başrolünde oynadığı film bir şeyde bir etki yaratacak gibi göründü ama o kadar da güçlü gelmedi ve ben bu filmi sinemada izledim.
Onun üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum ama vaktimiz kalırsa küçük bir inceleme size sunarım.
Onun dışında Sarı Zarflar filmi gösterimde.
Saklambaç 2 filmi hala gösterimde.
Hamlet hala gösterimde. gösterimde ve dijital platformlardaki de çok sayıda filmi saymayayım şimdi çok zamanınızı almayayım sizin.
Yani hem salonlar hem de dijital platformların yine neşeli ve hareketli olduğunu söyleyebiliriz.
Biliyorsunuz son birkaç aydır en önemli gündemlerimizden bir tanesi Netflix Warner Bros'u satın almaktan vazgeçmişti ve Warner Bros 110 milyar dolarlık değerlenmeyle Paramount
'a satılmıştı. Bu satın almaya da karşı çıkan çok sayıda Ve geçtiğimiz haftada binden fazla sinemacının imza attığı bir mektupla Paramount
'un Warner Bros'ı satın almasına karşı da çok ciddi bir direnişin olduğunu görüyoruz.
Bu mektuba imza atan sinemacıların listesine şöyle bir baktığımda gerçekten o kadar önemli isimler gördüm ki.
Mesela David Fincher, Donnie Villeneuve, Mark Ruffalo, Joaquin Phoenix, Ben Stiller, Kristen Stewart daha sayayım mı?
O mektubun tamamı internette yayınlandı.
O kadar incelikli.
O kadar harika bir direniş mektubu yazılmış ki mutlaka okumanızı öneriyorum.
Bu noktada şunu da hatırlatmak istiyorum.
Şimdi ben geçtiğimiz programlarda bu konudan size bahsederken şu noktaya vurgu yapmıştım.
Şimdi Netflix neticede bir televizyon oluşumu ya ya bir dijital platform ya.
Salon sinemacılığını destekleyen de ciddi bir kitle var.
Hem dünyada hem de Hollywood'da.
Mesela işte Quentin Tarantino.
Mesela Christopher Nolan. Ben asla Netflix için proje yapmam ve yapmayacağım diye demeçler verdi mesela.
Şimdi buradan şu anlaşılıyor ki Hollywood'da belli sinemacılar dijital platformları ve televizyon sinemacılığına karşılar.
Şimdi... Netflix'in Warner Bros'u satın almasına direnen sinemacıların şöyle bir yaklaşımı vardı.
Yani hiçbir zaman televizyon sinemacılığı salon sinemacılığından daha güçlü olmamalı onun ötesine geçmemeli.
Ancak bakınız burada Paramount Warner Bros'u alıyor.
Yani daha çok salonlara film üreten bir Hollywood devi bir başka salonlara proje üreten Hollywood devini satın alıyor.
Buna da karşı duranlar var.
Yani mesele televizyon.
Salonlara galip geliyor değil.
Mesele tekelleşmeyi engellemek.
Birleşmeleri engellemek ve Hollywood'un birkaç belli güç odağının etkisinde olmasını istememek.
Bu çok güzel. Bu da ayrı bir direniş Hollywood'un içerisinde.
İlerleyen haftalarda, aylarda...
Bunun üzerine mutlaka başka haberler çıkacaktır.
Ben bunun takipçisi olmaya çalışacağım ve bu konuyla ilgili gelişmeler olursa sizlerle bunu da paylaşmaya çalışacağım arkadaşlar.
Şimdi geçtiğimiz haftanın bir başka çok konuşulan konusu Pedro Almodovar bir podcast programına katılmış ve yakın dönemin en parlak oyuncularından biri olan Jacob
Elordi için Sen aktör müsün yoksa seks sembolü müsün diye böyle bir şey sormuş.
Geçtiğimiz haftada bütün sinema ortamları, sinema hesapları falan bunu paylaştılar.
Herkes bir yorum yaptı, bir şey yaptı.
Ben bu tip yorumları çok üzücü buluyorum.
Pedro Almodovar gibi değerli, çok önemli bir sinemacının böylesine gereksiz, böylesine bana göre saçma bir açıklama yapmasını da çok...
Yani anlamsız buluyorum.
Ucuz magazin. Bakınız ben magazine karşı biri de değilim.
Lütfen yanlış anlamayın. Sinematrist de...
Magazine kayan konuları da bazen sizinle konuşuyorum.
Yani bazıları gayet güzel oluyor.
Kimi komik oluyor. Tatlı dedikodu gibi mi?
Okey bunları da konuşalım ama.
Ya Almodovar'ın elinden ne Jacob Elordi'ler geçti ya.
Yani Almodovar 40 sene önce Antonio Banderas'la filmler yaptı da onu bir seks sembolü haline getirdi yani.
Antonio Banderas'ı parlatan Almodovar'dır yani.
Sana ne be Pedro yani.
Bırak Elordi kimse kim neyse ne yani.
Boşver adam işte geçen sene Oscar adayı oldu.
Belki de şimdi bir prestij kasıyor belki.
biraz yani iyi yönetmenlerle de çalışıyor güzel bir şeyler de yapmaya çalışıyor yani yani özetle arkadaşlar uzatmayayım geçtiğimiz hafta Bu da çok gündemi meşgul eden bir başlıktı.
Bilmiyorum hani ilginizi çekiyorsa böyle bir kısa arama yapın.
Görün yani herkes bunun üzerine bir şeyler söyledi.
Neyse evet bunu da geçelim.
Çok güzel bir başlık hemen kısaca geçeceğim.
Top Gun Maverick 1.5 milyar dolar hasılatla çok başarılı olmuş muhteşem bir projeydi.
Tom Cruise'un hem başrolünde olduğu hem de yapımcılığı üstlendiği bir projeydi.
Evet bu projenin devamı geliyor arkadaşlar.
Şirket resmi bir açıklama yaptı.
Adı ne olur daha belli değil herhalde.
Yeni yeni geliştiriliyor ama güzel bir proje olur diye umuyorum.
Bir başka önemli proje biliyorsunuz.
Yüzüklerin Efendisi Hunt of Gollum.
Peter Jackson'ın yönetiminde enfes 3 bölüm yapıldı.
Ana üçlemenin üzerine yapılan hiçbir proje başarısını devam ettiremedi.
Bu da bir gerçek. Ana üçlemenin başarısına yaklaşma olasılığı içeren bir proje gibi sunuluyor daha şimdiden.
Hunt of Gollum devam filmi ki ben geçtiğimiz sinematristlerde bu projeden yine bahsetmiştim.
Ben hiç de beklentimi yüksek tutmuyorum.
Neden? Çünkü projenin yönetmeni Andy Serkis.
Andy Serkis Gollum'u oynayan oyuncuydu.
Çok iyi bir oyuncudur. Oyunculuğuna söyleyecek hiçbir şeyim yok ama yönetmenliği bence pek iyi değil.
Venom'un ikincisini mi ne yapmıştı mesela bence çok kötü bir filmdi yani.
Ondan dolayı ben hani yönetmenlik açısından pek güvenmiyorum.
Ondan dolayı Hunt of Gollum projesini biraz böyle peli bekliyorum.
Ama yapımcısı Peter Jackson belki onun hani niye Peter Jackson yönetmedi ya bu filmi.
Ah yani Peter Jackson artık bıraktı mı bu işleri nedir yönetmenlik de yapmıyor.
Neyse en son Hunt of Gollum'da ana üçlemedeki...
Birçok karakter tekrar karşımıza gelecek.
Mesela Frodo gelecek, Eliah Wood gelecek, Gandalf geliyor, Ian McKellen geliyor.
Ve Viggo Mortensen'in efsane karakteri Aragorn geri gelecek diye açıklanmıştı.
Peki... Viggo Mortensen mi oynayacak diye konuşuluyordu.
Kim oynayacak derken Jamie Dornan adlı bir oyuncuya Aragorn karakterinin emanet edildiği açıklandı.
Şimdi Jamie Dornan'ı tanımıyor olabilirsiniz.
İsterseniz Google bir şey yapın.
Çok tanınan bir oyuncu değildir ama kötü bir oyuncu da değildir.
Ben onun oynadığı birkaç film izlediğimi hatırlıyorum.
Ve Jamie Dornan'ın oyunculuğu da gayet iyi bence.
Yani beklentim kötü de değil.
Her şekilde Hunt of Golem projesi merakla bekleniyor.
İlerleyen zamanlarda tabi bu projeyle ilgili başka gelişmeler mutlaka olacaktır.
Onları da ben de size hatırlatmaya çalışacağım.
Ve son olarak şöyle bir başlık var.
Şimdi Örümcek Adam'ın...
İki tane animasyonu yapıldı arkadaşlar ve bu animasyonların hepsi Spider-Verse adıyla yapıldı.
Yani örümcek evreni.
Birinci film 2018 yılında yapılan Spider-Man Into Spider-Verse.
Örümcek Adam örümcek evrenindeydi.
Bunun üzerine 2023'de Spider-Man Across To Spider-Verse örümcek evrenine geçiş.
Adıyla da bu film Türkiye'de gösterime girdi.
İlk film 2018 yılında en iyi animasyon Oscar'ını aldı ve bu film şu an IMDb'nin en iyi 250 film listesinde 63.
sırada arkadaşlar. İkinci film ise...
2024 yılında en iyi animasyon Oscar adayı oldu.
Ödülü alamadı. Hangi filme kaptırdı onu da söyleyeyim.
Hayao Miyazaki'nin Çocuk ve Balıkçıl filmine kaptırdı Oscar'ı.
Neyse ısrarla bu filmleri hatırlatıyorum size.
Çünkü bana göre Örümcek Adam'ın bu animasyonları arkadaşlar.
Mükemmel filmler. Marvel'ın Örümcek Adam filmleri bunların yanında inanın çok vasat arkadaşlar.
Çok daha iyiler yani.
Onun haberini vereyim.
İşte şimdi 2027 yılında Spider-Man Beyond The Spider-Verse yani Örümcek evreninin ötesinde bu şekilde animasyonlar
3. bölümüne de kavuşmuş olacak ve bir üçleme teşkil edecekler.
Ve şunu da belirtmiş olayım artık bu kadar detay vermişken.
Örümcek Adam normalde kim?
Peter Parker biliyorsunuz.
Bütün çizgi romanlarda da öyle, tüm Marvel filmlerinde de öyle.
İşte buradaki Örümcek Adam...
Başka bir örümcek adam Miles Morales adında siyahi bir genç yani siyahi bir örümcek adamımız var burada.
Bu filmlerin hepsini tekrar ben size hatırlatacağım ve hatta bu üçleme üzerine mutlaka bir program yapacağım.
Çok farklı özellikleri var.
Bu filmleri izlemenizi öneriyorum.
Yeni gelecek bölümü de merakla bekliyor olacağız diye burada hatırlatmış olayım.
Evet bu haftalık haftalık gündemimiz bu kadar.
Şimdi gelelim gelin filmine.
Şimdi Frankenstein biliyorsunuz edebiyat tarihinin en büyük başyapıtlarından bir tanesi olarak kabul ediliyor.
Mary Shelley'nin 1818 yılında yazdığı roman ya o kadar büyük bir eser ki ki onun da ayrı kendi içerisinde çok...
Sarsıcı bir macerası vardır.
O zamanlar bir kadının sanat üretebileceğine, bir roman yazabileceğine inanılmıyor.
Ondan dolayı bu roman öncelikle Mary Shelley'nin adıyla yayınlanmıyor.
Yani ilk baskıda Mary Shelley'nin yazar olarak adı bile geçmiyor.
Ancak ondan sonra çok seviliyor, başka baskılar yapılıyor.
Bu sefer Mary Shelley'nin adı da romana yazılıyor.
Çok fazla okunuyor ve sinema tarihinin en erken dönemlerinden günümüze kadar Frankenstein adı geçen 40 civarı film olması lazım ki...
Frankenstein'dan uyarlanan ya da serbest uyarlanan yani esinlenildiği düşünülen film sayısıysa yüzü bile geçkin arkadaşlar.
Yani bakınız bu kadar güçlü bu kadar harika bir öykü ve eser bu.
Gotik roman denebi o bilimkurgu ve korku türlerinin en güçlü birleşimlerinden biri olarak ansak çok da abartmış olmayız Frankenstein'i.
Bugün konu edindiğimiz gelin filminin daha çok 1935 tarihli James Whalen yönettiği The Bride of...
Frankenstein filminin bir yeniden çevrim olduğu söylendi.
Yani çoğunlukla sosyal medyada böyle anıldı ki hiç alakası yok.
O filmin konusunun bugün inceleyeceğimiz gelin filmiyle en küçük bir benzerliği yok.
İşte sosyal medyadaki bilgi kirliliği o hap bilgi merakı var ya o merak ne yazık ki bizi çok yanlış yerlere yönlendirebilir.
Bu gelin filmi yani çok başka bir öykü.
Frankenstein'in öyküsünü biliyorsunuz zaten kısaca hatırlatacağım ama bugüne kadar yapılmış uyarlamaları neredeyse hiç umursamamış bambaşka bir devam öyküsü yazmaya çalışmış.
Hollywood'un gayet bilinen, sevilen, harika oyuncularından bir tanesi.
Yönetmen olarak da daha önce 2021 yılında The Lost Daughter diye bir uzun metraj film yönetmişti.
Bağımsız bir projeydi.
Bütçesi de küçüktü.
Gişede de zaten çok da başarılı olmadı ama çok gişe kaygısı güden bir film de değildi ki.
İyi bir filmdi bence.
Yani Maggie Glanoğlu orada yine senaryoyu da kendisi yazmıştı.
Hem senarist olarak hem yönetmen olarak iyi bir iş çıkarmıştı.
Ancak... Onu bir usta bir yönetmen olarak göremeyiz.
Neticede gelin ikinci uzun metraj filmi.
Yani yönetmenliğe yavaş yavaş soyunup yönetmenlikte de ilerlemeye çalıştığını anlayabiliyoruz buradan.
Tamam güzel bunda hiçbir sakınca yok.
Ancak... Bu proje hem Maggie Glanol için hem de yapım şirketi için tam bir intihar projesi olmuş arkadaşlar.
Yani bu projede başlangıcından çok sıkıntılı.
Neden? Çünkü çok büyük bütçeli bir proje bir kere.
100 milyon dolar bütçeli bir proje.
Henüz tek bir uzun metraj yönetmiş ve çok küçük bütçeli küçük bir drama öykü yönetmiş.
Bir yönetmen için birden 100 milyon dolarlık devasa bir projeye soyunmak bir kere çok riskli zaten bu bir.
İkincisi Frankenstein gibi inanılmaz dolulukta bir bagajla yola çıkıyorsunuz.
Sinema tarihinin ve edebiyat tarihinin en büyük öykülerinden birini yazmaya soyunuyorsunuz.
Bu da çok riskli ve gerçekten zor bir şey.
Bu iki. Üçüncüsü de şöyle bir durum var ki Maggie Glenol orijinal öyküye ve sırtındaki bagaja Sadık bir uyarlama ya da onun dokusunu,
duygusunu, halini, tavrını tam olarak sürdürmeye soyunan bir projeye de imza atmamış.
Kendi başına da bir efsane olmaya soyunmuş bir projeye imza atmış arkadaşlar.
Bakınız bunu açıklayacağım.
Yani ortada zaten bir çok büyük bir bütçe var.
İki, bir parçası olunmak zorunda olduğu güçlü bir tarih var.
Bir de bunun üzerine yeni bir efsane yazmaya ve çekmeye soyunmuş Maggie Gyllenhaal.
Bu da üçüncü risk.
İşte bu üç riski siz bir araya topladığınızda ortaya iyi bir film çıkartmanız gerçekten çok zor.
Peki Maggie Gyllenhaal yeni bir efsane yazmaya soyunmuş derken neyi kastediyorum onu da belirteyim.
Ama bu noktada durun, filmin kısaca size öyküsünü anlatayım.
O noktada bunun nasıl yeni bir efsane olmaya soyunmuş bir film olduğunu açıklayacağım.
Şimdi, evet orijinal Frankenstein öyküsünü biliriz.
Frankenstein'in canavarı, Dr.
Frankenstein'in tekrar hayata döndürdüğü bir canavardır.
Frankenstein yaratığını eğitmeye çalışmıştır, insan kılmaya çalışmıştır.
Ancak başaramamıştır.
İnsanlık o canavarı kabul edememiştir ve...
Frankenstein'in canavarı yapayalnız kalmıştır.
Yaşadığı acıdan kendi yaratıcısını bir nevi tanrısını sorumlu tutmuştur.
Onunla hesaplaşmaya çalışmıştır.
Sonunda Frankenstein ölmüştür ve kendisi de ölümsüzdür romanda.
Aslında hayatına devam ediyor yani ölmüyor.
Öykü burada kalmıştı. Mary Shelley'nin orijinal öyküsünde.
İşte şimdi bu film...
1930'larda geçiyor.
İlk öykünün 1820'lerde geçtiğini düşünürsek üzerinden işte neredeyse 100 yıla yakın bir zaman geçmiş ve Frankenstein'in canavarı bu filmde adı Frank.
Şimdi Frank daha sonra bir doktor olan Annette Bening'in canlandırdığı Efronius diye bir karaktere geliyor.
Doktor Efronius. Diyor ki ben çok acı çekiyorum, yapayalnızım, hiç kimsem yok.
Hani ricada bulunuyor gibi bir durum var.
Ve tabii ki bu bilim insanı doktor da bu konuya çok ilgi duyuyor tabii.
Yani tekrar yaratılmış bir insan karakteri var karşısında.
Onu inceliyor, muayene ediyor, bakıyor ediyor falan.
Yani onunla ilgileniyor. Onu bir o dönem için bilimsel çalışmaların en uç örneği olarak görüyor tabii ki.
Onun için heyecan verici bir örnek Frank.
Ve... Ona diyor ki tamam ben sana bir eş yapacağım.
Şimdi Dr. Frankenstein nasıl yapmıştı?
Mezarlıklardan parçalar toplamıştı.
Yani onun bacağı, onun eli, onun gövdesi, onun kafası falan.
Yani bir nevi böyle yapboz gibi paramparça bir bedeni bir araya getirerek ortaya yeni bir insan çıkarmıştı.
İşte Dr. Efronius diyor ki biz parça parça yapmayalım.
Bütün parça bir kadın bedeni bulalım sana uygun onu canlandıralım.
İşte bu noktada da Jesse Berkeley'nin canlandırdığı hemen parantazı açalım.
Hamnet filmiyle en iyi kadın oyuncu Oscar'ını alan Jesse Berkeley burada Ida karakterini canlandırıyor.
Yani Doktor Efronius'un Frank karakterini eş olarak tekrar hayata döndürdüğü karakteri canlandırıyor.
Onun da adı Ida. Şimdi bu Ida karakteriyle Frank evet sevgili oluyorlar ve bir yolculuğa çıkıyorlar arkadaşlar.
İşte Maggie Glenol'un tekrar yazmaya çalıştığı yepyeni bir efsane de bu noktada ortaya çıkıyor.
Film bu noktadan sonra Mesela Oliver Stone'un Katil Doğanlar filmi gibi ya da Terrence Malick'in Badlands filmindeki gibi sorunlu ve
sıkıntılı iki sevgilinin suç dolu insanları öldürdükleri, soygun yaptıkları, işte araba çaldıkları, insanlarla dövüştükleri bir nevi içerisinde bulundukları dünyayla
ve insanlarla savaşarak, suç işleyerek Bir suç yolculuğuna çıktıkları bir öyküye dönüşüyor.
Frank ile İda'nın mücadelesi işte diyorum.
Tıpkı Oliver Stone'un Katil Doğanları ya da Terence Malick'in Badlands filmindeki gibi.
Şimdi bakınız bu filmlerden örnek veriyorum.
Çünkü bu filmler iki sevgilinin bir suç yolculuğuna çıktığı filmler.
Ve bu ikisi de mesela efsane filmler.
Buna benzer başka filmler de var sinema tarihinde.
İşte Maggie Glenol.
Tekrar hayata döndürülmüş Ida ve Frank karakterinin ilişkilerini ve maceralarını bir suç yolculuğu olarak yazmış ve çekmiş arkadaşlar.
Şimdi bu zaten çok zor bir öykü.
İşte Risk 3 de bu arkadaşlar.
Peki filmin sıkıntısı nerede bir kere?
Hemen onu söyleyeyim size. Maggie Glenol bu öyküyü yazarken daha senaryo aşamasında çok ciddi hatalar yapmış.
Bir kere filmin gremeri problemli.
Ne demek bu? Şimdi Hollywood'da öykü anlatma sineması diye bir formül var arkadaşlar.
Bu formül ta 1910'lara grafit gremeri dediğimiz bir anlatım formülüne dayanıyor.
Grafit sinema tarihinde paralel öykü anlatımı dediğimiz...
Formülü keşfetmiş ve ilk uygulamış sinemacıdır.
Burada nasıl olur? Birbiriyle başta hiç alakası olmayan iki öykü anlatmaya başlarsınız.
İzlerken dersiniz ki yani bu iki karakterin ve öykünün birbiriyle hiç alakası yok.
Ama herhalde birazdan bu iki öykü birleşecek.
Tek bir öyküye dönüşecek.
İşte bu Griffith Grammaridir.
Paralel öykülerin bir arada anlatılması formülüdür.
İşte siz bir öyküde...
Birden çok karakterin öyküsünü anlatıyorsanız bunları gayet dengeli bir ondan anlatacaksınız bir ondan.
Bir onun öyküsü ilerleyecek bir onun öyküsü ilerleyecek ve sonunda bu öyküler birleşecek.
Bu şekilde çok dengeli bir anlatımla izleyiciye sunmak zorundasınız.
İşte gelin filminde bir yeniden hayata dönmüş Frank ve İda'nın öyküsü var.
İkincisi bunlar suç yolculuğuna çıkıyorlar ya.
Bu karakterlerin peşinde polisler var mesela.
Bu polislerin öyküsünü anlatmanız lazım.
Paralel öykü 2. Paralel öykü 3.
Bir de Penelope Cruz'la Peter Sarscott'ın canlandırdığı gazeteci karakterler var.
İda ve Frank karakterinin öykülerini haberleştiren geniş kitlelere duyurma misyonu üstlenmiş.
2. Gazetecinin öyküsü var.
Paralel öykü 3.
Aynı zamanda Ida karakterini tekrar hayata döndüren Dr.
Efronius'un öyküsü var.
Öykü 4. Yani Maggie Glanol bu senaryoyu yazarken ve bir filmi çekerken...
Dört ayrı, bunun yanında başka yan öyküler de var.
Ben kısa kesiyorum. Çok sayıda paralel öyküyü anlatmak zorunda dengeli bir şekilde.
Ne yazık ki bunu hiç başaramamış.
Yani Hollywood gramerini hiçbir şekilde uygulayamamış.
Kayboluyorsunuz öykünün içerisinde.
Her karakterin öyküsünü bir noktadan başlatıp yavaş yavaş olgunlaştırıp birleştirememiş.
Buna ek olarak da...
İki sevgilinin öyküsünü anlatıyorsunuz ve bunları efsaneleştirmeye çalışıyorsunuz.
Bu noktada Maggie Glenol aslında harika iş çıkarmış.
Filmi hep kötü yani notları kötü, gişede çöktü.
Hep kötü olarak görüldü ve bir fiyaskoya dönüştü film.
Ancak iddialı bir şey söyleyeceğim ama bence Jesse Berkley'nin gelin filmindeki performansı Hamnet filmindeki Oscar aldığı performansından daha iyi.
İnanılmaz oynamış arkadaşlar.
Muhteşem oynamış.
O kadar kışkırtıcı.
O kadar hiçbir kalıba sığmayan bir karakteri oynuyor ki.
Yani bu karakter zaten ya muhteşem oynanabilir ya da berbat oynanır arkadaşlar.
Yani oynamaya çalışırsınız ve beceremezsiniz.
Bu kadar basit. Şimdi bakın filmin afişine bakın.
Orada böyle yanak yana yani yüzleri çok yakın Ida ve Frank karakterlerini görüyorsunuz.
Ağzının yanında böyle yanağına doğru sanki bir mürekkep falan fışkırmış gibi.
Böyle bir iz var.
İda karakterinin imzası gibi bir leke o.
İda'nın dili simsiyah.
Dudaklarında siyah bir makyaj var.
Yani ruj sürülmüş gibi ama o ruj falan değil.
Ölüyken canlandırılıyor ya.
Canlandıran da böyle bir öksürüyor, bir tıksırıyor.
Tabii hani yeni canlanmış.
İşte ciğerleri kirli, ağzı kirli falan.
Siyah bir dili var ve...
Kendi ciğerlerindeki ya da ağzındaki sanki kirli kan yanağına bulaşıyor.
Ve onun imzası gibi oluyor.
Ve o canlandığı andaki İda karakterinin çevresine bakışı, tavrı, bütün film boyunca zaten tavırları, hareketleri bir...
Deli gibi yani böyle deli sapık bir karakter gibi.
Abartılı bir oyunculuk sergilemiş ama bence muhteşem.
Bakınız Frank karakteri kime emanet edilmiş?
Christian Bale'e. Christian Bale olağanüstü bir oyuncu zaten.
Burada da performansı harika ama Bale'in performansı Jesse Berkeley'ninkinin yanında.
Yani adı anılmaz ve resmen burada Frankenstein'in canavarı ikinci karakter.
Çok arkada kalmış ama kötü olduğu için ya da çekinik olduğu için değil.
Jesse Berkley'nin idası o kadar güçlü ve o kadar her sahnede, her çekimde sahneyi domine ediyor ki inanılır gibi değil.
Yani onu izliyorsunuz arkadaşlar.
Kötü bir film olmasına rağmen size Jesse Berkley'nin performansını görmek için izleyin deme ihtiyacı duyuyorum.
Şimdi buna ek olarak Christine Bale ve Jesse Berkley başvurdu.
Muhteşem oyuncular. Buna ek olarak Annette Bain'in Penelope Cruz, Peter Sarsgaard, Jack Glenol var da var yani filmin oyuncu kadrosu da aslında muhteşem.
Bir oyunculuk resitali gibi.
Bazı açılardan ne kadar zayıf, ne kadar sıkıntılı ama bazı açılardan da ne kadar güçlü bir film.
Bir de şu noktaya da değinmeden geçemeyeceğim.
Frankenstein'in canavarının kendine bir eş istemesi, o eşi alması ve onunla birlikte ikisinin birer suçluya dönüşmesi, polislerin peşlerine düşmesi, gazetecilerin peşlerine
düşmesi. Geniş kitleler bu iki sevgilinin öyküsünü duyuyorlar, onlara destek olmaya başlıyorlar.
Yani bunlar meşhur oluyor. Bütün ülke onları konuşuyor.
Hatta çok sayıda kadın o az önce bahsettiğim iz var dedim ya yanağına bulaşan o leke bir nevi sembol oluyor.
Çok sayıda kadın onun dövmesini falan yaptırıyorlar.
Bakın yani İda ve Frank karakteri birer kahramana dönüşüyorlar.
Yani bu öykü bence Frankenstein'ın orijinal öyküsünün çok güzel bir devamı aslında.
Yani fikir çok iyi ancak olmamış ben çok üzüldüm.
Bir sinema yazarı arkadaşımız kimdi hatırlamıyorum kusura bakmasın ama nefis bir şey söylemişti bir dönemler.
Bir filmin adında ünlem işareti varsa o filmden korkun arkadaşlar.
Yani o film yüksek olasılıkla sıkıntılı bir film olacaktır.
Gibilerinden bir yolun yapıldığını hatırlıyorum ama diyorum kimin söylediğini hatırlamıyorum.
Ben bu filmi gördüğüm anda yani filmin adında ünlem işareti var.
Yani The Bright Ünlem yani kışkırtıcı bir şey geliyor.
Gibi bir intiba yaratmaya çalışıyor film zaten adıyla.
Evet gerçekten kışkırtıcı bir film olmuş.
Evet bu hafta haftanın sinema gündemini ve gelin filmini incelemeye çalıştık.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
