
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, sinemanın gündemini, 2026 Oscar adaylarını ve The Rip filmini konuştuk. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Öge ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımız da haftanın sinema gündeminden ve...
The Rip filminden bahsedeceğiz.
Mümkün olduğunca öne çıkan başlıkları bugün konuşmaya çalışacağız.
Geçtiğimiz haftanın en önemli gündemi ne yazık ki çok büyük bir üstadı kaybedişimiz.
Kim bu üstadımız?
Elbette Haldun Dorman.
Haldun Dorman deyince herhalde Türkiye'de sanatsever olup da büyük ustanın adını duymayan tek bir sanatsever, tiyatro sever, sinema sever yoktur.
Çok değerli bir sanatçıydı.
Kariyeri dop doluydu.
Yani 1950'lerden bugüne Türk sanat dünyasında, görsel sanatlarda, sahne sanatlarında...
En önemli isimlerden bir tanesiydi.
1928 doğumluydu Dorman ve çok entelektüel, çok enfes bir eğitim sahibi.
Hem kendisi Galatasaray Lisesi mezunu, Roberts Koleji mezunu.
Amerika'da sanat ve oyunculuk üzerine eğitim almış.
Gerçekten çok entelektüel bir kişilik.
Bunun üzerine 1950'lerde Türkiye'de kendi tiyatrosunu kuruyor Dorman Tiyatrosu.
Zaten Dorman Tiyatrosu Türk tiyatrosu deyince kendi başına en güçlü, en büyük merkezler.
Bir tanesidir bu tiyatrodan çıkmış çok sayıda elbette oyun vardı.
Muhtemelen ilk akla gelecek oyunlar hisseli harikalar kumpanyası ve lüküs hayat oyunlarıydı.
Tiyatro dışında sinemada da televizyonda da çok değerli işler yaptı.
Oyunculuk da yaptı, yönetmenlik de yaptı, yazarlık da yaptı.
Ayrıca devlet sanatçısı ünvanına sahipti.
Ayrıca Fahri doktorası vardı.
Nasıl anlatalım ki Haldun Dormen'i anlatmakla bitmez elbette.
Çok büyük, çok önemli bir insandı gerçekten.
Büyük Üstad'ı saygıyla anıyoruz.
Asla unutulmayacaktır ve her zamanda sevgiyle ve saygıyla anılacak.
Geçtiğimiz haftanın evet en önemli gündemlerinden bir tanesi Oscar adaylarının açıklanmasıydı.
Oscar adayları arasında yılın en önemli filmlerinin çok büyük bir çoğunluğu bulundu.
Bunda hiç şaşırtıcı bir şey yok.
Sadece bugün için birkaç tane sürpriz var.
İlginç birkaç not var.
Onları sizlerle hızlıca paylaşmak istiyorum.
Şimdi 2025 yılında yaptığım birçok programda ben The Sinners filminden bahsetmiştim.
Ne zaman Sinners'ın lafı geçse şunu belirtmiştim.
Tamam ortalamanın üzerinde bir korku filmi, bir vampir filmi aynı zamanda.
Tamam güzel teknik işçilik var, oyunculuklar var falan okey.
Ama bu film çok abartılıyor demiştim.
Ve aynı zamanda...
Tüm kadrosunun siyahi sinemacılardan oluşması ve filmdeki alt metinler diyeceğim ama artık yani onlara alt metin demek bile abartılı olur.
En üste bile aynı metin var diyebiliriz.
Pozitif siyahi ayrımcılığın çok kaba, göze sokulan politik bir örneği olarak şahsen benim son derece antipatik baktığım bir film oldu.
Elbette filmlerde politik metinler vardır, alt metinler vardır.
Hatta direkt politik sinema diye, siyasi sinema diye apayrı bir tür ya da bir ada var.
Olabilir ama Sinners bunu gizlemeye de çalışan yani hani ben bir korku filmiyim bir korku dram gerilim aksiyon filmiyim gibi bir hava yaratmaya çalışıp da sırtını tamamen
siyahi pozitif ayrımcılığa dayayan bir film olarak karşımıza gelmiş.
Ancak bakınız burada öyle bir durum var ki Sinners sinema tarihinin en fazla dalda Oscar adayı olan filmi oldu arkadaşlar.
16 dalda Oscar adayı oldu.
Yani o kadar alakasız.
O kadar yani en iyi efekte Oscar'ında da adayı oldu.
Sinners filminin. Ya efekt aday olacak nesi var?
Diğer adaylara bir bakın.
Avatarlar, Jurassic Parklar yani neredeyse bütün gücü görselliğinden ve teknolojisinden efektlerinden gelen filmler varken onların yanına efekt Oscar'ına da sinırsı koymanın
ne anlamı var? Film daha Oscar'lar dağıtılmadan ve hiçbir Oscar almadan bile Oscar gecesinin galibi oldu zaten.
Yani film sinema tarihine girdi bile.
Daha şimdiden belirteyim Oscar gecesinin ilk galibi Sinners filmidir arkadaşlar ve bunu bence hiçbir şekilde de hak etmeden elde etmiş durumda.
Ondan dolayı bir kere en başta bu yılın Oscarları benim için bir parça hayal kırıklığı içerir halde zaten.
Şimdi bu bir. İkincisi, Çanvuk Park'ın son filmi en iyi yabancı film dalında Oscar adayı olmadı mesela.
Altın Küreler'de aday olmuştu, film çok konuşuldu, dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde gayet yaygın biçimde gösterime girdi.
Herkes de sevdi filmi ama burada aday olmaması...
Gerçekten çok şaşırtıcı.
Onun dışında yılın en büyük sürprizi Japon çizgi filmi Demon Slayer Infinity Castle'ın elde ettiği başarıydı arkadaşlar.
Toplamda 750 milyon doların üzerinde hasılat yaptı bu film.
Gösterime girmediği ülke kalmadı.
Puanları çok yüksek.
Çok sevildi ve...
Sinema tarihinin de en çok izlenen Japon çizgi filmi oldu.
Oscar adayı olmak için başka nasıl bir başarıya imza atması lazım bir filmin ben bunu bilmiyorum.
Ve bu film en iyi animasyon dalında Oscar adayı olarak seçilemedi.
Akademinin bu kadar başarılı olmuş bir filme sırt dönmesi açıklanır bir şey değil.
Ve son olarak Wicked for Good filmi Hiçbir dalda Oscar adayı olmadı.
Bu filmin ilk bölümü Wicked filmi tam 10 dalda Oscar adayı olmuştu ve...
Teknik dallarda da iki Oscar almıştı az aldı yani çok daha fazla Oscar alabilirdi dediğimiz de bir filmdi aynı zamanda.
İşte bu filmin devamının hiçbir dalda Oscar'a aday olmaması daha şimdiden gecenin sürprizlerinden bir tanesi olarak kabul edilmesi lazım.
Çok garip bir durum. Bunun dışında Oscar adayı olması beklenen çok sayıda film, isim vs.
vardı ama çok da uzatmayayım sohbeti.
Daha şimdiden bir açıdan hem çok beklendik hiç de sürprizi olmayacak bir gece olarak görüyorum ben.
2026'nın Oscar gecesini ama aday dağıtımında baya garip hiç beklenmedik durumların da ortaya çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Bakalım nasıl bir Oscar gecesi karşımıza gelecek.
Şimdilik bu sohbeti bir kenara ayıralım şöyle.
Oscarlar dağıtında tekrar bu konuya döneceğiz arkadaşlar.
Geçtiğimiz haftanın bir başka çok önemli sinema gündemi son haftalarda ne yazık ki tüm dünyanın endişeyle takip ettiği İran'daki sosyal politik
karışıklıklar, baskılar, ölümler.
Şimdi çok yuvarlak bir yorum yapmak lazım çünkü aslında orada neler dönüyor tam olarak onu da bilmiyoruz.
Çünkü İran'da zaten sosyal medya, internet çok ciddi baskı altında ve...
Bağımsız kaynaklardan haber alınamadığı için ne kadar ölü var ne kadar yaralı var durum yani halkın durumu nedir pek de iyi bilmiyoruz ama baskıcı İran rejiminin kendisine
direnen aydın halk kesimlerine yaptığı baskı tüm dünyada elbette eleştirilerle ve protestolarla karşılandı.
İşte toplam 800 sinemacının da katıldığı ve aralarında Juliette Binoche, Yorgos Lantimos gibi önemli isimlerin de olduğu bir grup sinemacı İran'daki
baskıcı rejimin uygulamalarını protesto ettiler ve kınadılar.
Ve aynı zamanda bu yıl hem Altın Küreler'de hem Kaan Film Festivali'nde hem de Oscar adaylarında olan It Was Just An Accident filminin yönetmeni Cafer Panahi'nin çok önemli açıklamaları
oldu. Instagram hesabından bir açıklama yaptı ve dedi ki İran hükümeti Tamam yani kendi halkına bir baskı uyguluyor, insanları öldürüyor tamam ama aynı zamanda ülkenin sinemacılarına
da ve sanatçılarına da apayrı bir baskı uyguluyor dedi.
Cevat Ganji diye bir sinemacı var, film yapımcısı.
O öldürülmüş ve onu hükümetin öldürdüğünü söylüyor.
Şimdi bir de tabii şu parantezi de açalım biliyorsunuz İran sineması.
Yani tarihinin en güçlü dönemlerinden bir tanesini yaşıyor.
Yani yaklaşık şu son 20-25 yıldır İran sinemasından muhteşem yönetmenler ve muhteşem filmler çıktı.
Hatta bakınız şunu söyleyeyim size.
Hani Hollywood çok kötü, Avrupa eskisi gibi değil falan diye böyle eriştiriyoruz ya batının sinemasını.
Son 20 yılda...
İki ülke sineması çok ciddi bir çıkış yakaladı.
Bir tanesi Kore sineması, bir tanesi de işte İran sineması ve hatta politik olarak bakarsak İran sineması şu an...
Dünyanın en dolu, en düşünsel, en sağlam metinlere sahip sineması konumunda.
İşte İran hükümetinin özellikle İranlı sinemacılara uyguladığı ya da uygulayacağı baskı bu durumu ne yazık ki değiştirebilir ve İranlı sinemacıların kameraları kararabilir.
Umuyoruz ki böyle bir durum olmaz ancak...
İran'daki gelişmeleri üzülerek takip etmeye devam edeceğiz.
İşte bu duruma karşı da sinema dünyası sessiz kalamadı.
Bu konuyla ilgili çok sayıda makale var arkadaşlar.
Burada daha da detayına inmeyeyim.
Merak eden arkadaşlar kısa bir aramayla bu konunun detaylarına ulaşabilirler.
Şimdi bir başka önemli gündem maddesi.
Benim çok hoşuma gitti.
Şöyle ki. Geçtiğimiz hafta ben size bu haftalık bu kadarın 13.
bölümünde yapay zekanın sinema dünyasındaki etkileri üzerine detaylı bir inceleme sunmaya çalışmıştım.
Ve orada özellikle şu noktaya vurgu yapmaya çalışmıştım.
Yapay zeka teknolojisi gereği devasa bilgi yığınından oluşan internet dünyasını hiçbir izin almadan, tehlif ödemeden kullanıyor sanal oyuncular yani yapay
zeka ile oluşturan oyuncular da bugüne kadar birikmiş olan oyunculuk mesleğinin ve sanatının birikimlerini izinsiz ve sahipsiz kullandığı için Hollywood Oyuncu
Birliği'nden tepki gelmişti zaten ve bu çözümsüz bir konu arkadaşlar.
Bunu çözmek mümkün olmayacaktır.
Benim bu sohbetimin tam üzerine geçtiğimiz hafta arasında Joseph Gordon-Lewis, Cate Blanchett ve Scarlett Johansson gibi çok önemli ve
değerli oyuncuların da bulunduğu toplam 700 sinemacı yapay zekanın sinema üzerine etkileri üzerine bir ortak bir bildiri yayınladılar.
Dediler ki yapay zeka sinemacıların emeğini telif ödemeden izinsiz kullanıyor.
Bu haksızlıktır hatta bu hırsızlıktır dediler.
Hatta şöyle de bir durum var ben onu görmedim bir aradım taradım hani bir bakayım böyle bir şey var mı diye ama galiba birileri Scarlett Johansson'un yüzünü kullanıp yapay zekayla hani bir kısa
film falan üretmiş galiba diyorum ben bulamadım yani istediğiniz sosyal medya ortamında tabii Scarlett Johansson yazın milyonlarca şey çıkıyor yani öyle bir şeye tam ulaşamadım ama Scarlett Johansson da zaten O yapay zeka şirketini
dava etmiş ve işte oyunculardan yapay zekanın sinemada kullanımına yüksek sesler çıkmaya başladı arkadaşlar.
Bu sesler daha da artacak hiç şüpheniz olmasın ancak bir şey yapılabiliyorsa...
Tamam büyük şirketler yani adı olan çok ciddi ekonomik hacimlere ulaşan şirketler yapay zekayı izinsiz kullanamayacaklardır belki ama sinema dünyası büyük şirketlerden yani
kolay takip edilebilir adalardan ibaret değil.
Sayısız sinemacı var yani adı sana olan olmayan yani başka birileri Cate Blanchett'in yüzünü kullanıp Bir kısa film yapıp Cate Blanchett'ı başrole koyacaktır yani.
Bunu engellemek pek de mümkün olmayacaktır diye tahmin ediyorum ben.
Bu konu kısışacak yani.
Yine konunun çok sayıda detayı var.
Detayını merak eden arkadaşlar kısa bir aramayla bu haberle ilgili paylaşılmış makalelere ulaşabilirler.
Geçtiğimiz haftanın bir başka önemli gündemi ki her yıl zaten bu önemli gündemi biz de kısaca da olsa uğruyoruz.
Altın Ahududular.
Yılın en iyileri Altın Küreler'de, Oscar'larda seçiliyor ama Oscar'lardan bir hafta önce de en kötüler seçiliyor.
Bu yılki en kötülerde bizim için biraz hayal kırıklığı söz konusu.
Neden? Çünkü listeye baktığımda bu filmlerin hemen hemen hiçbirinin Türkiye'de gösterime girmediğini görüyoruz.
Yine de bizim de izleyebildiğimiz birkaç tane isim var.
Birincisi Şirinler mesela birden çok dalda Altın Ahududu adayı oldu.
Hiç şaşırmadık.
Tron Ares filmindeki Yaret Leto en kötü erkek oyuncu dalında aday olmuş.
Hiç şaşırmadım gerçekten oradaki performansı.
Aslında performans çok kötü değildi de.
Ona yazılmış karakter ve film o kadar vasattı ki Yaret Leto'da gayet böyle çok kötü görünüyordu yani gerçekten.
Ondan dolayı hiç şaşırmadım.
Güzel bir liste var yani bayağı biliyorsunuz Altın Ağı Dudular eğlenceli oluyor böyle gülüyoruz eğleniyoruz.
Ondan dolayı evet bu listeyi de ben burada tamamını saymayayım.
Kısaca bir göz atabilirler.
Geçtiğimiz haftanın bir başka önemli gündemi 76.
Berlin Film Festivali idi.
Berlin Film Festivali zaten önemli ödül sistemlerinden, etkinliklerden bir tanesidir ama bu sene festivalde Türk sinemacılar ve bir Türk filmleri istilası var arkadaşlar.
İlker Çatak ve Emin Alper'in son filmleri ana yarışmada yarışacaklar.
Bu çok güzel. Onun dışında...
Burak Çevi'nin, Dalia Keleş'in ve Banu Sıvıcı'nın filmleri de ilk gösterimlerini Berlin Film Festivali'nde yapacaklar.
Yani Berlin Film Festivali'nde bu yıl çok sayıda Türk filmi gerek yarışacak gerekse de gösterim alacak.
Bu çok güzel bir haber. Umuyoruz ki bu sinemacılarımızın bu eserleri çok daha geniş kitlelere ulaşır.
Tüm Avrupa sinema severleri hem bu isimleri elbette bu isimlerin de önderliğinde Türk sinemasını daha da fazla deneyimleme şansına erişirler.
Bir başka önemli gündem ama bu gündem biraz da böyle şey üzerine böyle çok da umutlu olmadığım bir gündem.
Şöyle ki şimdi Lara Croft bir oyun dünyası karakteri ve hatta oyun dünyasının en tanınan kadın aksiyon yıldızıdır.
Geçtiğimiz yıllarda iki önemli oyuncu Lara Croft karakterini canlandırmışlardı ve uzun mesaj filmler yapılmıştı bunlar üzerine.
İlk canlandıran Angelina Jolie idi.
Ondan sonra Alicia Vikander canlandırmıştı.
İşte şimdi de Lara Croft'un dizisi yapılıyor ve dizide de Lara Croft'u yakın dönemin parlak yıldızlarından Sophie Turner canlandıracak.
Okey güzel. Ancak ben kendi şahsi fikrimi söyleyeyim.
Bugüne kadar yapılmış Lara Croft filmlerinin hepsi Ne yazık ki çok kötüydü.
Yani Angelina Jolie'yi evet çok severiz.
Çok değerli bir oyuncu. Alicia Vikander o da Angelina Jolie kalibresinde olmasa da yakın dönemin parlak oyuncularından bir tanesi.
Güzel performansları var. İyi bir oyuncu ama deli saçması senaryolar.
Hiçbir ikna ediciliği olmayan bir aksiyon yığını bölüyor.
Gerçekten kötü filmlerdir arkadaşlar.
Detaya inmek bile içimden gelmiyor.
Ondan dolayı dizinin de pek iyi olacağını beklemiyorum.
Yine de seven sinema sever arkadaşlar Sophie Turner'ın Lara Croft kompozisyonu ile birlikte Lara Croft dizisini takip edeceklerdir muhtemelen.
Buradan da onu hatırlatmış olayım.
Geçtiğimiz haftanın bir başka önemli sinema gündemi ise 2026'nın merakla beklenen projeleri arasında andığım Masters of Universe.
Yeni He-Man filminin fragmanının yayınlanmasıydı.
Şimdi bu film uzun bir hazırlık aşaması yaşadı yaşamasına ama biz bundan haberdar olmamıştık.
Biraz hızlı geldi yani. Bir anda adı geldi.
Adı geldikten bir, bir buçuk ay sonra fragman yayınlandı.
Fragman güzel görünüyor yani.
Özenilmiş, yüksek bütçeli, yüksek enerjili bir film geliyor gibi görünüyor.
Ve He-Man'i canlandıran Nicholas Galitzin çok tanıdığımız bir oyuncu değil.
Güzel, yakışıklı, vücutlu falan.
Klasik bir Hollywood aksiyon jönü olmaya uygun bir tipleme böyle.
Yani He-Man rolüne yakışmış bence.
5 Haziran'da gösterime girecek.
Çok da fazla zaman yok ama iyi bir film olabilir gerçekten.
Ve zaten başarılı olursa çok yüksek olasılıkla bu bir evrene dönüşür.
Yani devam filmleri yapılır.
Onun içinden çıkacak bir spin-off film mutlaka olacaktır.
Çünkü neticede He-Man kendi evreniyle gelen bir film.
Yani bu öncü film... Aynı zamanda evreni de bize tanıtma yükümlülüğünde olduğu için bu önemli bir film olacak gibi geliyor bana.
Bakalım nasıl olacak göreceğiz.
Evet bu haftanın sinema gündemi yaklaşık olarak böyleydi.
Şimdi gelelim The Rip filmine.
Ancak Rip'e gelmeden önce de şunu belirtmem lazım.
Şimdi bu hafta vizyonda yeni gösterime girmiş filmler de var.
The Rip Netflix'in yaptığı ve sadece Netflix'te...
gösterilen bir film oldu ve birkaç haftadır da hem bekleniyordu üzerine konuşulmuştu.
Özellikle de başrollerdeki Matt Damon ve Ben Affleck'in bir arada olmasından.
Neden? Çünkü Damon ile Affleck Çok eski dostlar birbirlerini çok seviyorlar.
Harika var yani böyle.
Bir arada çok sayıda film yaptılar.
Özellikle o ikisini de biz nerede duyduk tanıdık.
Sinema dünyasında enfes bir giriş yapmışlardı.
Şimdi sohbeti uzatıyorum ama bunu da fırsat bulmuşken hatırlatayım size.
1997 yılında Can Dostum diye bir film vardı.
90'ların efsane projelerinden bir tanesidir o.
Bir Amerikan bağımsız filmidir aslında.
Yönetmeni de Gus Van Sant'tır.
Amerikan bağımsızlarının ilk akla gelen en harika yönetmenlerinden bir tanesidir.
Şimdi Can Dostum filmi enfes bir karakter dramasıydı.
Ve Matt Damon ve Ben Affleck daha 20'li yaşlarındaydılar.
Ve oyunculardı yani. Ondan önce de birkaç filmde oynamışlıkları vardı ama...
Sinema dünyasında hem yeni girmişler daha çok gençler en iyi senaryo Oscar'ını almışlardı.
Bakınız o kadar genç ve daha çok da oyuncu olarak tanınan iki oyuncunun bu kadar daha yazdıkları ilk senaryoda en iyi senaryo Oscar'ı da almaları gerçekten çok çarpıcıydı.
Zaten Can Dostum filmi yanlış hatırlamıyorsam 10 dalda Oscar'a dayı olup 2 dalda da Oscar almıştı.
Bir de en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Robin Williams.
Çok harika bir oyuncu ve o filmdeki performansı da muhteşemdi.
İşte Matt Damon ve Ben Affleck ondan sonra da...
Çok prestijli işler yaptılar.
Matt Damon pek yönetmenliğe soyulmadı ama Ben Affleck yönetmen olarak da harika işler çıkardı.
İşte bu iki parlak oyuncunun tekrar aynı filmde bulunmaları ve tabii başrolde olmalarıyla öne çıktı The Rip filmi.
Ancak şu an gündemde başka birkaç daha film var aslında.
Özellikle şu an...
En fazla konuşulan filmlerden bir tanesi Merhamet Yok filmi.
Başrolünde Rebecca Ferguson ve Chris Pratt var.
Onun dışında 28 yıl sonra Bone Temple, Kemik Tapınağı filmi gösterime girdi.
Onun üzerine de konuşabiliriz ama...
Son birkaç ayda 28 yıl sonra üzerine çok konuştuk ya.
Yani ben doldum arkadaşlar.
Post apokaliptik zombi filmlerini bu aralar biraz konuşmayalım ya.
Bu yetti gerçekten yani.
Ve burada da bir parantez açayım.
Aslına bakarsanız 28 yıl sonra filmi Danny Boyle'ın ta işte 2000'lerin başında yaptığı 28 gün sonra filminin aynı efsaneyi devam ettirme iddiasıydı.
Fena bir filmdi değildi ama...
O ilk filmin kalibresinde de değildi elbette.
Şimdi o filmin bir devamı yapıldı.
Bu Kemik Tapınağı onun devamı.
Ama aradan ne kadar geçti?
6 ay falan geçti. Bu kadar kısa süre sonra bu filmin bir devamının yapılması aslında stratejik olarak biraz yanlış bir hamle bence.
Ondan dolayı hatta Kemik Tapınağı filminin bence gişesi bile kötü etkilenecek.
Ondan dolayı da yani burada stratejik bir hata var.
Dedim ya ben de çok... Post apokaliptik zombi filmi konuşasım yok.
The Rip filminden daha çok bahsetmek istiyorum.
Neyse evet gelelim şimdi Rip filmine.
Film tertemiz bir polisiye gerilim.
Çok böyle sırtını tam çatışmalı, kovalamacalı bir aksiyona dayandıran türden bir polisiye değil.
Gerilime biraz daha fazla dayanıyor.
Kısaca filmin öyküsünden bahsedeyim size.
Miami'deyiz ve Miami Polis Teşkilatı'nda tabi işte baskınlar yapan birimler var böyle.
Matt Damon burada bir ekibin şefi.
Bu ekipte 5-6 kişi var zaten o ekipteki en önde gelen böyle en güçlü polis memuru da Ben Affleck zaten.
Şimdi bu arada narkotik şubesi bunlar.
Bir yerden haber geliyor diyorlar ki şu evde uyuşturucu olduğuna dair bir şüphe var.
Gidin oraya bir bakın. Bu aralarda da Miami'deki polis teşkilatında kirli polisler var tabii hemen her şehirde olduğu gibi.
Ve bu polisler bir yerlerde uyuşturucu parası bulunca parayı alıp kaçma yönünde bir tercih belirliyorlar.
Yani Miami'deki hangi polis kirlidir, hangi polis temizdir bu biraz bulanık bir durum böyle.
Bu olay olmadan bir gece önce de bizim polislerimizin çok sevdiği başka bir polis arkadaşları öldürülmüş.
Onun ertesi günü bu yani.
Yani ortada çok ciddi bir gerilim durumu da var böyle.
Neyse bu polis ekibi oraya gidiyorlar ve bir evde 20 milyon dolar nakit buluyorlar arkadaşlar.
Bu inanılmaz bir rakam.
Yani insanın işini gücünü polislik kariyerini falan her şeyi bir kenara atıp alıp kaçması için kişiyi polis memurlarını karanlık tarafa çekmek için son derece yeterli bir rakam.
İşte bu ekip oraya gidiyorlar bu parayı buluyorlar ve Hani kanunları gereği ya da iç tüzükleri gereği o parayı olduğu yerde saymak zorundalarmış.
Hani orada sayacaksın kaç para olduğunu netleştireceksin sonra o parayı alıp işte merkeze götüreceksin bir de orada sayacaksın iki rakam aynı çıkmak zorunda gibi bir durum var.
Ancak diğer polis teşkilatı üyeleri yani aralarında kirli polisler olan polisler de bu ekibin orada 20 milyon dolar bulduğunu duyarsa ne yaparlar?
Yani böyle kılıç, silah, top, tüfek sırtlanıp buraya gelip bu ekibi öldürüp parayı almak da isteyebilirler değil mi?
Bir de öyle bir gerilim var işin içerisinde.
İşte bu ekip o 20 milyon doları sayıp merkeze götürüp adli makamlara teslim etme sürecinde bir sürü gerilim yaşıyorlar.
Bir sürü işin içerisinde şaşırtmacalar var, kandırmacalar var.
Kim kime güvenecek? Tabii bu 5-6 kişilik ekip onu da bilmiyor.
Yani ekip şefi de belki de kirli polistir.
Bunu da bilmiyoruz. Zaten film o tonu çok güzel tutturuyor.
Yani baştan sona keyifle izleyebileceğiniz gayet güzel bir film bence.
Şimdi polisiye deyince şu noktaya özellikle bir vurgu yapmam lazım ki.
Polisiye türü sinema tarihinin en kendine has klişelere, tiplemelere, öykü yapılarına, kendine has alt türlere sahip koskoca sarsılmaz bir ada.
Polisiye sinema gerçekten.
Bugün yapacağınız herhangi bir polisiye filmin arkasındaki çok zengin mirasa dayanmaması mümkün değil.
Yani ben özgün bir polisiye yapacağım diye yola çıkacak olsanız yüksek olasılıkla duvara toslarsınız.
Mutlaka yapacağınız polisiye film polisiye sinema tarihindeki...
belli alt türlere, belli tiplemelere, klişelere bir şeylere mutlaka dayanacak.
Şimdi bu Rip filmini polisiye sinema tarihinde bir noktaya koyacak olsam, evet, tür olarak o aksiyon değil.
Polisiyelerin içerisinde en sık rastladığımız tür kaynaşmalarından bir tanesi polisiye aksiyondur.
Bu biraz daha karakter odaklı bir gerilim polisiyesi olmuş.
Bu güzel, bu çok güzel yani.
Bunun başka güzel örnekleri de vardır.
Ancak özellikle...
Temiz polis, kirli polis klişesini harika kullanmış.
Anlamıyorsunuz yani çoğu filmde kirli polis filmin en azından ortasından sonra belli olur.
Hatta çoğu polisiyede filmin başında anlarsınız.
Ya şu adam veya şu kadın kesin kirli yani buna asla güvenilmez dersiniz.
Bunu biliyorsunuzdur.
Hatta filmler böyle ters köşe yapmaya çalışır.
Birini güzel göstermeye çalışır da onu yutmayız.
İşte The Rip filmi.
Kirli polis temiz polis ayrımını o kadar güzel kullanmış ki.
Kim kirli kim temiz kesinlikle anlamıyorsunuz.
Onun için zaten böyle hani tırnaklarınızı yiyerek izliyorsunuz diyeyim filmi.
Çok güzel oyunculuklar enfes.
Matt Damon'la Ben Affleck.
Çok güzel polis tiplemeleri çizmişler bize.
Onun dışında yan karakterler de çok güzel.
Yani güzel bir kadro, gayet iyi bir senaryo.
Güzel teknik işçilik, güzel yönetmenlik, şıkır şıkır akan enfes bir polisiye gerilim var karşımızda.
Gönül rahatlığı ile izlemenizi tavsiye ediyorum.
Ve son olarak şunu söyleyeyim.
Filmde çok güzel bir dramatik ton da var.
Şöyle ki... Polisiye dünyanın vazgeçilmez klişelerinden bir tanesi de şudur ki polisler yüksek oranda evliliklerini sürdüremezler.
Sevgilileriyle araları bozuktur.
Çocuklarına yeterince zaman ayıramazlar.
Yani polislerin özel hayatı her zaman kötüdür.
Devlet görevlisi olsalar da saat 5'te kapılarını kapatıp dairelerinden ayrılamazlar.
Gecenin ikisinde de telefon gelir hafta sonu.
Siz çocuğunuzun işte beyzbol maçına gittiniz hani çocuğunuzu izleyeceksiniz.
İzleyemeyeceksin arkadaşım bir telefon gelecek işte koş Görkem bak senin hani kovaladığın 5 senedir peşinde olduğun hırsız var ya şurada bir banka soymuş diye Görkem'i çağırırlar ve Görkem de o oğlunun son
final vuruşunu maçı kazanışını izleyemez yani bu polisiye dünyanın vazgeçilmez krişesidir.
İşte bu filmde böyle de bir yan öykü var ancak bunu hiç de klişe kullanmamayı başarmış.
Yani duygulu ve güzel kullanmış.
İyi bir polisiye olmasının yanı sıra riff filminde güzel böyle karakter, dramatik şeyler falan da var.
Yani özetle riff filmi beklediğimize değdi.
Güzel, akıcı, pırıl pırıl, tertemiz bir polisiye gerilim yapmışlar.
İzlemenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.
Evet bu hafta hem haftanın sinema gündemini hem Oscar adaylarını kısaca hem de şu an Netflix'te gösterimde olan The Rip filmini incelemeye ve konuşmaya
çalıştık. Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
