
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda sinemanın gündemini ve Muhteşem Marty ve Hamnet filmlerini inceledik. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba Sinematris't'e Görkem Öge ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda haftanın sinema gündeminden ve Muhteşem Marty ve Hamnet filmlerinden bahsedeceğiz.
Bu iki film 2025'in en önemli filmleri arasında ve aynı zamanda Muhteşem Marty 9 dalda Hamnet filmi ise 8 dalda Oscar adayı oldu.
Çokça konuşuldular, çokça izlendiler ve ülkemizde de diğer Oscar adayı filmlere göre biraz daha geç gösterime girmişlerdi.
Yani onları yakın zamana kadar izleme fırsatına sahip olamamıştık.
Ondan dolayı da biraz daha Oscar'lardan önce bu filmleri izlemek istediğimiz için de biraz daha heyecanlıydık, istekliydik.
Sonunda evet bu filmler gösterime girdi.
Bu iki filmden size detaylıca bahsedeceğim.
Ancak ondan önce haftanın gündemine kısaca bir göz atalım.
Şimdi geçtiğimiz haftanın en önemli gündem maddelerinden bir tanesi...
Bir tanesi Berlin Film Festivali'ydi ki geçtiğimiz haftalarda da Berlin Film Festivali zaten söz konusu olmuştu.
İki ayrı sebeple.
Birincisi bu yıl Berlin Film Festivali'nde İlker Çatağan Sarı Zarflar filmi ve Emin Alper'in de Kurtuluş filmleri hem ilk gösterimlerini almışlardı hem de ödül adaylıkları
almışlardı. Ondan dolayı bu bizde bir heyecan yaratmıştı.
Çok önemliydi. Bu bir. İkincisi de...
Festivalin açılış günü jüri başkanı olan Wim Wenders sorulan Gazze ile ilgili sorulara biz sinemacılar olarak ve Berlin Film Festivali olarak tarafsız kalmalıyız
gibi bir açıklama yapmıştı ve Bu açıklama ciddi bir kitle tarafından eleştirilerle karşılanmıştı.
Bundan dolayı da Berlin Film Festivali'nin sohbeti sinema dünyasında bir türlü bitmiyor.
İşte bu hafta da artık ödüller dağıtıldı.
İlker Çatak ve Emin Alper'in filmleri Berlin Film Festivali'nin en büyük iki ödülünü aldılar.
En iyi filmi yani Altın Ayı ödülünü İlker Çatak'ın Zarı Sarflar filmi.
İkinci büyük ödül olan büyük jüri ödülünü de Emin Alper'in Kurtuluş filmleri aldılar.
Gerçekten bu bizim için çok gurur verici, çok mutluluk verici bir şey.
Yönetmenlerimizi tabii ki burada kutluyoruz.
Bu filmleri de Türkiye'de gösterime girdiğinde ben mutlaka izlemeye çalışacağım ve sizlere bu filmlerle ilgili fikirlerimi sunmaya çalışacağım.
Şimdi Berlin Film Festivali demişken...
İki önemli sebep dedik ya çok konuşuldu.
Bir tanesi de elbette işin politik tarafıydı.
İşte Berlin Film Festivali'nin ve Wim Wenders'ın yaptığı bu açıklamaya karşı çok önemli sinemacıların içerisinde bulunduğu 80 kadar sinemacı bir eleştirim metni yayınladılar.
Bu sinemacıların içerisinde Tilda Swinton, Adam McKay, Brian Cox ve Javier Bardem gibi çok değerli isimler de var.
Söz konusu bildiri internette yayınlandı arkadaşlar.
Kısa bir aramayla tüm metni görebilirsiniz.
Ben tamamını tabi burada okumayayım ama.
Özetle Berlin Film Festivali'nin ve Wim Wenders'ın sunduğu tavrı eleştiriyorlar.
Tarafsız olmanız, Gazze'deki soykırıma bir eleştiri dile getirmemenizi hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.
Ve sizi kınıyoruz.
Etrafında bir açıklama bu.
Çok güzel de bir metin yayınlanmış gerçekten.
Yani bu bağlamda Berlin Film Festivali...
İkinci kez aldığı tavır yüzünden eleştirilmiş olduğu ve işte bu da geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan sinema gündemlerinden bir tanesiydi.
Şimdi bir başka önemli gündem yine sinema dünyasından çok parlak bir yıldız kaydı.
Robert Duvall 95 yaşında hayatını kaybetti.
Şimdi kariyeri çok zengin çok önemli bir oyuncu.
Bir Oscar'ı da vardı zaten ancak ben en kısa yoldan size Robert Duvall'ı şuradan hatırlatayım.
Godfather 3'lemesinde Carleone ailesinin baş danışmanı evlat edinilmiş oğulları ve aynı zamanda Avukatları olan Tom Hagen rolünü oynayan
oyuncuydu Robert Duvall ve aynı zamanda da yine Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now filminde Albay Kilgore karakterini canlandırmıştı.
Sabahları napalm kokusuna bayılırım.
Rap'liği zaten sinema tarihine geçmiş seviyede meşhurdur, harikadır yani.
Gerçekten enfes bir oyuncuydu yani unutulmaz performansları var.
Sadece bir de hani biraz detay ama benim açımdan çok önemli onu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Robert Duvall tutkulu bir tango dansçısıydı ve Suikast Tangosu diye de bir filmi vardı.
Amerika'dan işte bir ajan Arjantin'e gidiyor.
Orada işte birilerini öldürecek falan.
Arjantin'de tangoyla tanışıyor, dans ediyor vs.
Şimdi ben de bir tango dansçısı olduğum için Robert Duvall'ın tango dansına olan tutkusunu...
Sevinçle karşılamışımdır.
Aynı zamanda filmde tango tarihinin önemli birkaç dansçısı da yer alıyordu.
Geraldine Rojas vardı.
Javier Rodriguez vardı.
Pablo Verón vardı. Bunlar çok önemli tangocular gerçekten.
Ki kendisi de zaten bir tango dansçısıydı.
Ve filmde de dans ettiği bir iki tane tango sahnesi var.
Çok hoş da bir filmdir yani.
Güzel bir filmdir. Ve tüm bunlara ek olarak da Robert Duvall Hollywood'un o ışıltılı dünyasından, magazin dünyasından da...
Uzak ve mütevazi bir hayat yaşayan bir oyuncuydu.
Yani saygınlığını da tüm kariyeri boyunca hiçbir zaman zedelememiş kişisel olarak da çok harika bir insandı.
Ondan dolayı Robert Duvall elbette unutulmayacaktır, saygıyla anılacaktır diyerek biz de burada anmış olalım.
Geçen haftanın bir başka ilginç gündemi diyeceğim buna ki...
Birazdan Hamlet filminden detaylıca bahsedeceğim ama Hamlet filmi Türk gişelerinde çok başarılı oldu arkadaşlar.
Bakınız bu çok ilginç. Neden?
Çünkü Hamlet yüksek bir hasılat rakamına ulaşması beklenen bir film değildi.
Aksiyon yok, vurdu kırdı yok, eğlence yok, bol efektler yok, çok tanınan popüler oyuncular yok filmde.
Son hafta itibariyle Türkiye'de 270...
bin kişi tarafından izlendi Hamlet.
Birçok Hollywood popüler filmi bile bu kadar izlenmiyor Türkiye'de.
Netflix öncesi döneme göre gişeler zaten tüm dünyada da ülkemizde de düşüyor.
İşte bu gerilemeye rağmen Hamlet'in Türkiye'de bu kadar izlenmesi bence gerçekten şaşırtıcı ki harika bir şey.
Ki film de zaten iyi ama bunu ben daha çok Hem notlarına hem de biraz fısıltı gazetesi deriz ya.
Biraz fısıltı gazetesine bağlıyorum ben.
Gerçekten konuşuldu Hamlet.
Türk sinema seyircisinin de aslında iyi filme, kaliteli filme ilgi...
duyduğunu gösteriyor arkadaşlar.
Evet bu haftanın sinema gündemi yaklaşık olarak böyleydi.
Şimdi gelelim haftanın filmlerine.
Önce Muhteşem Marti filminden bahsedeceğim size.
Şimdi 1950'li yıllar Amerikasındayız ve baş karakterimiz bir masa tenisi oyuncusu olan Marty Mouser, Timothy Chalamet'in canlandırdığı.
Amerika'nın en iyi masa tenisi sporcusu olarak görülüyor.
Ancak bir ayakkabı mağazasında satış elemanı olarak çalışıyor, ekonomik durum...
Sosyokültürel olarak Amerika'nın kötü bir lokasyonunda oturuyor falan ve kendisi de bayağı bir kontrolsüz, yarı serseri, aşırı geveze, aşırı konuşkan, numaracı, yalancı,
dolancı çok garip bir karakter.
Yani gerçekten ilginç bir karakter Martin Mazur.
Ve Amerika'nın en iyi masa tenisçisi olarak Japonya'ya uluslararası masa tenisi müsabakasına katılmak istiyor.
Ancak o zamanlar masa tenisi pek de tanınmayan bir spor olduğu için bir destekçisi yok, bunun federasyonu yok, sporcuları yok, teknik direktörleri yok, hiçbir şey yok.
Yani bir camia teşkil etmiş bir spor olmadığı için Marty karakteri Japonya'ya gidebilmek için, kendisi de fakir ya, bir paraya ihtiyacı var neticede.
Bu bütçeyi bulabilmek için...
Elinden gelen her şeyi yapıyor ve zengin bir iş adamına kendisinden yardımcı olmasını istiyor.
Bu çevrede bir sevgilisi var işte onunla sevişmişler ve bu seviştiği kadın da aynı zamanda evli bir kadın.
O kadını hamile bırakıyor.
Bir yandan mahallede birilerinden borç almış onu vermemiş.
Bir yandan yani kendi dünyasında son derece sorunlu sıkıntılı bir sürü problemi olan ve bu problemlerle uğraşırken Bir yandan da Japonya'ya gidebilmek
için bir miktar para bulması gereken Martin'in karmakarışık, biraz suç öyküsüne kayan, biraz karakter dramına kayan, biraz da komediye kayan macerasını
izliyoruz film boyunca.
Enfes bir hem senaryo kurgusu var hem de teknik kurgusu var.
Akıyor gidiyor böyle. Karakterleri harika.
Oyunculuklar enfes ve Timothy Chalamet bu rolüyle...
Amerikan Eleştirmenler Birliği ödülünde en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı.
En iyi erkek oyuncu Oscar'ını alırsa da hiç şaşırmam.
Gerçekten harika bir film.
Ancak şimdi neticede bu film masa tenisi oyuncusu olan Marty Mauser'in üzerine değil mi?
Tüm gerilim bu karakterin dünyanın en iyi masa tenisi oyuncusu olmaya çalışmasının üzerine.
Film bu gerilimi anlatıyor gibi görünüyor ama filmin %90'ında...
Buna dair hiçbir şey yok.
O harika sahneler, o komik, duygulu, maceralı, gerilimli, sayısız sahne, sayısız maceraya ben şunu soruyorum.
Yani onlar çok güzel olsa da bakın çok tatlı bir öykü olsa da şunu diyorum.
Ya bunların macerayla ne alakası var?
Yani film baş karakterini ana macerasından, ana hedefinden o kadar uzaklaştırıyor ki bunun bir anlamı kalmıyor.
Yani ne izliyorum ki ben oluyorum?
Filmin daha ilk sahnelerinde Marty karakterinin Japon bir masa tenisçiye yenilişini görüyoruz.
Bu da tabii çok zoruna gidiyor.
Ben şampiyon olabilirim, onu yenebilirim.
E onu yenebilmek için ne yapmam lazım?
Japonya'daki uluslararası tenis müsabakasına gitmem lazım.
Yani filmin en başında bu karakterin bu motivasyonunu görüyoruz biz.
Filmi izlerseniz harika bir macera izleyeceksiniz ama...
Karakterin ve filmin temel derdiyle hiç alakası olmayan bir film izlemiş olacaksınız gibi bir durum var ortada gerçekten.
Bu bağlamda ortalama bir film çok da iyi değil demeye asla dilim varmıyor.
Çünkü filmdeki oyunculuklar, senaryo, yönetmenlik, işte işin komedi tarafı, dram tarafı, sinematik tarafı her şeyi harika.
Ama film... Dramatik olarak problemli bence.
Onun dışında gerçekliğe uygun değil.
Çok karakterleri fazla esnetmiş, fazla eğmiş bükmüş.
Gerçek hayatta ne kadar tutarlı bunu bilmiyorum.
Muhteşem Marti filminin gerçeklikle hiç alakası olmadığını düşündüğüm.
Yani çok böyle ikna edicilikten uzak da bir sürü detayı var.
Ondan dolayı da filmin bazı açılardan eleştirilebileceğini düşünüyorum ben.
Filmin harika birçok tarafı var ama çok iyi bir film demeye de dilim varmıyor.
Bir sürü de kusuru var ve özellikle de dramatik olarak sıkıntılı bir film olduğunu düşünüyorum.
Ancak bence hem övülecek hem de eleştirilecek bir sürü tarafı olması zaten Muhteşem Marti filmini bence cazip kılıyor.
Yani beğenecek de olsanız beğenmeyecek de olsanız Muhteşem Marti filmini...
İzlemenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.
Evet şimdi gelelim Hamnet filmine.
Şimdi Hamnet ile ilgili anlatacak çok şey var.
Ama peşinden söyleyeyim.
Yılın en iyi filmlerinden bir tanesi olduğunu düşünüyorum ben de.
William Shakespeare hangi yıllarda yaşadı?
16. yüzyılda yaşadı ve kendisi Latince dersler veren.
Şiir yazıyor, öyküler yazıyor falan.
Henüz çok meşhur olmamış ama entelektüel bir ailenin oğlu.
Diğer baş karakter Jesse Böple'nin canlandırdığı Agnes karakteri de daha çiftçi bir ailenin üvey kızı.
Bu aile tabii çiftçi bir aile olduğu için o kadar da entelektüel bir aile değil.
Ve özellikle de...
Agnes karakteri ailesinden biraz kopuk doğayla çok iç içe sürekli ormanda zaman geçiren bir şahin yetiştiriyor.
Yani çok sevdiği bir kuşu var ve filmin zaten ilk çekiminde hani Claude Zahon'un filmi böyle başlatmasının bir anlamı var.
Böyle gökyüzüne doğru ağaçları gösteriyor.
Yemyeşil enfes harika bir orman.
Kamera böyle ağaçtan ağacın gövdesini çekiyor.
Aşağıya doğru yani köklere toprağa iniyor.
Ve bize köklerini gösteriyor.
Orada da Agnes karakteri tam bir cenin pozisyonunda böyle ağacın köklerinde toprağa yatmış.
Bundan tam şu anlam çıkıyor.
Agnes karakteri doğanın kızı.
Doğanın rahminde cenin pozisyonunda yatıyor.
Hani onu doğa besliyor, büyütüyor, doğuruyor gibi.
Bir anlam veriyor bize burada kloyüze.
Şimdi Will karakteri o hani çiftçi aileye gidiyor dedik ya onun çocuklarına latince öğretiyor ve burada Agnes karakteriyle tanışıyorlar.
Birbirlerinden hoşlanıyorlar, sevgili oluyorlar, sevişiyorlar ve onun üzerine de evlenmek istiyorlar.
Tabi Will'in ailesi biraz daha böyle entelektüel bir aile olduğu için Agnes'in tırnak içinde cahil çiftçi ailesinin kızını almasını istemiyor.
Will'in babası falan ama yok.
İki tarafta ailesine itiraz ediyorlar.
Bir şekilde evleniyorlar.
Güzel bir ilişkileri oluyor.
Yani Will karakteri ailesine yani çocuklarına eşinaf düşkün.
Çok seviyor. Yani çok iyi bir baba ve iyi bir eş.
Ancak yani yazarlık ya o sanatçılık içgüdüleri o ilhamları bir türlü durmadığı için.
Tabii bunlar İngiltere'nin görece bir köyünde yaşıyorlar böyle.
Kırsal bir yer. Büyükşehir'e gitmesi lazım.
Niye? Sanatçıya köyde ekmek yok elbette.
Bugün bile öyle yani. William eşini ikna ediyor.
Ben Büyükşehir'e gitmek zorundayım.
Agnes da tabii kocasını çok sevdiği için hem kendisine çok iyi bir eş hem çocuklarına çok iyi bir baba olduğu için ve onun gerçek bir sanatçı olduğuna da ikna olduğu için tamam diyor sen git.
Yani ben burada hani geçiniriz bir şekilde.
Problem yok. Çocuklarıma ben bakarım, çalışırım.
Sen git sanatını yap gibi.
Kocasına destek çıkıyor ve Will de tabii büyük şehre gidiyor.
Ve biz film boyunca sürekli Agnes'i izliyoruz.
Yani William Shakespeare yani burada başroldeki William ikinci rolde denebilir.
Daha çok Agnes'in yani eşinin öyküsünü izliyoruz biz burada.
Bir büyük kız var abla konumunda.
Küçük olan iki çocuk bir kız bir erkek.
Bunlar ikiz kardeşler.
Ve bir veba salgını geliyor.
Bu veba salgınında kız olan küçük çocuk...
Hastalıktan çok daha fazla etkileniyor.
Yani hasta ölmek üzere onu işte yaşatmaya çalışıyorlar falan.
Tabi o zamanlar henüz tıp hiç gelişmediği için tamamen doğal seçilim arkadaşlar.
Ne bir tedavi var ne bir ilaç var hiçbir şey yok.
Hastalık geliyor yaşayan yaşıyor hastalığa dayanabilen dayanamayan ölüyor.
Ve diğer erkek çocuk bir şekilde kendi ikizini yani kız kardeşini hayata döndürüp kendisi ölüyor.
Erkek çocuk ölüyor. Ve bunun üzerine Will karakteri koşa koşa ailesinin yanına geliyor ve erkek çocuğunun öldüğünü görüyor.
Hatta yolda biraz böyle fantastik mesajlar alıyor.
Kız çocuğunun öleceğine dair hatta haberler alıyor gibi bir şey.
Geliyor görüyor ki erkek çocuğu ölmüş ve bunun üzerine ilk kez hani evliliklerinde ilişkilerinde eş Agnes'le Eşi Will arasına bir soğukluk giriyor.
Agnes tabi kocasına çok kızgın.
Sen yanımda değilsin.
Zaten çocuklarım ben tek başıma bakıyorum.
Ama aynı zamanda bak yoksun ve çocuğumuz öldü.
Sen neredesin? Gibi bir suçlamayla kocasıyla arasına çok ciddi bir soğukluk giriyor.
Ve bunun üzerine Will ben tekrar gideceğim diyor.
Seni tekrar bırakacağım ve bunu Agnes yani karısı hiçbir şekilde kabullenemiyor.
Artık iyice soğuyor yani kocasından.
Burada biz kıyametler yaşıyoruz.
Çocuğumuz ölüyor perişan haldeyiz hastalık vurmuş bir şeyler olmuş.
Sen hala gidiyorsun diye kocasına çok itiraz ediyor ama Will gerçekten tekrar gidiyor.
Bu noktaya kadar aslında film ya filmin ilk yarısından fazlası neredeyse tamam güzel bir öykü anlatıyor çok duygulu muygulu her şey harika okey ama sürekli tohumlar eker halde.
Ya gerçekten şunu diyorsunuz ya bu Will nereye gidiyor be kardeşim?
Yani sonra bunun anlamı çıkıyor tabii.
Neyse en sonunda bir tane tiyatro bileti geliyor Agnes karakterinin eline yani kendi kocası Londra'da bir öykü yazmış ve bu öykü ölen oğlunun üzerineymiş.
Şimdi filmin adının anlamı onu da belirtmedim ya hemen belirteyim bu noktada.
Ölen oğullarının adı Hamlet.
Yani filme adını veren karakter ailenin oğlu.
Ve filmin başında da şöyle bir belirteç geçiyor.
Hamlet ismi o yıllarda İngiltere'de aynı zamanda Hamlet.
Yani aradaki N harfi ve L harfi o ismi de kullananlar var.
Bu ismi de kullananlar var.
Film zaten bunu bizde başında belirtiyor.
Ve oğullarının adı Hamlet.
Ve duyuyoruz ki.
Will sürekli ailesini yalnız bırakıyordu ya.
Niçin yalnız bırakıyormuş biliyor musunuz?
Hamlet oyununu yazmak ve sahneleyebilmek için.
Bu arada küçük bir parantez.
William karakteri sürekli şehre gidiyor.
Orada hani tiyatro yapıyor, sanat yapıyor, bir şeyler yapıyor falan.
Biz onu görmüyoruz dedim ya.
Ancak ekonomik durumu baya iyiye gidiyor.
Sürekli çok para kazanıyor anladığımız kadarıyla.
Ve ailesine kocaman harika bir ev satın alıyor.
Yani büyükşehirde William'ın işleri tıkırında.
Bunu anlıyoruz. Oraya taşınıyorlar.
Kocaman harika bir evde yaşıyorlar.
Ve karısı Agnes en başta doğanın çocuğu dedim ya.
Doğayla iç içe dedim ya.
Doğadan kopamayan bir karakter.
Ve William onu hiçbir şekilde Londra'ya yani kendi yanına almaya çalışmıyor.
Neden? Çünkü Agnes karakteri doğayla iç içe yaşamak isteyen bir kadın.
Kocası işte William bunu bildiği için ona...
kırsalda büyük ve güzel bir ev alıyor.
Yani onu doğadan, ormandan koparmak istemiyor.
Bu bağlamda neyi biliyoruz biz?
Şunu biliyoruz. William'ın şehirde işleri tıkırında, ailenin ekonomik durumu iyi ama buna rağmen...
Karısı Agnes hiçbir şekilde harika kocacığım çok iyi şeyler yapıyorsun ben çok mutluyum demiyor bir türlü.
Ben mutsuzum. Neden?
Çünkü benim oğlum öldü.
Sen bizim yanımızda değildin.
Beni bu acıyla baş başa bıraktın.
Bu acıda da bana destek olmadın gibi bir motivasyonla kocasına son derece öfkeli.
Şimdi bakınız yani neredeyse filmin son 20 dakikasına kadar her şeyi anlattım size arkadaşlar.
Film bu. Bütün bu anlattığım öyküyü harika anlatıyor.
Oyunculuklar müthiş zaten.
Yani Jesse Berkeley başka çok sayıda parlak performansın yanında çok sayıda ödül aldı.
İşte altın küreler falan filan.
Harika bir performans sergiliyor.
Bütün bu öykü içerisinde en sonunda işte William Shakespeare'in eşinin eline bir tane afiş geliyor.
Kocası ölen oğlu acısı üzerine bakın onun anısına diyeyim bir oyun yazmış.
Ve bu oyunun adı Hamlet.
L harfiyle Hamlet.
Yani oğlunun öyküsünü anlatıyor.
İşte Agnes karakteri de karısı da öfkeli ya sürekli kocasına kırgın ya.
Duyuyor ki benim kocam oğlumun ölümü üzerine bir oyun sahneliyor yani.
Kalkıyor Londra'ya gidiyor.
Yani o oyunu izlemeye gidiyor.
Ve oyun bir başlıyor ki hiç de Agnes karakterinin beklediği gibi bir oyun değil.
Oğlunun ölümünü falan anlatmıyor.
Yani herhalde o bekliyor ki bir küçük çocuk ölecek.
Ay benim oğlum öldü diye hüngür hüngür ağlayacak baş karakter.
İşte baş karakteri de William oynayacak.
Yani kendi kocası oynayacak sanki.
Agnes karakteri öyle bekliyor.
Oyun bir başlıyor. Seyircilerin arasında Agnes hatta kızıyor bağırıyor falan.
Ya bunun benim oğlumun ölümüyle ne alakası var falan diye bas bas bağırıyor böyle sahneye yani.
Arkadaşlar bundan sonrasını anlatmayayım ne olursunuz.
Çünkü artık filmin tamamını anlatmış olurum.
Ama esas çarpıcı, esas sürpriz ve esas harika olan kısmı işte filmin bu son 10-15 dakikası.
Burayı izlemelisiniz.
Gerçekten anlatmamalıyım.
Yani çok nefis bir finali var filmin.
Ben biraz da ağlakımdır.
Duygulu filmlerde ağlarım.
Yanımda eşim ve çok sevdiğim iki dostum da vardı.
Yani eşim neredeyse benim...
Ağlamama değil ama ağlama miktarıma güldü neredeyse.
Çünkü ya böyle baya böyle bebek gibi ağlayacağım neredeyse.
Böyle böyle hı hı falan. Salya sümük ağladım yani.
Enfes bir finali var bence filmin.
Mutlaka izlemeniz lazım.
Yani bu kadar anlatmış olayım.
Ama yani şimdi bir başyapıt mı?
Bence bu film başyapıt diyen sinema sever arkadaşım varsa onun...
Ya onu anlayabilirim, haklı görebilirim.
Ancak bence bir başyapıt değil, filmin bir iki ince sıkıntısı var arkadaşlar.
Onu size belirteceğim. Bana zayıf gelen kısımları şu.
Birincisi, Chloe Zhao filmde filmin gerçekçiliğini, ikna ediciliğini zedeleyen bir doğaüstü ton kullanıyor arkadaşlar.
Filmde garip bir doğaüstülük var.
Nasıl biliyor musunuz? Kız kardeş yatıyor yanında erkek kardeşi var ikizi.
Tabi şimdi bir de ikizler birbirine biraz daha bağlı olur ya böyle.
Ve erkek çocuk kız kardeşini kurtarabilmek için ben diyor ölümü kandıracağım.
Senin yanına yatacağım işte benimle birlikte nefes al ver.
Azrail gelsin senin yerine beni alsın ben seni kurtarmak istiyorum diyor.
Bu da filmin en gerçekten duygulu anlarından bir tanesiydi.
Ve evet kız kardeşinin hayatını kurtarıyor ve ölümü kandırıyor.
Şimdi bakın bu. Çok duygulu evet ama doğaüstü arkadaşlar.
Filmde başka doğaüstü hiçbir şey yok.
Baş karakter William Shakespeare yani siz gerçek bir karakterin öyküsünü hayatını anlatıyorsunuz.
Ve buna garip bir doğaüstü ton ekliyorsunuz.
Evet çok güçlü okey ama film bu noktada gerçekçiliğini kaybetmese bence daha doğru bir şey yapmış olurdu.
Biraz da zorlama geldi bana açıkçası bu bir.
İkincisi... Baş karakter Agnes, William'ın eşi.
En başında belirledim ya doğayla iç içe yaşamak isteyen ve yaşayan da zaten bir karakter.
Filmde şöyle bir alt metin var.
Şöyle bir yan öykü var daha doğrusu alt metin demeyeyim.
Evlenince karakter biraz kendi çocuklarına, eşine, ailesine bakmak için yani bakabilmek için doğadan biraz uzaklaşıyor gibi.
Yine kırsalda yaşıyor ama biraz da uzaklaşıyor.
Ve ilk büyük olan kızını...
Tek başına ormanda doğuruyor.
Hani artık doğuracak. Baya Agnes kalkıyor gidiyor.
Toprağa böyle ağacın.
Hani Jen'in pozisyonunda film öyle başlıyor dedim ya.
O ağacın dibinde çocuğunu doğuruyor.
Ancak ikinci çocuğunu doğada doğurmak istiyor.
Yani ormana gideceğim ben bırakın beni diyor.
Ama ailesi onu bırakmıyor.
Hayır burada doğur biz sana yardımcı olalım.
Gibilerinden evin içinde doğuruyor.
Filmde de şöyle bir alt metin var.
Sanki William'la Birlikte olmak, evlenmek, bir anne olmak Agnes karakterini biraz doğadan uzaklaştırmış.
Ve doğada sanki Agnes kendisinden uzaklaştığı için onun bir çocuğunu ondan almış gibi de bir yan öykü var filmde.
Ve bence bu yan öykü de biraz zorlama ve hoş da bir...
Şey değil bence. Yana ökü değil.
Filmde bazen böyle Agnes karakterinin işte ormandan sanki bir ses duyuyor.
Ya da kocası Will ormandan bir ses duyuyor.
Ve yönetmen bize o sırada ormandaki o ağacı, o ağacın altında küçük bir mağara gibi bir şey var.
Hani onu böyle gösteriyor. Sanki doğa bu karakterleri biraz kendisine çağırıyor.
Hani bana gelin, şehre gitmeyin, benden kopmayın.
Birbirinizi... Çok zaman ve enerji ayıracağınıza biraz doğada zaman geçirin, bana yaklaşın gibi sanki doğa onları çağırıyormuş gibi bir yan öykü var filmde.
Ve filmin afişine falan bakın, fragmanına bakın karakterler hep böyle yeşilliklerin içerisinde.
Ancak işte evlenerek, çocuk yaparak, sanat yaparak, şehre giderek doğadan kopan aileyi doğa...
Onların çocuklarını ondan alarak cezalandırıyormuş gibi de bir diyorum yan ökü ve alt metin var filmde ve ben bunu çok duygulu olsa da biraz tırnak içinde sakıncalı
buldum arkadaşlar. Doğa intikam alır mı insandan?
Alır mı sizce?
Ya da alırsa bunu biz nasıl görmeliyiz?
Yani Cleuzaho böyle bir mesaj mı vermeye çalışıyor?
Hani filmin başında kadın karakter doğayla iç içeydi mutluydu.
Sonra doğadan uzaklaştı, çoluk çocuk yaptı, şehire kaçtı, zenginleşti falan doğada ondan çocuğunu aldı.
Şimdi ben mi zorluyorum acaba bilirsiniz.
Alt metinleri pek sevmem.
Orada olmayan anlamı mı acaba şu an görüyorum ama belki de ben yanılıyorumdur yani.
Ama filmde böyle bir...
alt metin, yan öykü ve mesaj var gibi geldi bana.
Yani hem ikna edici bulmadım hem de Chloe Zaha'nın böyle bir yan mesaj veriyor olmasını biraz garip karşıladım.
Sizler lütfen filmi izleyin ve benim bu bakışım...
Doğru mudur? Yanlış mıdır?
Bilmiyorum yani. Bunun üzerine fikrinizi lütfen kendiniz oluşturun.
Çok uzun anlattım.
Çokça detaya girdim. Kusura bakmayın.
Ancak Chloe Zaho enfes iş çıkarmış Hamlet filmini her şekilde izlemenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.
Evet bu hafta kısaca haftanın sinema gündemine göz atmaya çalıştık.
Ve hem yılın hem de Oscar'ların en öne çıkan iki filmi olan Muhteşem Marty ve Hamnet filmleri incelemeye çalıştık.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
