
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, yakın dönemin sinema gündemini ve yılın önemli filmlerinden Lee ve I'm Still Here'ı inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögeli birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Oscar'larda da başka çok sayıda ödül sisteminde de boy göstermişti I'm Still Here filmi.
Bir tanesi de Kate Vincent'ın başrolünde oynadığı Lee filmi.
Ve ayrıca bu iki filmi bir arada anmak istememin de...
Birden çok sebebi var hem gerçek karakterlere geçmişte yaşanmış gerçek olaylara dayanıyor hem de tematik olarak görsel olarak senaryo öykü vesaire olarak da çok sayıda ortaklık
barındıran iki film ikisi de savaşla ilgili siyasetle politika ile ilgili ve tarihsel gerçeklerle ilgili.
çok sayıda detay, öykü, karakter barındırıyor.
Yani bu iki filmi bir arada anmak keyifli olacaktır diye düşünüyorum.
Tabii son birkaç haftadır ülkemizin gündemi zaten belli.
Hepimizin gündemi belli olduğu için de sinemanın gündemine pek bakamamıştık ama bu arada gerçekten çok fazla sinema gündemi birikti.
Onun için bu kaçırdığımız gündemleri de biraz yakalamak istiyorum.
Evet şimdi hızlıca ben size şu an gösterimde olan filmleri bir anmaya çalışayım.
2025'in en öne çıkan en merakla beklenen projelerinden bir tanesi olan Minecraft filmi bir bilgisayar oyunundan uyarlanmış olan film buradan gösterime girmiş olduğunu hatırlatmış
olalım. Ayakçı filmi şu an gösterimde.
Yine 2025'in en büyük projelerinden bir tanesi olan...
Pamuk Prenses 2 hafta önce gösterime girdi.
Ancak küçük bir parantez açayım.
Arkadaşlar Pamuk Prenses filmi ben izlemedim.
Üzerine yorum yapamayacağım ama bütün sinema sitelerinde IMDB'de, Letterboxd'da, Critical.com'da falan puanları inanılmaz düşük.
Yani IMDB puanı...
1.6 arkadaşlar bakınız belli bir bütçeye sahip belli bir prodüksiyon kalitesine sahip tüm dünyada hani geniş oranda gösterimi girmiş bir filmin 1.6 izleyici puanla
sahip olduğunu ilk defa görüyorum.
Nefret edilmiş diyebilirim ancak yani 1.6 yıldız inanılmaz düşük bir puan.
Aynı zamanda bu filmin 208 milyon dolarlık bir bütçeye sahip olduğu söyleniyor.
Bu reklam bütçesi hariç yani reklam bütçesini falan eklerseniz 300 milyon doların üzerine çıkar.
Bu maliyet rakamı baya büyük bir bütçe anlamına geliyor bu elbette.
Ancak filmin 2 haftalık hasılatı 150 milyon dolar bile değil.
Bu da şu anlama geliyor ki film...
çok kötü biçimde batmış durumda.
Yani yapımcılarını çok ciddi zarara uğrattığı anlamına geliyor bu.
Ondan dolayı yani ben Pamuk Prenses'i izleyip sizi bir programda böyle anlatmak istiyordum tabii haftanın filmi olarak falan ama inanın ki elim gitmedi diyebilirim.
O kadar kötü durumda. Geçtiğimiz haftalarda size bahsettiğim yine 2025'in merakla beklenen projelerinden bir tanesi olan Miki 17 filmi halen gösterimde birkaç haftadır
Türkiye gişelerinde zirvede olan Aşk Sadece Bir An filmi hala gösterimde.
Dayı 2 hala gösterimde Türkiye'deki hasılatı hiç de fena sayılmaz.
İşte bu filmleri topladığımızda böyle diyorum hani çoğunlukla genç arkadaşlara daha çok çocuk sinema severlere hitap eden bir film seçkisiyle elbette ülkemizdeki politik
gündem, siyasi gündem, mitingler, boykotlar, protestolar, Türk kişilerinde son 2-3 haftadır bilet satış rakamının geçtiğimiz yıllara ya da geçtiğimiz aylara göre bayağı daha düşük olduğunu söyleyebiliriz.
Son iki haftada Türk sinemasından üç değerli, önemli ismi ne yazık ki kaybettik.
Bir önemli isim Filiz Akın'dı elbette.
Yeşilçam'ın Türk sinemasının en büyük, en parlak oyuncularından biri olan Filiz Akın'ı 82 yaşında kaybettik.
Bir süredir kanser tedavisi gördüğünü biliyorduk.
Kariyerinden çok bahsetmeyeceğim arkadaşlar.
Filiz Akın'ın gerçekten çok fazla filmi var.
Yani yüzden fazla filmi var.
Hani şu filmle öne çıkıyordu ya da işte şu rolle hatırlarsınız falan dememin gerçekten bir anlamı yok.
Tabii ki ulusal kanal.
Filiz Akın'ın oynadığı çok fazla film çok uzun yıllardır sürekli gösterim alıyor.
Filiz Akın'ı tanıtmaya bile çok gerek olduğunu düşünmüyorum.
Sadece onu kaybettiğimizi burada anmak ve anısına saygıyla değinmek istedim.
Bir diğer önemli sinemacımız da Osman Sınav.
Geçtiğimiz hafta 69 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Osman Sınav'ı daha çok televizyonlarda yaptığı büyük bütçeli...
Büyük ölçekli ve geniş kitlelere ulaşan dizilerden hatırlayacaksınızdır.
Sen Anlat Karadeniz, Süper Baba, Deli Yürek, Ekmek Teknesi gibi çok sayıda dizinin hem yapımcılığını hem yönetmenliğini üstlenmişti.
Aynı zamanda Zoom metrajda birçok film yapmıştı.
Gayet değerli, önemli bir isimdi.
Onun da bazı sağlık sorunları olduğunu biliyordu.
Kanser tedavisi görüyordu.
Osman Sınavı da burada saygıyla anıyoruz.
yine kaybettiğimiz bir başka değerli sinemacımız, oyuncumuz Şinasi Yurtsever'di.
Ne yazık ki Şinasi Yurtsever'i 51 yaşında kaybettik.
İşler Güçler, Düğün Dernek gibi gayet geniş kitlelere ulaşmış.
Çok sevilmiş. Filmlerde oynamıştı.
Çok renkli bir simaydı.
Çok eğlenceli, komik.
Komediye o biraz da Türk usulü dediğimiz hani ülkemizin komedisine çok uyan bir yüzü vardı.
Enerjisi, bir neşesi vardı.
Çok değerli bir oyuncuydu.
İnanıyorum ki Eğer tabii ki hayatına ve kariyerine devam edebilseydi Şinasi Yurtsever'den çok sayıda renkli harika performans görecektik.
Onu da saygıyla ve sevgiyle anıyoruz.
Geçtiğimiz hafta Sinema Yazarları Derneği'nin 57.
kez düzenlenen ödül töreninde Filmler ödüllerine ulaştılar.
En iyi film ödülünü geçtiğimiz yılda birçok etkinlikte ve festivalde de adını duyuran Murat Fıratoğlu'nun Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri filmi aldı.
En iyi senaryo ödülünü yine Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri filmi aldı.
En iyi kadın oyuncu ödülü Mukadderat filmiyle Nur Sürer'e gitti.
En iyi erkek oyuncu ödülü ise büyük kuşatma filmiyle Alp Öykene gitti.
Başka birçok dalda elbette ödül verildi.
Burada hepsini uzun uzun anlayayım.
Daha detaylı bilgi edinmek isteyen arkadaşlar kısa bir aramayla etkinliğin diğer ödüllerine ulaşabilirler.
Ve geçtiğimiz hafta 44.
İstanbul Film Festivali'nin Programa açıklandı arkadaşlar.
Bu yıl 11-22 Nisan arasında izleyicilerle buluşacak olan festivalin gerçekten çok dolu bir seçkisi var.
Toplamda 139 uzun ve 15 kısa metraj filmden oluşuyor seçki.
O kadar fazla film ve elbette yönetmen seçki de olacak ki burada uzun uzun anlatmam veya değinmem mümkün değil.
Yine daha detaylı bilgi edinmek isteyen arkadaşlar kısa bir aramayla İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen İstanbul Film Festivali'nin programına ulaşabilirler.
Şimdi geçtiğimiz haftanın...
en önemli sinema gündemlerinden bir tanesi Walt Kilmer'ın Ölüm haberiydi.
65 yaşında kaybettik Volkilmar'ı.
Bir süredir gırtlak kanseriyle boğuştuğunu biliyorduk.
Oscar'ı falan yoktu.
Ödüllerle anılan bir oyuncu değildi.
Daha çok popüler filmlerle karşımıza gelmişti.
Ama yine de yaklaşık 100 kadar projede rol almış.
Çok seçkin projelerde de oynamış.
Harika performanslarla karşımıza gelmiş bir oyuncuydu.
Ve en sonda kanserin baya ileri aşamaya geçmiş olması.
Tom Cruise'un çok büyük ısrarlarına, ricalarına hayır diyemeyerek Top Gun Maverick filminde oynamıştı.
Filmi izleyen arkadaşlar hatırlayacaktır.
Orada Iceman lakabıyla Tom Kazanski ismiyle hava kuvvetlerinin komutanını canlandırıyordu ve o filmde de zaten gırtlak kanserine yakalanmış.
Olarak karşımıza gelmişti yani.
O Walt Kilmer'ın gerçek hali yani.
Hani filmden dolayı o karakter böyle bir işte gırtlak kanseri durumu kötü falan değil.
Gerçekte de Walt Kilmer öyleydi.
Ve çok duygusal çok böyle enfes bir sahne vardı.
Tom Cruise ile Walt Kilmer'ın kendi karakterlerinin yani Maverick ile Iceman'ın böyle oturup konuşup sohbet ettiği.
Ve sonunda böyle birbirlerine çok böyle dostça çok duygulu bir halde sarılıp.
Ya ben filmde hani o sahnede gerçekten gözüm yaşardı arkadaşlar.
Nefis bir sahneydi ve zaten Walt Kilmer'ın kanseri çok ileri aşamaya geldiği için zar zor konuştuğu için o sahne aslında Tom Cruise'un gerçek hayatta
da Walt Kilmer'a tırnak içinde bir nevi vedası gibiydi.
İşte Walt Kilmer'ı kaydettiğimiz bu haftada her yerde tüm sosyal medyada O sahneden capsler ve hani görüntüler, görseller paylaşıldı.
Böyle hani her şey için sağ ol diyordu böyle.
Hani Tom Cruise sarılıyordu Walt Kilmer'a o da ona sarılıyordu falan.
Hangi filmlerle onu anabiliriz?
Uff çok fazla filmi var gerçekten.
Top Gun'ın ilk filmi de evet.
Çok nefis bir karakteri canlandırmıştı.
Oliver Stone'un yönettiği müzik tarihinin en unutulmaz kişiliklerinden, müzisyenlerinden biri olan Jim Morrison'ı canlandırdığı The Doors filminde muhteşem bir performanstı
gerçekten. Aziz diye bir film vardır 90'lı yıllardan böyle Walt Kilmer'ın en parladığı filmlerden bir tanesidir.
Unutulmaz Al Pacino ve Robert De Niro'nun başrolünde oynadığı Michael Mann'in yönettiği filmde Robert De Niro'nun yardımcısı rolünde nefis bir performans sergiliyordu.
Yani hangi filmini anayım ki?
Çok sayıda iyi filmi var.
Unutulmayacaktır. Saygıyla anıyoruz Volkilmar'ı.
Şimdi size 3 ayrı filmin adını anacağım ama çok fazla detaya inmeyeceğim.
Bu filmde sürekli anıyorum.
Donnie Villeneuve'un yöneteceği Dune'un 3.
bölümü. Christopher Nolan'ın yöneteceği.
Odyssey filmi hem de Marvel'ın 5.
Avengers filmi olan Avengers Doomsday filmi.
Şimdi bu 3 filmde arkadaşlar 2026'da gösterime girecek ve...
Çok büyük bütçeli, çok büyük beklentilere sahip, çok önemli filmler bunlar ve bu filmlerle ilgili sürekli sürekli sürekli haberler çıkıyor.
Yapımcılar bu filmleri gündemde tutmaya çalışıyorlar.
Bu filmlerle ilgili beklentileri sürekli köpürtmeye çalışıyorlar.
Christopher Nolan'ın Odysseus'unda rol alan oyuncuların hangi karakterleri canlandıracağı üzerine bir haber çıktı mesela.
Aynı şekilde geçtiğimiz haftada Avengers Doomsday filminin...
Tam kadrosu yani full kadrosu açıklandı ve kadrodaki tüm oyuncuların elbette zaten Marvel bir evren ya yani hangi oyuncunun hangi karakteri canlandırdı zaten biliniyor.
Yani onu çok da hatırlatmaya gerek yok ama bunlar parça parça söylenmişti.
İşte şu da olacak ha bak bu da olacak ha şu da geri dönüyor falan diye böyle sürekli haberler çıkmıştı.
Tam kadro ama bir türlü açıklanmamıştı.
İşte geçtiğimiz hafta Avengers Doomsday filminin full kadrosu açıklandı.
Merak eden arkadaşlar kısa bir aramayla hem Odysseus'un hem de Avengers Doomsday filminin tam kadrosuna ulaşabilirler.
Ve Donnie Villeneuve'un Dune'un 3.
bölümünde de Jason Momoa'nın canlandırılığı Duncan karakterinin tekrar geri döneceği açıklandı.
Jason Momoa ilk bölümde vardı ve ilk bölümde ölmüştü.
İkinci bölümde yoktu. Bununla ilgili detaylar yine internette var.
Merak eden arkadaşlar bakabilir.
Şimdi anacağım filmle ilgili daha önce bir haber çıktı da ben mi kaçırdım bilmiyorum ama 80'lerin ve 90'ların en sevilen yani neredeyse sinema tarihinin en güçlü
komedi serilerinden bir tanesinin tekrar canlandırıp hayat bulacağı üzerine bir haber bu.
Hangi seri bu? Çıplak Silah serisi arkadaşlar.
Bakınız bu o kadar önemli bir komedi serisidir ki ve aslına bakarsanız bu seri 90'lı yıllarda bitmedi.
Yanlış hatırlamıyorsam 3 tane film yapılmıştı ve bitmişti artık.
Yani işte bakın aradan neredeyse 30 sene falan geçmiş.
Gerçekten de 80'lere ait bir seridir.
Yani tekrar mezardan çıkarılacağını ben açıkçası hiç düşünmemiştim.
Ben burada detayına girmeyeyim çünkü onun üzerine apayrı bir program yaparız.
Yani onun tarihini anlatırım.
Yönetmenler, Zaz ekibi, İngiliz komedisi falan filan orada anlatacak çok şey var gerçekten.
Ben şimdilik bu dosyayı kapatıyorum.
İleride tekrar açmak üzere.
Şimdi yine ben başka bir proje duydum.
Yok canım dedim yani bu olamaz dedim.
Hangi proje biliyor musunuz?
Quentin Tarantino'nun son filmi bir zamanlar Hollywood'da'nın devam filmi artık kesinleşmiş ve Quentin Tarantino yönetmiyor.
Kim yönetiyor biliyor musunuz?
David Fincher yönetiyor.
Senaryoyu Quentin Tarantino yazıyor.
Ve o filmde 3 tane ana karakter vardır.
Bir tanesi işte Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı, bir tanesi Margot Robbie'nin canlandırdığı, bir de Brad Pitt'in canlandırdığı bir karakter.
O meşhur aktör olan Leonardo DiCaprio'nun karakterinin şoförüydü bu Brad Pitt.
İzleyenler hatırlayacaktır.
Ve gerçekten Brad Pitt bu rolle en iyi yardımcı oyuncu dalında Oscar almıştı ve başka birçok ödülde almıştı.
Ve Brad Pitt'in Cliff Booth karakteri o kadar harika bir karakterdi ki...
İşte bir zamanlar Hollywood'tanın devam bölümü Brad Pitt'in karakteri üzerine kuruluyor ve diyorum o Leon'un ve Margot'un canlandırdığı karakterler bu filmde olacak mı daha belli değil.
Ancak en azından Brad Pitt'in başrolünde olması, Quentin Tarantino'nun senaryo yazması ve David Fincher'ın bu projenin yönetmenlik koltuğuna oturması inanılmaz bir birleşim.
Bununla ilgili gelişmeler olursa ben tekrar sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Evet şimdi gelelim filmlerimize.
Önce hangisini anlatayım?
I'm Still Here'ı mı anlatayım?
Yok önce Lee'yi anlatayım.
Şimdi Lee filmi tarihin en önemli savaş fotoğrafçılarından biri olan Lee Miller'ın öyküsünü ve hayatını anlatıyor.
Lee Miller'ı Kate Winslet oynuyor.
Kate Winslet müthiş bir oyuncudur.
Geçmişte Oscar almıştır.
Çok büyük yönetmenlerle çok büyük muhteşem projelerde çalışmıştır.
Çok önemli bir oyuncudur. Kate Vincent Lee filmindeki Lee Miller performansıyla Altın kürelerde en iyi kadın oyuncu adayı olmuştu.
Ödülü alamadı ama yine de hem kendisini hem de projesini altın kürelere taşımış oldu.
Ve bu filmde de muhteşem bir performans sergiliyor arkadaşlar.
Çok iyi. Şimdi Lee Miller bir fotoğrafçı.
Ondan öncesinde aynı zamanda bir model.
Yani hem zaten çok güzel bir kadın.
Böyle zaten tabii ki gelgisi çok güzel de.
Hani canlandırdığı karakter de Lee Miller da.
O yılların hani şimdi bir de 1930'larda falanız yani hani o yıllarda işte moda fotoğrafçılığı, modellik falan çok da kurumsallaşmış meslekler olmadığı için bu açıdan da onu bir
öncü olarak görebiliriz.
Ve aynı zamanda şöyle ki hani filmde çok gezen, çok eğlenen, çok sevişen biraz da tırnak içinde cinsel özgürlük...
Kadınların özgürlüğüne çok düşkün.
Feminizmin ve kadın özgürlüğünün aynı zamanda kadın bedeninin, kadın cinselliğinin özgürleşmesi.
Politiğinin dediğim öncü isimlerinden bir tanesi.
Filmin başında böyle bir sohbet sahnesi var.
7-8 arkadaş. Arasında tek olanlar var, sevgili olanlar falan.
Böyle çok büyük güzel bir villada böyle bir tatil yapıyorlar birlikte.
Lee Miller. Arkadaşlarının yanında böyle üssüz oturuyor mesela.
Memeleri falan açık yani.
Model ya aynı zamanda.
Hani onun yüzü bedeni falan onun için çok da mahrem gibi değil.
Böyle çok rahat bir kadın.
Kate Winslet o çıplaklığı...
Çok seksist bir şekilde sunmamış.
Hani çekici falan böyle bakın ben ne kadar seksiğim veya işte Leigh Miller ne kadar seksi bir kadındı gibi bir performansla sunmamış.
Son derece doğal, son derece rahat.
Hani ne var ki abi evet hiç meme görmediniz ya da hiç mi güzel kadın ya da güzel kadın vücudu görmediniz.
Bunda ne var ki? Dercesine bir oyunculukla ve beden diliyle bunu sunmuş.
Arkadaşlar o kadar güzel ki.
Kate Winslet'ın bu beden dili ve bu performansı özellikle inşa ettiğine ben o kadar eminim ki.
O kadar güzel ki yani.
Hem çok güzel ama son derecede doğal ve rahat.
Buna bayıldım. Yani işte yine Kate Winslet abi çok damgasını vurmuş filme.
Yani Lee Miller'ı canlandırmayı çok istemiş ve onu yukarılara taşımış.
Harika. Okey.
Şimdi ne oluyor?
Lee Miller, Alexander Sarsgaard'ın canlandırdığı Roland Penrose diye bir adamla tanışıyorlar, sevişiyorlar, birbirlerine aşık oluyorlar, sonra evleniyorlar falan okey.
Sonra 2. Dünya Savaşı patlıyor.
Bunlar... Yani savaşın ortasında hayatiyetini tabii sürdürmeye çalışıyorlar.
Zor. Bütün ekonomi batıyor.
Her şey perişan tabii. Bütün Avrupa perişan.
Ve bizim fotoğrafçı Lee Miller'ımız tabii ki fotoğraf çekmeye başlıyor.
Ve cephelerde çok sayıda fotoğraf çekiyor.
Savaşın içerisine giriyor, çıkıyor.
Şimdi o villada birlikte olduğu arkadaşların bir kısmı işte Viyana'da, bir kısmı Berlin'de, bir kısmı Paris'te, bir kısmı orada, bir kısmı burada falan.
Hepsi savaşın farklı korkunç yüzleriyle karşı karşıya kalıyorlar.
Avrupa'nın birçok farklı bölgesinde savaş fotoğrafçılığı yapıyor ve artık sonunda Almanya'nın içlerine giriyor ve tabii ne oluyor?
Tabii Almanya savaşı kaybediyor neticede.
İşte o kaybetmiş Almanya'nın yıkıntılarının arasına da giriyor.
Orada da çok sayıda muhteşem fotoğraflar çekiyor.
Ve bu yolculuğun nereye varıyor?
En sonunda ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Şimdi spoiler gibi olacak ama aslında spoiler sayılmaz yani bu.
Bir sürpriz değil. Yolculuğunun sonunda bu arada hani işte kocası dostları falan Lee'ye şey diyor.
Ya gitme bak hani oralar iyice yıkıntı seni öldürürler.
Ne olacağı belli değil. Tamamen kontrolsüz bir savaş sonrası yıkıntı coğrafyası tabii.
Hem Avrupa hem de Almanya.
İşte Lee. O kadar güçlü, o kadar harika bir kadın ki.
Bir de şimdi ben çok kadın erkek ayrımları yapmak istemiyorum.
Bir erkek savaş fotoğrafçısı da olabilir.
Kadın savaş fotoğrafçısı da olabilir tabii.
Günümüzde elbet böyle ayrımlar yok.
Ama arkadaşlar 1940'lardayız.
Şimdi hiç burada feminist kafalara girmeyelim.
Elbette o zamanlarda...
Bir erkeğin savaş fotoğrafçılığı yapmasına nazaran bir kadının böylesine zor, sarsıcı bir mesleği yapması elbette daha da çekici.
Şimdi bunu itiraf edelim yani diyorum o kadar da feminist takılmayalım en azından o yıllar üzerine konuşurken.
Ama işte diyorum Lee Miller'ın yani şunu söylemek çok istemiyorum ama ağzıma da geliyor.
Yani bir kadın olmasına rağmen.
Anlatabiliyor muyum? Bunu o filmde böyle bir alt metin var neticede.
Bu kadar korkusuzca, bu kadar büyük cesaretle böyle ölürsek ölürüz arkadaş ben bu işi yapacağım deyip en kötü coğrafyalara, en yıkılmış, mahvolmuş yerlere kadar gidip olağanüstü
fotoğraflar çekip bunu geniş kitlelere ulaştırmaya çalışması, o ısrarcılığı, o prensipliliği, o korkusuzluğu çok iyi.
Ve en sonunda şöyle söyleyeyim size, ha onu söyleyecektim.
Hitler'in evine geliyor.
Bakın Hitler'in intihar ettiği eve kadar geliyor ve Hitler'in küvetinde çıplak fotoğraf çektiriyor.
Bu fotoğraf tamamen gerçektir.
Lee Miller Hitler's House falan diye böyle bir Google'a yazın.
Lee Miller'ın Hitler'in küvetinde çırılçıplak fotoğrafı var ve o fotoğrafı aynen filmde çektiği sahneyi görüyorsunuz.
Nefis bir tarihsel gerçek bu yani bakın.
Çok muhteşem bir fotoğraf yani.
İşte o fotoğrafın hikayesini tamamen görüyoruz.
Ve bir de şöyle bir şey var.
Filmde yanlış hatırlamıyorsam Vogue dergisiydi.
Vogue dergisinin de tabii foto muhabiri.
Yani neticede şimdi Lee Miller bu fotoğrafları yani albüme koymak kendi duvarına asmak için çekmiyor.
Bir yerlerde yayınlanması lazım değil mi?
Bir yerler için çalışıyor olması lazım.
Evet Lee Miller Vogue dergisi için çalışıyor.
Ve... Dergi bu fotoğrafları yayınlamıyor.
Of yani. Ve buna ek olarak da Lee bu fotoğraf çekme maceralarında serüveninde üzücü, sarsıcı, insan onuruna asla yakışmayacak inanılmaz
şeyler görüyor. Ve bundan dolayı da bayağı psikolojisi bozuluyor.
Ama bir parantez açacağım.
Şöyle ki... Şimdi hani filmde olay biraz oraya geliyor.
Yani Lee gördüğü o korkunç gerçekleri, o yıkımları kaldıramayıp tırnak içinde sorunlu bir karaktere dönüşüyor biraz.
Yani biraz yalnızlaşıyor falan böyle anlatabiliyor muyum?
Hani çok böyle depresyonlara giriyor çıkıyor falan.
Okey tabii bu normal.
Yani İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık taraflarını görüp de psikolojisi bozulmayacak bir insan olamaz elbette.
Okey ama... Lee Miller gibi olağanüstü bir kadının, olağanüstü bir fotoğrafçının ve kadın oluşunu bakın burada biraz daha kenara bırakıyorum.
Hani erkek dediğin o kadar duygusal olmaz da kadın dediğin duygusal olur.
Elbette ağlar zırlar depresyonu yok abi ben böyle bir şeyi kabul etmiyorum.
Gerçek bir profesyonel işinin o dramatik tarafından elbette etkilenecek olsa da hani böyle çok da depresyona girer mi?
Çok da böyle perişan olur mu?
Çok da dağılır yıkılır mı?
Filmde biraz Lee yıkılıyor yani öyle söyleyeyim.
İşin bu tarafı benim nasıl diyeyim çok da hoşuma gitmedi.
Sanki filmde şöyle bir alt metin var gibi hissettim ben de.
Sanki bu dramları gören bir erkek olsaydı çok da böyle duygusal olarak etkilenmezdi de Lee bir kadın olduğu için bunları kaldıramıyor.
gibi bir alt metin böyle hafiften var gibi geldi bana ama emin değilim.
Yine de çok uzun boylu konuşmayayım.
Çok kendimden emin konuşmayayım ama filmi izlemenizi elbette tavsiye ediyorum.
Nefis bir film. Benim bu vurgulamaya çalıştığım noktayı da bir dikkat ederek izleseniz arkadaşlar filmi.
Hani ben mi acaba öyle bir şey gördüm?
Hani bu kadar profesyonel, bu kadar güçlü bir kadının en korkunç gerçeklerle yüz yüze gelmesi onu çok da dramatik olarak yıkmaz gibi geliyor bana.
Ondan dolayı film o tarafı biraz gereksiz dramatikleştirmiş gibi geliyor bana.
Evet Lee ile ilgili söyleyeceklerim hani hemen hemen bu kadar.
Tabi filmde başka bir sürü karakter var bir sürü alt metin var falan.
Çok güzel bir film arkadaşlar yani izlemenizi öneriyorum.
Evet şimdi gelelim I'm Still Here'a.
I'm Still Here bizlere tam çevirisiyle hala buradayım adıyla gösterime girdi.
Zaten gösterime girmişti ama daha sonra bir ara gösterimden kalkmıştı yanlış hatırlamıyorsam.
Üç dalda Oscar adayı olmuştu.
Bir dalda da Oscar aldı.
Hangisi? En iyi yabancı film Oscar'ı aldı.
Aynı zamanda başroldeki Fernanda Torres de yılın en parlak performanslarından bir tanesiydi.
Oscar'da da en iyi kadın oyuncu dalında Oscar adayıydı.
Adaylıkla kaldı ama...
Başka birçok ödül sisteminde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı Fernando Torres.
Bunlardan da herhalde muhtemelen en önemlisi Altın Küreler'dir.
Filmdeki performansı olağanüstü yani.
Neyse size öyküsünden bahsetmeye çalışayım.
Çünkü tamamen gerçeklere dayanan bir öykü.
Çok güçlü bir öykü.
Şimdi 70'li yıllarda Brezilya'dayız ve Brezilya'da bir askeri yönetim söz konusu.
Bir darbe yapılmış, askeri yönetim ülkenin iktidarını ele geçirmiş, son derece baskıcı bir yönetim söz konusu ve başrolü de Fernando Torres'in canlandırdığı Eunice Paiva
diye bir karakter var bir kadın ve bu kadının da Rubens Paiva diye bir eşi var.
Rubens dediğimiz karakter...
Bir mimar gayet eğitimli, aydın, entelektüel bir adam böyle ve eski bir milletvekili.
Yani o askeri yönetim iktidarı ele almadan önceki siyasi dönemde milletvekilliği yapmış bir kişi.
Şimdi... Payva ailesi gayet böyle hani varlıklılar ekonomik durumları da iyi tabii ki böyle çok denizin kenarında çok kocaman lüks harika bahçeli evlerinde 4 taneydi galiba
4 tane çocuklarıyla çok böyle sevdikleri dostlarıyla falan harika bir hayat yaşıyorlar ve söz konusu askeri yönetimin adamları bir gün geliyorlar giriyorlar eve diyorlar ki Rubens
sen eski milletvekilisin gel bakalım biz seni bir sorgulayacağız senden bazı bilgiler almak istiyoruz diyorlar.
Ve Rubens Paiva'yı götürüyorlar.
Onunla birlikte Fernando Torres'in canlandırdığı Eunice Paiva da aynı şekilde sorgulamaya götürülüyor.
Ve çocuklarından da en büyük olan kızı alıp götürüyorlar.
Evde de tabii çocuklara bakan başka bir dadaları bakıcıları gibi bir şey var böyle çocuklarla o kalıyor.
Bunları hapise götürüyorlar sorgulayacaklar şimdi götürürken tabi hiçbir bilgi falan vermiyorlar hani biz nereye gidiyoruz ne oluyor kardeşim yani bir soruyorlar tabi ki bir huzursuzluk bu neticede değil mi?
Tabi götürmeden önce evde evi bir arıyorlar ne var ne yok falan çok da bir şey bulamıyorlar neyse sonra Karaköce bunları sorguya alıyorlar ve tam filmde süre söylenmiyordu yanlış
hatırlamıyorsam ama Bir ay içeride tutup sürekli sorguluyorlar sürekli sorguluyorlar ve kadın bir şey de bilmiyor zaten.
Yani politik olarak geçmişte bir görev almamış işte partide veya kocasının yanında herhangi bir etkinlikte bulunmamış falan.
Yani o da böyle eğitimli normal bir kadın yani bir politikacı değil yani.
Sorguluyorlar sorguluyorlar yok.
Hiçbir bilgi alamıyorlar ve bir ay kadar sonra evine geri dönüyor ama kocası yine yok.
İşte çocukları tabii seviniyorlar anneleri geldi diye vesaire ama Rubens yine yok.
Ve bu kadın başlıyor kocasını aramaya tabii ki.
Yani nerede? Ne durumda?
Sorgulanıyor mu? Sağlığı iyi mi?
Nerede benim kocam diye başlıyor kocasını aramaya.
Arkadaşlar kısa kesiyorum.
Bu süreç 20 yıldan fazla sürüyor.
Hani neticede evin gelir kaynağı da kocası olduğu için.
O evi boşaltıyorlar.
Çocuklarıyla birlikte eski yaşadıkları ailesinin yanına başka bir şehre gidiyorlar.
Üniversitede bir hocaydı galiba yanlış hatırlamıyorsam.
Hani o üniversitedeki işine geri dönüyor falan.
Yani tabii ki hayatları baştan aşağı değişiyor.
Ancak çok uzun süreler boyunca Yunus kocası Rubens'i arıyor, arıyor, arıyor.
Resmi müracaatlar yapıyor.
Eşinin politikacılık yaptığı dönemden kalma başka birçok dostları var.
Yani politikacı, milletvekili işte hukukçu çok sayıda dostları tanıdıkları var.
Tüm bu ekibin içerisinden de tabii başka başka insanlar da sorgulanmaya götürülmüş.
Ve ancak bu insanların çok büyük bir çoğunluğu akireti belli değil.
Yani hiçbir şekilde o zamanın o baskıcı yönetiminden bilgi alamıyorlar.
Deseler ki tamam kocan şurada biz onu sorguluyoruz.
Veya ne bileyim kocanı yargıladık müebbet hapis verdik diyelim ki.
Adil ya da değil en azından haberin olsun değil mi?
Hiçbir bilgi alamıyor arkadaşlar.
Nerede olduğunu falan bırakın.
Hayatta mı değil mi?
Bunu bile öğrenemiyorlar.
İşte I'm Still Here hala buradayım filmi hem Yunus Payvan'ın hem onun ailesinin söz konusu hukuk mücadelesini söz konusu baskıcı
yönetime karşı ayakta durma çalışmalarını zaten I'm Still Here filmin adı da buradan geliyor.
Yani ben hala buradayım.
Hala mücadeleme devam ediyorum.
Hala hakkımı ve adaleti arıyorum noktasını vurgu yapmaya çalışıyor filmin adı.
İşte filmde Yunus Payvan'ın söz konusu sürecini anlatıyor.
Filmin öyküsü hemen hemen gerçekle tamamen uyumlu.
Brezilya'daki askeri rejim işte darbe vesaire hukuki mücadeleler ölümler sorgular film.
Aslında neredeyse belgesel seviyesinde uygun ve zaten yönetmen Walter Sals'ın çektiği Birçok kare, birçok plan gerçek hayattaki fotoğrafların
aynısı arkadaşlar. Yani böyle bir Google yapın, bir I'm still here görsellere tıklasınız.
Gerçek hayattaki fotoğraflarla filmde çekilmiş karelerin ne kadar birebir aynı olduğunu göreceksiniz.
Bahsettiğim bu dramı, bu adaletsizliği, bu haksızlığı yaşayan...
Ailenin çocuklarına da zaten o aileye de yani danışılmış.
Onlardan da gerçeklerle ilgili, yaşananlarla ilgili çok sayıda anı, bilgi alınmış.
Ve bunların hepsi filme de gayet böyle detaylıca ve çok özenli biçimde yedirilmiş.
Her şekilde hala buradayım.
Çok başarılı bir film olmuş arkadaşlar.
Gerçekten 1970'lerin, Brezilyası'nın...
O darbe döneminin, o askeri rejim döneminin, o baskı döneminin neredeyse bütün detaylarını ve Paiwa ailesinin de bu baskıcılığın karşısında yaşadıklarını
eksiksizce anlatmış.
I'm still here with Lee.
Hani ikisini de şimdi ikisini bir arada anmak için birçok hani ortaklık var birçok filmin birbirine benzer tarafı var dedim ya.
Tarihteki politik, siyasal, sosyal yıkımlardan, öykülerden, karakterlerden süzülüp gelip karşımıza arz-ı endam etmiş iki film bu.
Ve bu iki filmin ortak yönü olarak da ister seçimle, demokrasiyle, sandıkla, isterse darbeyle, zorbalıkla, silahla başa gelmiş.
Olsun otokratikleşen bütün yönetimler onların iyiliğine çalıştığını iddia ediyor olsa da en sonunda o toplumların yıkımlarına sebep oluyorlar,
acılara sebep oluyorlar.
Yani hiçbir zaman iddialarını yani o toplumların iyiliğine ve güzelliğine çalışma vaatlerini Asla gerçekleştiremiyorlar ve arkalarında çok büyük yıkımlar
ve tarihe bırakılmış karanlık dönemler olarak anılıyorlar.
Bu iki filmin de ortak noktası bu.
Bu iki filmin de bu mesajları gayet böyle hak...
kıyla işlediklerini ve karşımıza getirdiklerini söyleyebilirim.
Evet, bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
