
Haftanın gündemi, İstanbul İçin Son Çağrı ve Başka Bir Hayatta
14 Aralık 2023 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Haftanın gündemi, İstanbul İçin Son Çağrı ve Başka Bir Hayatta üzerine konuştuk.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Çeşitli sinema otoriteleri 2023 yılının özetini yapmaya işte en iyi filmler, en kötü filmler, parlayan yıldızlar, düşen yıldızlar diye listeler, değerlendirmeler yapmaya başladılar.
Tabii ben de hemen her sene yaptığım gibi 2023 yılının da bir değerlendirmesini yapacağım size ama ben biraz daha beklemek istiyorum.
Ama tabii bir de şöyle bir şey var.
Her yılın değerlendirmesini en az iki kez yapıyor sinema dünyası.
Bir tanesi yıl biterken yapıyor.
Bir de tabii ki bir sonraki yılın Mart ayında ve...
Verilen Oscar ödüllerinde bir önceki yılın değerlendirilmesi yapılmak durumunda kaçınılmaz olarak çünkü bir önceki yılın öne çıkanları genellikle Oscar'da boy gösterdiği için Oscar törenleri üzerine yapılan tüm sohbetler işte
verilen ödüller, verilmeyen ödüller bir önceki yılın değerlendirmesi anlamına geliyor.
Paylaşmak istediğim haber biraz eskidi yani birkaç haftalık bir haber ama...
Ben bunu sizinle paylaşmak istemiştim.
Aklımdaydı da herhalde unuttum ya da anlattığım filmlerin konuların heyecanına kapılmış olabilirim.
Biliyorsunuz şu an Filistin, Gazze, Hamas, savaşı, çatışmaları, kayıplar, ölümler tüm dünyanın izlediği ne yazık ki çok üzücü bir durum.
İşte sinema dünyasında da bunun üzerine Filistin yanlısı yani Yahudi karşıtı söylemde bulunan sinema sanatçısı oldu, oyuncu oldu.
Bunlardan bir tanesi de yakın zamanda hani parlamış diyelim önemli oyunculardan bir tanesi.
Melissa Barrera, Melissa Barrera kim diyeceksiniz?
Scream serisinin son iki filminde başrolde olan son derece parlak, çok genç bir yıldız Melissa Barrera ve o bir Filistin yanlısı açıklamalarda bulundu.
Bu açıklamalarından dolayı Scream filmlerinin yapım şirketi bu oyuncuyu devam filmlerinde projeden çıkarttığını açıkladı.
Bunun Yahudi lobisi cezalandırması olduğu artık o kadar belli ki.
Barrera'da kariyerinin biraz başında olmasına rağmen aslında yani tırnak içinde kaybedecek çok şeyi olmasına rağmen.
50 senelik oyuncusunuzdur da artık zaten alacağınızı almışsınızdır, zaten zenginsinizdir, zaten prestijiniz vardır, etkinliğiniz vardır.
Öyle biri olduğunuzda konuşmak daha kolay.
Ama genç bir oyuncunun muhalif bir tavır sergilemesi gerçekten çok cesurca, çok harika.
İşte Balesa Barrera bunu söyledi, yapım şirketi de onu Scream projesinden attı.
Ve yine yakın dönemin yeni nesilin en parlak en harika genç yıldızlarından bir tanesi olan Jenna Ortega o da Scream serisinde Marisa Barana'nın kız kardeşini canlandıran oyuncuydu.
O da kalktı dedi ki siz Melisa'yı atıyor musunuz projeden?
Ben de yokum bundan sonra dedi.
Hani alın Scream serisini ne yapıyorsanız yapın başınıza çalın gibi bir tavırda bulundu.
Çok büyük alkış aldı ki şunu söyleyeyim bakınız çok...
Üzücü bir şey. Çok acı bir şey.
Şimdi Scream ben geçmiş bölümlerde tabii hem Scream'in sinema tarihindeki öneminden falan bahsettim.
Uzun uzun anlattım. Dinleyen arkadaşlar hatırlayacaktır.
Şimdi Scream 5 ve 6 Scream gibi bir sinema tarihi başyapıtını 2020'lerdeki efsanesini sürdürmeyi başarmış.
Gerçekten çok iyi filmlerdi yani.
Scream 5 de çok iyiydi.
6 da çok iyiydi bence.
İşte bakınız önemli bir başyapıtın.
Nefis devam filmlerini yapıyorsunuz.
İki tane genç yıldızı bu nefis projelerin başına koyuyorsunuz.
Ya her şey ne kadar güzel.
İşte bakın bu boktan politik hesaplar, bu hesapçılık, bu Yahudicilik, lobicilik bilmem ne.
Ne kadar çirkin bakın nasıl da engelliyor yani.
Neyse yani çok uzun uzun yorumlar yapmak istemiyorum.
Anladınız yani demek istediğimi.
Melissa Barrera'nın ve Jenna Ortega'nın bu duruşları, bu iradeleri gerçekten alkışlanmayacak gibi değil.
Yani haberin detaylarını görmek için.
Tabi Google araması yaparsanız zaten karşınıza haberler çıkacaktır.
Ve 2023 yavaş yavaş kapanıyor listeler çıkıyor işte öne çıkanlar kaybedenler falan dedik.
2024 yılının da merakla beklenen filmleri yavaş yavaş paylaşılmaya başlandı.
Ben de önümüzdeki haftalarda size 2024'ün merakla beklenen filmlerini hatırlatmaya ve anmaya çalışacağım.
Gelelim bu haftanın anlatacağım filmlerine.
Başlıkta görmüşsünüzdür anlatmak istediğim filmlerin bir tanesi İstanbul için son çağrı şu an Netflix'te gösterimde ve bir de Past Lives diye bir film başka bir hayatta adıyla bizde gösterime
girdi. Şimdi bu iki filmden bahsedeceğim ama küçük bir şey söylemek istiyorum bunun üzerine.
Şöyle ki ben daha önce film eleştirisi de yazarken.
Ya da şu an bu programı da yaparken tabii ki dürüstçe fikrimi söylemek durumundayım.
Benim yapmam gereken o ama biraz nazik olmaya çalışıyorum ben.
Çok sert yorumlar yapmak istemiyorum ya da çok abartılı kelimeler kullanmak istemiyorum ama bazen abartılı yorumlar yapmanın gerektiğini düşündüğü filmler dahi oluyor.
İstanbul için son çağrı filmi öyle bir film ki çok uzun süredir bu kadar kötü bir film izlememiştim.
Bunu diyorum eleştiren olarak size açıklayabilirim.
Bunu hemen hemen her bir filmde yapmaya çalışıyorum zaten biliyorsunuz.
Anlatmaya çalışıyorum hani izah etmeye çalışıyorum.
Bir film neden kötüdür neden iyidir diye.
Bu filmde bunu yapmak içimden gelmiyor.
Çünkü nasıl diyeyim ya karşımdakinin bir sinema filmi değil bir kere.
Bir üretime sinema filmi diyebilmek için gereken bazı öncül peşin gereklilikler var.
Bu film inanın ki bunları karşılamıyor.
Hangisi biliyor musunuz? Özellikle hangisi?
Şöyle ki. Şimdi.
Şöyle bir örnek vermeye çalışayım size.
Mesela tiyatro ile sinemanın belli benzerlikleri var.
Zaten sinema tarihine bakarsanız ta işte 1800'lerin sonunda sinemanın keşfedildiği dönemlere bakıyorum.
Sinema zaten tiyatroya rakip bir akşam gösterisi gibi çıkmıştır.
Tiyatrodan beslenmiştir işte.
Tiyatrocular ilk sinema yapanlardır falan filan.
Tiyatroda bir anlatı sinemada bir anlatı.
Birbirine benzer anlatılar bunlar.
Ve tiyatronun kendine ait anlatım dinamikleri var.
Sinemanın kendine ait anlatım dinamikleri var.
Şöyle bir örnek vermek istiyorum.
Mesela tiyatroda... 20 yaşında bir oyuncuya bir makyaj yaparsınız.
Tamam mı? Onu 70 yaşında biri olarak oynatabilirsiniz.
Yani izleyen herkes o oyuncunun çok genç makyajlı bir oyuncu olduğunu bilir.
Ama onun 70 yaşında birini canlandırışını eleştirmez.
O oyunun kötü taraflarından biri olarak görülemez mesela.
Tiyatroda bir gerçeklik inşa edilirken bir esneklik payı vardır.
Arka tarafta bir resim vardır değil mi?
Mesela bir tiyatro oyunda arkada bir manzara vardır.
O manzaranın gerçekçi olmasını bekler misiniz?
Beklemezsiniz o bir sembolizasyondur.
Bir esnekliği vardır ve biz bunu kabul ederiz.
Sinemada böyle bir şey yok.
Sinemada her ne yapıyorsanız filmin gerçekliği içinde yalnız bakın.
Hani günlük hayatla %100 bir gerçeklik eşitlemek zorunda değildir sinema ama kendi içerisinde bir gerçeklik sunmak zorundadır.
İstanbul için son çağrı filmi bu gerekliliği karşılamıyor.
Tiyatro gibi, müsamere gibi ya ilkokul müsameresi gibi.
Her şey o kadar yapay ki.
Filmin hiçbir anında öyle bir olayın sinemasal evren içinde bile süre gittiğine ikna olmuyorsunuz.
Zevklere bir şey demiyoruz.
Tamam filmi seversin sevmezsin ama ben şuna inanıyorum.
Bu filmi hiç kimsenin bir sinema filmi, bir sinema anlatısı örneği olarak sevebileceğine inanmıyorum.
Yani ne bileyim oyunculukları seviyorsundur.
Filmdeki müzikleri seversin.
Güzel birkaç replik, söz, güzel böyle laflar vardır.
Onları seversin. New York'ta çekilen güzel görüntüler vardır.
Onları seversin. Okey buna bir şey demiyorum ama bir sinema filmi değil İstanbul için son çağrı.
Öyküsünden bahsedeyim.
Kıvanç Tatlıtuğ ile Beren Sarat New York'un pav alanında bir şekilde tanışıyorlar.
Bunlar birbirleriyle yakınlaşıyorlar falan ama öğreniyoruz ki ikisi de evli.
Bir flört ediyorlar.
Bir kocasını karısını aldatma hikayesi bu.
Hatta birbirlerine diyorlar işte bak ben işte evliyim.
Eşimi aldatmam falan.
Tamam neyse. Ama bir yandan da flörtleşip yakınlaşıyorlar.
Bu arada hani öyküyü anlatıyorum.
Spoiler kaygınız varsa önce filmi tabii izleyin.
Ondan sonra programı dinleyin tabii.
Ama hani şunu söyleyeyim.
Takılacak bir şey yok arkadaşlar bence.
Dinlemenizde bir sakınca yok yani.
Öyle söyleyeyim. Ama diyorum takdir sizin yine.
Neyse. Bunlar yakınlaşıyorlar falan.
O gece sevişiyorlar bunlar. Yani bir şekilde eşlerini aldatıyorlar.
Yani filmin yarısına kadar kurulan gerilim bu.
Sabah tabii bir kalkıyoruz.
Sürpriz. Filmin sürprizi. Bunlar zaten karı kocaymış.
İlişkileri kötüye gidiyormuş.
Boşanma kararı almışlar. Beren Saat'in New York'ta bir iş bağlantısı olacak.
Psikolog da diyor ki bak hocasına sen de git orada yeni bir başlangıç yapın.
Birbirinizi tanıyormuş gibi davranın falan bir sürpriz.
Daha sonra ilişkilerini kurtarma öyküsüne dönüş.
Öykü bu. Şimdi bir sürprizden sonra filmi bir daha değerlendirme diye bir şey vardır ya.
Bu çok kullanılan bir anlatım hilesidir.
Hani işte Bruce Lee's ölüymüş.
Ondan sonra filmi bir daha gözden geçirirsin.
Karısı yıl dönümlerinde yemek yiyordur ama masada tek kişilik servis vardır falan.
Biz bunu fark etmeyiz ama sonra anlarız.
İşte Bruce resmi kapıyı açmaya çalışıyordur açılmıyordur.
Allah Allah niye açılmıyor? Ulan adam ölü.
Yani hani adam orada değil aslında o kapıya dokunmuyor.
Sonra filmin gerçekliğini o sürprizle birlikte tekrar gözden geçiririz.
Bu yaklaşımı bu filme uyguladığınızda devasa bir saçmalıklar silisilesiyle karşı karşıya geliyorsunuz.
New York'a indiklerinde havaalanında birbirini tanımıyormuş gibi iki insan tanışıp flört etmeye başlıyorlar falan dedim ya.
Hani karı koca birbirlerine rol yapıyorlar mı yani?
Bize rol yapıyorlar. Bize bakın yani onlar birbirinin karı koca olduğunu biliyor neticede.
Şimdi siz eşinizle sevgilinizle bir süredir süren bir birlikleriniz var diyelim ki.
Ve o kişiyle diyelim ki birbirimizi tanımıyormuş gibi falan yapacağız.
Bir gece geçireceğiz falan.
Onu tanımıyormuş gibi yapar mısınız ya?
Yapabilir misiniz? Ve yaptığınız nereye kadar yaparsınız?
İşte ne iş yapıyorsun falan diye sorar mısın ya?
Ne işin var burada diye sorar mısın ya yani?
Ya o kadar saçma ki.
Bir de sabah kalkıyorlar işte gece sevişiyorlar.
Kadın kalkıyor diyor ki hani demiştik işte bir gecelik.
Ya bu nasıl bir oyun?
Sanki orada kameralar var.
Yani izleyici filmin sürprizi var ya yani yarısından sonra.
Sanki izleyiciyi kandırmak için filmin yarısında oynuyorlar.
Çok detaya inmeyeceğim bitmez çünkü.
İnanın bir saat boyunca filmdeki saçmalıkları anlatabilirim.
O kadar saçma ki. Şimdi bakın şöyle bir örnek vermek istiyorum.
Filmde işte gece bunlar New York'ta.
Ferekten bir gece çalıyorlar. Geziyorlar, yiyorlar, içiyorlar.
Mekana geliyorlar. Bir erotik klub gibi bir yer.
Orada kadınlar küçük bir sahne yapmışlar.
Sahneye çıkıp orgazm taklidi yapıyorlar.
Ve bir ödül veriliyor.
Hani kim en iyi orgazm taklidi hangi kadın yapacak falan.
Beren Sarahattin bir orgazm taklidi yaptığı bir çekim var yani.
Ve işte yarışmayı o kazanıyor.
Böyle taç alıp çıkıyor. Kraliçe, orgazm kraliçesi oluyor falan.
Şimdi buna hiç girmeyeceğim. Çok özür dilerim de ya.
Bu kadar kötü oynanabilir.
Ucuz romanda John Travolta ile Uma Thurman dans yarı...
...dışmasına çıkıp ödülü alırlar.
Ama gerçekten çok iyi dans ederler.
İkna olmamız lazım. Bakın tiyatro değil diyorum ya sinema.
Sen bir kadına orgazm kraliçesi ödülü vereceksen öyle bir orgazmla oynaması lazım ki bizim şey olmamız lazım böyle vay ulan olmamız lazım yani.
İşte bakın tam tiyatro dediğim bu.
Çıkıyor orgazm taklidi yapıyor alıyor.
Ya senaryo da böyle.
Ve yönetmen yönetmemiş yani.
Ben yönetsem bu filmi Beren öyle oynasa ya öyle bir oynaman lazım ki derim izleyici senin.
herkesten daha iyi orgazm taklidi yaptığına ikna olması lazım derim.
Bunu yapmıyor ama alıyor işte.
Senaryo öyle alıyor yani.
Aldı. Almış. Kötü film başka bir şey.
Sinema filmi olamamış.
Sinema filmi başka bir şey.
Bu film zorlanıyorum yani.
Bir eleştirmen olarak, bir sinema konuşmacısı olarak bu filmi eleştiren disiplinler altında eleştirmeyi zorlanıyorum.
Çünkü Yani ne desem yani diyeceğim ki şu kötü kötü kötü kötü bunu da yapmak istemiyorum diyorum.
Neticede yani ortada bir film var.
Güzel tarafları da olmalı değil mi?
Gerçekten bulamıyorum. Ve şuna da vurgu yapmak istiyorum.
Kıvaş Tatlıtuğ ve Beren Saat'in oyunculuğu.
Evet bu kişiler bir sürü projelerde yer aldılar.
Performanslar sergilediler. Ben bu insanları izlemediğimi fark ettim daha önce.
İyi bilmiyorum piyasayı ama bu iki oyuncunun da iyi oyuncular olduğuna dair bir izlenimim var.
Yani diyorum kendim çok izlemiş değilim.
İyi oyuncular olarak anıldıklarını düşünüyordum.
Öyle görmüştüm, öyle zannediyordum.
Ya ben şu an eleştiri olarak bu oyuncuların bu filmdeki performanslarına bakacak olsam bu kişilere oyuncu demem.
Yaptıkları şeye oyunculuk demek çok zor.
Bunu derken neyi kastediyorum?
Şöyle ki burada Kıvanç Veren'in yaptığı şey sadece dördüncü duvarı inşa etmek.
Tiyatrodaki o seyircinin bulunduğu duvar anlamına gelir o dördüncü duvar.
Kamera yokmuş gibi davranmak, hiç kimse sizi izlemiyormuş gibi davranmak.
Burada Kıvanç Tatlıtuğ'un ve Beren Saat'in yaptığı şey sadece bu.
Sadece set ve kamera yokmuş gibi davranabiliyorlar.
Onun dışında ne bir karakter inşa ediyorlar.
Ortada bir karakter görmüyorum yani ben.
İkincisi o karakterin o an, o durumda nasıl davranabileceği üzerine hiçbir çalışma, hiçbir yorum, hiçbir performans sergilediklerinden bilmiyorum.
Kendilerini oynuyor gibiler.
Ortada bir şey yok. Bir karakter hiçbir şekilde yok.
Artı içlerinde bulundukları durumlara gösterdiği tepkiler inanılmaz yanlış yani.
Ne bileyim olmadık yerde gülümsüyorlar.
Olmadık yerde ciddi duruyorlar.
Olmadık yerde sakinler.
Olmadık yerde üzülüyor kızıyor falan ama tamamen oynuyor ya.
Sıfır gerçeklik. Hiçbir inandırıcılık ve ikna edicilik yok.
Haluk Bilgiler bir laf söylüyordu.
Diyordu ki ben tiyatro sahnesinde oyuncular görüyorum.
Ya ben tiyatro sahnesinde insanlar görmek istiyorum diyordu.
Bakın tam olarak bu.
Gerçek de değil. Şimdi bak iyi oynarsın.
Bazı oyuncular oyunculuğunu gösterir.
Hani bilerek oynar. Al Pacino'nun, Kevin Spacey'nin falan böyle bazı anları vardır.
Biraz abartılı oynadı.
Böyle sanki kameranın varlığını fark ederek oynadığını izleyiciyi hissettirdikleri anlar vardır böyle falan.
Ama tabii o çok kontrollü, inanılmaz profesyonel çok.
Böyle şeydir. Özellikle yaptıkları şeylerdir o ya.
O başka bir şey. Ama burada oynuyorlar ama oynadıkları şey ikna edici değil ya.
Olmayan bir şeyi oynuyorlar sanki.
Yani diyorum bakın bunları konuşmam lazım.
Bunları anlatmam lazım. Şöyle bir şey var.
Şimdi her projede bir hesapçılık vardır.
Bu film para kazanır mı? Kazanmaz mı?
Falan. Neticede her sinema filmi bir yatırım.
Bir para harcanacak. Emek harcanacak.
Onun karşısında bir para kazanılacak.
Okey. Ben hani bunda bir gariplik görmüyorum.
Bu çok normal bir şey. Ama...
Bu filmde öyle bir hesapçılık yapılmış ki yani işte Kıvanç'la Berini başvuru koyalım.
New York'ta geçen bir romantik macera.
Tamam abi bu cümle satar.
Bunda hiç sıkıntı yok. Çünkü hani bu hesapçılık biraz eleştirel bir şeydir aslında.
Yani hani izleyicisine iyi bir şey çıkarma konusunda çaba harcayan değil daha çok parayı götürelim.
Nasıl olsa izler millet bunu falan.
Gibilerinden bir proje olarak görüldüğü için bu tip popülist projeler genellikle eleştirilir.
Ama ben çok da eleştirmiyorum bu tip projeleri.
Çünkü bu da bir üretim biçimidir.
Yanlış falan bulduğum yok yani.
Yanlış anlamayın. Ama en azından ortaya bir film çıkarır bu insanlar.
Burada sadece sanki şu var.
Beren'le Kıvancı var şöyle koyalım abi.
New York'ta geçen bir romantik.
Salla gitsin. İstediği kadar kötü olsun.
İstediği kadar inandırıcı olsun.
İkna edici olsun. Olmasın ya salla gitsin boşver.
Nasıl olsa izlenir. Boş yani anlatabiliyor muyum?
En azından bir film çıkar ortaya.
İşte burada o da yok. Neyse çok uzattım yine kusura bakmayın ama soğuk duş etkisi yarattı film bende.
Arkadaşlar izleyin.
Yani hani izleme falan demeyeceğim.
İzleyin. Yani bir film nasıl olmaması lazım?
Nasıl olmaz yani sinema filmi olduğunu iddia edip sinema filmi olmayan bir örnek görmek istiyorsanız izleyin arkadaşlar.
Bu filmi izleyin. Umarım ölçünü kötülemişimdir.
Hani bazı insanlar şey falan hani bu filmi seven işte sinemadan anlamaz.
Siz sinemanın sesinden anlamıyorsunuz falan filan.
Öyle şeyler söylemem ben.
Hiçbir zaman söylemedim. Hoşlanmam da.
Dediğim gibi o nedenle de deneyimlemek isteyeceğinizi düşünüyorum.
O nedenle. Yoksa yoksa uzak durun tabii ki yani.
Evet İstanbul için son çağrı için ancak böyle bir inceleme sunabileceğimi düşünüyorum.
Hemen diğer filmime geçeyim.
Konuşmak istediğim bir diğer film başka bir hayatta dediğim gibi Past Lives diye bir film.
Selim Song diye Güney Koreli bir yönetmenin filmi.
İlk uzun metraj filmi ve bu film neredeyse ortalığı ayağa kaldırdı.
Bir sürü festivalde ödül aldığı bence gayet vasat bir film.
Çok kısaca bir de neden vasat olduğunu da size tabii ki anlatacağım.
Çok kısa bir yorum yapacağım.
Çok uzun uzun yorumlar yapmaya gerek yok bu film için.
Çünkü böyle herkesin bayıldığı bir şey yapıyor film.
Ama bence o bayılınan şey, o çok övülen şey hiç de öyle bayılınacak ya da övgüyle anlatılacak bir şey gibi görünmüyor bana.
Onu söylemem filmi incelemem için yeterli olacak.
Öyküsünden bahsedeceğim.
Kore'de lise çağlarında birbirinden hoşlanan, flörtleşen bir kızla bir erkek var.
Sevgili oldular olacaklar falan gibi bir durum var.
Bu arada kız üniversite kızınıp Güney Kore'yi bırakıyor Amerika'ya gidiyor.
Aradan işte 10 sene falan geçiyor.
Bunlar internetten tekrar bir karşılaşıyorlar.
Onlar da tekrar kopuyorlar.
Kaç sene daha geçiyor falan.
Artık işte kadın Amerika'da bir hayat kurmuş.
Orada evlenmiş. Bayağı hayatı devam ediyor.
İşte eski flörtü de Güney Kore'de.
O da artık bir hayat inşa etmiş güne gücüne falan.
Yetişkin bir insan olmuş. Ve adam diyor ki ben işte Amerika'ya geleceğim.
Aa diyor ki gelsene falan ne güzel ne kadar hoş olur.
Görüşürüz çok sevinirim falan diyor böyle.
Ve bu Koreli adam kalkıyor Amerika'ya geliyor.
Böyle bir iki gün kadın onu işte Amerika'da gezdiriyor.
Aralarında bir şey yok yani bir aşk sevgi cinsel falan öyle bir şey yok ama neticede hoşlanmışlardı ama bir zamanlar herhangi biri de değil o değil mi herhangi bir sosyal arkadaş da değil.
Film şunu yapıyor eskiden birbirinden çok hoşlanıp hayati gerekliliklerden dolayı bir arada olamayışı aradan bu kadar zaman sonra tekrar bir araya gelip birbirlerinden hem hoşlanmaları hem birbirlerine ilgi
duymaları birbirlerini çekici bulmaları ama tabii artık kadın evli olduğu için neticede.
Asla kocasını aldatacak falan veya hani öyle bir macera olsun hani bir gecelik kaçamak yapalım one night stand falan.
Öyle biri de değil anladığımız kadarıyla.
Kadın da öyle biri değil. Erkeğin de öyle bir talebi olmuyor.
Gayet ölçülü. Hani uzakta o insanın da bir şey var ya böyle bir saygıda bir ölçü böyle işte eğilerek birbirine selam veriyorlar falan.
Onların kültürü biraz daha öyle ya.
Onun da katkısıyla son derece ölçülü bir iki gün birlikte geçiriyorlar.
Hatta işte son gece kocası da geliyor aralarına katılıyor.
Kadın eski sevgilisi ve kocası.
Oturup bir şeyler içiyorlar falan ama.
Hep böyle bir ölçü bir düzey çok güzel bir düzey var.
Ama filmin olayı şu işte bu iki insan karşı karşıya geldi hiçbir şey yaşamadan da ayrılıyorlar.
Çekiyor gidiyor. Bu kadar ya filmin özeti bu.
Şimdi şöyle bir durum var ki o düzey o ölçü hani o 2-3 gün boyunca bu karakterlerin bir arada takılıp hiçbir şey yapmaması ama bir yandan da birbirlerine böyle hoşlanarak bakmaları biraz geçmişten konuşmaları
falan filan ama. Çok da derine inmemeleri, birbirlerine bir şeyler hissediyor olmalarına rağmen hala belki de o duyguları dile getirmemeleri falan güzel bir gerilim.
Çok hoş, tatlış falan demek ki birçok insana göre.
İşte bence değil. Bence ortada neredeyse hiçbir şey yok.
Gayet de şey, şimdi sıkıcı demeyeceğim ama çok da izleyene bir şey katan bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Evlisindir, bir hayatın vardır.
Biriyle... Hani karşılaşıp hoşlanırsın eski eski sevginle karşılaşırsın hoppa sevişiverirsin falan.
Her şey altist olur sonra onun bedelini ödersin falan filan.
Şimdi bu çok yapılmıştır ya çok bilinen bir şeydir ya.
Onu yapmayıp başka bir tansiyona oynayan bir film olmuş.
Diyorum kötü bir film değil ama bence sonunda izleyip bittiğinde ben şunu dedim.
Eee abi yani. Tespit de yok bence ortada.
Hani bu tip ilişkiler için ya da bu tip deneyimler için eski aşkların tekrar bir araya gelip tekrar bir ilişki yaşamaması ya da yaşanmamasının gerekmesinin nasıl bir düşünsel ya da duygusal bir açılımı var.
Bilmiyorum ben bu tip filmlerden bu tip ince öykülerden çok da bir şey gelmediğini düşünüyorum.
Sadece sizi bir tansiyonda tutuyor böyle.
50 dakika boyunca bir 60 dakika boyunca falan bir tansiyonda kalıp izliyorsun sinemi o kadar.
Bir şey olması lazım.
Bir şey olması derken fiziki bir şey kastetmiyorum.
Sevişsinler falan en azından bir öpüşsünler falan öyle bir şey demiyorum.
Veya kavga etsinler.
Geçmişin hesabını yapsınlar.
İşte nasıl beni bıraktın da gittin.
İşte gitmem lazımdı falan atıyorum.
Ne bileyim aklıma ilk geleni söylüyorum yani.
Bunlar olması gerekmiyor ama en azından ya o karakterlerin durumu ya da genel bu tip durumlar üzerine çarpıcı, düşündürücü, inceleyici, tespit içeren falan güzel bir söylem
olması gerektiğini düşünüyorum ben bu tip öyküler üzerinde.
Sadece bir... Tansiyon tutturmanın çok da ilgiye değer olmadığını düşünüyorum.
Ama bu tip öykülere ilginiz varsa böyle biraz eski romantikler eski açılan hesaplar.
Ya açılamayan hesaplar demem lazım yani filme bakarsam.
Açılamayan hesaplar ince böyle tansiyonlu tatlış romantik filmleri falan ilginiz varsa.
Past Lives filmini yine de izleyebilirsiniz.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
