
Haftanın Gündemi, F. F. Coppola Sineması ve Megalopolis
4 Ekim 2024 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, haftanın gündemini, Francis Ford Coppola Sineması'nı ve yönetmenin tartışmalı son filmi Megalopolis'i konuştuk. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Geçtiğimiz hafta Türk sinemasının önemli yapımcılarından, önemli yönetmenlerinden biri olan Tomris Geritlioğlu'nu kaybettik.
Tomris Geritlioğlu'nu ben daha çok hani geniş kitlede aslında diyebiliriz daha çok Salkım Hanım'ın Taneleri filminden hatırlar.
Birçok projede yönetmenlik yapmış, yapımcılık yapmış bir isimli bir süredir kanser tedavisi gördüğünü biliyorduk ve Tomlis Geritlioğlu 67 yaşında kaybettik.
Türk dizilerinin bir çoğunda da yapımcılık ve yönetmenlik yapmıştı.
Hani belli bir kitleye göre dönem dizilerinin en parlak, en iyi yapımcı ve yönetmenlerinden bir tanesiydi.
Elbette Tomlis Geritlioğlu saygıyla anılacaktır.
Yılın bir başka önemli kaybıysa Maggie Smith.
Maggie Smith kim? Genç sinema severler daha çok onu Harry Potter serisindeki McGonagall karakterinden tanıyacaktır.
Ancak elbette Maggie Smith ta 1950'lerde sinemaya başlamış.
70 yılı aşkın bir sinema kariyerine sahip olan çok değerli 2 Oscar sahibi bir oyuncuydu.
İngiliz'dir. Shakespeare.
Aslında bir tiyatrodan gelme bir oyuncudur.
Maggie Smith de gerçekten sinema tarihinin unutulmayacak renkli simalarından bir tanesiydi.
Şimdi geçtiğimiz haftalarda 76.
Emmy ödülleri dağıtıldı ve Emmy ödüllerinde son dönemlerin diyeyim gerçekten en büyük en güçlü prodüksiyonu olan Shogun dizisi Emmy ödüllerinde damgasını vurdu.
Tam 18 dalda ödül alan film Emmy tarihinin de en fazla ödül alan dizisi olarak tarihe geçti diyebiliriz ve aynı zamanda geçtiğimiz haftada
31. Adana Altın Koza Film Festivali ödülleri dağıtıldı.
Altın Koza'da en iyi filmi Murat Fıratoğlu'nun yönettiği Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri adlı film aldı.
Daha önce sinematristlerde hatırlatmıştık bu yılki Altın Koza'nın jüri başkanlığını Nuri Bilge Ceylan yapmıştı ve Murat Fıratoğlu'nun ödülünü Adana Belediye Başkanı Zeydan Karalar'la Nuri Bilge Ceylan birlikte
verdiler. Bu sene Altın Koza'da ilginç bir durum var.
En iyi film ödülünü alan Hemme'nin öldüğü günlerden biri filmi.
En iyi film dışında başka hiçbir ödül almadı.
Hani genellikle her türden ödül organizasyonu en önemli ödülü gecenin hani en sonunda verilir ya böyle.
İşte teknik dallar verilir, görüntü, oyuncu, senaryo falan.
En çok ödülü alan filmi de deriz ki herhalde en iyi filmi de bu filme verecekler.
Ancak burada tam tersi oldu.
Hiçbir dalda ödülü layık görülmeyen film en iyi filmi aldı.
Bu konuda da bir şüphelerin ulaşabileceği...
Düşünen Nuri Bilge Ceylan bunun üzerine bir açıklama yapmış.
Demiş ki bu şu ana kadar hiçbir ödül almamış bir film.
Çünkü biraz da şöyle düşünüyorum ki en iyi film ödülünü alan film zaten sinemayı bir araya getiren bütün parametrelerin hepsinde iyidir ki ondan dolayı ona...
En iyi film ödülü layık görülmüştür.
Bence güzel bir açıklama bu.
Yani bilmiyorum belki tüm sinema severler bu açıklamadan ikna olmayabilirler.
Ama ben Nuri Bilge Ceylan'ın bu açıklamasını ikna edici ve haklı da buldum.
Altın Koza tabi çok önemli bir festival.
Sinemaya desteğimiz sürecek diye de Zeydan Karalar bir açıklama yapmış.
Güzel bir organizasyon olmuş.
Daha detaylı ödül paylaşımı için kısa bir arama yapabilirsiniz diyorum.
Bugün biraz hızlı geçmeye çalışacağım.
Detaylara girmeyeceğim.
Evet malum Eylül'den itibaren sinema sezonu başladı dedik.
Gündem gerçekten zengin.
Çok sayıda film gösterime girdi.
Yakın zamanda gösterime giren en önemli filmlerden bir tanesi de Transformers başlangıç filmi.
Transformers elbette son böyle 20 yıla damga vuran hani en çok hasılat yapan en geniş kitleye ulaşan evrenlerden bir tanesi.
Son film ise Transformers başlangıç evrenin en başını anlatıyordu ve Diğer Transformers filmlerinden farklı olarak bu film animasyon olarak yapıldı.
Sinemada, gişede, sinema tarihinde kendince bir boşluğu dolduruyor ama aslında filmlerin büyük çoğunluğu pek de iyi değildir.
Ama Transformers başlangıç pek de öyle görünmüyor.
Puanları fena değil. Film genel olarak eleştirel anlamda başarılı bulunmuş gibi görünüyor.
Eğer ilerleyen haftalarda izleyebilirsem hani biraz da böyle salonlarda kalırsa yani birkaç hafta daha oynarsa izleyip üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım.
Onun dışında yılın en çok hasılat yapan önemli filmlerinin bir kısmı hala gösterimde.
Mesela Tersius hala gösterimde.
Ya demek ki bitmiyor izleyicisi gerçekten yani.
7 milyar dolar hasılatla yılın en çok izlenen filmi konumuna geldi Çılgın Hırsız hala gösterimde.
Beter Böcek son derece başarılı olmuş bir proje oldu.
Hala izleniyor, seviliyor gösterimde.
Önümüzdeki hafta tabi buradan hatırlatmış olayım Joker'in ikinci bölümü gösterime girecek.
Joker'in ikincisi gösterime girecek diye.
İlk bölümde tekrar gösterime sokulmuş.
Hatırlamak isteyen izleyiciler olabilir denmiş.
Deadpool and Wolverine hala gösterimde.
Hala da seviliyor. Puanları falan da iyi yani.
Böyle çok kötü eleştiri duymuyoruz.
Ve hasılatı da bayağı iyi.
1.3 milyar dolar sınırını geçti.
Yılın en fazla izlenen ikinci film oldu Deadpool and Wolverine.
Şimdi gündemde...
Başka bir film var aslında arkadaşlar.
Şimdi bunu hani henüz belki de anmamam lazım.
Yani ilerleyen haftalarda, aylarda bunun üzerine mutlaka konuşacağız ve hatta ayrıca bir program yapabiliriz.
Hangi film? The Substance filmi bizde cevher adıyla gösterime gireceği açıklandı ve aynı zamanda...
1 Kasım'da salonlarda olacağı söylendi.
Ancak şimdiden hani uyarmak ve hatırlatmak istiyorum.
The Substance filmi bu yılki Cannes Film Festivali'nde en iyi senaryo ödülü almıştı.
Korelin Ferga Fransız yönetmenin çektiği film gerçekten dünyada şu an hani bir fırtına estiriyor diyebiliriz.
Her yerde üzerine inanılmaz yorumlar, yüksek eleştirel puanlar veriliyor.
Herkes böyle yıldızları yağdırıyor falan.
Kan Film Festivali üzerine yaptığımız programda ben bundan bahsetmiştim.
Fragmanı da çıkmıştı arkadaşlar.
Çok çarpıcı, çok böyle bomba bir film geliyor gibi görünüyor gerçekten.
Bu filmi takibe alalım demiştim.
Buradan tekrar hatırlatmış olayım hani film ilginizi çekiyorsa ve izlemediyseniz fragmana tekrar bir göz atın.
Eğer hani çok büyük bir engelim olmazsa mutlaka...
Ben The Substance'ı izleyip üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım diyeyim.
Şimdi olmuş olanlardan bahsettik.
Biraz da olacak olanlardan bahsedelim.
İlginç haberler var. İlginç beklentiler var.
Örneğin Mel Gibson.
Mel Gibson'da kim diyecek kadar Mel Gibson kendini unutturdu mu bilmiyorum ama hani Mel Gibson işte 90'ların 2000'lerin hatta 80'lerin en önemli sinemacılarından bir tanesidir.
İki tane Oscar'ı var falan ama 2000'lerden sonra 2010'larda falan Mel Gibson artık biraz unutulmuştu böyle.
Bir de hakkında çok fazla dedikodu çıkmıştı.
Saçma sapan birçok şey yapmıştı.
Böyle son derece hani sıkıntılı politik söylemlerde bulunmuştu falan filan.
Ancak iki tane önemli projeyle Önümüzdeki yıl karşımıza geleceği söyleniyor.
Birincisi Cehennem Silahı serisinin beşincisinin yapılacağı ve filmi de Mel Gibson'ın yöneteceği açıklandı.
Şimdi Cehennem Silah 80'lerin 90'ların önemli, keyifli komedi aksiyon polisiyelerinden bir tanesidir.
Aslına bakarsanız dördüncüsü...
çok da iyi bir film değildi. Ondan dolayı dördüncü film Cehennem Silahı serisinin artık miadını doldurduğu hani son noktaya gelindiğini hissettiren bir proje olmuştu diyebiliriz.
Bakalım ne olacak. Yani ben çok böyle negatifle yaklaşmıyorum aslında.
Kendi adıma söyleyeyim ben. Ben Cehennem Silahı ile büyümüş bir sinema severim diyebilirim.
Yani 80'lerde çocuktum ben ve Cehennem Silahı'nı çok severdik.
Çok keyifle izlerdik gerçekten.
Ondan dolayı nötrüm diyebilirim.
Yani ne pozitif çok böyle olumluyum ne de çok olumsuzum.
Bakalım. görelim diyorum şimdiden.
Ve bir de Mel Gibson Hz.
İsa'nın Çilesi diye bir film yapmıştı.
Şimdi çok tartışmalı bir projedir aslında.
Filmi gayet iyi başarılı bulanlar da olmuştu gösterime girdiğinde.
Böyle bir şiddet pornografisi diye eleştirenler de olmuş.
Hz. İsa'nın Çilesi filminin devamını çekeceği açıklandı.
Hatta bu devam bölümü iki bölümde olabilir.
Hani bölüm 1, bölüm 2 diye.
Bakalım görelim ne zaman olacak bilmiyoruz ama Mel Gibson bu kadar zamandan sonra tekrar bir gündeme gelecek tekrar bir öne çıkacak gibi görünüyor.
Bir başka ilginç ve çarpıcı proje David Fincher'dan geliyor.
David Fincher tabi canımız ciğerimiz yani o ne yapsa böyle koca koca salonlara gidip izleyeceğimizi söylesek çok da abartmış olmayız.
Ancak bu kez bir yeniden çevrime imza atıyor ve imza atacağı yeniden çevrim de gerçekten sinema tarihinin en ilginç, en çarpıcı, en unutulmaz filmlerinden
bir tanesi olan Alfred Hitchcock'un The Rob Projesi.
İp aslında tam çevirisiyle de bizde ölüm kararı diye bilinir daha çok.
Şimdi Alfred Hitchcock elbette sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden bir tanesi.
Gerilim sinemasının gramerini yazmış yönetmen.
Ve diyorum Rob filmi de çok iyi bir filmdir.
Şimdi iyi filmleri tekrar çevirme kararının alınması beni hep böyle tedirgin eder.
Bugün bile açın izleyin çok keyifli yani.
Elbette eski bir film yani 1948'de yapılmış bir film.
Bugün için eski yüzlü durması normal ama.
Çok iyi bir film olduğu için, şimdi ilk filmin biraz ilerisine geçmeniz lazım.
Yani en azından o yılların filmini bu yıllara tercüme etmeniz lazım.
Bu çok kolay bir şey değil ki.
İlk filminin özelliklerinden bir tanesi de tek plandır.
Aslında şöyle, baştan aşağı tek plan değil ama...
kesmeleri gizlemiş bir filmdir.
Yani filmi baştan aşağı tek plan gibi izlersiniz.
Tek mekanda geçen yani teknik olarak da Alfred Hitchcock'un bir meydan okuma projesi gibi bir şeydir.
Şimdi böylesine önemli ve güçlü filmin tekrar çevirmenin yapılması biraz şüpheli bir durum ama yönetmenlik koltuğunda David Fincher'ın olduğunu duyduğumuzda Böyle bir duruyoruz değil mi?
Yani David Fincher bu işe soyunuyorsa bir bildiği vardır diyoruz.
Bakalım ne olacak? Bunu da takip etmeye çalışacağız.
Bu projeyle ilgili de bir gelişme olursa ben sizi hatırlatmaya çalışacağım arkadaşlar.
Evet hani hem kısmen kaçırdığımız hem de mutlaka anmak istediğim haftanın sinema gündemi başlıklarımız böyle.
Şimdi gelelim Francis Ford Coppola'ya.
Megalopolis'e geçmeden önce Coppola'dan bahsetmemiz lazım.
Francis Ford Coppola sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden bir tanesi.
Sinematristlerde benim daha önce birçok kez andığım 1970'lerde adını duyuran ve Hollywood sinemasını güncelleyen, yenileyen Sakallılar diye ya da İngilizce'de daha çok Movie
Brats diye isimlendirilmiş 5 tane büyük yönetmen vardı.
Birçok kez saydık ama hadi yine sayalım.
Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg, Brian De Palma ve George Lucas'tan oluşan bu beşli yönetmenlerin de belki de hani en öne çıkanıydı Francis Ford Coppola.
Sinema eğitimliydi, çok entelektüeldi, çok isyancı, çok baskıcı, çok mükemmelliyetçi, yapımcılarına atar yapan, oyuncularına atar yapan inanılmaz bir adamdı gerçekten.
Yani hem sineması muhteşemdi hem de...
Kişiliği çok çarpıcıydı.
Ve 1972 yılında Godfather projesiyle tüm sinema dünyasını resmen sarsmıştı.
Ondan sonra Conversation diye bir film yaptı 1974'te.
Görece az bilinen bir filmidir.
Kopalım ama gerçekten gizli başıbıt diyebileceğimiz bir filmdir.
Conversation'da aynı yıl 1974'te Godfather 2'yi yaptı.
Baba gibi olağanüstü bir projenin.
devamının daha iyi olması mümkün müdür?
Yani sinema tarihinde gerçekten çok az rastlanır durumlardan bir tanesiydi ki bu Godfather 2 kimine göre ilk filmin bile ötesine geçen olağanüstü, efsanevi
yani epik, muhteşem bir filmdi gerçekten.
Bakınız bu aralarda başka bir sürü detay var ama onları geçiyorum.
Hani böyle detayı yayınlayacak olsak yani uf anlatacak çok şey var.
Ondan sonra da 1979'da Apocalypse Now kıyamet yani böyle nasıl alsam bilemiyorum hani hangi kelimeyi kullansam yetersiz kalır diyeceğim Vietnam Savaşı üzerine hem
düşünsel tekniği yönetmenliği senaryosu bir roman uyarlamasıdır hani hangi açıdan bakarsanız bakın Apocalypse Now gerçek bir sinema tarihi başyapıtıdır ki şunu anmadan geçemeyeceğim
aynı zamanda sinema tarihinin çekim süreci en dertli, en problemli filmlerinden de bir tanesidir.
Yani Francis Ford Coppola kendisi dahil bu filmin yapımında emeği geçen hiç kimse bırakın ortaya bir başyapıt çıkmasını tamamlanmış bir filmin çıkacağına bile inanmamıştır
diyebilirim ama bütün bu hengameden ortaya sinema tarihinin en büyük filmlerinden bir tanesinin çıkması gerçekten olağanüstü bu durumdur.
Çok uzun bir sinema kariyeri var ama özellikle bu dört film Coppola'nın başyapıtlarıdır ki sinema tarihine dört tane başyapıt kazandırmış olması bile zaten Coppola'yı sinema tarihinin
en büyük öğretmenlerinden bir tanesi kılmaya Yeter de artar diyorum.
Onun dışında Siyam Balığı, Dracula, elbette Godfather 3 tamam ilk iki film kadar iyi görülmez ama herkes bu fikirde olmayabilir ama yine de bence iyi bir film.
Ve elbette 1997 yılında yaptığı da Rainmaker diye bir film yapmıştı.
Gayet iyi bir filmdi o da bence.
Ancak 90'lı yılların sonunda Coppola böyle bir arka plana çekildi.
Hani bir nevi emekli oldu gibi bir şey oldu.
Ara ara bir şeyler üretmeye devam etti.
Yani başka filmlerin... Yönetmenliğini yaptı ama bu filmlerin hiçbiri yaygın olarak gösterime girmedi.
Ondan dolayı 2000'li yıllarda biz hiç bir Francis Ford Coppola projesiyle karşılaşmadık.
Şimdi filmlerinden hani kariyerinden biraz bahsettim ve esas temalarından bahsetmemiz lazım ki.
Megalopolis üzerine konuşurken mutlaka bu konuya gireceğiz.
Şöyle ki Coppola'nın bir sinemacı olarak özellikle ilgilendiği ve hemen hemen bütün filmlerinin temelinde yer alan tema ve konu.
Coppola hemen hemen önemli bütün filmlerinde der ki güçlenmek istediğiniz takdirde ve güce ulaştığınız takdirde mutlaka ve er geç bir noktada
yozlaşırsınız. Güç yozlaştırıcıdır ve siz bir şeylerden korkup güçlenmeye çalıştığınız takdirde bir gün gelir o korktuğunuz şeye dönüşürsünüz.
Bundan dolayı diyebilirim ki Coppola'nın iki temel teması gücün yozlaştırıcılığı ve güce ulaşıldığı takdirde korktuğunuz şeye dönüşmeniz kaçınılmazdır
mesajıdır. Godfather'da, Apocalypse Now'da ve Conversation'da bu konu özel olarak yani hatta bazı anlarda böyle repliklerle açıkça dile getirilir.
Mesela Godfather 3'de Diane Keaton'un John Lander'da hani Michael Carleone'nin eşi artık hani boşanmışlardır ona gelir işte odada özel olarak konuşurlar.
O işte ailemi korumak için ben neler yaptım.
O da der ki korktuğun şeye dönüştürün der.
Çok nettir yani o replik Francis Ford Coppola sinemasının özeti gibi bir şeydir.
Hangi açıdan tutup böyle size özetleyecek anlatacak olsam gerçekten olağanüstü bir yönetmen unutulmaz bir yönetmen.
Şimdi gelelim Megalopolis projesine kendisinin ifadesiyle işte 40 yıldır düşündüğü üzerine çalıştığı 120 milyon dolar bütçesini kendi
cebinden verdi. Bu
bütçeyi çıkarabilmek için...
işte aldığı şarap bığını işte evindeki şarap koleksiyonunu falan böyle işte satıp ipotek ettirdiği falan söylenen yani neredeyse işte artık 50 yıllık 60 yıllık tüm kariyerinin
ekonomik birikimini de Bu filme yatırdığı yani gerçekleştirmeyi ne kadar çok istediğini siz düşünün artık.
Coppola'nın efsanevi projesi Megalopolis sonunda gösterime girdi.
Filmin ilk gösterimi Cannes Film Festivali'nde yapılmıştı.
Ve orada izleyicileri ve eleştirmenleri ikiye bölen bir proje olmuştu.
Ve ilerleyen zamanlardaysa o ikiye bölünme artık tek kutupta toplandı gibi oldu.
Bir anlamda gerçek bir hayal kırıklığı olarak kabul edilmeye başlandı Megalopolis.
Megalopolis'in ilk hafta sonu hasılatı 4 milyon dolar.
Ve bu gerçekten de yani çok kötü gişede tam olarak battığı anlamına geliyor.
Elbette çok üzücü yani hani her şekilde Coppola'nın ömürlük projesinin gişede batmış olması hani kötü de olsa biraz para kazansaydı keşke gibi hissediyor insan ama neyse hani bunun üzerine yorum
yapmamız çok da önemli değil. Peki gelelim Megalopolis'e şimdi.
Megalopolis nasıl bir film?
Bence söylenen hiçbir şey değil.
Ne demek değil? Şöyle söyleyeyim.
Bu film işte şey diye tanıtıldı ya böyle.
Francis Ford Coppola'nın böyle ömürlük projesi.
Şimdi böyle siz bir filmi böyle tanıtırsanız elbette insanlar farklı bir kafayla salona gidiyorlar.
Hani bambaşka, çok farklı, çok sıradışı, çok çarpıcı, çok böyle epik bir de film öyle tanıtıldı yani.
Çok epik, epik film.
Bir filmi izlemeden epik demek zaten çok anlamsız bir şey bence.
Bunu izledikten sonra bu yargıya varabilirsiniz zaten bence.
Epik ne demek? Destansı demek.
Bir film daha izlemeden destansı diyemezsin dememelisin zaten.
Bir kere herkesin söylediklerini bir kenara atacağım.
Önce ben size bir filmi tanıtayım.
Belki izleyeceksiniz, izlemeyeceksiniz.
Ya da izlediniz çok da anlayamadınız falan olabilir.
Bence çok da karmaşık değil ama.
Şimdi film...
New York'ta geçiyor ve daha en başından New York'u yeni Roma olarak tanıtıyor.
Bunu yapmasının sebebi ne?
Ta antik çağda Roma İmparatorluğu'nda Roma elbette o zaman için dünyanın merkeziydi.
Yani medeniyetin beşiği Roma'ydı.
İşte Coppola Megalopolis'te o gün Roma neyse bugünün Roma'sı da New York turu diyor.
Ve diyor ki yeni Roma New York medeniyetin beşiği dünyanın merkezi artık çok yozlaşmış durumda.
Ve bu yozlaşmaya karşı da Adam Driver'ın canlandırdığı Caesar diye deha bir mimar karakteri karşımıza getiriyor.
Bu Caesar işte Megalon diye bir element icat etmiş, bir Nobel ödülü almış, yeni New York'u yeniden tasarlama, yeniden dizayn etme ve yeni Roma diye isimlendirilebilecek muhteşem
bir şehir haline getirme vizyonu var.
Şimdi bir bunu koyalım. Bir de Cicero diye bir belediye başkanı var.
Bu belediye başkanıysa...
Caesar'ın karşısında yani onun yeni Roma vizyonunu falan hiçbir şekilde desteklemiyor.
Yarı düşman gibiler böyle karşı karşıya.
Bir tane John White'in canlandırdığı Crassus diye bir karakter var.
Bu da bir bankacı hani şehirdeki en büyük ekonomik güç gibi bir şey.
Bu karakter hemen herkes de böyle kısmen iyi geçiniyor.
Bu arada Caesar'ın amcası hani bakınız bir aile yönetiyor gibi şehri öyle bir durum var.
Bunun dışında...
Filmin baş kadın karakteri olan Julia diye bir karakter var.
Belediye başkanının kızı zengin parti kızı gibi bir karakter.
Shia LaBeouf'un canlandırdığı Claudio'yu bir karakter var.
Bu Claudio bu bankacı dediğimiz Cressus'un torunu genç böyle eğlenceye düşkün falan serseri bir tip böyle.
Bir de bizim baş karakterimiz Caesar'ın sevgilisi ya da kendisi o metresi olarak isimlendiriyor.
Metresi diyelim. Wow diye bir karakter var.
Gazeteci bir kadın. Film Bu güç odaklarının birbiriyle çatışmasını çarpışmasını anlatıyor.
Öyküyü çok detaylandı anlatmayacağım uzun bir öykü ama bir şekilde Sezar bu şehri değiştirmeye ve güncellemeye çalışıyor.
Ona karşı duranlar var ona biraz destek olanlar var falan filan.
Şimdi bakınız bu öykü aslında hiç de kötü bir öykü değil güzel bir öykü.
Son derece sarsıcı anlar var.
İlginç twistler, ilginç hikaye numaraları falan var.
Karakterler de güzel bence yani kötü değil.
Ancak burada filmin bir ikinci kanalı var böyle.
Hani bir film akıyor normal böyle üstteki uyku.
Bir de şimdi herkes bu filme çok şey bakmış böyle.
Bakınız karakterler hep antik Yunan ya da antik Roma isimleri.
Herkes orayla bir paralellik kurmuş falan.
Bu şuna işaret ediyor, bu buna işaret ediyor.
Alt metinde şu var. Ya arkadaşlar siz alt metni, Ve filmin nereyi anlattığını falan.
Öncelikle bir kenara bırakın.
Önce bir üstteki ülkeye bakın.
Çünkü film gayet maddi, fiziki, çok böyle hani karşımızda olan da bir dünya sunuyor yani.
Bugünkü New York'u sunuyor ve bugünkü New York'u anlatıyor.
Hani önce bir onu anlayalım da ondan sonra bir alt metin falan filan oraya geçelim.
Bu üst öykünün yanında film detaylı biçimde Caesar'ın Yeni Roma diye isimlendirdiği New York'a bakışı, hani benim gözümde New York şöyle şöyle olmalı, böyle böyle olmalı gibi
bakışlarının uzun uzun anlatımı var.
Filmin burası çok mistik, çok destansı, çok böyle özel bulunmuş ya da Coppola bize öyle sunuyor da insanlar bunu çok öyle görmemiş gibi geliyor bana.
Üçüncüsü her şekilde bir kere Sezar engelleniyor.
Bu arada spoiler veriyorum ama.
Bence dinlemenizde bir sakınca yok ama ben yine de burada belirteceğimi koymuş olayım.
Şimdi bir şekilde Sezar engelleniyor.
Yani hayalindeki Megalopolis diye isimlendirdiği yapıyı bir şekilde kuramıyor.
Yani New York'u değiştiremiyor.
Ancak bir şey oluyor.
Ne oluyor? Bir Rus uydusu geliyor New York'a düşüyor ve New York'un bir kısmını perişan ediyor.
Kıyamet bölgesi gibi tamamen yıkılmış boş bir bölge oluşuyor.
Bu olduğunda da ne oluyor neticede?
Sezar... O ölü bölgeye o yıkılmış bölgeye kendi hayali olan Megalopolis'i kurma şansına erişiyor.
Ve sonunda evet bunu kuruyor.
Bunu kurduğundaysa düşman olduğu belediye başkanı onun bu başarısından bu yeni kurduğu şehirden çok etkilenip Onunla barışıyor.
Bakınız o noktaya kadar düşman olduğu kişiyle tabii bir de kendi kızı ona aşık oluyor.
Onunla birlikte oluyorlar. Kızı hamile kalıyor falan.
Belediye başkanının kızı dediğim karakter de biraz sevdiği adamla babası arasında kalıyor böyle.
Yani hani onu mu desteklesin bunu mu desteklesin gibi bir durumlar var böyle.
Okey ama sonunda bir şekilde Caesar hayaline ulaşıyor.
Yani şehrin en azından bir kısmını megalopolis olarak inşa ediyor.
Ve diyorum bunu görünce de belediye başkanı.
Onunla barışıyor. Filmin iki tane temel kötü karakteri var.
Bir tanesi bankacı dediğim John Voight'un canlandırdığı Cressus karakterinin torunu Shia LeBeouf'un canlandırdığı Claudio.
O Caesar'a karşı ve belediye başkanına karşı bir politikaya atılıp gücü eline almaya çalışıyordu falan.
Onun bir nevi hilekar olduğu ortaya çıkıyor ve kendi yandaşlarınca öldürülüyor.
Bir de baş karakterimiz Caesar'ın metresi dediğim Audrey Plaza'nın canlandırdığı Woe diye bir haberci karakter vardı.
O da Kendisinden çok daha yaşlı olan böyle artık babası demeyeceğim dedesi neredeyse yaşında bu bankacı karakter Chrysos'la evleniyordu.
Hani bizim Caesar onu pek yüz vermiyor böyle ona el göstermiyor o da gidiyor şehrin en büyük bankacısıyla evleniyor.
Evlenme amacı da zaten aslında güç para yani bankaya konmak.
İşte bizim yaşlı bankacımız genç böyle seksi karısının hem kendisini aldattığını hem de parasına bankasına konmak için diyeyim.
Kendisiyle evlendiğini fark edip onu öldürüyor.
Yani filmin iki karakteri filmin sonunda ölüyor.
Ve baş karakterimiz Sezar'la en büyük rakibi belediye başkanı ve aynı zamanda hani sevgilisinin babası.
Baya böyle el ele tutuşup ortada bir de bebekleri de doğuyor böyle artık.
Yani ya arkadaşlar film o kadar iyi bitti ki.
Yani böyle neredeyse onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine falan.
Bu kadar yani çocuk masalı iyimserliği seviyesinde iyi bitti.
Ya hocam sayın Coppola kusura bakma sen bu filmi böyle bitiremezsin.
Bu olamaz. Bakın bu olamaz.
Filmin en büyük sorunu bu. İki yani siz şunu diyebilirsiniz bana Görkem tamam ya Coppola bir filmi de iyi bitirsin.
Hani iyi bitiremez mi yani olmaz mı?
Öykü öyle güzel sonlanıyorsa öyle olamaz mı?
Diye bana sorduğunuzu varsayıyorum ve şöyle cevap veriyorum.
Coppola'nın en güçlü filmlerinin başyapıtlarının temel mesajı olan güç yozlaştırır ve sen eninde sonunda korktuğun şeye dönüşürsün.
Mesajı yok zaten Megalopolis filminde.
Yani olay buraya varmıyor.
Film neredeyse mesajsız bitiyor.
Ne dedik Coppola güç üzerine film yapar, güç savaşlarını anlatır ve bu güç savaşlarında tüm güç sahibi yozlaşarak İyi karakter de korktuğu şeye dönüşür.
İşte burada ne Caesar korktuğu şeye dönüşüyor.
Ne belediye başkanı korktuğu şeye dönüşüyor.
Ne baş karakter kadın, ne bankacı, ne kötü karakter.
Hiç kimsenin bir şeye dönüştüğü falan yok yani.
Bu şekilde Caesar sanki hayal ettiğine kavuşuyor gibi bir durum ortaya çıkıyor.
Ve iyiler ona destek oluyor, kötüler ölüyor.
He yaşasın kazandık, elimizde güzel bir mekanopolis var.
Burada bir mesaj da yok yani.
Bu bir kopalı filmi değil arkadaşlar.
Yani neredeyse diyeceğim ki yani hani arkada o kadar prodüksiyon öncesi duyuru o kadar hani Coppola vurgusu Coppola'nın hayatı projesi en önemli projesi servetini yatırmış şunu yapmış
bunu yapmış 40 sene çalışmış falan.
Ve aynı zamanda bakınız hani bana şunu da diyebilirsiniz.
Görkem Coppola başka bir temaya sahip bir film yapamaz mı?
Ama ona da cevabım şu ki film...
O noktaya kadar da tam bir Coppola filmi geliyor.
Yani bakınız en başta ne saydım size?
İşte deha mimar bir güç odağı.
Belediye başkanı bir güç odağı.
İşte bankacı bir güç odağı.
Para kaynağı yani. Metresi zenginlik arayan gidip bankacıyla evlenen güç odağı.
İşte onun torunu politikaya atılıyor yeni bir güç odağı almaya çalışıyor.
Bakın tam bir güç odağı savaşı.
Yani film bir de öyle geliyor yani.
Ama yok. Finalde öyle bir şey yok.
Ulaşılan nokta öyle bir şey değil.
Yeni New York, yeni Roma, Megalopolis bir güç temsili değil yani.
Öyle bir şey yok ortada.
Coppola'nın adını Q&A'dan çıkarın ki hiç mümkün değil elbette yani.
Bunun mümkün olduğunu söylemiyorum ama çıkaracak olsanız güzel film diye izlerseniz ama bir Coppola projesi olarak kabul etmek mümkün değil gerçekten.
Ve bir de şöyle bir noktaya vurgu yapmak istiyorum ki.
Şimdi az önce özellikle o noktaya vurgu yapmaya çalıştım.
Hani bir üst öykü var ya böyle işte Caesar belediye başkanı bankaca bankaca bir güç odağı var böyle okey.
Ama bir yandan da bizim baş deha mimar karakterimiz Caesar'ın.
Hani şehri görmek istediği bakışı işte zamanı durdurması.
İşte alternatif New York ya da yeni Roma tasarımları falan var ya aklında böyle.
Onu çok böyle gösteriyor yönetmen.
Hani o başka bir sürü böyle imgeler görüyor falan çevresinde.
Yani o New York'a baktığında başka bir şey görüyor yani.
Bizim gördüğümüzü görmüyor ki diyorum bu çok normal.
Çünkü o bir deha kişilik okey.
Ben Caesar'ın New York'a bakışında bir felsefe göremedim arkadaşlar.
Şimdi bakınız bir...
Ülke, bir şehir, bir yeni vizyon kuran bir dehanın bakışında bir felsefe olmalı değil mi?
Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken Mustafa Kemal'in bakışında bir felsefe vardı.
O felsefi bir kişiliktir Atatürk yani.
Büyük İskender, Büyük İskender dünyayı fethetmeye çalışırken felsefi bir bakışı vardır değil mi?
Ondan dolayı zaten bugüne kadar kalmıştır.
Sinema dünyasından bir örnek vereyim.
Bruce Wayne, Gotham City.
Bruce Lee'nin bir Gotham City ideali vardır.
Hani suçtan arınmış, tertemiz ki bu mümkün değildir yani yanlış bir felsefedir ayrı konu ama bir felsefesi vardır.
İşin içinde bir felsefe olacak.
Sadece estetik olmaz, sadece güzel parklar, bahçeler, güzel binalar, güzel bir şehir.
Hayır abi bu yetmez.
Bir felsefe olması lazım.
İşte ben Caesar karakterinin New York'a...
Ve Megalopolis'e bakışında bir felsefi taraf göremedim yani.
Bence film o yüzden zayıf zaten biraz.
Felsefi bir tarafı yok yani.
Artı son olarak da şunu söyleyeceğim.
Çok uzattım kusura bakmayın ama.
Hani inanın söylemek istediklerimin yarısını bile söyleyemedim ayrı konu.
Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Bir de. Hani bu Caesar karakteri mimar ya.
Deha bir mimar falan.
Ha bu arada bir de yeni New York'u yani Megalopolis'i o Nobel aldığı yeni bir element keşfetti dedim ya.
Megalon diye bir element.
O elementle yapmak istiyor ve anladığımız kadarıyla o element parlak sarı falan bir element.
Yani filmin yarısı sarı. Bu Caesar'ın New York'a bakışı sapsarı böyle.
Hani yeni New York sapsarı falan olacak herhalde anladığımız kadarıyla.
Neyse. Onun tasarımlarında şimdi ben bir mimar değilim elbette hani haddim olmayan bir yorum yapmak istemiyorum ama ya Caesar'ın yeni megalopolis tasarımlarında ben de çok şey bir
şehirde görmedim ya böyle yani çok estetik falan ama çok hiç gerçekçi olmayan bir megalopolis tasarımı var filmde bence.
Yani öyle çok vizyoner deha bir mimarın o tip bir tasarımı imza atmaya çalışacağına ben ikna olmadım arkadaşlar.
Mesela bir tasarım var şöyle.
Bayağı böyle metrolarda falan hani yürüyen merdiven olmayan yani yukarı bir noktaya çıktığınız değil de düzlem şeklinde üzerinde durduğunuz böyle kayan bir zemin vardır ya.
Öyle bir şey var. Bakın çok ilginç bir tasarım.
Sen bunun üzerinde duruyorsun bu seni götürüyor.
Deha mimarın imza attığı tasarım.
Yürüyen bant mı ya mesela?
Böyle güçlü tasarımlarla karşımıza geldiğini düşünmüyorum ben Megalopolis filminin.
Şimdi bakınız birkaç tane sıkıntıdan bahsettim.
1. Francis Ford Coppola'nın temel meseleleri filmde yok.
2. Temel mesajı filmde yok.
3. Filmin finali hiçbir şekilde hem Coppola hem de Coppola'nın temel meseleleriyle paralel ya da ikna edici değil.
4. Baş karakterin bir felsefesi yok.
O yüzden ikna edici bir baş karakter değil.
Ve 5. Filmin gelecekte o bilim kurgusal tarafı.
Ya ben filmi hiç arkadaşlar bir bilim kurgu gibi izleyemedim yani öyle söyleyeyim.
Filmin bilim kurgusal tarafı bence çok güçlü ve ikna edici değil.
İşte bütün bunları toplarsak Megalopolis projesinin bütün bu iddialar karşısında eksik ve yetersiz bir film olduğunu düşünüyorum.
Bu size benim bu film kötü bir film dediğim anlamına geliyorsa okey.
Film kötü bir film diyorum ama bence film kendi başına kötü bir film değil.
Bu kadar iddiayla ve Francis Ford Coppola'nın hayatının projesi olması iddiasına karşılık yetersiz bir film olduğunu düşünüyorum arkadaşlar.
O anlamda mesela kötü bir film olacak olsa ben size şunu derim.
Aman arkadaşlar hiç kötü bir film.
İzlenecek hiçbir şey yok. Tavsiye etmem derim en fazla.
Ama şu an ben şunu söylüyorum.
Gidin izleyin arkadaşlar. İlginç bir film.
Benzerini çok göremeyeceğiniz bir film.
İyi tarafıyla zayıf tarafıyla fazlalıklarıyla eksiklikleriyle görülmesini tavsiye edeceğim bir film olarak değerlendiriyorum ben Megalopolis'i.
O anlamda hani evet bir hayal kırıklığı olduğunu düşünenlere hayır demiyorum itiraz etmiyorum.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
