
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, hemen hepimizi ilgilendiren, güncel ve çarpıcı konular üzerine yapılmış ve tartışmalar yaratmış belgesel filmler ile karşınızdayız. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda film seçkilerine devam ediyoruz ve...
Her hafta programı aynı şekilde açıyorum.
Size sıkıcı geliyor mu acaba arkadaşlar?
Merak ettim gerçekten. Şu an fark ettim.
Hep aynı cümleler.
İçimden öyle geliyor galiba bilmiyorum.
Yani hani o şekilde açmam daha güzel olur, uygun olur.
Ya da birbirine benzetirsem bir standart oturtuyor oluyorum herhalde.
Bu iyi bir şey gibi hissediyorum galiba.
Her hafta aynı şekilde açıyorum. Bu hafta da...
Neyse tamam farklı açmış oldum değil mi?
Okey. Sorun yok.
Evet arkadaşlar hoş geldiniz Sinematris'te tekrar.
Film seçkilerine devam ediyoruz.
Keyifli oldu galiba. Pozitif dönüşler alıyoruz yani film seçkilerinden gayet keyifle dinlediklerine dair.
Ancak bu hafta gerçekten farklı bir giriş yaptım ama farklı da bir film seçkisi yaptım arkadaşlar.
Bu haftaki film türümüz belgesel sinema arkadaşlar.
Dikkat edelim yalnız belgesel sinema dedim ama aslında bu hafta tavsiye edeceğim filmlerin bir kısmı sinemalarda gösterime girmedi.
Hatta sanırım iki tanesi sadece sinemada gösterime girdi.
Üç tanesi girmedi ama...
Uzun metraj belgesellerden örnekler vereceğim size ve tavsiyelerde bulunacağım.
Bu hafta programımız biraz daha uzun olabilir.
Süresine baktığınızı bilmiyorum.
Kusura bakmayın bunun için ama gerçekten özel bir hafta bu.
Çünkü bu belgesellerle birlikte gerçekten çok önemli konular üzerine de ister istemez bir şeyler söylemek durumunda kalacağım.
Ben aslında mesajcıyım.
Yani size önerilerde bulunuyorum.
Önerilerde bulunduğum filmlerdeki konular ya da merkeze alınan temalarla ilgili kendi fikrimiz...
Şimdi genellikle belirtmiyorum ya da belirtmeme gerek yok zaten beni bu yüzden dinlemiyorsunuz neticede ama bu kez dediğim gibi farklı bir durumdayız çünkü bahsedeceğim filmlerin konuları hepimizin günlük hayatında olan ya
da bir şekilde bulaştığımız üzerine fikirlerimiz olan belki üzerine birçok kez tartıştığımız ya da farklı fikirde olabileceğimiz konular olduğu için Bu haftaki film tavsiyeleri için sizden peşinen özür diliyorum
aslında. Eğer hani andığım filmleri bahsettiğim filmleri film olarak beğenebilirsiniz belki ama fikir olarak beğenmeyebilirsiniz.
Ya da o belgesellerin anlattıklarıyla aynı fikirde de olamayabilirsiniz.
Bu da gayet normal ama herhangi bir fikri savunduğum için bunları ben önermiyorum arkadaşlar.
Lütfen o konudaki hassasiyetimi anlamanızı rica ediyorum.
Bu belgeselleri öneriyor olmam o belgesellerde anlatılanları ya da...
savunulanları savunduğum anlamına gelmiyor.
Sadece o belgesellerin savundukları şeyleri iyi savunduklarını düşündüğüm için, iyi filmler olduğu için bunları size öneriyorum.
Evet bu hassasiyet noktasından sonra önerilerimize başlayalım.
Arkadaşlar oyunu değiştirenler Game Changers aslında orijinal adı.
Bizde de oyunu değiştirenler diye anıldı.
Genellikle öyle biliniyor.
2018 yapımı Bir belgesel ve ne üzerine biliyor musunuz arkadaşlar?
Veganlık üzerine, et yememe üzerine, et yemeği bırakın üzerine.
Çok ilginç bir belgesel, çok güçlü bir belgesel.
Mesela Arnold Schwarzenegger, 1976 Dünya Vücut Güzeli, Hollywood'un en meşhur oyuncularından bir tanesi.
Çok uzun yıllar sonra et yemeyi bıraktığını, dünya vücut geliştirme şampiyonu olduğu dönemlerde her gün kilolarca et yediğini, kendisine et yenmesinin söylendiğini ve de onun da bunu yaptığını, uzun yıllar sonra ise bunun tamamen
gereksiz ve anlamsız olduğunu fark ettiğini anlatıyor mesela filmde.
Şu an dünyanın en fazla ağırlığını kaldıran sporcusunun vejeteryan olduğunu biliyor muydunuz?
Adam 400 kiloyu kaldı.
Birkaç metre ileri götürüyor falan.
Bunun üzerine tabii bir sürü turnuvalar var.
Buradaki şampiyon kişi yanlış hatırlamıyorsam adı Patrick'ti.
Vejeteryan. Örneğin belgeseldeki başka bir karakter Amerikan ordusundaki askerlere, polislere, ajanlara yakın dövüş öğitimi veren yani bir nevi böyle olağanüstü bir dövüşçü bir adam, profesyonel bir adam, eğitmen
aynı zamanda. Vejeteryan.
Bu insanlar vejeteryan olma süreçlerinden bahsediyorlar.
Neden vejeteryan olduklarından bahsediyorlar ve vegan pardon.
Düzeltiyorum. Vejetaryen miydi?
Et yemiyorlar. Yani hani yumurta, bal gibi diğer hayvansal şeyleri yiyorlar.
Bir de şimdi hatırlamıyorum sizi yanıltmış olmayayım ama.
Yani hayvansal diyelim besinler üzerine.
Ve ilginç biçimde bu Amerikan askerlerine eğitim veren yakın dövüş ustasının da bir araştırma, inceleme yaptığını ve eski Roma'daki gladiyatörlerin yani kolezyumda falan dövüşen gladiyatörlerin bazılarının vejetaryen olduğu gerçeğine
ulaştıklarından falan bahsediyor. İnanamadım yani.
Ben izlediğimde inanamadım.
Ben vegan değilim ya da vejetaryen değilim.
Ama sempati duyuyorum birçok insan gibi.
Game Changers, veganlık, et yeme, yememe, rejeteryanlık, hayvansal gıda, tüketme ve tüketmeme üzerine gerçekten çok çarpıcı ve çok etkileyici bir belgesel arkadaşlar.
Peşinen izlemenizi öneriyorum.
Bana göre günümüzde beslenme ve besin alışkanlıkları çok...
büyük bir dünya oluşturuyorlar biliyorsunuz.
Yani bunun hayatımıza girmediği gün neredeyse yok.
Hep bunun üzerine tartışmalar oluyor, sohbetler oluyor sağda solda.
O nedenle Oyunu Değiştirenler belgeseli 2018 yapımı Game Changers bence çok önemli bir belgesel.
Herkesin izleyip deneyimlemesini önerebileceğim, gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir belgesel arkadaşlar.
Hiç de sıkıcı da değil. Böyle hemen akıyor gidiyor yani.
Çok güzel bir kurgu yapmışlar.
Güzel çekilmiş falan. Röportajlar vesaire, teknik bilgiler, bilimsel araştırmalardan örnekler veriliyor falan.
On numara bir belgesel olmuş yani.
Teknik olarak da çok iyi, anlatım olarak da çok iyi ve verilen bilgiler olarak da gayet besleyici.
Çok iyi bir belgesel arkadaşlar.
Şimdi ikinci belgesel tavsiye edeceğim.
Gerçekten bunu tavsiye etmekten biraz çekiniyorum aslında ama çok çarpıcı ve çok ayrıksız, çok sıra dışı.
Bunu belki de deneyimlemek istemeyebilirsiniz.
Ben öneriyim iyi bir film olarak, çarpıcı, farklı bir belgesel film olarak.
Siz ama tabii ki izleyip izlemeyeceğinize kendiniz karar vereceksiniz diyeyim.
Bunu en başından koyayım. Arkadaşlar, Terry Pratchett's Choosing the Day adlı 2011 yapımı bir belgesel.
Hemen şunu söyleyeyim.
Kısaca söyleyeyim. Hemen siz zaten işin düşündürücü tarafını anlarsınız.
Filmde naklen gerçekten intihar eden bir kişi filme alınıyor arkadaşlar.
Öyküsü de şu. Amerika Birleşik Devletleri'nde bilerek kendisi ölmek isteyen kişilere hizmet veren bir şirket var arkadaşlar.
Örneğin sizin çok acayip bir hastalığınız var diyelim ki.
Atıyorum işte. Ömrünüze bir zaman biçilmiş.
İşte şu kadar zaman sonra öleceksiniz.
Yani yüksek olasılıkla acı çekerek ölebilirsiniz belki.
Çok acı bir şekilde ölmeniz söz konusu diyelim ki.
Böyle bir durumda kendi rızalarıyla acısız bir biçimde hayatlarına son vermek isteyen insanların belgeseli arkadaşlar.
Bu şirketin belgeseli bu şirketi anlatıyor.
İşlerin nasıl yürüdüğünden bahsediliyor.
Bazı kanuni, prosedürler var.
Bir sürü imzalar atılıyor vs.
Bunun uygulama takvimi var.
Yani işlem sırası var. Şimdi dediğim gibi anlatmayayım.
Çok hassas bir konu elbette.
Ama gerçekten bunun belgeselini çekmişler.
Ve buradan...
Hizmet alan yani kendi ölümünü seçen ve bunu uygulayan yani kendisini öldüren kişiden de çekim izni alınmış.
Ve bu da filme alınmış arkadaşlar.
Bu filmde gerçekten birinin ölüşünü izliyorsunuz.
Yani çok düşündürücü, çok biraz da tabii yani kuşkulu bir durum.
Dediğim gibi hani herkes bunu görmek veya izlemek istemeyebilir.
Ancak çok şey yani hani...
Dediğim gibi bu kadar söyleyeyim.
Üzerine fazla bir şey söylemek istemiyorum.
Çok sarsıcı, çok farklı.
Bazı tartışmalar da yaratmış bir film zaten ama her şekilde benzersiz bildiğim kadarıyla böyle bir film yok.
Yani buna benzer bir şey hiç duymamıştım.
Ben de... Sinema yazarınız olarak, sinema tavsiyeciniz olarak size bu belgeseli anmayı uygun gördüm.
Terry Pratchett'ın Ölmeyi Seçmek yani Choosing the Die 2011 yapımı filmi.
Herhangi bir arama motoruna yazarsanız bu film karşınıza gelecektir.
Dediğim gibi izlemek veya izlememek elbette sizin takdiriniz.
Ben anıyorum ve en azından ilginç ve farklı bir belgesel olarak programıma dahil ediyorum.
Gerisi size kalmış. Bundan sonraki önereceğim film biraz çok şükür bu kadar çarpıcı değil.
Bu kadar büyük bir sorun değil ama elbette bu da başka bir toplumsal gerçeğe parmak pasan bir belgesel.
Biraz ilginç bir belgesel arkadaşlar.
En başta dediğim gibi hiçbir şeyi savunmuyorum ama bu film 2016 yapımı Kırmızı Hap arkadaşlar.
Red Bill, Chessie J adlı bir Hollywoodlu oyuncu bir belgesel çekiyor.
Bu belgeselin konusu şu arkadaşlar.
Tam olarak erkek hakları hareketinin belgeseli.
Dünyada diyor ki yani söz konusu Chessie J.
Dünyanın her yerinde diyor kadın hakları hareketleri çok güçlü gerçekten.
Kadınların hakları eskiye göre çok daha arttı.
İyi ki elbette tabii ki bu konuda şüphe yok.
Ancak erkeklerin de bazı hakları var.
Daha doğrusu erkeklerin haklarının yendiği.
İnanılmaz örnekler var diyor arkadaşlar.
Amerika'daki kadın hakları derneklerinin yöneticileriyle falan konuşuyor.
Ve bazı şüpheli durumlardan bahsediliyor.
Bazı hukuki durumlardan bahsediliyor.
Elbette tarih boyunca yani genellikle insanlık erkek egemen bir toplumdu.
Atayerkili bir toplumdu.
Birçok toplum. Mesela bizim ülkemiz Türkiye ne yazık ki hala öyle.
Birçok gelişmemiş ülke böyle.
Gelişmiş ülkelerde durum biraz daha iyi bizden elbette.
Ama tamam kadın haklarını savunurken, kadınlara çok daha fazla haklar verirken elbette medeniyet olarak yapmamız gerektiği gibi erkeklerin de bazı haklarını es geçiyor olabilir miyiz sorusundan
giden bir belgesel.
Burada tabi belgeselde çok ince bir nokta var onu belirtmem lazım.
Erkek hakları hareketinin belgeseli bu ama kadın haklarını kötüleyen bir belgesel değil hiçbir şekilde.
Ona dair ben hiçbir şey görmedim yani gözümden kaçmış olacağını zannetmiyorum.
Çok dikkatli izledim ama hani sadece kadın erkek savaşı, kadın mı üstün, erkek mi üstün, kadın hakları haksız bir arayış mı gibi bir soru sormuyor.
Sadece erkeklerin de haklarının yendiği, erkeklerin de bazı haklarının görmezden gelindiği, kadın hakları hareketlerinin bu kadar güçlenmesi...
Erkek hakları hareketlerinin de gözden kaçabildiği üzerine bazı tespitler yapan bir film arkadaşlar.
İlginç bir film. Diğer birçok bildiğim, izlediğim ve sevdiğim belgesel o göre biraz daha düşük bütçeli.
Yani filmin yönetmeni baya böyle hani telefonla veya basit bir kamerayla, tek bir kameraman arkadaşla sağa sola gidip böyle görüntüler almış, röportajlar yapmış, bazı hukuki kayıtlara ulaşmış ve ilginç
bir dokumenter ortaya çıkarmış gerçekten.
Dediğim gibi hani kadın haklarını kötüleyen bir film değil.
Ama erkek haklarının da biraz es geçildiğini ve buna dair de çok enteresan örneklerin söz konusu olduğunu anlatan bir belgesel.
Yani atıyorum çok ilginç bir örnek işte bir evli bir aile iki tane çocukları var karı koca okey süper.
Aradan zaman geçiyor ve adam iki tane çocuğunun kendisinden olmadığını fark ediyor.
Ve buna dair Amerika'daki hiçbir hukuki metinde bu erkeğin hakkını savunan bir kanun yok mesela.
Örneğin. Tamam okey elbette kadın haklarını savunalım.
Eşitlikçiyiz elbette.
Ancak işte erkeklerin de bazı hakları üzerine de hukuki düzenlemeler olması gerektiğini de aynı zamanda film iddia ediyor.
Çok küçük bir örnek verdim.
Başka birçok örnek var filmde böyle.
Çarpıcı bir belgesel.
Gayet iyi bir belgesel dediğim gibi hani belgeselde anlatılanları haklı bulabilirsiniz veya bulamayabilirsiniz.
Bu size kalmış ancak çarpıcı ve ilginç bir belgesel olduğu için Red Pill Kırmızı Hap 2016 yapımı öneriyorum arkadaşlar.
İlginç ve çarpıcı belgesellerden bir tanesi.
Bundan sonraki önerim aslında yani muhtemelen belgesel sinema tarihinin en çok bilinen belgeselerinden bir tanesi.
Bunu ama yine de seçkimi almak istedim çünkü gerçekten çok iyi bir film.
Bowling for Columbine arkadaşlar.
Benim cici silahım diye Türkiye'de de sinemalarda gösterime girmişti.
Michael Moore'un ünlü belgesel yapımcısı ve yönetmeni Amerikanı Michael Moore'un Benim Cici Silahım adlı filmi.
2002 yapımı. Aranızda izleyenler vardır belki ya da duyanlar vardır.
Çok kesin söylendiği biraz klişe bir şey yapıyorum belki ama bu filmi anmadan gerçekten olmaz da hani duymamış ya da bilmeyen ya da izlememiş birkaç sinema sever arkadaşım bile varsa onları hareketlendirebileceksem
benim için mutluluk olur bu.
Gerçekten çok iyi bir film.
Ne üzerine? Bilmeyenler için söyleyeyim.
Amerika'daki inanılmaz ölçeklere ulaşmış olan kontrolsüz silahlanma üzerine bir belgesel arkadaşlar.
Çok iyi bir belgesel. İşin başında o kadar güzel bir soru soruyor ki dünyada bir insanın silahı çekip birini öldürmesi vakaları en çok Amerika'da arkadaşlar.
Ve çok kat yani hani atıyorum işte Japonya'dan 40 kat, Almanya'dan 20 kat işte.
Şu ülkeden 50 kat falan fazla.
Amerika'da inanılmaz bir silah varlığı var.
İnanılmaz bir silahlanma var.
Ve silahla birinin birini öldürmesi o kadar sık rastlanan, o kadar fazla rastlanan bir şey ki inanılmaz.
Film bunu inceliyor. Diyor ki niye?
Neden? En başta şuradan başlıyor.
Yani bir markete giriyor. Ton balının yanında mermi var arkadaşlar.
Çok şükür ya. Ülkemizle ilgili bir sürü şikayetimiz var elbette.
Türkiye ile ilgili ne yazık ki.
Çok büyük eksikleri olan bir ülkeyiz ama.
Çok şükür markette mermi satılmıyor.
Gerçekten filmde. Film böyle başlıyor.
Onu izlediğimde inanamamıştım.
Bu gerçek mi acaba demiştim.
Gerçek yani. Filmin başında bir bankaya giriyor.
Bankada hesap açtığına tüfek hediye ediyorlar arkadaşlar.
Böyle bir şey olabilir mi?
Tüfek hediye. Bu kadar silahlanmış bir ülke.
Düşünün. Silahlanma üzerine dernekler var ve filmde hani sinema tarihinin en büyük, en güçlü oyuncularından Oscar'lı Charlton Heston'ın bayağı böyle silahlanma derneklerinin böyle
destekleyen, çok böyle silahçı bir kişilik olduğunu görüyoruz ve onunla bir röportaj yapmaya gidiyor Michael Moore.
Ve çok sevmiyorum aslında ben birini linç edilmesini, rezil edilmesi ayrı ama hani bu filmde gerçekten rezil ediyor yani Michael Moore, Charlton Heston'ı.
silahlanmayı teşvik eden, öneren ve halka tavsiye eden bu kadar büyük bir kişilikten bahsediyoruz.
Düşünmüyor musunuz? Yani Türkiye'de mesela atıyorum işte Şener Şen çıkacak, herkes silah sahibi olmalı diyecek.
Düşünsenize bunu yani bu inanılmaz bir şey.
Amerika'da bunu yapıyorlar ve bu gayet alışıldık bir şey.
Şimdi ben birkaç örnek verdim ama daha inanın arkadaşlar o kadar çok örnek var filmde.
Muhteşem çekilmiş film, muhteşem bağlanmış, kurgulanmış, röportajları her açıdan yani teknik olarak çok iyi.
İzlemesi çok keyifli. Hani filmi açtığınızda böyle...
Neticede bir kurmaca film gibi izlemiyorsunuz.
Hani ilk dakikalarda böyle biraz zorlanabilirsiniz.
Ya ne anlatıyor bu adam falan diye.
Ama kendinizi bir bıraktırdığınızda öyle güzel akıp gidecek ki inanamayacaksınız.
Ve bu belgeselin en güçlü taraflarından bir tanesi de bir soru soruyor.
Peki diyor evet Amerika'daki durum bu.
Biz silah seviyoruz.
Silahla yaşıyoruz kardeşim. Peki neden diyor.
Başlıyor bu. Yani gerçekten arkadaşlar bilimsel bir araştırma gibi film.
Başlıyor bunu incelemeye.
Diyor ki neden? Birilerine soruyor.
Sizce neden böyle olabilir? Mesela mikrofonu uzatıyor.
Bir tanesi diyor ki işte şiddet doğdu geçmişimizden.
Michael Moore dönüyor diyor ki Avrupa'da daha mı az şiddet var?
Asya'da daha mı az şiddet var?
Veya Latin Amerika'da ne bileyim uzak doğuda?
Hayır. Dünyadaki bütün ülkelerin geçmişinde şiddet var.
Bu olamaz diyor. Başkasını mikrofon yönlendiriyor.
Yani çeşitli hipotezler, fikirler alıyor insanlardan ve bu fikirleri inceliyor.
Bu olabilir mi? Bir tanesi diyor ki şiddet dolu filmlerden ve video oyunlarından.
Bunu da dünyanın başka yerindeki insanlar şiddet dolu video oyunları da oynuyorlar veya şiddet dolu filmler izliyorlar.
Bu da olamaz. Yani sorular soruyor, öneriler, hipotezler alıyor ve bu hipotezleri inceliyor.
Rakamlarla, araştırmalarla vs.
Ve sonunda arkadaşlar sadece Amerika'da olup...
dünyanın hemen hemen başka hiçbir yerinde olmayan inanılmaz bir sonuca ulaşıyor.
Bunu söylemeyeceğim tabii ki. Filmi izleyin.
Bu kadar da spoiler verilmez.
Artık kendiniz izleyin diyeyim.
Nefis bir tespit yapıyor arkadaşlar Amerika ile ilgili ve inanın ki bu tespite katılmamak zaten mümkün değil.
Adam bunu belgeliyor ama ilginç olan şu.
Ben kendi ülkem adına, Türkiye adına şöyle bir tespit yapmak istiyorum haddimi olmayarak.
Umarım yanılmıyorumdur.
Elbette Amerika birçok açıdan dünyanın önderi olan ülke.
En büyük, en güçlü işte kapitalizm merkezi vs.
Ve dünyadaki birçok üçüncü dünya ülkesinin de Amerika'ya meyil ettiğini, Amerika'ya ister istemez belki de isteyerek bilmiyorum.
Benzediğini görüyoruz, benzemeye çalıştığını görüyoruz.
Yani aslında Amerika'daki sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs.
birçok soruna baktığımda ben...
Biraz çekinerek, dedim gibi tam isabetli bir tespit olmayabilir ama sanki Türkiye'nin de geleceğinde karşılaşabileceği bazı sorunları izliyor gibi oluyorum.
Tabii biz farklı bir ülkeyiz, Amerika gibi değiliz.
Hani dilimiz başka, dinimiz başka, kültürümüz falan çok farklı ama kapitalizmdeki teklifleşme ister istemez kapitalist ülkelerin birbirine benzemesine sebep oluyor.
Diye yapılan birçok araştırma ve fikir var bu konuda.
Dediğim gibi çok kendi fikirlerimi sizinle tartışmak ya da konuşmak istemiyorum ama hani o filmde gerçekten korkutucu bir gerçeğe varıyor.
Bizde de yani Türkiye'de de ona benzer bir dokunun olup olmadığı sorusunun cevabını tabi size bırakıyorum.
Evet son filmime geçiyorum.
Fark ettiyseniz hep insanı konu alan insanların bulunduğu filmlerden bahsettim.
Son filmim öyle değil arkadaşlar.
Son filmim 2001 yapımı baya bir ortak yapım.
Kuşlar Kanatlı Uygarlık diye bir film arkadaşlar.
Tamamen bir evet hayvan belgeseli, kuşların belgeseli.
Göçmen kuşların göç yollarındaki maceralarını gerçek çekimlerle anlatan bir film arkadaşlar.
İnanılmaz güzel bir film.
İnanılmaz estetik bir film.
Çok şık bir film.
Çok hüzünlü bir film aynı zamanda.
Filme başlayın. 10. dakikada kuşlarla baya böyle özdeşleşeceksiniz.
Yani hani bir Hollywood gişe filmindeki gibi ya da bir Türk dizisindeki gibi ya da bir Kemal Sunal Şenerşen filmindeki gibi nasıl hiç böyle özdeşleşmekte kapıcılar kralını ya da çöpçüler kralını
izlerken oradaki karakterlerle nasıl özdeşleşmekte hiç zorluk çekmediyseniz.
İddia ediyorum ki kuşlar kanatlı uygarlıkta.
Kuşlarla, göçmen kuşlarla öyle bir özdeşlik yaşayacaksınız ki.
Film teknik olarak inanılmaz iyi.
Yani göç yollarında hani yüzlerce binlerce metre yeryüzünden yüksekte uçan göçen kuşlara kamera o kadar yakın çekimler yapmış ki inanamadım.
Yani sanki kuş oyunculuk yapıyor.
Gerçekten çok güzel. O kadar ince ki kuşların bütün yollarını gösteriyor bize.
Nerede mola veriyorlar, nerede hangi tehlikelerle karşı karşıya geliyorlar, karşılaştıkları farklı iklim koşulları, nasıl besleniyorlar, neler yapıyorlar.
Kuşların hem hayatlarını hayatlarındaki önemli hani bir yıllık takvimlerindeki en önemli, en sarsıcı ve zorlayıcı dönemlerden biri olan...
Göç dönemini resmeden bir film.
Ve arkadaşlar filmde çok özel bir sahne var.
Kuşların dinlenmek üzere bir savaş gemisinin güvertesine mola verdiği bir sahne var ki.
Yani sözlerle o sahneyi anlatamam.
Görmeniz lazım gerçekten.
Aslında geçtiğimiz haftalarda savaş filmlerinden bahsettim.
Savaş filmlerinin çoğu elbette antimilitaristtir.
Savaş karşıtıdır. Çoğu demeyeyim.
Bir kısmı diyeyim. Ne yazık ki savaşın kaçınılmaz bir şey olduğunu anlatan filmler de var ama hani o filmlerde antimilitarist bir doku, duygu, mesaj alırız.
Arkadaşlar Kuşlar Kanatlı Uygarlık'taki o tek sahne öylesine bir savaş hissi ya da savaş karşıtlığı duygusu veriyor ki insana.
Yani inanılır gibi değil gerçekten.
O çok başka bir film arkadaşlar.
Çok ilginç bir film. Hani klasik bir belgesel değil.
Yani sadece resmetme değil.
Gerçekten kuşların yaşadıkları hayat macerasını öyle bir dramatik, öyle bir estetik, öyle şık ve öyle özdeşleşilebilir bir yapıda bize sunmuş ki.
Gerçekten çok iyi bir film.
Kuşlar Kanatlı Uygarlık 2001 yapımı.
Çok çarpıcı, çok farklı, çok güzel bir belgesel gerçekten.
İzlemenizi öneriyorum.
Evet bu haftalık da bu kadar belgesel sinema, belgesel filmlerden örnekler verdim size.
Umarım uygun görmediğiniz bir şey önermemişimdir ya da sizi rahatsız edecek bir öneride bulunmamışımdır.
Eğer bulunduysam şimdiden özür diliyorum.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Görüşmek üzere. Fikrinizden yayına, format, kayıt,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
