
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, son 1 ay içerisinde gündemde olan ve 2026 Yılı oscarlarında aday olması beklenen, Tron: Ares, Die My Love, Train Dreams, Jay Kelly, Bugonia, No Other Choice ve Sentimental Value filmlerini inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Öge ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda şu an gösterimde ve gündemde olan...
7 ayrı filmin incelemesini ve bu filmlerle ilgili fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Bu Sinematris için bir rekor olsa gerek bir programda 7 film.
Geçtiğimiz haftada kısmen bundan bahsetmiştim.
2 hafta öncesinde size 2 programlık bir sinemasal açılımlar dosyası sunmuştum ve bundan dolayı da sinemanın gündemini biraz kaçırdık diyerek de geçtiğimiz hafta
hayli yüklü bir Haftanın gündemi programı sunmuştum.
İşte bunlardan önceki bir haftayı da dikkate alırsak yaklaşık bir aydır gündemdeki ve gösterimdeki filmleri konuşamıyorduk.
İşte bu hafta bu arayı kapatmaya çalışacağız.
Ancak önce belirtmek istediğim iki tane ayrı konu var.
Birincisi şu an artık 2025'i geride bırakmaya hazırlanıyoruz.
Haliyle Aralık ayına gelince de sinema üzerine konuşan hemen herkes de 2025 yılının bir değerlendirmesini yapmaya ve önümüzdeki
yılın Oscar ödüllerinde aday olacak olan filmleri de belirlemeye başladılar.
Bugün anacağım filmlerde 2025'in en hatırda kalan ve önümüzdeki yılda Oscar ödüllerinde boy göstereceği beklenen filmler.
İkinci husus da şu ki bu yılın filmlerinde Şaşırtıcı bir seviye düşüklüğü var.
Şimdi bu ilk kez yapılan bir sohbet değil.
Hemen hemen her sene zaten biz diyoruz ki artık iyi film yok, artık başyapıtlar üretilmiyor.
Oscar'da aday olan filmlerin seviyesi çok düştü diye zaten hep şikayet ediyoruz ama bu yıl ekstra bir durum var.
Görüyorum listelerde bu film çok iyi kesin Oscar adayı olacak falan açıyorum o filmi izliyorum ve şaşırıyorum.
İşte bu filmlerden bahsederken de yine bu noktaya da vurgu yapmaya çalışacağım.
Bu hafta haftanın gündemi sunmayacağım dedim ama yine de hayli güncel iki tane sinema gündemi başlığı var.
Birincisi 2026 yılı altın küre adayları açıklandı.
En çok ödül alması beklenen film olan Paul Thomas Anderson'ın Savaş Üstüne Savaş filmi 9 dalda adaylıkla altın kürelerinde en
öne çıkan filmi oldu.
Merak eden arkadaşlar kısa bir aramayla altın küre 2026 adaylarının listesini görebilirler.
Ve bu haftanın en öne çıkan sinema başlıklarından bir tanesi de DC sinematik evreninin Supergirl yani Süper Kız filminin fragmanı yayınlandı.
Bu zaten bekleniyordu.
James Gunn'ın yönetimindeki yeni DC sinematik evreninin ilk filmi Süpermen zaten gösterime girmişti ve genel olarak sevilmişti diyebiliriz.
Yılında en çok izlenen filmleri listelerinde de adı geçmişti zaten Süpermen'in.
Ve orada da biz Millie Alcock'ın canlandırdığı yeni süper kız karakteriyle zaten tanışmıştık.
İşte bu fragman da geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan sinema gündemlerinden bir tanesi oldu.
Önümüzdeki haftalarda, aylarda bu filmin üzerine tekrar detaylıca konuşacağız.
Evet şimdi gelelim film incelemelerimize.
Bir tanesi Tron Ares filmi geçtiğimiz afşa ben kısaca bahsetmiştim.
Şimdi Tron'un ilk bölümü 1982 yılında gösterimi girmişti ki ondan sonra 2010 yılında Tron Legacy adıyla bir film daha yapılmıştı
ve işte şimdi de 2025 yılında Tron Ares filmiyle Tron evreni bir üçlemeye dönüşmüş oldu.
Tron her ne kadar Cyberpunk bilim kurgunun Öncü evrenlerinden bir tanesi olsa da aslında arkadaşlar hiçbir filmi Tron'un çok iyi değildir.
Oyun evreni işte sanal evrenler, sanal karakterler, makineleşen insan ya da insanlaşan makine gibi Cyberpunk bilim kurgunun hayli karakteristik tiplemelerine
yer veriyor olsa da aslında karakterleri yüzeyseldir, öyküleri basittir.
Pek alt metinleri, yan öyküleri falan yoktur.
Yani biraz böyle nasıl diyeyim?
Şimdi çocuksu demek doğru olur mu bilmiyorum ama aslında gerçekten biraz çocuksu filmlerdir.
Ve sonunda artık şu an gösterimde olan Tron Ares filmiyle ne yazık ki bence evren geçmiş filmlerinin de daha alt seviyesinde bir son
bölüm sundu bize. Hiçbir yenilik içermiyor.
Bakınız şimdi artık ta 80'lerde ortaya çıkmış.
Bir, evren olarak Tron, bilimkurgu alt türü olarak Cyberpunk hayli olgunlaşmış artık evrenler ve projeler.
Yani biraz daha ileriye taşıması lazım değil mi?
Hiç, inanın ki hiç öyle bir şey yok.
Bu bağlamda Tron Ares filmi ne ait olduğu alt türe ne de 3.
bölümü olduğu evrene hiçbir şey eklemeyen bir film olmuş.
Zaten gişede de hüsranla sonuçlandı.
Yani 120 milyon... Dolar civarında asılat yaptı ve film 180 milyon dolara mal olmuştu zaten.
Zarar da etti. Ondan dolayı Tron Ares filmi hiç de iyi bir film değil.
Uzun yıllar boyunca Tron ismiyle tekrar karşılaşacağımızı zannetmiyorum.
Bugün size incelemesini sunacağım ikinci film orijinal adıyla Die My Love tam çevirisiyle de Geber Aşkım.
Başrolünde yakın zamanın iki yıldızı Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson var.
Ve bu filmin de Jennifer Lawrence'ın en iyi kadın oyuncu Oscar'ına aday...
olabilir mi acaba diye seçkilerde adı geçen bir film.
Şimdi burada Grace ve Jackson diye iki karakter var.
Bunlar evliler. Jackson bir müzisyen ve Grace de bir yazar.
Bunlar büyükşehir hayatını bırakıp kırsala Amerika'nın bir köyüne taşınmaya ve burada çocuk yapmaya karar vermişler.
Büyükşehir hayatından hani bıkmış usanmış entelektüel büyükşehir insanının Kırsala kaçış olgusunu mu diyelim?
İncelemeye çalışan bir film.
Buraya bu karakterler taşınıyorlar ve evet bir çocuk yapıyorlar.
Ama Grace karakteri özellikle bu kırsal hayatına, evlilik hayatına pek de ayak uyduramıyor.
Bir anlamda tabii anneliğe de pek ayak uyduramıyor.
Ve bu sıkılma bir süre sonra bir psikolojik çalkantı dönemini başlatıyor.
Ve hatta Grace yavaş yavaş delirmeye başlıyor.
Ve tabi kocasıyla ilişkisi son derece sıkıntılı bir hal alıyor.
Kocasının o kırsalda yaşayan ailesiyle ilgili rahatsızlıkları ortaya çıkıyor falan.
Bir anlamda entelektüel büyükşehir insanının kırsala gelirken o...
Umutlu beklentilerinin pek de çalışmayabileceğini mesajlayan bir film.
Şimdi anlatmaya çalıştığı şeye bakarsak gayet parlak görünüyor bence.
Güzel bir konuyu ele alan iyi bir film gibi görünüyor ama bence hiç de iyi bir film değil arkadaşlar.
Neden biliyor musunuz? Süresi yaklaşık 2 saat.
2 saat boyunca Grace karakterin delirmeye doğru gidişinin farklı aşamalarını Bize detaylıca anlatıyor ama bu detaylarda neredeyse
hiçbir psikolojik, sosyal, dramatik, kültürel açılım...
Görmüyoruz. İlginç, farklı ve beklenmedik hiçbir şey yok filmde.
Bu söz konusu metropoliden kırsala geçiş hayallerinin de hiçbir farklı açılımını bize sunmayan bir film olmuş bence Geber Aşkım filmi.
Ve tabii sonunda bu ikili birbirine düşüyorlar.
Zaten ondan sonra filmin hiçbir incelemeci tarafı kalmıyor.
Birbiriyle pek de anlaşamayan bir karı kocanın hezeyanlarını izliyoruz.
Ondan dolayı kendi adıma söylüyorum benim için bir hayal kırıklığı oldu.
Tabi bu proje aynı zamanda bu iki parlak oyuncuyu bir araya getirerek de çarpıcılık sunmaya çalışmış ama yani bence bu oyuncuların çok öne çıkan performansları da değil bu filmde
gördüklerimiz. Ondan dolayı...
Geber Aşkım filmi hani yine de bu işlenen konuya ilgi duyuyorsanız yine de izlemenizi tavsiye edebilirim ama beklentinizi çok da yüksek tutmanızı önermiyorum arkadaşlar.
Şimdi anacağım bir diğer film.
Orjinal ismiyle Train Dreams tam çevirisiyle Tren Düşleri adıyla gösterime girdi.
Ve bu film özellikle de başrolündeki Joel Edgerton'ın performansıyla çokça konuşuldu.
Ve Joel Edgerton bu performansıyla da önümüzdeki yılın en iyi erkek oyuncu Oscar'larına daha şimdiden aday gibi görülüyor.
Nasıl bir film bu?
Kimsesiz bir erkek çocuğun...
Dünyayı hayatı tanımasıyla başlıyor.
Robert adında bir çocuk bu.
Ve tabi Amerika'nın taşrasında kırsalında hani kimsesi yok.
Çok sahipsiz işler yapıyor.
Ona biraz sahip çıkan bazı kasabalılar oluyor falan.
Ve sonunda Robert bir oduncu oluyor.
Yani bir ağaç kesicisi oluyor.
Bir süre sonra yaşadığı kasabada bir kadınla tanışıyor.
Bu kadına aşık oluyor.
Felicity Jones'un canlandırdığı Gladys diye bir kadın bu.
Tanışıyor ona... Aşık oluyor, bir yuva kuruyor, evleniyor ve bir çocuğu oluyor ve ailesiyle son derece mutlu.
Yani bu dünyadaki en önemli şey, neredeyse her şeyi çok sevdiği eşi Gladys ve çocuğu.
İşte anladığımız kadarıyla ağaç kesiciliği, önemli, işçi aranan ve mevsimsel olarak da çalışılan bir iş.
Uzun süreler boyunca yani Robert ailesini bırakıyor, gidiyor, çalışıyor, parasını kazınıyor ve yılın belli bir dönümü ailesinin yanına geliyor.
İşte bir ara ailesinden çok uzak kaldığı için uzakta çalışmak istemiyor, kasabada işler yapmaya çalışıyor ama işte bu para onlara yetmiyor falan.
Yani öykü zaten bir roman uyarlaması.
Robert karakterinin hem kendi hayata bakışı, hem ailesiyle ilişkileri, hayata tutunmaya çalışması vs.
bunları... Gayet detaylıca güzelce anlatıyor ancak çok dramatik bir şey oluyor ne yazık ki Robert tekrar odunculuk yapmak üzere ailesinden uzağa gitmek zorunda kalıyor ve işte tam
bu sırada da ailesinin ve tabi kendi kasabasının da bulunduğu yerde çok büyük bir orman yangını çıkıyor ve Robert Kendi kasabasına döndüğü
anda bu orman yangınına denk geliyor.
Ailesinin bulunduğu yani kendi evinin bulunduğu yere koşuyor gitmeye çalışıyor.
Onları kurtarmaya çalışıyor falan.
Ancak ne yazık ki evi tamamen yanıyor ve ailesini hiçbir şekilde bulamıyor.
Şimdi bir umut diyor ki benim eşim Gladys çocuğumu alıp orman yangınından kaçabilmiş midir?
Acaba hayattalar mı?
Çevredeki işte kasabaları, tüm ormanı, tüm yerleşim bilimlerini her yeri arasa da hiçbir iz bulamıyor.
Çok uzun yıllar perişan halde yaşıyor ve hani şimdi 1910'larda 20'lerde başlıyor öykü.
Ta 50'lere 60'lara kadar Robert ailesini beklemeye hani bir umut tekrar çıkar da gelirler mi diye beklemeye devam ediyor.
Artık 50'lerde 60'larda tabii hayatı biraz daha toplanıyor başka başka işler yapıyor.
Biraz daha hani bir şekilde hayatiyetini daha iyi şartlarda sürdürmeye devam edebiliyor.
Ancak ailesini kaybetmesinin üzüntüsünü hiçbir zaman atlatamıyor diyebiliriz.
Train Dreams filmi bunu anlatıyor.
Ben John Edgerton'ı 2011 tarihli Bizde Büyük Dövüş adıyla gösterilmiş olan bir film vardı.
Ben onu orada tanımıştım.
Çok iyi bir filmdi ve John Edgerton'ın oradaki performansı da muhteşemdi.
Ondan dolayı yani bendeki intibası zaten prestijli.
İşte Oscar adayı olmasa hatta Oscar almasına hiç şaşırmam.
Ancak film nasıl diye soracak olursanız evet bir roman uyarlaması çok detaylı, çok dramatik.
Görselliği iyi, kurgusu iyi, her şeyi iyi ama...
Şimdi bakınız size özetledim.
Yani işte Amerika'nın belli bir döneminde, belli bir coğrafyasında yaşayan bir adamın hayata tutunuşu, bir yuva kuruşu, yuvasını ve ailesini kaybedip bunu atlatamaması.
Şimdi yani...
Tabii ki buna kötü bir öykü denemez yani.
Yani filmi izledik ama çarpıcı, sürükleyici, yılın öne çıkan hani Oscar'larda çok dalda aday olacak kadar özel ve iyi bir film olduğunu ben şahsen düşünmüyorum
ama bakalım Oscar'larda tekrar bu filmi anıp hatırlatacak mıyız?
Bunu da göreceğiz diyorum.
Evet bir başka konusunu edineceğimiz film J.
Kelly filmi.
Bu film Noah Baumbach'ın yakın dönemin yine parlak yönetmenlerinden birisidir.
Yönettiği ve özellikle de George Colony ve Adam Sandler'ın başrolünü paylaşmasıyla öncelikli olarak söz konusu edilmiş bir film.
Ve Oscar'larda da boy göstereceği iddia ediliyor.
George Colony'nin performansı çok iyi deniyor.
Adam Sandler da yüksek olasılıkla en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar adayı olacak deniyor.
Göreceğiz yani bence performanslar güzel yani bunlar zaten parlak oyuncular.
Hani adaylık alırlarsa hiç de şaşırmam.
Peki nasıl bir film J.
Kelly? Şimdi J.
Kelly zaten filmin baş karakteri.
George Clooney'nin canlandırdığı, tüm dünyanın tanıdığı, bildiği bir Hollywood yıldızını canlandırıyor zaten George Clooney.
Ancak J.
Kelly her ne kadar son derece başarılı bir oyuncu olsa da Filmde aslında son derece yalnız, kendini tırnak içinde başarısız gören, üzgün,
yani neredeyse zavallı diyeceğim bir karakter arkadaşlar.
Şimdi bu bağlamda J.
Kelly filmi muhteşem hayatlar yaşadığını zannettiğiniz Hollywood meşhurlarının aslında hiç de mutlu insanlar olmadığını anlatan
bir film. Buradaki J.
Kelly, Boşanmış iki tane kızı var ve kızlarıyla ilişkisi hiç de iyi değil.
Hayatında sürekli bir ilişkisi yok yani bir eşi ya da sevgilisi yok anladığımız kadarıyla.
Kızlarıyla ayrı düşmüş ilişkileri yakın değil çevrelerinde sadece profesyonel ilişkileri olan insanlar var.
En yakın olduğu kişi menajeri Adam Sandler'ın canlandırdığı Ron diye bir karakter.
İşte reklam ya da halkla ilişkiler işlerine bakan birileri daha var.
Onun koruması olan birileri daha var falan ama Bu kişilerle her ne kadar aynı zamanda dostmuş gibi görünüyor olsa da ki bu sohbet filmde de geçiyor.
Evet senin dostunum ama kazandığın paranın %15'ini alan bir dost gibi böyle bir sohbetler, replikler var yani.
Yani aslında özetle J.
Kelly'nin hiç kimsesi yok.
Tamamen yalnız ve tamamen mutsuz bir karakter.
İşte film J.
Kelly'nin içerisinde olduğu bu...
dipsiz mutsuzluk durumuyla mücadele etmesini ve hatta bundan sıyrılıp çıkmaya çalışmasını anlatıyor.
Filmin kurgusu, yönetmenliği, anlatımı, karakterleri her şeyi harika.
Hiçbir problem yok. Keyifle izlersiniz.
Ha çok yeni bir şey var mı?
Yok buna benzer sayısız film izledik.
Aynı zamanda sektör üzerine filmler diye de bir alt tür var arkadaşlar.
Yani sinema sektörü üzerine çok sayıda film var zaten.
Ancak şöyle bir sıkıntı var ortada.
Nasıl bir sıkıntı biliyor musunuz?
Şimdi bu filmi George Colony'nin yapmış olması çok ciddi bir eleştiri konusu.
Neden biliyor musunuz? Çünkü bir meşhur ya da bir sinemacı bir sinemacıyı oynadığında tırnak içinde hani sanki kendisini oynuyor.
Ya da o dünya ile ilgili tespitlerini, kendi gördüklerini, kendi deneyimlerini bizlerle paylaşıyor gibi bir imaj çıkıyor ortaya.
George Clooney buradaki canlandırdığı Jay Kelly karakterinin olabilecek en uzak noktasındaki Hollywood jönü.
Kendisi evli, karısını çok seviyor, iki tane çocuğu var ve çok mutlu.
Çevresinde bir sürü dostu var, onu seven çok insan var ve o da insanları çok seviyor.
En yakın dostlarına bana çok iyi dost olduğunuz için çok teşekkür ederim.
İşte size bundan dolayı da birer milyon dolar veriyorum diyen bir adam bu.
Bu bağlamda birileri kalkıp da Jay Kelly diye bir senaryo yazdıysa bu projeyi teklif edecekleri son adam George Colony aslında.
Şimdi bu projede böyle çok ciddi bir...
iç çelişki var. Tabii ki George Colony bir oyuncudur.
Herhangi bir karakteri oynar.
Ki burada da harika oynamış zaten.
Okey ama yani gerçekten sen nereden biliyorsun ya bu kadar mutsuz bir Hollywood jönünün hayatı nasıl olur diye diye bir sorsak George Colony'e gerçekten bu çok haklı
bir soru olur arkadaşlar. Burada şunu mu demeye çalışıyor diyeceğim.
Hani ben çok mutluyum.
Yani hani mutsuz bir Hollywood jönünü nasıl olur ben hiçbir fikrim yok.
Ama hiçbir fikrim olmadığı halde bunu bakın bu kadar da iyi oynuyorum.
Mı demeye çalışıyor bize.
Bunu gerçekten anlamakta zorlanıyorum.
Şimdi bakınız tam bu çelişki hangi filmde ortaya çıkmıştı biliyor musunuz?
1999 yılında Hugh Grant ile birlikte Nothing Hill diye bir filmde oynamıştı.
Bizde aşk engel tanımaz diye bir isim verilmişti falan ama çoğunluk bu filmi sevenler filmi orijinal adıyla tanır.
Nothing Hill diye bir film. O filmde de Julia Roberts çok meşhur bir Hollywood oyuncusunu canlandırıyordu.
Ve tabi herkes de Julia Roberts kendisine oynuyor diye izlemişti o filmi.
Ve bu filmde bir sahnede Julia Roberts gerçek hayatı, mutsuzluğu, ilişkileri, işte basının ona nasıl baktığı, insanların ona nasıl baktığı,
onu çok mutsuz, huzursuz kılan şeylerle ilgili bir konuşma yapıyordu.
Bir tirat vardı yani filmin bir noktasında.
Ve elbette herkes şunu demişti.
Julia Roberts gerçek hayatıyla, şöhretiyle, kariyeriyle ilgili mutsuzluklarını burada dünyaya haykırıyor.
Diye okumuştu o sahneyi.
Ve tam tersi de biçimde Julia Roberts o sahnedeki söylemleriyle ilgili gelen sorulara hayır ben kendimi hiçbir zaman o karakterim gibi
hissetmedim. Ben hiç öyle şeyler yaşamadım.
Ancak o karakteri oynamak istedim.
Bundan çok mutlu oldum gibi bir açıklama yapmıştı o zamanlar.
İşte sohbeti buraya taşırsak J.
Kelly filminde de George Clooney Aslında hiç olmadığı bir Hollywood jönünü canlandırmış burada.
Buradaki çelişki size rahatsız edici mi gelir?
Daha güzel mi gelir?
Biraz yalan ve yapmacık mı gelir?
Bunun yorumunu size bırakıyorum.
Bu güzel bir çatışma yani.
J. Kelly filmi aslında kendi içerisinde hoş bir çelişki de içeriyor.
Bu bağlamda bu filmi izlemenizi evet tavsiye ederim ve...
belirttiğim noktaya da bir dikkatinizi çekmek isterim arkadaşlar.
Evet şimdi sıradaki filmimiz Yorgos Lantimos'un son filmi Bugonya.
Geçtiğimiz hafta kısaca bahsetmiştim Bugonya'dan ve yine hatırlatmıştım beni sürekli takip eden dinleyici arkadaşlar bilirler.
Yorgos Lantimos'tan hiç haz etmiyorum.
İyi bir yönetmen olduğunu düşünmüyorum.
Ve bugüne kadar yaptığı filmlerin istisnasız hepsinin de kötü filmler olduğunu düşünüyorum.
Bununla ilgili çok tartışma yapmışımdır.
Bazı konularda belki ben bazı şeyleri göremiyorumdur, bilmiyorum.
Yani iddialı da değilim elbette ama bana görünen Lantimos gerçekten çok kötü bir yönetmen.
Neyse ama Bugonia benim için gerçekten hoş bir sürpriz oldu.
Çünkü Bugonia bence iyi bir film.
Yorgos Lantimos'un o...
klasik eleştirilesi taraflarını içermiyor bence.
Öyküsünden bahsetmeye çalışayım.
Amerika'nın kısmen kırsal, kısmen şehir diyebileceğimiz bir bölgesindeyiz.
Burada çok büyük bir ilaç şirketi var ve bu ilaç şirketinin son derece güçlü, başarılı CEO'su Michelle diye bir karakter var.
Emma Stone'un canlandırdığı bir karakter.
Bu karakter yani öyle bir karakter ki Başarılı güçlü olma konusunda böyle bir saplantıya sahip olduğunu her şeyinden hissediyorsunuz.
Ve bu bölgede yaşayan iki de genç var.
Jesse Plemons'un canlandırdığı Teddy ve onun kuzeni olan Don.
Şimdi bu iki karakter yani son derece sıradan hatta biraz aptal biraz böyle nasıl diyeyim ezik diyebileceğimiz iki genç erkek bunlar.
Uzaylıların gizlice dünyayı istila ettiğini zannediyorlar.
Böyle bir sanrıya kapılmışlar.
Hani komplo teorisi diyoruz ya böyle.
Bu komplo teorilerine inanmanın zirvesine çıkmışlar artık yani.
Ve işte bu bahsettiğim ilaç şirketinin CEO'su olan Michel karakterini kaçırıyorlar.
Kaçırıyorlar evlerinin bir çiftlik evi gibi bir ev böyle biraz kırsalda yani.
Onun işte artık bodrum katında tamamen dışarıdan yalıtılmış bir bölgeye alıyorlar onu bağlıyorlar.
Diyorlar ki sen dünyayı istila eden uzaylı bir medeniyetin bir temsilcisisin.
Bize bunu itiraf et ve kendi işte liderlerine artık imparatorun onlarla bir anlaşma yapalım.
Buradan çekin gidin dünyamızı bize bırakın rahat bırakın yoksa biz seni öldüreceğiz.
Bu şekilde bir baskı yapmaya başlıyorlar.
Ve bu iki saplantılı garip mi diyeyim artık ne diyeyim yani gençle Michelle karakterinin bu çok etkin etkili güçlü CEO karakterin irade
savaşını izliyoruz film boyunca.
Bir sürü çarpıcı sahne var.
Bir sürü enfes replik konuşma var.
Oyunculuklar gerçekten çok iyi.
Şimdi Emma Stone zaten Yorgos Lanthimos birçok kez çalıştı.
Bu rollerde enfes performanslar sergiledi.
Yani o açıdan hani Lantimos'u sevmiyorum diyorum ama oyuncu yönetiminde ve özellikle de Emma Stone'la kurduğu bu profesyonel ilişkiye söyleyecek hiçbir şeyim yok arkadaşlar.
Emma Stone zaten harika bir oyuncu.
Ben çok beğeniyorum.
Oscar'ı da var zaten. Ondan dolayı buradaki performansı çok yüksek olasılıkla en iyi kadın oyuncu dalında da Oscar adayı olacaktır Emma Stone.
Ve onun yanında bu kez...
Jesse Plemons var. Jesse Plemons da yakın zamanın parlayan yıldızı ve yine bu yıl en iyi erkek oyuncu mu olur ya da yardımcı erkek oyuncu mu olur bilmiyorum ama Oscar adaylığı alabilir Jesse
Plemons. Bu projede de oyunculuğu çok iyi.
Bu bağlamda Emma Stone ile Jesse Plemons'un sadece bu oyuncu performansları için bile bu filmi izleyebilirsiniz diyeyim.
Şimdi Yorgos Lanthimos'un Birçok konuda şikayet edecek olsam da bir açıdan ben de takdir ediyorum aslında.
Günümüz sinemasının hayli dışında yer almayı başarmış bir yönetmen.
Bugonya'da biraz farklı bir film.
Yönetmenlik tercihlerinde de farklılıklar var.
Karakterlerin tasarımında da farklılıklar var.
Gayet iyi bir teknik işçilik var.
İyi oyunculuklar var. Akıcı bir kurgu var.
Politik, sosyal, kültürel de bir sürü alt metin var.
Neticede... En alt seviye diyebileceğimiz iki karakterin en üst seviye bir CEO'yu kaçırıp da işkence etmesi zaten bir toplumsal tabakalaşma intikamı
diyebilir miyiz? Diyebiliriz.
Sadece bu açıdan bakacak olsak bile Bugonya'nın düşünsel incelemici tarafı da var.
Ondan dolayı ben gayet keyif aldım ve bir Lantimos filminden mutluca ayrılmak beni ekstradan mutlu etti diyebilirim.
Gayet iyi ve izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum.
Şimdi sıradaki filmimiz bana göre 21.
yüzyılın en büyük yönetmeni olan Chan Wook Park'ın No Other Choice bizdeki çevirisiyle Başka Yolu Yok filmi.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum.
Chan Wook Park'ın en zayıf filmi bu film arkadaşlar.
Ha ama... En zayıf filmi bile bence iyi.
Ya bu film de iyi bir film.
Hemen hızlıca size öyküsünden bahsedeyim.
Filmin baş karakteri Man Su işini kaybeden bir kağıt uzmanı.
Bir kağıt fabrikasında çalışıyor ve ne yazık ki işten atılıyor.
Ve tabii tekrar iş bulması lazım.
Ve Man Su işini de çok seviyor.
Kendince bir duygusal bağ kurmuş kağıtla.
Şimdi başka bir kağıt firmasında işe girmeye çalışıyor ve o firmada işe girmeye çalışan başka kağıt uzmanlarının bilgilerine ulaşıyor.
Karşısında 7-8 kişilik bir liste var ve kendi incelediği kıstaslara göre kendisinden daha seçilesi yani daha CV'si dolu iki tane daha kağıt
uzmanı var. Diyor ki benim başka bir kağıt fabrikasında işe girebilmem için bu iki...
benden daha iyi görünen kağıt uzmanının var olmaması lazım.
Ve ne yapıyor? Bu iki kağıt uzmanını öldürmeye karar veriyor.
Bu aşamadan sonra Mansu'nun kendi içerisinde yaşadığı çatışma işte ekonomik sorunlar ailesiyle ilgili bazı problemleri bir katile dönüşmesi.
Bu süreçte olan bir sürü sıra dışı ilginç hem dramatik hem komik hem sarsıcı etkileyici olayı izliyoruz.
Az çok Çamvuk Park biliyorsanız onun bir iki filmini bile izlediyseniz bilirsiniz ki Çamvuk Park aşırılık.
hiç kaçınmayan hatta aşırılığa sarılan bir yönetmendir.
İşte bu filmin bu bahsettiğim öyküsü bir Çamvuk Park projesi için aslında çok normal kalıyor.
Tırnak içinde söylüyorum tabii normali.
Ondan dolayı daha baştan Çamvuk Park çok sarsıcı ve çok etkileyici bir proje yapma motivasyonuyla zaten bu projeye girişmemiş.
O çok belli. Günümüz sinemasında yine bu filmi bir yerlerde konumlandıracak olursak yine ilginç yine farklı yine sarsıcı bir film olarak isimlendirebiliriz ama diyorum hani ben Çanvuk Park'ı çok yakından
tanıdığım çok ve en sevdiğim yönetmen de olduğu için bana görece çok daha normal bir film gibi geldi.
Ama yine de oyunculukları iyi kurgusu Çanvuk Park'ın yönetmenliği enfes jilet yani yine nefis.
Yönetmiş ya muhteşem bir yönetmen ya.
Çanvuk Park ya diyorum düğün çekse enfes çekecek bir adam.
Ondan dolayı No Other Choice yine de iyi bir film.
Yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adayı olacağına kesin gözle bakılıyor.
Ondan dolayı da bu filmi de izlemenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.
Evet. Bugün size incelemesini sunacağım son film ise Sentimental Value bizdeki adıyla Manevi Değer adlı film.
Şimdi filmin yönetmeni Joachim Trier zaten son yılların...
En çarpıcı yönetmenlerinden bir tanesi özellikle 2021 yılında bizdeki adıyla dünyanın en kötü insanı filmiyle öne çıktı.
Yani geniş kitleler Joachim Trier'i bu filmle tanıdı ve 2021'de dünyanın en kötü insanı gerçekten yılın en çok konuşulan filmlerinden bir tanesiydi.
Yani ben kendi adımı söylüyorum.
Filmle ilgili gerek işte sosyal medyada, Twitter'da, sinema sitelerinde veya sinema gruplarında bu filmin konuşulmasından bıkmıştım arkadaşlar.
İki Dal'da Oscar adayı olmuştu.
Oscar alamamıştı ama yine de tabi Oscar'da adını duyurması çok geniş kitlelere ulaşması anlamına geliyor.
O kadar abartılmıştı ki ama yine de iyi bir filmdi.
Yani izlemediyseniz şimdi de tavsiye ederim.
İşte orada Joachim Trier zaten yıldızları üzerine çekmişti.
İşte şimdi de...
sentimental value filmini yaptı.
Bence bu film yılın en iyi filmlerinden bir tanesi.
Birçok açıdan çok iyi bir film.
Hemen size kısaca filmin öyküsünden bahsedeyim.
Şimdi filmde bir yönetmen karakterimiz var.
Stellan Skarsgård'un canlandırdığı.
Burada Gustav diye bir yönetmen karakteri oynuyor.
Bu Gustav eşinden zamanında ayrılmış ve iki tane de kızı var.
Kızların birinin ismi Agnes, bir tanesininki Nora ve Gustav'ın küçük kızı olan Agnes'le ilişkileri güzel.
Onunla hala görüşüyorlar sürekli yani baya böyle bir baba kız ilişkileri var ama büyük kız Nora'yla ilişkileri son derece soğuk.
Pek görüşmemişler. Nora babasını Gustav'ı açıkçası sevmiyor.
Şimdi Gustav bir yönetmen dedik ya.
Bu kez gelmiş işte tamam eski eşinin işte taziyesi onu defnediyorlar.
Herkesle görüşülüyor falan filan o cenazenin heyheyi ortadan kalktıktan sonra büyük kızına yani çok da ilişkisinin iyi olmadığı kızına diyor ki seninle bir şey görüşmek bir şey konuşmak istiyorum diyor özel bir konu var.
Bu da peki baba diyor gidiyorlar özel bir yere oturuyorlar diyor ki ben diyor bir proje yazdım bir film çekeceğim ve bu filmde senin başrol oynamanı istiyorum diyor.
Şimdi kızı da biraz hatta biraz ısrar ediyor böyle ve kızı da biraz tepkiyle böyle kızarak reddediyor bu rolü.
Peki bunun üzerine de Gustav şimdi neticede ortada bir proje var yani neticede bu aynı zamanda profesyonel bir iş değil mi?
O da gidiyor Elle Finning'in canlandırdığı Rachel Camp diye tüm dünyanın tanıdığını gördüğümüz filmde öyle bir oyuncu olarak tanıtılıyor bize.
Rachel rolü Rachel'a teklif ediyor ve Rachel da tabi Gustav çok...
Güçlü önemli bir yönetmen olduğu için memnuniyetle bu rolü kabul ediyor.
Bu filmin hazırlıkları sürerken.
Şimdi bakınız Nora'ya yani rolü kabul etmeyen iyi anlaşamadığı kızına senaryoyu veriyor.
Diyor ki en azından oku falan kız okumuyor bile.
Şimdi biz de neticede senaryoda neler olduğunu bilmiyoruz falan ama.
Film süresince senaryonun Gustav'ın hayatıyla ilgili bir sürü gerçeği, önemli güzel detayı içerdiğini ve aynı zamanda enfes bir senaryo olduğunu.
Görüyoruz tabi şimdi film komple senaryoyu bize anlatamaz ama çok iyi bir senaryo olduğunu duyuyoruz.
Ve filmin bir noktasından sonra Gustav küçük kızı olan yani ilişkisinin iyi olduğu Agnes'e gidip senaryoyu veriyor ve o okuyor senaryoyu.
Ve gidip kendi ablasına yani projeyi reddeden Nora'ya ablasına gidiyor diyor ki ya bu senaryo çok iyi diyor şunu bir oku.
Tam bu süreçte de projeyi kabul eden Amerikalı oyuncu olan Rachel Bu süreçte tabii Gustav'la arkadaşlıkları falan da artıyor.
Ve Gustav'ın mesela projede yani senaryoda bir intihar olayı var.
Film intiharla bitiyor.
Ve Gustav'ın annesi mesela intihar etmiş.
Şimdi Rachel Gustav'a diyor ki ya bu senin annen mi?
Yani ben senin anneni mi oynuyorum?
Gustav hayır öyle bir şey yok diyor.
Tamam benim geçmişimden bir sürü olay var burada ama merak etme annemi oynamıyorsun sen falan diyor.
Ama insanlar tabii buna inanmıyor.
Yani Gustav'ın... Bu kadar derinlikli, bu kadar enfes bir senaryo yazması mutlaka kendi duygularından ve yaşantısından da esintiler içeriyor olmalı diye.
Ve filmin bir noktasında kendi babasının projesini reddediyor ya Nora, büyük kız.
Rachel da Gustav'ın kızının projeyi reddettiğini ve bunun üzerine Gustav'ın bu projeyi kendisine teklif ettiğini öğreniyor ve gidip Nora ile konuşuyor.
Diyor ki bak baban hani sen oyna istemişti ama oynamadın.
Şimdi bu projeyi bana getirdi ben çok istiyorum yani ama...
Hani bu senin için yazılmış bir rol olduğu için sanki ben oynamamalıyım gibi bir şey hissediyorum falan gibi böyle çok çok güzel sahneler var arkadaşlar.
Çok güzel sohbetler var.
Enfes oyunculuklar var.
Yani bu filmdeki birden çok karakter oyuncu dalında da Oscar alabilir gibi geliyor bana.
Yani her şekilde çok katmanlı hem duygulu hem düşündürücü.
Çok çok enfes bir film olmuş diyebilirim Sentimental Value.
İzlemenizi tavsiye ediyorum.
Sadece bu filmle ilgili şöyle bir eksiklik olduğunu düşünüyorum ben.
Film Nora karakterini merkeze alarak başlıyor.
Sonra filmin merkezine Gustav karakteri geliyor.
Sonra bir ara küçük kız Agnes karakterine biraz daha odaklanıyor.
Sonra biraz Rachel karakterine odaklanıyor.
Sonra bir daha Gustav'a odaklanıyor.
Böyle film... Karakterlerin de teker teker öyküsünü anlatmaya çalışıyor.
Bir ailenin de öyküsünü anlatmaya çalışıyor.
Bir senaryonun da öyküsünü anlatmaya çalışıyor.
Yani odağa almaya çalıştığı birçok şey var ama biraz bunların arasında kalıyor.
Yani tek bir karaktere merkeze alsa...
Belki biraz daha fakir bir film olurdu ama daha dramatik olurdu gibi hissediyorum ben.
Ondan dolayı yani filmde biraz bir odak sıkıntısı var gibi hissettim film boyunca.
Ancak bu neticede Kuzey'in sineması.
Şimdi Hollywood bu konuda çok saplantılıdır arkadaşlar.
Yani senaryolarının merkezinde bir şeyi tutma konusunda Hollywood çok ısrarcıdır.
O klasik senaryo yapısına o dramatik yapıya son derece bağlı olduğu için.
Tırnak içindeki bu dağınıklığı hiçbir Hollywood senaryosunda göremezsiniz ama işte bir yandan da bu güzel bir şey yani Kuzey'in sineması Hollywood değil neticede bize odağı da böyle değiştiren
hani nereye odaklandığı konusunda da çok da formülcü davranmayan bir tavır sunmuş Sentimental Value filmi.
Bu detay bu filmi izlemenizi biraz zorlaştırabilir gibi hissediyorum ama bunun aynı zamanda da bir zenginlik olduğunu düşünebiliriz.
Ben öyle gördüm şahsen.
Bu bağlamda Sentimental Value filmi her şekilde yılın en ilgiye değer en iyi filmlerinden bir tanesi olmuş.
İzlemenizi hararetle tavsiye ediyorum arkadaşlar.
Evet yani yeterli mi demeyeceğim abarttım herhalde biraz kusura bakmayınız.
Hem çok uzun bir program oldu çok sayıda filmden bahsetmeye çalıştık ama son olarak şunu da belirtmek istiyorum ki artık işte aralığın ortasına geldik sonuna doğru geliyoruz.
Benim takvimim de sıkışık biraz.
Avatar Ateş ve Gül filminin üzerine mutlaka bir şeyler konuşacağız.
Yıl sonuna geldiğimiz için 2026'nın beklenen önemli projeleri diye bir program her sene bunu yapıyoruz.
2025'te neler geçti gitti bitti.
Bundan da mutlaka bahsetmemiz gerekecek.
Altın küreler var, Oscar beklentileri var falan.
Yani önümüzde yine yoğunca bir sinematriz takvimi olduğu için bu filmlerin hepsini böyle kısa kısa da olsa sizlerle paylaşmak istedim.
Onun için... Biraz yordum, biraz uzunca bir program sundum.
Umarım doyurucu bir program sunabilmişimdir diyorum.
Evet bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
