
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Film tavsiyeleri serimiz devam ediyor. Bu hafta, fantezi türünde 5 ayrı film ile karşınızdayız. Keyifli dinlemeler...
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar. Sinemadres'e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda film tavsiyeleri serimize devam ediyoruz ve seçtiğimiz tür fantazi.
Fantastik sinemadan bahsedeceğiz.
Fantastik sinema çok eğlenceli aslında.
İnsanın ve tabii ki sinemacıların hayal gücünü zenginleştiren, sınır tanımayan, çok ilginç, çok farklı filmlere imza atılan bir tür.
Ama sınırları biraz bulanık.
Yani bilim kurgu mesela nerede bitiyor, fantazi nerede başlıyor çok netleştirmek mümkün değil.
Bir film türünün fantastik olduğunu söylemek için bazı böyle fantastik ögülerin olması yetiyor mu yetmiyor mu?
Yoksa izlediğimiz filmdeki hemen her şeyin fantastik olmasını mı bekliyoruz?
Bunu belirlemek biraz zor.
Kişiden kişiye de değişiyor biraz böyle.
Ama çoğumuzun aklına herhalde fantastik film deyince böyle Yüzüklerin Efendisi, işte Excaliburlar veya Harry Potter gibi böyle büyü falan geliyor galiba.
Veya hiç bilmediğimiz dünyalarda süre giden öyküler geliyor herhalde.
Şimdi ben fantastik sinema seçkisi yaparken Harry Potter'dan ya da ne bileyim işte Yüzükler Efendisi'nden Excalibur'dan falan bahsetmem pek yeterli gelmeyecek.
Onun için farklı bir seçki yaptım.
İlginç filmler, kendi film isteme de şöyle bir baktım.
İlginç filmler geldi karşıma.
Tanıtmaktan keyif alacağım filmler geldi.
Beş tane film seçtim size ve onlardan bahsedeceğim.
Hoşunuza gideceğini düşünüyorum.
Birbirinden de çok farklı filmler gerçekten.
Yani hepsini böyle fantastik film olarak ben size tanıtacağım ama aslında ortaklıkları az olur.
Bu filmlerin hepsinin de başka özellikleriyle de öne çıkan filmler bazıları.
Neyse sözü çok uzatmadan hemen seçkime gireyim.
İlk filmim 2008 yapımı The Fall diye bir film arkadaşlar.
Tarsem Sait'in yönettiği.
Bu filmi bilenler vardır herhalde.
Türkiye'de de gösterime girmedi.
Yani sinemalarda görülmedi. Böyle daha çok internetten veya film izleme sitelerinden keşfedilen bir film oldu.
DVD'den keşfedilen bir film oldu.
İnanın yani... Bir arama motoruna Google'a falan The Fall yazdığınızda karşınıza çıkacak olan yorumlara inanamayacaksınız.
Yani eğer bu filmi izlemediyseniz ya da hiç duymadıysanız gerçekten kayıptasınız demektir.
Çok muhteşem bir film.
Gerçekten o kadar iyi bir film ki son yıllarda böyle karşımıza gelen en sıra dışı, en farklı, çok duygusal.
Görsel olarak inanılmaz estetik, çok keyifli, gerçekten çok keyifli.
Bakın çok abartıyorum gibi gelmesin size ama...
Çok başka bir film. Daha böyle film başladığı anda ilk karelerden itibaren görsel olarak size harika bir dünya sunacağını hemen gösteriyor.
Aynı zamanda öyküsü de şimdi fantastik bir öykü.
Çok kısaca öyküsünden size bahsedeceğim ama öyküsü de zaten bir fantezi olmaya o kadar müsait ki 1920'li yıllarda sinema sektöründe çalışıp sakatlanan bir dublör bir hastaneye düşüyor.
Ve hastanede de kolunu...
Kıran bir küçücük bir kız var böyle hani ilkokul çağlarında.
Hani yatalak hastalar var işte bacağı kırılmış orası burası kırılmış falan.
Hastanede bu kız bu dublörle arkadaş oluyorlar.
Yani dublör işte... Genç orta yaşlı böyle 30'lu yaşlarında falan bir adam.
Şimdi bunlar arkadaş oluyorlar.
Sohbet ediyorlar oradan buradan.
Kız da böyle şakalaşıyor adam falan.
Hani kız adama hani kimsin nesin ne iş yapıyorsun diye soruyor.
Ya da buraya nasıl düştün hani neler oldu diye sormaya başlıyor.
Ve dublör de bir masal anlatmaya başlıyor kıza.
Öyle söyleyebilirim en kısaca.
Biz film boyunca masalı izliyoruz.
Yani yönetmen bize anlatılan masalın görsel temsilini yapıyor.
İnanılmaz karakterler var.
İnanılmaz duygulu.
İnanılmaz keyifli bir film.
Gözünüz yaşaracak çok yüksek olasılıkla iddia ediyorum.
Biraz duygusal bir izleyiciyseniz gerçekten ağlamanız çok yüksek olasılık.
Çok duygulu bir film. Görsel olarak gerçekten inanılmaz bir film.
Çok özenli. Dünyanın birçok ülkesinde çekimlerin yapıldığı harika sanat yönetimine sahip.
İnanılmaz renklere sahip.
Zaten Tarsem Sainz çok görselci bir yönetmen.
David Fincher ve Spike Jonze gibi.
Hani görsel tarafı da güçlü yönetmenlerin de desteklediği bir film bu aynı zamanda.
Bir yönetmen de aynı zamanda Tarsem Say.
Ve filminde normal bir Hollywood filmi demeyeceğim zaten.
Bir gişe filmi değil bu. Ama çok çok daha özenli ve çok daha çarpıcı bir görselliğe imza atmış.
Gerçekten şaşırıyorsunuz yani filmi izlerken.
İnanılmaz mimariler.
Diyorum dünyanın dört bin yanında çekim yapılmış.
Mekanlar, orman görüntüleri, deniz görüntüleri, doğa.
şekilleri. Acayip yani.
Hani anlatmakla gerçekten bitecek gibi değil.
The Fall 2008 yapımı çok özel bir film.
Çok çok fantastik bir film.
Yani çok böyle uçlara giden bir film gerçekten.
İnsanın hayal gücünü zorlayacağı seviyede keyifli bir film.
Mutlaka izlemenizi öneriyorum arkadaşlar.
Gerçekten The Fall diyorum bilenler vardır aranızda veya duyanlar vardır.
Eğer izlemediyseniz gerçekten büyük kayıptasınız demektir.
Hararetle izlemenizi öneriyorum.
Diğer filmim The Fall'dan bayağı da farklı bir film.
Oldukça farklı bir film. 2015 yapımı The Brand New Testament.
Yeni Ahit gibi çevirisi var.
Şöyle söyleyeyim. Şimdi arkadaşlar Brand New Testament biraz farklı bir film.
Filmin başında Tanrı'nın evindeyiz.
Tanrı tüm dünyayı tabii tüm insanları yöneten ama böyle kirli pasaklı bir adam Tanrı.
Filmdeki tasvir olarak böyle.
Evinde hiç iyi geçinemediği hatta belki fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladığı bir karısı var.
Hiç iyi bakamadığı bir kızı var.
İyi ilişkilerinin olmadığı.
Yani böyle çok kötü bir ebeveyn, bir aile babası gibi çizilmiş Tanrı.
Ve hani küçük kızı da...
Babasına yani Tanrı'ya isyan ediyor.
Diyor ki sen bu kadar kötü bir babasın.
Anneme kötü davranıyorsun.
Bana kötü davranıyorsun. Kimseye iyi davranmıyorsun.
Dünya da senin yüzünden zaten berbat bir durumda.
Acılar içerisinde bütün insanlar ve insanlık.
Ben diyor senden daha iyisini yapabilirim.
Ve babasının evinden kaçıyor.
Dünyaya geliyor bu kız. Ve yanına yeni hani şimdi biraz Hristiyan kültüründen tabii Hristiyanlıktan yola çıkarak yapılmış.
Bir film zaten. Nasıl Hristiyanlıkta havariler vardır ya İsa'nın.
Bu kız dünyaya inecek.
Kendisine böyle havariler bulacak ve yeni bir din yazacak ve dünyayı babasının yaptığından çok daha mutlu, böyle keyifli, refah içerisinde, mutluluk içerisinde bir dünya yapma niyetiyle babasını
yani Tanrı'yı terk eden kızın hikayesi.
Çok ilginç bir hikaye gerçekten.
Şimdi dini hassasiyetleriniz varsa film belki sizi incitebilir.
Onu belirteyim ama hani öyle bir film değil ama tabii hani...
Kişisel bir film sayılmaz.
Biraz böyle hani yönetmen ve yapımcılar tabii ki kendi görüşleri paralelinde bir film yapmışlar böyle ama benim gibi dini hassasiyetleri olan insanlar, izleyiciler filmi çok sevmeyebilirler veya biraz taraflı bakarsanız sizi rahatsız
edebilir ama öyle bakmazsınız diye tahmin ediyorum.
O şekilde bir bakmaya gerek yok çünkü bir film neticede bu ama hem çok duygulu hem çok neşeli komik anlar da var.
Yani hani babası da kızın arkasından gidiyor.
Sen hani benim düzenimi yıkacaksın ben seni durduracağım gibilerinden böyle.
Kız çok şeker. Çok şirin.
Harika karakterler var filmde.
Çok güzel replikler var.
Yani konuşmalar çok böyle derin, düşündürücü ve aynı zamanda komik.
Yani hani düşündürücü derken böyle oturup hmm filozofi bir havada değil ama ya o da var filmde ama çok da kendini ciddiye alan bir film değil aynı zamanda.
Büyük konularla iştigal eden, din gibi tabii çok önemli hepimizin hayatında tüm dünyada var olan önemli bir olgu üzerine bir film ama hem çok eleştirel, iğneleyici ama aynı zamanda komik ve neşeli.
Yani böyle çok Güzel bir ton tutturmuş bence.
Tam arada duruyor film böyle.
Hani kendini ne çok fazla ciddiye alıyor ne de çok hafif görünüyor.
Çok ince bir çizgide yürümeyi başarmış bence film.
Çok iyi bir film. Çok neşeli bir film.
Brand New Testament 2015 yapımı.
İzlemenizi öneririm. Diğer filmim çok başka bir havaya giriyorum şimdi.
Ve bu filmi bilen bazı arkadaşlar hadi canım o da fantazi mi diye bana itiraz edebilir ama.
Filmin tanıtımında yani etiketinde de fantastik kelimesi geçiyor zaten ve bana göre de bir fantezi.
Gaspar Noe'nin Enter the Void adlı filmi arkadaşlar.
2010 yapımı. Şimdi Gaspar Noe için tabii hemen bir uyarıda bulunmam lazım.
Gaspar Noe son yılların en sıra dışı, en ayrıksı, en çarpıcı yönetmenlerinden bir tanesi.
Arjantin asıllı ama Fransız yönetmen Gaspar Noe.
Bilmeyenler için hemen uyarayım.
Asla Gaspar Noe filmleri, hiçbiri böyle aileyle, çoluğunuzla, çocuğunuzla ilgili izleyeceğiniz bir film değil arkadaşlar.
Filmlerde çok aşırı seviyede, ileri derecede hem...
cinsel pornografi var.
Hem şiddet pornografisi var.
Kan revan işte onun dışında hardcore böyle pornografik sevişme sahneleri vs.
Aynı zamanda içki, uyuşturucu, ensest yani bayağı ağır filmler Gaspar Noe filmleri.
Ve aynı zamanda çok zorlayıcı bir kurgusu ve görsel tasarımı var.
Bütün filmler kıpkırmızı.
Çok uzun planlar var.
Hiç kesme yapılmadığı ve hem metin olarak hem görsel olarak Gaspar Noe sineması çok zorlayıcı.
Ancak kendi içerisinde inanılmaz bir bütünlük sunduğu için sinematografik olarak anlatmak istediğini yani anlat...
Bak istediğine ilgi duyun ya da duymayın, sevin ya da sevmeyin.
O tabii ki izleyiciden izleyiciye değişebilecek bir şey ama anlatmak istediğini mükemmelen izleyiciye aktarabilen ve sinemanın...
Tüm silahlarını, tüm enstrümanlarını gerçekten dünyanın en iyi yönetmenlerinin arasında anılabilecek kadar iyi kullanabilen bir yönetmen gerçekten Gaspar Noe.
Enter the Void da hani bu açıdan onun böyle top filmlerinden bir tanesi, en iyi filmlerinden bir tanesi.
Yakın zamanda Climax adlı bir filmle karşınıza gelmişti ve yine en azından ilgilileri için söylüyorum sinema dünyasını salladı Gaspar Noe.
Herkes çok övdü filmi ve harika bir filmdi gerçekten.
Enter the Void onun en uzun filmi.
saat 40 dakika kadar bir film.
Baş döndürücü sahneler var.
Çok zor bir film gerçekten.
Onu dediğim gibi hani uyarıyorum zaten Gaspar Noe ile ilgili sizi de.
Bu film de aynı zamanda tam bir Gaspar Noe filmi.
Çok kısaca öyküsünden bahsedeyim.
Film Tokyo'da geçiyor. Tokyo'da kız kardeşiyle yaşayan genç bir çocuk.
Kız kardeşi de genç bir kadın zaten.
Tabii çok sıra dışı dünyanın insanları bunlar.
Çocuk bir uyuşturucu satıcısı. Kız kardeşi de bir striptiz barda dansçı olarak çalışıyor.
Uyuşturucu Hem kullanan insanlar çok böyle özel hayatları, duygusal hayatları, cinsel hayatları baya bir dağınık halde olan insanlar.
Böyle çok farklı bir hayat yaşıyorlar genel toplum kesimlerine göre.
Ve uyuşturucu satan bu çocuğun başına bir hal geliyor.
Şimdi hiç spoiler vermek istemiyorum hani baştan sona merakla izleyebilmeniz için.
Ve başına bir hal geliyor bu çocuğun ve bu çocuk farklı bir yolculuğa çıkıyor diyeyim.
O kadar. Söyleyeyim
size. Çok sarsıcı bir film.
Eğer hani daha önce bir Gasparnoya filmi izlemediyseniz zaten bugüne kadar izlediğiniz hiçbir şeye benzetemeyeceğiniz konusunda size kesin garanti veriyorum.
Gasparnoya sineması zaten baştan aşağı öyle.
Çok yüksek olasılıkla. Ya nefret eder, tiksinirsiniz zaten.
Hani filmin ilk 20. dakikasında, belki 10.
dakikasında filmi kapatabilirsiniz ve bir daha Gasparnoya'nın dünyasına hiç uğramama kararı alabilirsiniz.
Ama eğer yönetmenin...
yapmaya çalıştığından çok rahatsız olmazsanız en azından katlanabilirseniz diyeyim ya da belki tabii ki ya da sevip ilginizi çekerse yani sevebilirsiniz de sevebilirseniz de o zaman da diyorum ki gerçekten
hani başka hiçbir yönetmende alamayacağınız bir tat alacaksınız ve Gaspar Nönen'in yaptığı bütün filmleri böyle koşa koşa izleyeceğinize ve çok keyif alacağınıza eminim.
Enter the Void bence tam olarak bir fantastik sinema örneği aslında.
Hani ilk aşamada öyle görünmeyebiliyor.
Birçok filmin öne çıkan farklı özellikleri de var tabii.
Ama bence tam bir fantastik sinema örneği.
Film çok baş döndürücü, çok uzun planlar içeriyor.
Yani böyle dakikalar süren kesintisiz çekimler var.
Kamera çok özgür, çok böyle sağa döner, sola döner, kalkar bir yerlere gider.
Yani buradan kamera kalkıyor kesintisiz bir şekilde.
Şehrin öteki ucuna gidiyor mesela atıyorum öyle söyleyeyim.
Dediğim gibi zorlayıcı bir film ama ilk bakışta öyle görünmese de kendi içinde...
Acayip bir tutarlılık barındırıyor arkadaşlar.
Yani öyle hani yönetmen sırf bizi yormak için ya da sıra dışı farklı bir şeyler yapayım diye böyle kamerayı dolandırmış gibi hani filmi izlemişsiniz gibi konuşuyorum ama anlamsız gelmesin lütfen söylediklerim.
Hani şöyle izah edeyim.
Filmi... İzlemeye başladığınızda çok kontrolsüz, çok baştan savma ya da karmakarışık bir dünya sunuyor gibi görünebilir.
Öyle değil. Filmi anlamaya çalıştığınızda kameranın neden, niye, nereye gittiğini ya da hani bu yönetmen bize ne anlatmak istiyor sorusunu biraz ısrarla sorup algılamaya, anlamaya çalışırsanız kendi içerisinde
kusursuz bir bütünlük barındırdığını fark edeceksiniz.
Yani Gaspar Noya çok farklı, çok sıra dışı bir adam ama kendi içinde gerçekten dediğim gibi çok bütünlüklü ve tutarlı bir sinemacı.
O nedenle biraz farklı böyle sinemasal deneyimlere, sıra dışı sinemasal deneyimlere meraklı izleyiciler ve aynı zamanda hem cinsel pornografi, hem şiddet pornografisi, hem böyle işte uyuşturucu
kullanımı, alkol, sıra dışı ruh halleri, sıra dışı kafalardan rahatsız olmayan bir izleyiciyseniz Enter the Void'ı mutlaka izlemenizi öneriyorum ve Gaspar Noyes sinemasına da tabii hararetle
giriş yapmanızı öneriyorum.
Şimdi diğer bir film yine bambaşka bir dünyaya sokacağım şimdisi.
Bambaşka bir film. Yani az önce Enter the Void üzerinde ne dediysem tam tersini söyleyeceğim.
Şeker pembesi bir filmle karşınızdayız arkadaşlar.
Interstate 60 adı.
Bob Gale'in yazıp yönettiği.
Şimdi Interstate 60 2002 yapımı bir film.
Çok yeni sayılmaz ama inanılmaz fantastik bir film.
İnanılmaz güzel bir film.
Çok komik, çok neşeli, çok eğlenceli.
Böyle hani ailenizle falan da izleyebileceğiniz bir film.
Gerçekten çok ilginç bir öyküsü var.
Şöyle söyleyeyim. Filmin ilk dakikasının itibaren böyle bir dış sesle başlıyor.
Böyle genç, böyle düzgün aksanlı bir çocuk bir şey anlatmaya başlıyor.
Ve çok güzel anlatmaya başlıyor gerçekten.
Çok güzel bir soruyla başlıyor film.
Diyor ki dünyadaki bütün kültürlerde diyor insanların böyle...
Nasıl diyor? Tüm dileklerini gerçekleştiren bir figür, bir karakter vardır.
Elinizi de sürttüğünüzde böyle cinin çıkıp hani dile benden ne dilersen işte üç dilek hakkım var gibi vardır ya hani.
Tam ondan bahsediyor.
Diyor ki dünyadaki bütün kültürlerde insanların dileklerine cevap veren bir karakter, bir figür, bir motif vardır.
Amerikan kültüründe yok. Şimdi bu sohbet bir barda geçiyor.
İki tane birey içen arkadaş böyle muhabbet ediyorlar.
Ve çocuk diyor ki evet size öykümü bir bardan başlayarak anlatacağım.
Ama ben o barda değilim diyor.
Sadece fiyakalı olduğu için öyle başlıyorum falan böyle.
Hani film kendi içerisinde de güzel neşeli bir tonda.
Ve gayet işte avukat bir babası, çok tatlış bir annesi, sevimli bir sevgilisi ve kız kardeşi olan.
İşte böyle üniversiteye girme çağında böyle düzgün tatlı bir adam, genç bir adam bir öykü anlatmaya başlıyor.
Kendi öyküsünü anlatmaya başlıyor.
İşte diyor ki hani hayattan bazı beklemeler...
Beklentileri var tabii ki bu çocuğun.
Önünde bazı tercihler var.
Resime çok ilgi duyan bir çocuk.
Ressam olmak istiyor. Ama babası onun avukat olmasını istiyor.
Sevdiği, hoşlandığı ama hayatını birleştirmek için tam olarak emin de olamadığı bir sevgilisi var mesela.
Sevgilisinin istekleri var. Annesinin istekleri var.
Hayatının ondan beklentileri var falan.
Bir çoğumuz gibi hayattan birçok şeyi bekleyen ve çeşitli yol ayırımlarında olan bir genç bu.
Ve ilginç biçimde dünyadaki tüm kültürlerde olup Amerikanın kültüründe olmadığı söylenen dilekleri gerçekleştiren bir karakter.
Meğersem varmış Amerikan kültüründe ama bunu çok az Amerikalı biliyormuş.
İşte bu karakter bu çocuğun bir şekilde karşısına çıkıyor, çıkacak ya da öyle söyleyeyim.
O kadarını söyleyeyim size.
Hani bir dilek tutma ya da dileklerini gerçekleştirme ya da bir dilek dileme ama arkasından gelenlerle mücadele etme mi diyeyim artık.
Yani gerçekten çok güzel bir film.
Interstate 60. Hani 60 numaralı otoban da denebilir.
Hani Interstate eyaletler arası anlamına geliyor tam çeviri olarak da.
Otoyol numaraları vardır ya işte bizim E5'imiz gibi.
Çocuk böyle bir otoyolda aslında var olmayan diyeyim.
Hadi onu da söyleyeyim. Otoyolda bir yola çıkıyor, yolculuğa çıkıyor.
Ve bu yolculuk çeşitli dileklerin gerçekleştiği, gerçekleştirildiği ya da gerçekleştirilmediği bir otoyol.
Bu çocuğun macerasını izliyoruz.
Çok keyifli bir film. Çok hoş bir film.
Çok diyorum böyle biraz şeker pembesi tonunda tadında.
Hem duygulu hem neşeli sevimli rüya gibi bir kadrosu var arkadaşlar.
Çok iyi oyuncular var. Chris Cooper işte Gary Oldman Michael Martin zaten başroldeki genç.
O zamanlar daha pek meşhur değildi.
Ve evet onu da mutlaka söylemem lazım.
Filmle ilgili ilginç bir not var.
Filmin yazanı yönetmeni Bob Gale arkadaşlar.
Bob Gale kim? Geleceğe Dönüş serisinin yaratıcılarından bir tanesi arkadaşlar.
Geleceğe Dönüş'ü herhalde hepimiz biliriz.
O kadar harika bir filmin yaratıcıları arasında olan bir adam Bob Gale.
Ve bu film ilginç bir filmdi.
İyi gişe yapamadı, iyi para kazanamadı.
Aynı zamanda çok dar bir kit bildiği bir film ama gerçekten Geleceğe Dönüş tadında yani gişeyi yıkmış olsaydı böyle bütün dünyanın izleyip hayran olduğu bir film olsaydı ben çok şaşırmazdım şahsen.
Onun için Interstate 60 filmini fantastik sinema örnekleri arasında rahatlıkla anıyorum ve hepinize tavsiye ediyorum.
Son filmime geldim. Şimdi yine bambaşka bambaşka bir tona giriyoruz.
Bambaşka bir Türk kaynaşması aslında.
Fantastik bir film ama arkadaşlar 2000'li yılların başında Kazak yönetmen Timur Bekman Betov diye bir yönetmen resmen sinema dünyasını ve biraz da Hollywood'a aslında damgasını
vurdu diyebilirim. İki tane film yaptı bu adam.
Day Watch ve Night Watch diye.
Yani gece nöbeti ve gündüz nöbeti diye iki tane fantastik film.
Yani Hollywood şaşırdı kaldı.
Öyle söyleyeyim. Hollywood'un böyle çok büyük bütçeler harcayıp böyle işte 50 milyon dolar, 100 milyon dolar, işte 150 milyon dolar falan gibi çok büyük bütçeler harcayıp muhteşem efektlerle ortaya çıkardığı
filmleri bu adam çok küçük bütçelerle yaptı ve böyle sinema dünyasına saldı.
Hollywood'da şaşırdı ve hemen Timur Bekman Betov'u Hollywood'a davet ettiler.
Gel bize burada film yap, al sana bütçe falan dediler.
Çok yaratıcı bir yönetmen, çok güçlü bir yönetmen.
Bu filmlerse vampir filmi değil ama bir böyle vampir mitolojisi gibi söyleyeyim.
Hani fantastik sinema örnekleri veriyorum size ama bunlar diğerleri gibi böyle serüven aksiyondan çok şöyle korku aksiyon fantastik gibi bir şey öyle söyleyeyim.
Binlerce yıl önce birbiriyle dövüşmüş iki ayrı iyilik ve kötülük grupları diyeyim böyle.
İyilik ve kötülük orduları.
Çok uzun yıllardır birbirleriyle savaşırlarmış bunlar.
Biz bilmiyoruz hani sıradan fani insanlar.
İyilik ve kötülüğün işte binlerce yıldır süren savaşının günümüzdeki hali ya da günümüzdeki indirgendiği ya da yükseltildiği diyeyim.
Ona artık filmi izleyince siz karar verirsiniz.
Bunun üzerine bir öykü arkadaşlar.
Day Watch ve Night Watch çok iyi filmler.
Çok sarsıcı filmler. Ürkütücü sahneler var.
Böyle hani dediğim gibi korku filmi aynı zamanda.
İlginç biçimde korku olduğu kadar da aksiyon filmi bunlar.
Yani karakterler korku filmi karakterleri gibi böyle.
Hani ölümsüz karakterler, suikastçiler.
Yani hepsi cani, işte hepsi suikastçi, katil vs.
vs. Aralarında böyle ölümsüzler var falan.
Öyle söyleyeyim çok dediğim gibi spoiler vermek istemiyorum ama.
Day Watch ve Night Watch gece nöbeti, gündüz nöbeti filmleri 2004 ve 2006 yapımı ikisi de.
Çok başka bir dünyaya sokacak sizi gerçekten.
Çok etkileyici sinematografiler var.
Etkileyici karakterler var.
Çok küçük komedi dozu var.
Asla komik filmler değil.
Tamamen karanlık dünyalarda, karanlık atmosferlerde geçen filmler.
Çok ilginçler ama gerçekten. Yani dediğim gibi vampir filmi değil bunlar ama vampir mitolojisinden beslenen ve böyle immortal'ımsı, ölümsüzümsü karakterlerin içerisinde olduğu çok
güçlü filmler. İzlemenizi öneririm ve dediğim gibi farklı bir tonu var.
Yani böyle bir gişe filmi gibi eğlenceyle heyecanla hiç sıkmadan sizi kendi içerisine çekiyor ama Kazak yapımı yani aslında bir de Sovyet Rus yani Rus yapımı aynı zamanda.
Orada da yapımcıları var film içerisinde.
Çok farklı bir tonda film aynı zamanda.
Yani hani bir gişe filmi gibi keyifle izliyorsunuz.
Yani üzülüyorsunuz, korkuyorsunuz, sarsılıyorsunuz falan.
Hiç sizi sıkmıyor, akıyor ama tam bir Hollywood gişe filmi tırnak içinde.
Hafifliği de yok filmde. Farklı bir duyguda, farklı bir yapıda filmler gerçekten.
Timur Bekman Beto filmleri.
Ve daha sonra Hollywood'daki yaptığı Wanted diye bir film yaptı.
Angelina Jolie Morgan Freeman, James McAvoy'un oyunu.
O da kötü bir film değildi ama bu kendi ülkesinde çektiği filmler kadar güçlü değildi.
Ve daha sonra birkaç tane de benzer tonda film çekti ama çok da iyi olmadı.
Timur Bekman, Beethoven, Hollywood macerası öyle söyleyeyim ama onu tüm dünyaya tanıtan bu iki film özellikle Gece Nöbeti ve Gündüz Nöbeti dediğim gibi o filmler çok farklı bir tonda, çok farklı
havadalar gerçekten. Çok beğeneceğinizi ve sizi sarsacağını düşünüyorum.
Bu iki filmi de 6 film olmuş oldu ama Day Watch diyeyim.
Hadi onu önereyim. 5 film olsun.
Evet bu haftalık bu kadar. Size fantastik sinemadan ilginç ve farklı örnekler vermeye çalıştım.
Beğeneceğinizi umduğum filmlerden örnekler vermeye çalıştım.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
