
Etkinlik Duyurusu, Sinemanın Gündemi, Yorgos Lantimos ve Poor Things
21 Şubat 2024 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, sinemanın gündemini, yılın önemli filmlerinden biri olan Poor Things'i ve yönetmen Yorgos Lantimos'u incelemeye çalıştık. Ayrıca Sinematris'in davet edildiği, 24 Şubat günü gerçekleştirilecek olan Podcast Atölyesi'ne tüm ilgili dinleyicilerimizi bekliyoruz.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Bir etkinlik duyurumuz var.
Aslında ben hata yaptım. Geçtiğimiz haftaki programda bu etkinlik duyurusunu söylemem gerekiyordu ama rohanın başına geçtiğimde o kadar konsantre oluyorum ki yani sizinle paylaşmak istediğim konu üzerine o kadar düşünmüş oluyorum ki
hemen onu belirtmeye çalışayım.
Öncelikle İstanbul Kültür Üniversitesi Tasarım Atölyesi ve Karma Türkiye.
Karma Radyo ortaklığıyla 24 Şubat Cumartesi günü İstanbul Kültür Üniversitesi'nde bir etkinlik düzenlendi.
Podcast eğitim atölyesi düzenlendi.
Karma Radyo gayet ciddi bir kuruluş.
2019 yılında Rütük'ten lisansını almış.
Kısa süredir aslında radyoculuk yapıyor olmasına rağmen gayet güzel işler yapıyorlar.
Çok ciddi, keyifli bir oluşum gerçekten.
Karma Radyo nasıl olmuşsa bu hani içerik çılgınlığının içerisinde bir şekilde sinematrisi dinlemişler.
Önce benim kanalımla bağlantıya geçtiler.
Ondan sonra da benimle bağlantıya geçtiler.
Sinema adresi çok değerli bulmuşlar, çok iyi bulmuşlar, çok sevmişler sağ olsunlar.
Dediler ki Görkem lütfen gel bu etkinlikte bize deneyimlerini anlat bu podcast'ı nasıl yaptın, nasıl yapıyorsun, nelere dikkate alıyorsun falan diye beni de konuşmacı olarak davet ettiler.
Sağ olsunlar gururum okşandı çok mutlu oldum.
Ben de gideceğim orada deneyimlerimi anlatmaya çalışacağım ama hani burada en azından dile getirmiş olayım orada dile getiremeyebilirim belki.
Bu iş en iyi nasıl yapılır, iyi podcast nedir?
Doğru podcast nedir falan diye bir konuşma yapma.
şeyler öğretme haddimde hiç hissetmiyorum kendimi aslında.
Ben en azından kendi deneyimlerimi anlatmaya çalışacağım.
Kendi gördüklerimi kendi yapabildiklerimi anlatmaya çalışacağım.
Yani onların penceresinden ve görüşüne göre demek ki Sinematris çok iyi bir podcast ise eğer ben ondan dolayı kendi deneyimlerimi anlatmaya çalışacağım.
Yoksa bu konuda kendimi bir otorite falan olarak görüyor değilim ama dediğim gibi orada olacağım.
Şimdi bizim programımız genellikle Perşembe ya da Cuma günü yayınlanıyor.
Bu hafta da kanalda rica edeceğim hani perşembe günü mutlaka yayınlanmasını isteyeceğim ki en azından uyarı alan takipçi arkadaşlar mümkün olduğunca erken bu etkinlik duyurusunu alabilsinler diye dediğim gibi tekrar özür
diliyorum aslında geçtiğimiz hafta Steven Spielberg programını yaptığında bu etkinlik duyurusunu yapsaydım çok iyi olurdu.
Hemen de şunu da söyleyeyim tabii daha detaylı bilgi için hem Karma Radyo'nun Hem tasarım atölyesinin sosyal medya hesaplarından ayrıntılı bilgiyi edinebilirsiniz.
Ben de kendi Instagram hesabımdan ve Twitter hesabımdan etkinliğin paylaşımlarını yaptım.
Ve şunu da hatırlatmış olayım.
Çat kapı gelemiyorsunuz.
Bir katılım formu doldurmanız gerekiyor.
Aslında kısacık bir form. İşte isim soy isim.
Çok küçük birkaç bilgi soruyorlar falan.
Tabii etkinlik düzenleyicisi Karma Türkiye'de kaç kişi gelecek?
Hani yaklaşık olarak bir ön bilgiyi almak istiyorlar normal olarak.
Ondan dolayı bir katılım formu oluşturmuş.
Ben orada olacağım. Eğer katılır da gelirseniz orada da zaten tanışma fırsatımız olur.
Sohbet de ederiz. Çok güzel, keyifli bir etkinlik olacağını tahmin ediyorum diyeyim.
Evet bu haftaki gündemimize gelecek olursak en önemli haberlerinden bir tanesi BAFTA ödüllerinin dağıtılmasıydı.
BAFTA ne diyecek olan dinleyici arkadaşlarımız varsa en kısa haliyle diyebiliriz ki İngiltere'nin Oscar'ları, Britanya Akademisi Sinema Ödülleri diye geçiyor ya da orijinal adı da British
Academy Film Awards diye geçiyor.
BAFTA açılımı da o oluyor zaten.
Bu ödüller dağıtıldı ve hiç de şaşırtıcı olmayacak biçimde geceye Oppenheimer damgasını vurdu.
Yani Oppenheimer artık yani Christopher Nolan gerçekten böyle kürekle ödülleri çuvala doldurup herhalde onzunu alıp evine veya işte şirketine falan götürüyor olsa gerek.
Çok iyi bir film elbette.
Yılın en iyi filmlerinden bir tanesi.
Bütün aldığı ödülleri ya da övgüleri hak ediyor zaten.
Hani bu konuda bir şüphe yok ama öncesinde de çok sıkı bir PR çalışması yapıldı.
Yani film gösterimi girmeden daha bir yıl önce haberler işte görseller film zaten gösterime girer kadar bizi iyice bir...
Openheimer'ladılar.
Ve işte filmi izledik tamam beğendik alkışladık harika süper falan.
Ama ondan sonra da Openheimer dalgası bitmiyor.
Ve artık diyorum ki filmde Christopher Nolan'da Bütün Oscar'ları alsın be ne olursunuz şu Oppenheimer dosyası kapansın gerçekten.
Yani çok sevdiğimiz böyle bayıla bayıla izlediğimiz filmi bile neredeyse bıktırdılar diyeceğim.
BAFTA gecesine de Oppenheimer damgasını vurdu.
Detayına girmeyeceğim.
Çok merak eden arkadaşlarımız elbette çok kısa bir aramayla BAFTA'nın kimlere gittiğini kolayca görebilir.
Bir başka güncel haber Marvel evreninin son filmi Madam Web gösterime girdi.
Madam Web zaten hani Marvel evreninin bir parçası ama özellikle de örümcek adam dünyasının diyelim hadi evreninin demeyelim bir parçası olarak kadın örümceklerin yani örümcek kadınların
diyelim yer aldığı bir proje gösterime girdi.
Güzel beklentiler var böyle güzel oyuncular var falan diyorduk ki.
Film daha ilk haftasında alenen rezil kepaze oldu dersem abartmış olur muyum bilmiyorum ama işte hem IMDB, Rotten Tomatoes, Letterboxd, Critical Con falan bütün sinema
platformlarında, internet sitelerinde puanları yani o kadar düşük ki.
İnanılır gibi değil. Film böyle yer ile yeksan oldu gerçekten.
Ben izleyip hatta üzerine bir program falan yapmayı düşünüyordum.
Bu puanları görünce bu linçlenmeyi görünce hiç de içim gitmedi gerçekten oraya.
Marvel evreni pek de iyi gitmiyor gibi görünüyor ki son filmlerden bir tanesi olan Marvel's da yer ile yeksan olmuştu.
Yani film gerçekten çok kötüydü.
Madame Web de öyle oldu.
Hatta Madame Web Marvel's'tan bile kötü deniyor.
Bir diğer haberimse birkaç programdır ben zaten anıyordum diyordum ki Cem Karaca'nın Göz Yaşları filmi gösterime girdi.
Önemli bir film olabilir hani izleyeceğim ama hani yakın dönemin müzikal kişiliklerin üzerine yapılan filmler pek de iyi olmuyor.
Ondan dolayı böyle çok da içim çekmiyor.
Derken Cem Karaca'nın eşi İlkim Karaca'nın açtığı telif davasından dolayı Cem Karaca'nın Göz Yaşları filmi yayından kaldırıldı.
Film iyi gidiyordu puanları da fena değildi.
civarı bir gişe yapmıştı.
Daha da devam edecek gibi görünüyordu ama Şaşırdık kaldık diyeyim yani.
Tehlif davası tabii önemli bir mesele.
Yani neticede anlatıldığına göre filmin yapımcıları Cem Karaca'nın eşi İlkim Karaca'dan tehlif hakkı almamış.
Ondan dolayı da bir dava açılmış ve haklı görülmüş.
Buna karşı yapım şirketi de bir açıklama yaptı.
İşte hani bizim filmde kullandığımız şarkıların hakları ailesinde değildir.
Biz bunların hakkını aldık diye böyle hani bir temize falan gidecektir dava.
Öyle tahmin ediyorum. Bir yandan da işte bu kadar ortada bir emek var.
Güzel bir film ortaya çıkmış.
Cem Karaca'nın hayranları. Filmi izliyor üzerine konuşuluyor falan.
Filmin gösterinden kaldırması yani her şekilde üzücü.
Hani hangi taraf haklı haksız tabii diyorum onun üzerine bir yorum yapacak durumda değiliz ama bununla ilgili bir gelişme olursa eğer sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Bugünkü esas konumu geleyim.
Poor Things 11 dalda Oscar adayı olduğu için yılında en önemli filmlerinden bir tanesi.
Geçtiğimiz programlarda birçok kez Poor Things'in lafı geçmişti zaten.
Size de demiştim yani bir türlü filmi izleyemedim sizinle de paylaşamadım ilk fırsatımda bunu yapacağım demiştim.
Yani bu filmi izlemek ve bunun üzerine bir program yapmak bir nevi size borcum gibi bir şey oldu.
İşte bugün o borcu ödüyorum.
Konu uzun çünkü Poor Things'den bahsedeceksek elbette Yorgos Lantimos'dan bahsetmemiz gerekiyor.
Lantimos'dan da bahsedeceksek eğer...
Yunan Tuhaf Dalgası diye isimlendirilen çok yakın tarihli bir sinema akımından bahsetmemiz gerekiyor.
Şimdi Yunan Tuhaf Dalgası dediğimiz akım 2008-2012 yılları arasında Yunanistan'da politik, ekonomik bir çalkantı dönemi oldu.
Yani ülke bir ekonomik krize girdi.
Halk böyle bir sokaklara döküldü, eylemler oldu.
Yunanistan böyle birkaç yıl süren bir sarsıntı yaşadı.
Ve Yunan Tuhaf Dalgası sinema akımı da Yunanistan'ın yaşadığı bu çalkantıdan ortaya çıkan bir sinema akımı öyle anılıyor tüm sinema literatürlerinde falan.
Ve bu akım gerçekten tuhaf bir akım.
Nasıl tuhaf bir akım? Bu akım başlığı altında film üreten sinemacılar gerçekten tuhaf bir sinema yapıyorlar.
Şöyle özetleyelim ya teknik tarafları bir tuhaf.
Kadrajları, kurguları bir garip böyle.
Tarzları, tavırları bir garip.
donuk oyunculukları tercih ediyorlar.
Mekanik replikler kullanıyorlar.
Onun dışında izleyiciyle tutturdukları tavır kendine has.
Çok mesafeli ve yine genel olarak biraz eleştirel hani temel toplumsal konulara aile kavramına otorite kavramına falan biraz eleştirel yaklaştığı söylenen filmler
yapıyorlar. Yani bayağı bir kendine has bir tarzı tavrı var.
Yunan tuhaf dalgasının Bu dalganın kapsamında adı geçen yönetmenlerin en önemlisi zaten Yorgos Lantimos.
Ancak ben Yunan tuhaf dalgasıyla ilgili fikirlerim sadece Lantimos'tan ibaret olmasın diye akım dahilinde başka birkaç yönetmeni daha incelemeye, araştırmaya çalıştım ama adını pek duyduğumuz
yönetmenler değil ve bu yönetmenlerin filmleri de yaygın olarak gösterime girmemiş.
Ancak yine de bir tanesini yakalayabildim.
Alexandros Avranas adlı bir yönetmenin Miss Violas diye bir filmi var.
2013 yapımı. Bu filmi de izledim.
Slantimos'la benziyor gerçekten.
O Yunan tuhaf dalgası diye adlandırılan akımın genel özelliklerini taşıyan bir film.
Tuhaf dalga sohbetini bırakıyorum.
Yoksa hani onun üzerine ayrı bir program yapmam gerekir.
Yorgo Slantimos'a geleyim.
Slantimos 2000'li yılların başlarında sinema yapmaya başladı.
İlk uzun metrajı kire...
Kinetta diye bir film pek izleyemedik göremedik yaygın dağıtıma girmedi herhalde.
Bütün dünya adını Köpek Dişi adlı filmle duyurdu.
Onun üzerine de The Lobster, Kutsal Geyin Ölümü, Sarayın Gözdesi ve sonunda da Poor Things filmlerini yaptı.
Köpek Dişi'ni ve ilk filmi Kinetta'yı Yunanistan'da yapmıştı.
Ondan sonra prestijli festivallerde film gösterim aldı.
Ondan sonra da adını duyurdu ve...
Soluğu Hollywood'da aldı zaten.
Hollywood'da da The Lobster adlı filmi yaptı.
Ve burada da fena olmayan bir bütçeyle gayet ünlü meşhur oyuncularla Colin Farrell gibi, Rachel Wade gibi bir anda keşfedilip Hollywood'un parlak isimleri arasına girdi birden.
Şimdi şu ana kadar söylediklerimin hepsi bir Google'lasanız böyle Yunan Tuhaf Dalgası ya da Yorgos Lantibos diye tıklasanız karşınıza gelecek olan bilgiler.
Ancak benim şahsi fikrim eski programlarda ne zaman Yorgos Lanthimos'un adı geçtiyse zaten ben kendi fikrimi söyledim.
Bence yulan tuhaf dalgası hiç de anıldığı gibi falan bir akım değil ve ben bu akımı ve özellikleri Yorgos Lanthimos'u hiç de iyi bulmuyorum.
Hiç de sevmiyorum hatta kötü buluyorum diyecek kadar da ileriye gidebilirim.
Hiç ikna edici bulmuyorum.
Bir kere bu tuhaf dalganın hem görsel tercihlerini.
hem konularını temalarını hem de izleyiciyle kurduğu bağı hiç de öyle sosyal hani Yunanistan'ın yaşadığı o çalkantıdan çıktı dedik ya bu akım bana bana hiç de öyle gelmiyor çünkü dediğim
gibi ben bu akımın tarzını, tavrını, işte görsel özelliklerini, işlediği konuları falan hiç de bu Yunanistan'ın yaşadığı çalkantıyla paralel bir sinema gibi görmüyorum.
Hiç bir bağlantı kuramadım gerçekten.
Çünkü sinema tarihine baktığımızda sinema tarihinin önemli akımları deyince akla gelen mesela İtalya'nın yeni gerçekçiliği, mesela Fransız yeni dalgası gibi akımların nereden doğduğunu pırıl
pırıl görürsünüz. Son derece berrak bir biçimde.
Yani hani o ülkelerin o zamanlar yaşadığı o çalkantı Çalkantıları bilmiyor dahi olsanız yani hiçbir tarihsel bilginiz olmayacak dahi olsa sadece o akımın filmlerini izleyerek
o çalkantılar hakkında fikir edinebilirsiniz ve hatta çalkantıyı yaşamış olan toplumun duygularını anlayabilirsiniz.
Zaten bana göre bir sinema akımının...
En önemli niteliklerinden, içeriklerinden bir tanesinin bu olması lazım zaten.
İşte ben bu etkileşimi, bu paralelliği Yunan tuhaf dalgası akımında görmedim, göremiyorum.
Yorgos Lanthimos'a geçeyim.
Şimdi Yorgos Lanthimos gerçekten tuhaf bir sinema yapıyor.
Filmlerinde garip kadrajlar var, sahneleri garip garip kesiyor, tuhaf dalganın özelliklerini taşır biçimde, oyunculukları çok donuk falan böyle, çok mekanik replikler kullanıyor böyle yani çok garip bir oyunculuk anlayışı
var. Ve filmlerinde anlattığı öyküyle hiç de tutarlılık sunmayan garip sahneler, yan ayküler, detaylar var, özenle inşa edip karşılıyor.
Kötü bir yönetmen değil iyi bir yönetmen.
Hele hele Hollywood'a gelip de hani daha büyük bütçelerle daha iyi teknik ekiplerle çalıştıktan sonra görsel olarak kurgu olarak falan harika işler karşımıza getirdi.
Yani son filmi diyorum birazdan anacağım Poor Things'de teknik olarak çok iyi bir film gerçekten.
Ama o benimsediği o tuhaflığın altında ben tıpkı Yunan tuhaf dalgasındaki gibi hiçbir felsefi, politik, duygusal...
Ya da nasıl diyeyim bir alt metin görmüyorum ya bir zemin görmüyorum arkadaşlar.
Buna çok çabaladım gerçekten inanın ki.
Yani neredeyse farklı olmak için farklı olmaya çalışan cüretkar bir kelime söylemek istemiyorum ama yani neredeyse böyle yalancılığın kıyılarında gezinen bir tavır görüyorum.
Bu filmlerde bir şeyler var herhalde hani bu kadar ödüller alıyor herkes bayılıyor puanlar yüksekte bir daha izleyeyim deyip filmlerini izliyorum.
Ya yok yani bir şey gerçekten göremiyorum.
İşte Yorgos Lantinos'tan bundan dolayı en başından beri hiç hoşlanamadım, hiç sevmedim ve dediğim gibi kötü bir yönetmen olduğunu düşünüyorum.
Farklı olmak için farklı davranmaya çalışan bir yönetmen gibi geliyor bana.
Ya umarım yanılıyorumdur.
Lütfen yanılıyorsan birileri bana söylesin.
Diyerekten başka sinema yazarlarının Yorgos Lantimos ve onun filmleri üzerine yazdıkları incelemeleri okudum ancak bu fikrimi değiştirecek bir şey de pek göremedim.
Ondan dolayı diyorum hani Yorgos Lantimos antipatim bir türlü dinmiyor yani.
Yapacak bir şey yok yani.
Benim fikrim bu diyorum hani belki de yanılıyorumdur.
Sizler bir şeyler görebiliyorsanız ne mutlu size sizin adınıza sevinirim.
Gelelim Paul Things'e.
Paul Things nasıl bir film?
Birçok sosyal medya hesabında sinema yazarı falan böyle.
Şunu dediler feminist bir Frankenstein öyküsü.
Evet olabilir hani iddialı da bir özeti aslında iddialı bir tanıtım cümlesi bence ama çok da yanlış olduğunu düşünmüyorum ben de.
Filmin öyküsüne gelecek olursak tabii ki bu noktada.
Spoiler uyarımı yapacağım.
Bundan sonra Poor Things filminden bahsedeceğim.
Onun öyküsünden falan da bahsedeceğim.
Filmi izlemediyseniz ve hakkında bir şey duymak istemiyorsunuz.
Lütfen bundan sonrasını dinlemeyin.
Programın filmi izleyip gelip ondan sonra dinleyin arkadaşlar.
Gelelim zavallılara.
Victoria dönem deniyor 1800'lerin ikinci yarısı 1900'lerin hemen öncesi o dönemde dünyada bir keşif ve icat dalgası vardır.
Yani günümüzde kullandığımız birçok işte fotoğraf makinesi kamera mamerali bir sürü bilimsel buluş falan o dönemde yapılmıştır.
Ondan dolayı da o dönem için çılgın bilim adamı tiplemesi hayli zengin bir dönemdir.
İşte elimizde de gayet çılgın bir tıp doktoru var bir bilim insanı.
Bu bilim insanı şehrin ırmağına düşmüş bir kadın cesedi buluyor.
Ölmüş ya da ölmek üzere olan bu kadın bedenini kalkıp kendi laboratuvara getiriyor.
Görüyor ki bu kadın hamile.
Bu kadının rahmindeki bebeğin beynini bu kadının beynine yerleştiriyor.
Bu durumda da elimizde ne oluyor?
Yani yaklaşık 25-30 yaşlarında bedene sahip ama 0 yaşında bir beyne sahip bir kadın.
ortaya çıkıyor. Emma Stone'un canlandırdığı Bella Baxter adında bir karakter bu.
Bu karakter bu çılgın bilim adamı doktorun evinde, kocaman malikanesinde hayatla tanışıyor yavaş yavaş.
İşte konuşmayı öğreniyor, yemeği içmeyi öğreniyor falan ama tabii bir bebek gibi yani.
Yemek yiyor ama böyle işte dökerek, saçarak falan.
Tabii hiçbir nezaket kuronla, hiçbir kibarlık, mibarlık falan hiçbir şey yok çünkü hiçbir şey bilmiyor.
Ahlaki değeri yok, sosyal yeterliği yok.
Bu kadın yavaş yavaş hayatı tanımaya, öğrenmeye çalışırken Bu bilim insanımız yanına bir asistan alıyor.
Bella'nın hayatını izlemesini notlar alması için neticede bilimsel bir araştırma değil mi bu?
Söz konusu asistan Bella'ya aşık oluyor ve doktora diyor ki ben aşık oldum.
Tamam diyor evlen benim için sorun yok.
Ancak hani bu ev benim evimde kalacaksın ben bilimsel araştırmalar yapmaya devam edeceğim.
Bu sırada Bella cinselliği keşfediyor.
Mark Ruffalo'nun canlandırdığı Dunkle diye bir karakter var.
Bu karakter işte doktorun evine geliyor falan Bella ile yakınlaşıp sevişiyor.
Cinsel ilişkiyi keşfediyor Bella ve bu onun için büyük bir aydınlanma oluyor.
Ve bu Duncan dediğimiz karakter de baya böyle keyifçi alemci falan bir tip.
Bella'yı alıyor, kaçırıyor doktorun evinden.
Gel seninle seyahate çıkalım, gezelim, tozalım, yiyelim, içelim, bol bol da sevişelim.
Bella doktorun evinde tabii kontrol altındaydı ya biraz daha böyle hayatı, dünyayı, dış dünyayı alıştıra alıştıra tanıyordu.
Evden çekip gidince son derece kontrolsüz bir hayatla adaptasyon yaşamaya başlıyor.
Ve bir sürü deneyim yaşıyor vesaire.
Ondan sonra tekrar doktorun evine yani tanrı diyor hatta baba değil mi ben baba falan der diye düşünmüştüm.
Filmin ilk aşamalarına ama tanrı diye hitap ettiğini gördük.
Tanrısı olarak görüyor doktoru.
Çok da yanlış değil aslında. Evine dönüyor falan işte ondan sonra artık ne olacaksa oluyor.
Hadi finalinde söylemeyeyim o kadar.
Şimdi filmin ana öyküsü bu.
İlk bakışta evet gerçekten bir feminist Frankenstein öyküsü gibi.
Detaya inmezseniz hani medeni dünya, sosyal dünya incelemesi, çocuk zihinli bir kadın dünyayı görünce nesi güzel hani işte yemek yemek çok lezzetli, o seks çok güzel ama dünya hiç adil
değil. Zenginler var, fakirler var, dünyada acı var.
Hüzünler var vesaire. Toplumsal tabakalaşma var falan filan.
Yani aslında çok da yaratıcı bir şey yok ortada.
Zaten Frank Eichler'in kendi öyküsü de yaklaşık olarak böyledir.
Ya da bu temaya sahip sayısız film vardır elbette yani.
Buna söyleyecek bir şey yok. Kötü anlamına söylemiyorum tabii bu arada.
Bir şeyin tekrar olması kötü olması anlamına gelmiyor elbette.
Güzel bir yorum katarsın.
Farklı bir görsellikle, farklı bir teknikle, farklı karakterlerle falan aynı öykü anlatırsın.
Gayet de güzel olur. Sıkıntı yok.
Bu açıdan filmde bence eleştirilecek bir şey yok.
Bir yorum katıyor gerçekten. Filmin tekniği falan çok iyi.
O Victorian dönemi öyle bir resmetmiş ki Yorgos Lanthimos.
Yani bir fantastik tarafı da var, bilimkurgusal tarafı da var.
Steampunk diye bir şey var arkadaşlar.
Steampunk çok özel bir bilimkurgu alt türüdür.
İlkel bilim kurgu gibi, geçmişte süre giden bilim kurgu gibi bir tarzı tavrı var Steen Park bilim kurgunun.
Yani o yüzden aynı Cyberpunk ve Steen Punk diye ayrı bir dosya yapmak istiyorum size.
Çok keyifli iki bilim kurgu alt türü bunlar.
İşte Steen Punk'ımsı bir havası var falan.
Film çok güzel yani böyle zamansız bir doku inşa etmiş.
Mimaresi, kılık kıyafeti, araçları, gemileri falan çok güzel yani.
Film zengin bir hayal gücü sunuyor gerçekten.
Ancak Bella'nın yaşadığı o hayatla tanışma öyküsünün detaylarında neredeyse çok kötü diyebileceğim.
Yine hani o yulan tuhaf dalgasının ve Yorgos Lanthimos'un tuhaflıklarını içeren çok garip, çok saçma sapan bence yana öküler var.
Garip garip tercihler var.
Birkaç tanesinden bahsedeyim.
Hepsini anlatamayacağım. Yani iki buçuk saate yakın bir süresi var filmin ama şöyle bir şey söyleyeyim.
Mesela... Elbette genç bir kadının tabi bir erkeğin de aynı zamanda yani cinsellikle tanışması aydınlanmadır elbet.
Ancak burada bakın feminist bir Frankenstein öyküsü diyorlar ya ben bu fikre hiç katılamıyorum.
Hatta bu yorumu yapan arkadaşları biraz garipsiyorum diyeyim hatta.
Çünkü Bella cinselliğini keşfediyor okey güzel.
Bir partner bulup çok güzel ateşli bir seks yaşıyor.
Bu aydınlanmasını katmerliyor.
Güzel bu da normal.
Bundan sonra Bella sadece sevişmek istiyor.
Sınırsızca sevişmek istiyor ve hatta diyebiliriz ki karşısına gelen kişinin kim ve ne olduğunu umursamayarak durmadan seks istiyor.
Şimdi bu çok normal bir şey mi?
Bence değil. Hiç de hatta feminist bakışla çok da uyum sağlamayan bir şey bence.
Ya hayat neredeyse böyle için seksten ibaret oluyor.
Filmin bayağı uzun bir kısmında yani odakta hep seks var böyle.
Gereksiz derecede yani.
Şimdi ben bunları çok pornografik bir şekilde resmediye olması falan çok önemli değil.
Yani Bena'nın o vışveleri deneyimlerken nasıl bir halde tavırda falan olduğunu görmemizi istiyor olabilir ya o Ghost and the Mosque.
Bunu anlıyorum ama bunu...
çok fazla kez göstermesi falan veya görsel tercihleri falan bence gerçekten rahatsız edici.
Yani filme bence hiçbir şey katmıyor.
Bu bir. İkincisi bir aşamadan sonra işte bunlar uzun bir gemi yolculuğuna çıkıyorlar falan orada bir şekilde paralarını kaybediyorlar ve tek neden atılıyorlar.
Beş parasız Paris'in ortasında kalıyorlar.
Zaten sevgilisiyle orada ayrılıyorlar tabii yani.
Bella bir salaklık yapıyor. Parasını kaybediyor falan.
Çocuk zihinli ya elbette.
Neyse. Orada Bella ne diyor biliyor musunuz?
aa seks çok güzel bir şey ve ben seks yaptığım için insanlar bana para mı verecek?
Tamam ben bu işi yapayım o zaman ve bana sıfahişe oluyor.
Bakınız şurada şöyle bir alt metin var.
Sanki eğer bir kadına, şimdi burada kadın erkek ayrımı üzerine çok fazla konuşmak istemiyorum.
Yani filmde öyle olduğu için oradan yola çıkarak söylüyorum.
Film sanki şöyle bir şey deriyor.
Biz bir kadına dışarıdan ahlaki bir öğreti vermezsek kadın...
herkesle ve sınırsızca cinsellik yaşar ya da yaşayabilir.
Ve Bella gibi fahişeliği kendisi de sanki tercih edebilir.
Çünkü Bella fahişeliği tercih ediyor.
Tamam para lazım. Aa seks çok güzel bir şey.
Seks yaptığım için bir de üstüne bana para mı verecekler?
Aa ne güzel ben fahişe olayım deyip genel evde fahişe oluyor.
Şimdi bence burada çok yanlış bir alt metin yan öykü ve duygusal dramatik felsefi çok şüpheli bir tercih yani bu öyküde.
Devam ediyorum şöyle bir durum var ki Bella o gemide başka bir çiftle tanışıyor yani sevgilisiyle artık böyle kötüleşiyorlar falan Darkın'la kitap okumaya başlıyor felsefe öğrenmeye falan başlıyor hayatta başka
başka şeyler varmış falan okey gemi bir yerlere uğruyor İskenderiye limanı falan gibi bir şey diyorlar işte orada çok aç gariban insanlar var limanda ve İşte orada bebekler açlıktan ölüyor.
Aa işte bak zenginler var zevk sefa peşinde herkes keyfi yerinde.
Orada bak insanlar ölüyor.
Hmm ekonomik dengesizlikler var.
Zenginler işte gayri safi milli asıladan çok büyük pay alıyor falan.
Orada da fakirler ölüyor.
Hani bu Bella'da bir aydınlanma yaşıyor.
Filmde Bella'nın seks yolu ve kanalı ile yaşadığı aydınlanma atıyorum yarım saat kırk dakika pay alıyorsa bu bahsettiğim felsefi aydınlanmayı beş dakika bile bir şey
almıyordur ya. Şimdi hangisi daha büyük?
Hangisi daha önemli?
Hani Bella'nın aydınlanmasında hangisinin daha fazla payı olması lazım?
Tamam cinselliğin olmasın demiyorum ama şimdi bakınız nasıl bir feminist Frankenstein filmi?
Nasıl bir şey bu?
Yani bunu iktidarcı buluyor musunuz?
Ben bulmuyorum. Zaten yarı fantastik bir film, fütüristik bir film falan yani tam bir gerçeklik inşa etmesi gerektiğini zaten iddia etmiyorum filmin ama ortadaki dramatik çatı, kişiler.
Karakterler, istemler son derece insani.
Yani bizden de çok farklıydı.
Bizim yaşadığımız dünyanın bir sembolizasyonu neticede bu film.
Ama dramatik tarafı hiçbir şekilde ikna edici değil.
Güzeysel bakarsak dünya çok acı.
Bella dünyaya açılıyor. Dünyanın kötülüğünü, pisliğini, ıvını zıvını görüyor.
Bunları fark ediyor, anlıyor ve geri dönüyor yuvasına falan.
Tamam bu kadar ama detaylarda ben ne yazık ki çok hoyrat, çok hedefi şaşan, hiç de bunların...
doğru duygusal, doğru dramatik ve doğru düşünsel noktalar, referanslar verdiğini hiçbir şekilde düşünmüyorum.
Poor Things filminin gayet de kötü bir film olduğunu düşünüyorum.
Tekrar belirteyim, teknik olarak değil.
Hani yönetmenliği, kurgusu, akışı, oyunculukları, işte sanat yönetimi, görüntü yönetimi falan her şeyi güzel.
Çok iyi değil bence ama güzel yani.
İşin senaryo tarafı, öykü tarafı, yana öyküleri, alt metni, dramatik tarafı, ikna ediciliği falan bence yerlerde gerçekten.
Artık hani Yorgos Lanthimos'un çok sevenleri de var, hiç sevmeyenleri de var ama sevilebilecek şu tarafı olabilir.
Günümüzde bütün filmler birbirine benziyor, her yerde klişeler, her şey hani hiç ilginç bir şey yok, farklı bir şey yok deniyor ya.
İşte evet gerçekten Yorgos Lanthimos ilginç ve farklı bir şeyi sunuyor.
Ama bu farklılığının, bu tuhaflığının altında hiçbir düşünsel, dramatik, felsefi, politik falan yani hiçbir zemin olduğunu düşünmediğim için Yorgos
Lanthimos hani böyle işte ilginç farklı bir şeyler sunan temelsiz bir yönetmen olarak görüyorum.
Yani bunun ötesinde bir şey gerçekten göremiyorum.
Evet bu hafta hem etkinlik duyurumuzu yaptık hem de sinemanın gündemindeki haberlerden size birkaç tanesini sunmaya çalıştım.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
