
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, yine birbirinden farklı ve çarpıcı 5 eskimeyen filmle karşınızdayız. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda Eski Meğer Filmler dosyasına devam ediyoruz.
Beşincisini yapıyoruz Eski Meğer Filmlerin.
Güzel bir arşiv oluşuyoruz.
Böyle 80'lerden, 90'lardan, kısmen 2000'lerden, belki de ilerleyen programlarda daha da eski zamanlara gidebiliriz.
Eski Meğer Filmlerden güzel bir arşiv oluşturuyoruz diye düşünüyorum.
Bu haftada çok farklı 3 tane film seçtim size.
Çok iyi filmler bunlar gerçekten.
Böyle size hani bunları anlatmak için eskimeyen filmler dosyasında hangi filmleri anlatayım diye araştırma yaparken listeme bakarken öyle filmler karşıma geliyor ki.
Tekrar dönüp tekrar benim de izlediğim filmler oluyor bazıları.
Hani birkaç yıldır izlememişim ya da belki zamanında izlemişim.
Çok sevmişim. Bu film çok iyi diye notumu almışım.
Aradan yıllar geçmiş. Böyle 20 yıl geçmiş.
Ben de izlememişim ve tekrar izliyorum.
Uf diyorum ya bu film harikaymış.
Bunu mutlaka dinleyici arkadaşlara tekrar hatırlatmam lazım.
Ben de hatırladım ve tekrar hep birlikte hatırlayalım dediğim oluyor gerçekten.
Çok heyecan verici filmler.
Çok farklı filmler bunlar. Onun için neyse çok hemen uzatmadan kendi heyecanımı biraz bastırarak hemen filmlere geçeyim.
Bu hafta anacağım ilk film arkadaşlar 1993 yapımı Carlito's Way.
Carlito'nun yolu arkadaşlar. Şimdi bu film Yine dediğim gibi özel filmleri zaten anıyorum.
Günümüze kalabilmiş filmleri anıyorum zaten.
Bütün filmler özel tabi bu programda andığım ama her filmin gerçekten tekrar anılması ve hatırlatılması gereken özellikleri var.
Şimdi 1970'li yılların ortasından itibaren arkadaşlar kısmen başından ama daha çok ortasından itibaren Hollywood'da bir sektörel yenilenme dönemi ortaya çıktı.
Şimdi konuya girdim umarım pişman olmam hemen anlatmam lazım.
Şöyle ki 1950'lerde ve 60'larda Hollywood biraz çöküşte demeyelim de gerilemedeydi.
Çok büyük filmler çıkmıyordu.
İşe gelirleri çok yüksek falan değildi.
70'lerden sonra özellikle Godfather ve işte Steven Spielberg, Jaws gibi böyle birkaç filmle böyle sektör bir hareketlenme yaşamıştı.
Bir yükselme yaşamıştı.
O dönemi...
Mevcut klan, o demeyi var klan diyeyim.
Sakallılar diye bir sinema ekibi çıktı.
Bunu Amerika'da bu ekibe movie brats dediler.
Yani film veletleri dediler.
Biz sakallılar dedik daha çok.
Türkçe'de sakallılar diye geçiyor bu kişiler.
Bunlar arkadaşlar 70'lerde, 60'ların sonunda 70'lerde sinemaya başlayıp sinema tarihinin en büyük yönetmenleri olan ve Hollywood sinemasını yenileyen 5 yönetmen bunlar arkadaşlar.
Kim bunlar? Steven Spielberg, Francis Ford Coppola, Brian De Palma, Martin Scorsese ve George Lucas arkadaşlar.
Bu beş yönetmen hepsi de sakallı gerçekten.
O yıllarda işte George Lucas Star Wars serisiyle işte Coppola Godfather'larla Steven Spielberg o zaman E.T.
ile Jaws'la Martin Scorsese işte Taxi Driver'la falan.
Hep olağanüstü filmler yaptılar bunlar.
Patlattılar resmen Amerikan sinemasını.
Böyle çok yukarılara taşıdılar.
Bu ekibin içerisinde Kısmen tırnak içinde en arkada kalan yönetmen Brian De Palma'ydı arkadaşlar.
İşte bugün anacağım filmin Carlito'nun yolunun filminin yönetmeni Brian De Palma.
Brian De Palma bu 5 yönetmen içerisinde biraz daha arkada kalan bir yönetmen ama oldukça kendisine has sineması olan, biraz daha gerilime kayan, böyle gerilim sinemasına kayan, işin içerisinde bir gizem olan
filmler konusunda diğer yönetmenlerden de daha iyi.
Çok iyi filmleri var. Fan Fatal mesela yakın zamanda andığım film, bu programda bahsettiğim Fan Fatal filmi gizemli kadın ya da karanlık kadın gibi bir çevirisi var yaklaşık olarak.
Brian De Palma'nın sineması biraz böyle.
Mutlaka işin içerisinde bir gizem vardır.
Bir karakter çözemediği bir gizemle karşı karşıya gelir ve onu çözmeye çalışır falan böyle.
Biraz Hitchcock'un devamı, Hitchcock'un takipçisi olarak görülür Brian De Palma.
Ancak Carlito's Way, Carlito'nun yolu filminde Brenda Palma biraz farklı bir film getiriyor karşımıza.
Biraz farklı bir performans sergiliyor.
Şöyle ki 70'li yıllarda gangster filmleri özellikle işte Godfather'la, Coppola'yla veya Martin Scorsese'yle karşımıza gelmişti 90'lı yıllarda da.
Pacino zaten hani Godfather'ın baş karakteri olarak Michael Carlyle'e rolünü canlandıran.
Al Pacino öyle bir mafya babası ya da mafya gangsteri miti yaratmıştı ki Godfather.
Ve tabi Al Pacino da o rolle özdeşleşmişti.
İşte şu bugün anacağım Carlyle Tozway filmindeki yine Al Pacino oynuyor arkadaşlar.
Özelliği şu sanki bir mafya babası bir mafya karakteri diyeyim hapse girmiş uzun yıllar hapiste kalmış.
Ve çıkmış. Hapisten çıkmış.
İşte Carlito'nun yolu bundan sonrasını anlatıyor arkadaşlar.
Sanki 70'lerin o çok tanınan bilinen mafya babası karakteri bir şekilde yakalanmış.
Suçlarından dolayı yargılanmış ve suçlu bulunmuş.
Hapise girmiş. Temizlenmiş diyelim.
Ya da temizlenmiş mi diyelim.
Hani tekrar dışarı çıkıyor bu karakter.
Artık yasal işler yapmaya çalışıyor.
Hiçbir şekilde yasal işlere bulaşmak istemiyor.
Eski dostlarını tekrar buluyor.
Bir zamanlar birlikte olup hapse düştüğü için ayrılmak zorunda kaldığı.
Yani hala sevdiği sevgilisini tekrar buluyor.
Her şeyi geride bırakıp hem o mafya vari günleri ve işleri güçleri dünyayı geride bırakıp hem hapishanda yaşadığı uzun yılları yalnız ve tabii kendine göre kötü
yılları geride bırakıp yepyeni bir başlangıç yapmak istiyor.
İşte Carlito'nun yolu.
Carlito zaten bu karakter. İşte Carlito'nun yolu filmi arkadaşlar.
Tam olarak bu çabayı anlatıyor.
Bir zamanların mafyası olan, mafya karakteri olan, hapse düşmüş ve oradan çıkmış yeni bir başlangıç yapmak isteyen mafya babasının öyküsü.
Brian De Palma nefis bir iş çıkarmış.
Filmin yönetmenliği çok iyi, oyunculukları, senaryosu falan harika yani.
Çok iyi gerçekten. Yıldızlar geçidi, şampen var.
Öyle bir şampen var ki bu filmde inanamayacaksınız ya.
Tanımakta bile zorluk çekeceksiniz öyle söyleyeyim.
Tabi Godfather filminde çoğumuz izlemişizdir.
Godfather'ı izlemeyen sinema seyirciler pek artık yok herhalde günümüzde ama orada hani Michael Carle önüne ta Godfather 3'te bile artık çıkmak istiyorum der.
Yani yasal olmayan hiçbir iş yapmayacağım, yapmıyorum, hiç günah işlemeyeceğim, artık bıktım usandım.
Temiz olmak istiyorum. Temiz bir aile kurmak istiyorum.
Ya da ailesi zaten dağıldı.
Ortada bir aile yok belki de ama.
Temiz bir insan olmak istiyorum.
Günahlarından arınmak istiyorum der ya arkadaşlar.
Godfather 3 de bunu sıkça söyler.
Ve ne yazık ki başaramaz.
Öyle söyleyelim. Artık spoiler vermiş olmuyoruz herhalde.
Hepimizin izlediği filmler bunlar. İşte Carlitos ve Ede'de biraz öyle bir durum var.
Ama tabii ki Michael Carleone karakteri değil.
Ya da onun kadar üst seviye bir karakter değil buradaki Carlitos karakteri.
Ama yine de çok iyi bir film.
Peşini bırakmayan, mafyöz dünyanın, mafya işlerinin temizlenmek üzere elinden gelen her şeyi yapan bir karakterin peşini bırakmayışını anlatan.
Gayet dramatik, gayet böyle...
Hem umut ve ümit dolu ama bir yandan da karamsar ve üzücü böyle yani hani trajedi bile desek olur yani Carlitos Bey için.
Sinema tarihinin değerli filmlerinden biridir.
Hep her yerde böyle mafya filmi vardır ya mafya karakterleri izleriz.
İşte bu aslında tam onların yani Madalyon'un diğer yüzünü bize anlatıyor arkadaşlar.
Temizlenmeye çalışan, mafya dünyasını, yasa dışı dünyayı geride bırakıp yeni bir başlangıç yapmaya çalışan bir mafya babasının öyküsünü anlatan bir film Carlito'nun Yolu.
1993 yapımı Brian De Palma'nın filmi.
Pırıl pırıl bir film arkadaşlar.
Yine eski meğer filmler dosyamıza uygun biçimde.
Bugün açın izleyin.
Aynı keyifle, ilk gün yapıldığı ki keyifle, ilk gün yapılmış gibi izleyeceksiniz filmi ve çok keyif alacaksınız.
Eğer izlemediyseniz... Mutlaka izlemenizi öneriyorum.
Carlito's Way, Carlito'nun yolu.
Bugün anacağım ikinci film.
Arkadaşlar bu öyle bir deprem yarattı ki 90'lı yılların sonunda.
Şimdi 90'lı yılların sonu sinemada bizim için en azından.
Hani ben X kuşağı oluyorum.
Bizim için biz çok şanslıyız o açıdan.
90'lı yıllarda olağanüstü filmler izledik.
Sinema tarihine adını yazdırmış filmler izledik.
İşte Titanikler, Dövüş Kulübü, Matrixler, Amerikan Güzelleri falan bir sürü nefis film vardı.
Bu eskimeyen dosyalar serimde de bunlardan bahsediyorum zaten.
Bu film arkadaşlar şimdi anacağım film böyle uzaktan esintisi gelmişti.
Yani öyle bir film varmış ki Allah Allah.
Nasıl yani?
Almanya'dan geliyor bu film.
1998 yapımı Run Lola Run arkadaşlar.
Koş Lola diye bizde gösterime girmişti.
Alman yönetmen Tom Tükver'in filmi.
Tom Tükver tanıdığımız bir yönetmen değildi o zaman için.
Yani ondan önce de başka iyi filmleri varmış ama biz tanımıyorduk.
Hani tüm dünyaya böyle çok en star, en yıldız yönetmenler gibi isim yapmış böyle nam salmış bir yönetmen değildi.
Koş Lola filmi.
Öyle bir rüzgar yaratmıştı ki 90'ların sonunda.
Ve bir de çevrede nefis birçok film varken.
Yani dövüş kulübünün işte rüzgarı eserken.
Matrix'in işte Titanic'in rüzgarı eserken falan.
Ortada zaten harika bir sürü film var.
İnsanlar film seçemiyor yani sinemaya giderken.
Zaten harika filmlerle karşı karşıya gidiyoruz.
İşte hala... ne bileyim esaretin bedelini tekrar tekrar izliyoruz.
Olan şüpheleri tekrar tekrar izliyoruz.
Böyle bir yandan Spielberg yapıyor.
Bir yandan Scorsese yapıyor.
İşte Goodfellaslar veya işte kasinolar falan.
Ortalık film kaynıyor.
Başyapıt kaynıyor. Arkadaşlar Koş Lola bu kadar başyapıtın bu kadar hani sinemasal açıdan bu kadar verimli bir dönemin ortasında bile bizi kendisine o kadar hayran bırakmıştı ki
bütün filmleri böyle bir kenara atıp ben çok net hatırlıyorum İstihlal Caddesi'nde küçük bir sinemada izlemiştim böyle en bilinen işte Atlas Pasajı falan öyle bir sinemada değil.
Gayet böyle şimdi adını hatırlayamıyorum ama böyle ara sokaktaki küçücük bir salonda Koş Lole'yi izlemiştim ve hatta özellikle onu izlemek için salon koşturduğumu hatırlıyorum.
O kadar iyi bir film ki sadece hakkında söylenenlerle yayılmış ve tüm dünyaya dağılıp gösterime girmiş bir film.
Öyle bir film. Koş Lola.
Çok sıradışı bir film. Hemen öyküsünü çok kısaca anlatacağım size.
Koş Lola. Lola zaten Lola baş karakter.
Franka Potenti'nin canlandırdığı.
Lola diye bir karakter var.
Ve onun Money diye bir sevgilisi var.
Moritz Brüptür'ünün oynadığı.
Bu Moritz Brüptür'ü çok tanınan, sevilen bir Alman oyuncudur.
Bizim Fatih Akın'la da hani bizim dediğim hani çoğumuzun tanıdığı bildiği anlamında söylüyorum.
Türk asıllı yönetmen.
Fatih Akın'la yakın dostudur.
Onunla da birçok film yaptı. Birden çok film yaptılar.
O Money karakterini canlandırıyor.
Lola'nın sevgilisi. Arkadaşlar Lola'ya bir telefon geliyor.
Ve ona diyorlar ki 20 dakika içerisinde İşte o zaman tam rakamı hatırlamıyorum ama şimdi şey olmuş olmayayım.
100 bin diyeyim. 100 bin mark bulmak zorundasın.
Yoksa senin sevgilini öldürecekler.
Filmin öyküsü bu. 20 dakika içerisinde 100 bin mark.
O zaman mark vardı. Daha euro yoktu.
100 bin mark bulmak zorundasın.
Yoksa senin sevgilini öldürecekler.
Ne yapıyorsa yap.
Al sana bir arama.
Bir telefon. Lola telefonu kapatıyor.
20 dakika içinde 100 bin mark bulamazsa sevgilisini öldürecekler.
Lola koşmaya başlıyor arkadaşlar.
Film bu kadar. Koş Lola koş yani Run Lola Run esas orijinal ismi.
Bizde Koş Lola diye işte bir şekilde dağıtımcılar filmi tanıtmak zorundalar neticede.
Bir Türk isim vermek zorundalar. Arkadaşlar o kadar iyi bir film ki.
Ve filmin aslında şöyle öyküsü.
20 dakikalık bir öykü.
Film de zaten çok kısa. 1 saat 20 dakikalık bir film.
Yani benim izlediğim yine böyle en kısa uzun metajlarından bir tanesi.
Ama 1 saat 20 dakikalık film sadece gerçek hayatta yani filmdeki hayatta diyeyim filmsel zamanda 20 dakikalık bir öykü anlatıyor.
Çünkü Lola 20 dakika içerisinde 100 bin mark bulmak zorunda.
İnanılmaz sürükleyici bir film.
Yani yönetmenlikleri, oyunculukları falan harika.
Ve şöyle söyleyeyim hani tabii ki nasıl 20 dakikalık bir öykü 1 saat 20 dakikalık bir filme dönüşüyor.
Lola 20 işte 100 bin mark bulmak için bir hani o an bir şey yapmak zorunda ve bir tercih yapıyor.
Bir şey yapıyor yani gideceğim şuradan alacağım.
Bu olayı filmin hiçbir hani sürprizini veya öyküsünü size anlatmamak için söylemeyeyim de.
Aynı şeyi 3 kez izletiyor bize yönetmen öyle söyleyeyim yani zaman sarmalı ya da çıkmazı değil.
Lola çok kısa süre içerisinde sevgilisini kurtarmak için 100 bin mark bulmak zorunda ya bir şey yapıyor oluyor ya da olmuyor.
Tekrar deniyor oluyor ya da olmuyor ve tekrar deniyor oluyor ya da olmuyor öyle söyleyeyim.
Çok kısa süre içerisinde bunu yapmak zorunda kaldığı için gerçek bir aksiyon filmi aslında.
Sadece koşuyor olmasına rağmen bir böyle havuç saçlı, böyle mor saçlı diyeyim veya turuncu saçlı bir kız.
Alman bir kız koşuyor. Filmde o kadar çok koşma çekimi var ki bunu bilerek yapmış zaten yönetmen ve çok keyifli izlemesi.
Mafyöz bir dünya değil burası ama Mani karakteri yani Lola'nın sevgisi biraz böyle yasa dışı işlerle de falan uğraşan bir tip anladığımız kadarıyla.
Sürükleyici bir film. Çok çarpıcı bir film.
Çok böyle hani bir gerilim filmi aynı zamanda.
türlerin içerisinde baktığınızda hani gerilim filmlerinden örnekler verin dediğinizde kimse koş Lola'yı vermez ama bence tam bir gerilim filmi.
O kadar kısa süre içerisinde o kadar büyük bir şey yapmak zorunda kalmak bence başlı başına bir gerilim zaten.
Lola'nın o içerisinde bulunduğu durum sevgilisini kurtarmak için 20 dakikada 100 bin mark gibi bir rakamı bulmak zorunda kalması çok Çok basınçlı bir film böyle.
Öyle söyleyeyim yani. Çok stresli bir film.
Filmi izlerken böyle strese giriyorsunuz ama soluk sola izliyorsunuz.
Franco Potente de bir Alman oyuncu.
O zamanlar o kadar meşhur değildi.
Bu rolle tüm dünya Franka Potente'yi tanıdı ve daha sonra yani Hollywood'la da çalıştığı birçok harika filmlerde yer aldı Franka Potente.
Çok da iyi bir oyuncu. Ben çok severim.
Yani onu izlemesi çok keyifli bir oyuncu gerçekten.
Koş Lola arkadaşlar.
Çok az kişi bilir bu filmi aslında.
O yılların hani sinema severi olmayanlar yüksek olsak da bilmezler.
Çok benzersiz bir film ve bir de böyle prestijli yani böyle entelektüellerin ilgi duyduğu mecralarda da çok gösterildi.
Yani bir sanat filmi değil. Yani öyle o kafa bir film değil ama sanat dünyasının da entelektüel dünyanın da ilgi duyduğu filmlerden bir tanesi oldu.
İzlemeye doyamayacaksınız.
İddia ediyorum ya. Çok iyi bir film.
Çok farklı bir film. Almanya'dan çıkmış.
Çok sürükleyici. Çok çarpıcı.
Hem böyle karamsar değil.
Yok. İyimser bir film ama böyle insanı derde sokan bir film.
Yani filmi izlerken dertleniyorsunuz.
Böyle terliyorsunuz. Öyle söyleyeyim.
Koş Lola arkadaşlar. 1998 yapımı.
Tom Tükver'in filmi. Mutlaka izleyin diyorum.
Gerçekten çok keyifli bir film.
Eskimeyen bir film. Günümüzde de hala yapıldığı günkü gibi taze ve pırıl pırıl parlayan bir film yani.
Evet bu haftaki son filmime geçeyim.
Yine işin içerisinde para var arkadaşlar.
Bu para insanlığın başının belası.
Ve bugüne kadar andığım ilk Türk filminden bahsedeceğim arkadaşlar.
1999 yapımı Reha Erdem'in filmi Kaç Para Kaç.
Koş Lola koş yani resmen Kaç Para Kaç o kadar etkileyici, o kadar dramatik, o kadar düşündürücü, o kadar iyi bir film ki bence arkadaşlar Kaç Para Kaç.
Reha Erdem'in 99 yapımın bu filmi.
Böyle nasıl diyeyim ilk gösterme çıktığı zaman övüllü film.
Ben hatırlıyorum. Aa ne kadar iyi film, ne kadar iyi film.
Ben izleyememiştim. Yani 99 yapımı film.
O yıllarda da gösterime girmişti sinemalarda.
Ben izleyememiştim.
Hay Allah ya şu filmi izlemedim diye falan üzülüyordum böyle.
Aradan zaman geçtikten sonra izleme şansı buldum.
Ve inanamadım. Muhteşem bir film bence Kaç Para Kaç.
İlginç tarafı da şu arkadaşlar.
Şöyle söyleyeyim. Türkiye'nin çok önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Çok iyi yönetmenlerinden bir tanesi ama tırnak içinde bize göre biraz daha böyle sanat filmi yapan yönetmenlerden biri olarak alınır daha çok.
Kaç Para Kaç filmi baştan sona gişe filmi ya da Hollywood filmi kurgusuna ya da akış dinamiğine sahip bir film.
İlginç olan o. Yani aslında Kaç Para Kaç'ı doğru bir pazarlamayla ya da tanıtımla biz Hollywood'da gösterime soksak Amerikan izleyicisi de kaç para kaçı sever.
İddia ediyorum sever. Ve bir sanat filmi atıyorum böyle izleme havasıyla değil.
Film öyle bir film değil.
Film baya böyle işte David Fincher veya işte Brian De Palma, Donnie Villeneuve gibi böyle dünyaya gerilim filmi yapan yönetmenlerin temel sinema formüllerini ya da formül diyemesek
de temel sinema dilini kullanan bir film.
Filmin akışı çok güçlü.
Dramatik yapısı tam bir Hollywood dramatik yapısı.
Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Yani sağlam ve akıcı kurguyu kastederek söylüyorum arkadaşlar.
Çok akıcı bir film.
Nefis alt metinleri var.
Öyküsü çok doğru kurulmuş.
Çok kısaca da öyküsünden de bahsedeyim.
İstanbul'da yaşayıp bir eşi çocuğuyla birlikte bir gömlek dükkanı işleten bir karakterimiz var.
Taner Birsen'in oynadığı bu karakter bir çanta dolusu para buluyor.
Öyle söyleyeyim. Selim karakteri.
Bir çanta dolusu para buluyor ve ondan sonra ne yapacak bu parayla?
Kaç para kaç? Şimdi normalde hep şöyle olur ya işte bir çanta para buldum.
Hoppa gidip bir kendime havuzu villa alacağım.
Bir Ferrari alacağım. İşte olay öyle olmuyor arkadaşlar.
Olay öyle değil. Bu film bir gerilim filmi.
Drama diye anılıyor birçok yerde.
Bir drama filmi ama hayır bana göre bu bir gerilim filmi.
İlk dakikadan itibaren...
Paranın bulunduğu en azından ilk dakikadan itibaren baş karakterini büyük bir çıkmazın, büyük bir stresin ve gerilimin içerisine sokup bu para bulma hadisesinin hiç de öyle bir
çanta para bulsam da zengin olsam olmadığını bize gösteren bir film.
Baş karakterin de biraz böyle.
Şöyle söyleyeyim adam bu parayla yaşamak zorunda kaldıkça yavaş yavaş delirme demeyeyim ama başka ruh hallerine evriliyor arkadaşlar.
Bence nefis bir psikolojik profil filmi, bir inceleme filmi, paranın yozlaştırıcılığı ve insanı yoldan çıkarma gücü diyeyim.
Onun üzerine yapılmış eğlence bir film değil yani bir gişe filmi değil ama kurgu olarak, tavır olarak, akış olarak Nefis bir film.
Türk sinemasından da bana göre Türk sinema tarihinin de en iyi filmlerinden bir tanesi.
Genel olarak Türk sinemasının dünya sinemasıyla bir bağının olmadığından hep bahsederiz.
Yani bir Türk filminin bugüne kadar dünyaya açıldığını görmedik.
Tamam belli yönetmenlerimiz yurt dışında ödüller aldılar falan ama bu başka bunu kastetmiyoruz.
Bir sanatsal bir bakış ya da bir festivalde gösterilmekten veya kan film festivalinde ödül almaktan bahsetmiyoruz.
Bir Türk filmi kardeşim.
Dünyadaki gişelerde gösterime girsin.
İngiltere'de, Amerika'da, İspanya'da, Japonya'da, Avustralya'da izleyiciler, sinema severler bir Türk filmi izlesin.
Böyle bir örnek olmadı bugüne kadar.
Bu temenniye, bu uzak ufka hayale en yakın film bence kaç para kaç arkadaşlar.
Tüm dünya sinema severlerine hitap edebilecek yapıda.
tavırda, dokuda bir gerilim filmi bu bence.
Çok iyi bir film. Çok sürükleyici bir film.
Bazen böyle dünyanın sinemasal üretimleriyle öne çıkmamış bazı ülkelerinden böyle filmler izliyoruz biz.
Çok böyle ilgimizi çekiyor.
Hoşumuza gidiyor. Aa ne güzel bak işte bir Moğol filmi çıkmış.
İşte bir atıyorum Vietnam filmi çıkmış.
Aa işte Peru'dan ne kadar güzel bir film çıkmış.
Denir ya böyle hani işte birileri Avustralya'da bir genç Türk sinemasını tanıyacak olsa bence bu filmi de tanımalı.
Bu filmi izlesin. Aa işte Türk sinemasında da böyle örnekler varmış.
Denecekse bu filmle densin diye temenni ederdim.
Diyerek kaç para kaç üzerine fikirlerimi özetlemiş olayım istiyorum arkadaşlar.
Evet eskimeyen filmler dosyasına bu hafta devam ettik.
Size 3 farklı 3 sıra dışı filmle bir program sunmaya çalıştım.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere arkadaşlar.
Teşekkürler. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
