
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, eskimeyen filmler dosyamızın dördüncüsü ile karşınızdayız. Bambaşka türlerdeki üç başyapıt ile sizlerleyiz. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda eskimeyen filmler dosyamıza devam ediyoruz.
Dördüncü program olacak bu.
Ve size günümüz için hala eskimemiş, hala keyifle izlenen, ancak geniş kesimlerin bilmediği, kısmen unutulmuş bir dönem konuşulmuş olsa da...
3 tane filmden bahsedeceğim ve bu filmler gerçekten çok özel filmler.
3 ayrı türden film seçmeye çalıştım bu hafta.
Geçtiğimiz haftalarda biraz birbirine benzer filmlerden bahsetmiştik ama ne yapalım.
90'lı yıllar polisiye dedektiflik filmleri üzerine çok zengin ve güçlü yıllardı.
Suç öyküleri 90'larda çok karşımıza gelmişti.
Harika örneklerle karşımıza gelmişti.
O nedenle 90'lı yıllardan bahsederken belli türlere biraz torpil geçiyor gibi oluyoruz.
Yapacak bir şey yok ama bu hafta öyle yapmayacağız.
Daha farklı filmler seçelim.
çalıştım size. Kendi arşivime baktım.
Şöyle bir göz attım. Bunlar da benim hala yani kendi zaten sinemayla tanıştığım dönemlerin böyle güçlü iyi filmleri zaten.
Ben de hani biraz duygusal etkileri de kalıntıları da olan filmlerden ama bugün içinde hala yani ben bile açıp izlediğimde hiç eskime dini görüyorum bu filmlerin.
Hala keyifle izlediğimi görüyorum.
Ve o nedenle biraz daha genç arkadaşlara, günümüz sinema severlerine de bu filmleri tanıtmak ve farkettirmek istiyorum.
Çok mutlu oluyorum bunu yapınca.
Umarım bundan sonraki nesiller için de bugünün gençleri aynı şeyi yapacak fırsat bulur ve o motivasyona sahip olurlar diye düşünüyorum.
Şimdi anacağım filmlerden birincisi 1987 yapımı arkadaşlar.
Aslında 87 yapımı bugün için...
Kaç işte 33-34 yıl oluyor.
Çok eski bir film ama filmde oynayanlar ve filmi yapanlar bugün için günümüz gençliği içinde o kadar tanıdık isimler ki.
Arkadaşlar film 80'li yapımı ve Güneş İmparatorluğu Steven Spielberg'in yönettiği bir film.
Ve filmin başrolünde 14 yaşında bir Christine Bale var arkadaşlar.
Günümüzün en büyük yıldızlarından bir tanesi.
Z kuşağının en sevdiği en parlak isimlerden bir tanesi herhalde Christine Bale.
Bu rolde onu izlemeniz lazım arkadaşlar.
Yani tamam Batman falan okey süper.
Zaten çok iyi bir oyuncu.
Ona söyleyecek hiçbir şey yok. Bana deseler Christine Bailey'nin ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu hangi filmle anlatırsın?
Güneş İmparatorluğu derim.
Bugünün filmlerini söylemem.
Oscar aldığı filmler falan onlar.
Artık kariyerinin biriktirip biriktirip getirdiği noktayı gösteriyor aslında.
Ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu görmek için ulaştığı noktadan çok işe nasıl başladığını başlangıçta ne tür performanslar sergilediğini görmeyi mutlaka isteyeceğinizi düşünüyorum.
Bu filmde Christine Bale öyle bir oyunculuk sergiliyor ki arkadaşlar 14 yani 1974 doğumlu hatta 13 yaşında oluyor yani filmde 1987 yapımı olduğuna göre.
13 yaşında bir Christine Bale izleyeceksiniz ve inanamayacaksınız iddia ediyorum.
İnanamayacaksınız zaten Steven Spielberg sinema tarihinin böyle gençlerle yani ya da genç de demeyeyim çocuklarla E.T'den belli olmuştu zaten işin o tarafı.
Çocuklarla en iyi anlaşan yönetmenlerden bir tanesi olduğu için çocukları yönetmede böyle olağanüstü bir beceriye sahip.
olduğu için Steven Spielberg E.T'de çok büyük bir başarıyı imza atmıştı.
Tüm sinema tarihinin en değerli, en güçlü, en çok böyle tabi para da kazanan filmlerinden bir tanesini yapmıştı ama Empire of Sun'da Güneş İmparatorluğu'nda çok farklı bir iş çıkarıyor arkadaşlar.
Çünkü bu film E.T'deki gibi öyle Yine tabii Spielberg filmi bu.
Neticede bir duygusal bir ton var işin içerisinde.
Steven Spielberg olur da işin içerisinde duygusal bir ton olmaz mı?
Olur. Her zaman olur. Bu filmde de var.
Ama bu filmin esas numarası arkadaşlar duygusallığın yanında çok ağır, sarsıcı, hem üzücü ve böyle korkutucu demeyeceğim ama Yani
insanın böyle iliklerine işleyen bir savaş atmosferi var.
Filmde arkadaşlar bir savaş kampında öyle söyleyeyim hani uzak doğudaki bir Çin'de Bir savaş söz konusu oluyor ve bu savaşta ailesiyle orada yaşayan üst
düzey bürokrat veya büyük elçi gibi bir ailenin çocuğu olan Christine Bale.
Dediğim gibi filmde de 11 yaşında bir karakteri canlandırıyor yanlış hatırlamıyorsam.
O yaşlarda işte 11-13 falan ailesiyle oradayken hani oralı değil uzak doğulu bir çocuğu tabi ki canlandırmıyor Christine Bale.
Ailesiyle oradayken bir savaş çıkıyor bir savaş patlıyor ve bu savaşın ortasında ailesini falan kaybediyor.
Batılı bir çocuk uzak doğunun göbeğinde bir savaşın ortasında ve bir savaş kampına düşüyor arkadaşlar.
Esir kampı gibi, savaş kampı gibi bir yer.
Orada hayatta kalmaya çalışıyor ve tüm bunlar aslında filmin içerisinde olduğu atmosfer.
Çünkü filmin esas meselesi bu değil.
Filmin esas meselesini biliyor musunuz arkadaşlar?
Bu çocuk... Uçaklara inanılmaz hayran ve meraklı bir çocuk.
Filmin esas olayı bu.
Çocuk uçak meraklısı.
Uçaklara hayran. Uçmaya hayran.
Uçuyor. Yani insanoğlunun uçuyor olmasını böyle bir tür büyü.
Bir tür böyle magic yani.
Hani bir sihir olarak görmüş.
Buna ilgi duyan savaş uçaklarına inanılmaz bir hayranlık ve merak duyan bir çocuk.
Ve gerçek bir savaşın ortasında çocuk.
uçak aşkını, uçak sevgisini yaşama fırsatı buluyor.
Bakın o kadar derin, ilginç, çok ilginç.
Bunu anlatmak istemiyorum filmi.
İnanın ki anlatmak istemiyorum.
Bu filmi izlemiş birkaç arkadaşla oturup bunu konuşmak isterdim mesela.
O kadar ilginç bir senaryo.
Aynı zamanda J.G.
Ballard diye çok değerli bir yazar var.
Yani öyle söyleyeyim. Bu Ballard o kadar enteresan bir yazar ki sinema tarihine geçmiş birçok filmin öyküsü aslında bir yazar aynı zamanda.
Sinema tarihine geçmiş birçok böyle değerli filmde onun imzası var.
Bir tanesi Güneş İmparatorluğu, bir tanesi örneğin David Cronenberg'in Çarpışma adlı bir filmi vardı.
Crash diye çok sıra dışı bir filmdi.
O filmin de öyküsü Ballard'a aitti.
Onun dışında da ilginç farklı filmleri var.
Konumuzu dağıtmayayım ama değerli bir yazar.
Güneş İmparatorluğu'nda da inanılmaz ama inanılmaz iyi iş çıkarmış.
Yani özetle uçaklara özellikle savaş uçaklarına ve uçmaya aşık, meraklı ve hayran bir çocuğun bir savaş atmosferi içerisindeki hem yaşama mücadelesini
seyrediyoruz. Hayatta kalma mücadelesini seyrediyoruz.
Aynı zamanda da uçaklara ve uçmaya olan sevgisini ve hayranlığını yaşamaya çalışmasını, hissetmeye çalışmasını, belki de hayata bu uçma sevdası ve uçak
aşkıyla sarılması sürecini seyrediyoruz.
O kadar ilginç bir film ki arkadaşlar.
Aynı zamanda bir savaş filmi.
Zorlayıcı bir savaş filmi.
Sarsıcı bir savaş filmi.
Tedirgin edici anları var.
İnsanı üzen tabii ki haliyle savaş filmi olduğu için.
Üzen ama sizi böyle kedere salacak sahneleri, olayları da var işin içerisinde.
Ama bir yandan da bu Christine Bale'in canlandırdığı karakterinin gözünden bir yandan da filmi izliyoruz.
Öyle söyleyeyim. Savaş atmosferinde olsa da filmin esas meselesi savaş değil.
Diye simgeliyor yani. Öyle bir duygusallık var filmde.
Çok sıra dışı bir film arkadaşlar.
Çok farklı bir film. Yani benzerini nadiren göreceğiniz bir film.
Steven Spielberg'in de baya arkada kalmış filmlerinden bir tanesidir.
Yani Steven Spielberg hala günümüzde de üreten, hala böyle en iyi, en güçlü filmleri yapan yönetmenlerden bir tanesi.
Yakın zamanda mesela Ready Player One diye bir film yaptığı.
Oyun. Üzerine.
İnanılmaz bir filmdi bence. O da çok çok iyiydi yani.
Hala Steven Spielberg ne kadar güçlü ve önemli bir yönetmen olduğunu bu yaşına rağmen hala gösteriyor.
Çok zengin bir sinematografisi var.
Çok zengin bir geçmişi ve kariyeri var tabii ki Spielberg'in ama Empire of the Sun onun az bilinen filmlerinden bir tanesi olmasına rağmen bana göre En iyi filmlerinden bir tanesi arkadaşlar.
Çok değerli bir film. Eğer izlemediyseniz hatta belki duymamış da olabilirsiniz.
Dediğim gibi çok bilinen filmlerinden biri değildir.
1980'li yapımı Güneş İmparatorluğu Steven Spielberg'in filmini mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.
Çok değerli bir film ve eskimemiş bir film eskimeyecek bir film.
Evet bu hafta anacağım ikinci film 1995 yapımı Dolores Claiborne arkadaşlar.
Şimdi Dolores Claiborne şöyle söyleyeyim size Stephen King'in bir romanından uyarlanan bir film ve ilginç biçimde Stephen Spielberg'den bahsettim mesela.
Stephen Spielberg kendisi belirli türlere ilgi duyan bir yönetmen olmasına rağmen ve belli türlerde mesela güçlü etkili olmasına rağmen Stephen King'in bir yazar olarak bir romancı olarak durumu
öyle değil. Stephen King'i ne olarak biliriz?
Korkunor romanı yazarı olarak biliriz değil mi?
Valla ben öyle bilmiyorum arkadaşlar.
Bir ara Stephen King üzerine derin araştırmalarım olmuştu.
İncelermeler yazmıştım bunun üzerine.
Kabaca 35-40 kadar romanını okumuş.
Hemen hemen bir o kadar da filmini izlemiş bir sinema severim.
Ama Stephen King'in en başarılı romanlarının değil ama filmlerinin korku filmi olmayan projeler olduğunu görüyorum.
Bu çok ilginç. Korku filmlerinde de iyi olanlar var elbette ama Esaretin Bedeli, Yeşilyol, Dolores Claiborne ve Apt Pupil bu dört film ilk aklıma gelen dört
film hepsi Stephen King'in öyküsü ve yazdığı eserler onun projeleri ama hiçbiri de korku filmi değil.
Korku projesi değil ama çok iyi projeler.
İnanılmaz iyi. Dolores Claiborne tam bir dram arkadaşlar.
Aile dramı öyle söyleyeyim.
Tyler Hackford yönetti.
Tyler Hackford ise Hollywood'un iyi yönetmenlerinden bir tanesidir.
Hani biz onu nereden biliyoruz diye soracak olursanız en bilinen filmlerinden bir tanesi Şeytanın Avukatı'dır.
Al Pacino ile Keanu Reeves'ın, Charlize Theron'un oynadığı film vardır ya.
Duymuşsunuzdur mutlaka. O yönetmeni meşhur yapan filmlerden bir tanesi odur.
Dolores Claiborne'ın 95 yılında yapılmış bir film.
Dediğim gibi Stephen King'in romanından uyarlanmış bir film.
Ve tabii Tony Gilroy, senarist Tony Gilroy uyarlamış.
O da çok iyi bir senaristtir. O kadar derin bir aile dramına imza atıyor ki arkadaşlar.
Dolores Claiborne. O kadar iyi bir öykü ki.
Şimdi bilen arkadaşlar vardır.
Stephen King Maine eyaletinde doğmuş büyümüştür.
Amerika'nın en Atlas Okyanusu kıyısındaki en kuzeyli iki eyaleti.
Biraz muhafazakar bir yerdir orası.
Biraz soğuk iklimdir. Böyle çok kendine has.
özellikleri olan bir eyalettir.
Stephen King öykülerinde, romanlarında ve filmlerinde main eyaletinden sıkça bahseder.
Biraz böyle taşrayı da eleştiren, taşra kültürünü, kasaba kültürünü eleştiren bir yazardır aynı zamanda Stephen King.
Dolores Claiborne'de de böyle bir yapı var.
Biraz bozuk bir aile var.
Bozuk ailelere, dağılmış ailelere Stephen King'in öykülerinde çok rastlarız biz.
Bu konuyu çok işler, sever yani.
Burada da öyle bir öykü var.
Ve başroldeki Katie Bates, Kitty Bates muhteşem bir oyuncu.
İnanılmaz iyi bir oyuncu.
Ve genel olarak sinema dünyasında böyle kadınların çekecilikleriyle, güzellikleriyle, biraz seksilikleriyle meşhur oldukları üzerine genel bir algı vardır ya.
İşte çok güzel kadın tabii ki meşhur olur.
Birçok başrol veya yıldız oyuncu gerçekten güzel, çekeci, hoş kadınlardır böyle.
Şimdi Kitty Bates öyle değil demek istemiyorum ama...
O özelliğiyle öne çıkan bir kadın değildir en azından.
Genel Hollywood böyle kadınlarına hani starlarına göre çok daha farklı görünümde ve oyunculuk tercihlerinde olan bir kadın.
İnanılmaz iyi bir oyuncu. Oscar'ı da var zaten.
Ve Oscar'ın da Katie Bates Dolores Claiborne filminden önce Sadist diye bir romanı vardır arkadaşlar.
Stephen King'in. 1990 yılında Misery.
Onun da uyarlaması yapıldı ve yine orada Katie Bates oynadı.
Yani Katie Bates'in Stephen King'in öykülerindeki böyle kadınlara çok uyum sağladığını buradan iddia edebiliriz.
Ve Missouri'deki 1990'daki rolüyle Katie Bates en iyi kadın oyuncu Oscar'ı almıştı.
İşte ondan sonra, Missouri'den sonra Katie Bates, Taylor Hackford'sın Dolores Claiborne'ın da, Claiborne filminde yine Stephen King'in bir karakterini canlandırdı.
O kadar iyi oynuyor ki. Yanında da Jennifer Jason Lake var.
O da çok iyi bir oyuncudur. Christopher Plummer çok iyi bir oyuncudur.
John C. Reilly, David Statham.
Çok iyi oyuncular var filmde.
Nefis bir aile dramı. Karmaşık bir öykülemesi var.
Çok basit, düz bir öykü değil.
Ve parçalanan bir ailenin, parçalanmış bir ailenin ailesini korumak için hepimizin...
Yani kabullenemeyeceği ya da hani ahlaki olarak doğru ya da doğru bulmakta biraz zorlanabileceğimiz, pürüzlü bulabileceğimiz tercihler yapmak zorunda kalan bir annenin öyküsünü
anlatıyor. İşin içerisinde bir cinayet var, bir polis var, bir anne var, bir baba var, şüpheli bir baba ya da annesiyle kopmuş bir kız çocuğu var, evlat var.
Öyle söyleyeyim hani çok dramatik bir film ama...
Bizi içerisine çektiği dramatizmi bir duygu sömürüsüne hiçbir zaman taşırmayan, duygulu olmaya çalışmayıp zaten öyküsü gereği sarsıcı olan bir film karşımızda.
Tyler Huckford nefis bir yönetmenlik.
O kadar iyi yönetmiş ki.
Mekanlar çok güzel, karakterleri sunumu çok güzel, filmin öykülemesi bir öncesini anlatıyor.
Olayın bir sonrasını, tekrar öncesini, tekrar sonrasını.
Bence filmin yine en çarpıcı taraflarından bir tanesi bir şekilde evinden yine filmde birçok ayrıntı var.
İnce ayrıntı var. Bilinmeyenler var.
Gizem var filmde. Onun için size ipucu vermemeye çalışıyorum ama genç bir kızın evden ailesinden kopup gitmesi ve çok uzun yıllar görmediği annesinin tekrar yanına dönmek
zorunda kalması gibi bir durum var.
Ve o kadar uzun yıllar annesiyle görüşmeyip tekrar dönüp annesiyle bir ilişki...
...kurmak zorunda kalan da bir...
...büyükşehirli kadın var işin içerisinde.
Öyle söyleyeyim. Yani...
...neresinden ölsem bilemiyorum.
Dolores Claiborne çok değerli bir film arkadaşlar.
Drama deyince, aile dramı deyince...
...tür olarak aile dramı deyince...
...benim ilk aklıma gelen filmdir.
Hala izlerim böyle arada bir açıp...
...o nefis sahneleri, nefis oyunculukları...
...o puslu, o...
...soğuk atmosferi, o...
...sarsıcı...
Gerçekten neresinden öveyim bilemiyorum şimdi.
Çok uzatmayayım. Neyse.
1995 yapımı Dolores Claiborne filmi.
Çok sarsıcı, çok değerli ve dosyamıza da uygun biçimde.
Eskimeyen bir film arkadaşlar.
Hiçbir zaman da eskeceğini düşünmediğim bir film.
Eskimeyecek olan filmlerden bir tanesi.
İzlemediyseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.
Büyük keyif alacağınıza inanıyorum.
Bugün anacağım son film.
Evet bayağı daha bir böyle Dolores Claiborne'den sonra bambaşka bir duyguya gireceğiz.
Girmemiz de iyi olacak. 1997 yapımı As Good As It Gets diye bir film arkadaşlar.
Bizde benden bu kadar diye gösterime almıştı.
Gösterime çıkmıştı. James L.
Brooks'un yazıp yönettiği bir film.
Jack Nicholson'ın 3.
Oscar'ını aldığı film. Çok iyi bir film arkadaşlar.
Ve bir komedi aslında.
Geçtiğimiz hafta komedi tavsiyelerinde bulunmuştum ya aslında orada da anabilirim ama saf da bir komedi filmi sayılmaz.
Biraz karakter durumu var içerisinde komedi kadar olmasa da ama daha çok romantik komedi arkadaşlar.
İlginç tarafı bu. Komedi türünü seversiniz, sevmezsiniz.
Ayrı bir konu. Ta sinemada 1930'lardan bugüne birçok günümüz sinema severi bunu bilmez.
Yani romantik komedileri böyle 80'lerde ortaya çıktı ve gişeleri dağıttı gibi bilir birçok kişi.
Hayır öyle bir şey yok. Ta 1930'lu yıllardan bir gecede oldular falan böyle.
Yani çok eski bir tür aslında romantik komedi.
Ve aslında sinemada da en böyle...
Köşeleri belirgin, öykü yapısı belirgin, karakterleri belirgin türlerden bir tanesidir romantik komedi.
Hani birbirine ilgi duyan, birbirinden hoşlanan böyle iki karakter yan yana gelir.
Bir hoşlanıp böyle bir yakınlaşırlar, böyle sevgili oluyor gibi olurlar.
Sonra bir şekilde ayrı düşerler ve tekrar bir araya gelmeye çalışırlar.
Çok katı bir formülü vardır romantik komedinin.
İşte as good as it gets de biraz öyle.
Benden bu kadar da böyle bir iki karakter var.
İşte bir kadın bir erkek ve bunlar böyle bir yakınlaşıyor sonra uzaklaşıyor sonra tekrar yakınlaşıyorlar falan ama olay bu kadar yakın değil.
Aslında tam bir karakter çatışması kısmen karakter dramı ve 3 bambaşka farklı bir karakterin hem böyle birbirleriyle yakınlaşıp dost olup Ya da sevgili olup
bir yandan da çok farklı tipler oldukları için ve anormal tipler oldukları için bu dostluğu bir türlü inşa edememeleri üzerine film.
Çok ilginç. Bir tane karakterimiz var.
Yazar, takıntılı, böyle davranış bozukluğundan muzdarip bir yazar karakter.
Jack Nicholson oluyor bu. Onun eşcinsel yani gay bir ressam komşusu var.
Ve o kadar ilginç ki şimdi filmde bir de bu yazar karakter sürekli gidip lokantada yemek yiyor.
Ve o lokantanın bir de garsonu var.
Garson Carol var. Üç tane karakter var filmde öyle söyleyeyim.
Ana karakter. Bu üç ana karakter bir şekilde yakınlaşıp bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyorlar.
Yani hani filmde bu sürekli vurgulandığı için öyle tanıtma...
tanıtmak zorunda kalıyorum hani gay ressam diye.
Çünkü bu filmde vurgulanıyor.
Yoksa gay olup olmaması önemli değil tabii de.
Ama filmde bu bayağı önem arz ediyor.
O karakterin eşcinsel olması.
Ve arkadaşlar ilginç bir not vereceğim size.
Şöyle ki Titanic gösterimi girdiği yıllarda Oscar'ların hepsini silip süpürmüştü.
Ne kadar Oscar varsa almıştı.
10 tane miydi? 11 tane miydi?
Şimdi sizi yanıltmış olmayayım. Hemen şuradan bakıvereyim.
İlginç olan şu arkadaşlar. Titanic Bütün teknik dallarda, bütün Oscar'ları götürürken, süpürürken filmin başrol oyuncuları da yani Kate Vincent ve Leonardo DiCaprio da Oscar'a adayı 11'miş
arkadaşlar. Tamam. Sizin yanıltmış olmamışım.
Tamam. Filmin oyuncuları da yani Kate Vincent ve Leonardo DiCaprio da Oscar adayı olmuştu.
Ve onlara Oscar verilmemişti.
Herkes de şey demişti ya filme Oscar yağdırdınız.
İşte Leonardo'ya veya Kate'e vermediniz ya.
Ayıp değil mi? Değil arkadaşlar.
Çünkü o sene bütün oyuncu Oscar'larını bu film almıştı.
Öyle söyleyeyim size. Çünkü oyunculukları olağanüstü.
Buradaki Jack Nicholson'ın ve Garson Carroll karakterini oynayan Helen Hunt çok iyi bir oyuncudur.
O kadar iyi oynuyorlar ki gerçekten ben...
Ki Titanic'i çok severim. İyi bir film olduğunu düşünürüm.
Eskimeyen filmler dosyasında Titanic'i de ansam olur.
Neden olmasın? Eskimeyen bir filmdir çünkü.
Ve hiçbir zaman da bana göre eskimeyecek bir film olacaktır Titanic.
Ama herkes bildiği için Titanic'i tanıtmanın pek bir anlamı olduğunu düşünmüyorum.
Neyse uzatmayayım. Bu filmdeki oyunculuklar o kadar iyi ki.
Gerçekten Titanic'teki performanslar falan gerçekten çok normal kalır diyeyim.
Çok öne çıkmaz. Benden bu kadar filmi...
Hem bir karakter komedisi olarak, farklı karakterlerin bir arada olup bir ilişki, bir dostluk, bir yakınlık kurma çabası olarak.
Bir tanesi işte takıntılı yazar, bir tanesi işte gay ressam, bir tanesi garson, bir tanesi işte ressamın simsarı ya da işte tablo tüccarı, sanat tüccarı bir adam.
Onu da Kübegül'ün Junior canlandırıyor.
O da nefis bir oyuncu ve Oscar'lıdır.
Bu filmdeki oyunculuğu da inanılmaz iyi.
Bu film çok farklı bir komedi, dram.
Kısmen dram diyeyim bir komedi filmi.
Çok farklı arkadaşlar. Yok yani böyle filmler yapılmıyor.
Benden bu kadar da şöyle söyleyeyim size.
Çok anlatmakta da gördüğünüz gibi zorlanıyorum.
Farklı bir film çünkü ama şöyle söyleyeyim.
Woody Allen nasıldır?
Yani sinema tarihinin böyle en entelektüel içerikli komedi filmlerini Woody Allen yapar genel olarak.
İşte benden bu kadar bir Woody Allen filmi gibi arkadaşlar.
Ama Woody Allen filmlerinden bence daha da eğlenceli.
Çok da dolu bir film. Hem böyle düşünsel hem böyle inceleyici bir karakter.
İnsanın doğasını inceleyici harika anlar var filmde.
Replikleri falan çok iyi.
Karakterlerin çok nefis sahneler var.
Öyle anlar yapılmış ki bir karakterin biriyle konuştuğu, birbirlerine böyle laf giydirdiği, laf soktuğu ya da birbirine böyle kabalaştığı, yumuşadığı, öne
çıktığı, geriye geldiği falan nefis.
nefis tiyatro oyunları gibi öyle söyleyeyim yani.
Bir sürü sahne var filmde ve her biri nefis bir tiyatro sahnesinde canlandırılmışçasına bir sanatkarlık ve zanaatkarlıkla inşa edilmiş.
Benden bu kadar arkadaşlar.
1990 evet benden bu kadar oldu.
Son filmimden bahsediyorum şu an.
1997 yapımı. Çok değerli bir film.
Çok iyi bir film. Hem bir dram hem bir aşk filmi hem de nefis bir komedi filmi.
Benzerine nadiren rastlayabileceğiniz filmlerden bir tanesi ve eskimeyen bir film.
İzlemeyen arkadaşların mutlaka ve mutlaka izlemesini tavsiye ediyorum.
Evet arkadaşlar bu hafta da eskimeyen filmlerden örnek verdik.
Üç eskimeyen filmi sohbet konusu ettik.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
