
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta Eskimeyen Filmler dosyasında farklı türden pek özel 3 filmle karşınızdayız. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda eskimeyen filmler dosyasına devam ediyoruz ve sizin için seçtiğim 3 tane çok...
istisna, çok müstesna, çok farklı günümüze kalmış.
Belki bazı kişiler tarafından unutulmuş ama birçok kişi tarafından da bir türlü unutulamamış.
Tekrar tekrar izlenmiş ve özetle eskimemiş filmim var.
Ya bu filmler o kadar özel ki hem kendi dönemlerini temsil ediyorlar arkadaşlar hem de Baya böyle özenli ve çok güçlü sinematografileriyle, doğru oyunculuklarıyla, müzikleriyle, sesleriyle,
renkleriyle, fotoğraflarıyla, her şeyleriyle sinema tarihinin tüm dönemlerine böyle hani kendisinden sonra gelen tüm bölümlerine, tüm dönemlerine hitap etme gücünle...
Barındırıyorlar gerçekten. Çok değerli filmler bunlar.
Ve bir anlamda da şöyle bir durum var ki eskimeyen filmler dosyasını yaparken zaten bu kaygıyı da gülüyordum ben.
Arkadaşlar filmler yapıldıkları dönemin hani eskimiyor olsalar da bugün açıp siz 1971 yapımı Godfather'ı aynı keyifle izliyor olsanız da aslında o filmler biraz kendi
zamanlarının da temsilcisi olan filmler oluyorlar.
Ve aynı zamanda anlattıkların da dönemi olan temsilciler oluyorlar.
Şimdi biz 2020'deyiz, 2021 yılındayız, 2020'li yıllardayız.
Artık belli bir dünyadayız.
İşte günümüzü etkisi altına alan bir sürü sosyal, kültürel, teknolojik, bilimsel veya sanatsal akımlar falan var.
Geçmiş dönemleri biraz, yani unutmuyoruz aslında böyle ama biraz nostalji duygusuyla anıyoruz değil mi?
70'leri işte atıyorum. 50'leri, 90'ları, 2000'leri hatta 2000'ler bile artık nostaljik dönemler haline geldi yani.
Hani geçenlerde işte Marvel'ın ilk filmlerinin hey hey ne günlerdi işte Iron Man 1 falan diye böyle nostaljik bir havayla anıldığını görüyorum.
Abi durun daha 15 sene önceydi yani 15 yıl bir şeye nostaljik yaklaşmak için yeterli midir bilmiyorum ya.
Belki de ben yaşlandım ya olabilir artık dönemler çok daha hızlı akıyor.
işte X kuşağı, Y kuşağı, Z kuşağı derken artık dönemler arası süreler iyice kısaldı.
Diyorum belki ben yaşlanmışımdır yani bana öyle geliyordur ama filmler kendi dönemlerinin de birer temsilcisi oluyorlar ve bugün de özellikle bir filmim öyle öyle filmleri de anmaya çalışacağım.
Belli dönemlerdeki önemli sosyal kültürel meseleleri de hatta politik meseleleri de inceleyen filmler oluyorlar bunlar.
Onun için yakın zamandan Yakın zamandan demeyeyim hatta biraz daha eski zamanlardan filmleri izlemek insana çok şey katabilir.
Katıyor gerçekten de.
O nedenle dediğim gibi eskimeyen filmler dosyasını hazırlarken böyle bir kaygı da güdüyordum ben.
Hemen sözü uzatmadan konuya geleyim aslında.
Direkt filmi anlatarak size iletmeye çalışayım.
Bugün anacağım ilk film arkadaşlar.
1993 yapımı Jonathan Dunn adlı yönetmenin yönettiği Philadelphia filmi arkadaşlar.
Şimdi Philadelphia çok özel bir film.
Nasıl bir film? Şöyle ki. Bugün için bizde biraz homofobi, biraz farklı cinsel tercihlere olan bakış, bunun işin politik tarafı, siyasal tarafı hem de kültürel
tarafı, muhafazakar kitlenin eşcinselliğe ya da farklı cinsel deneyimlere, farklı cinsel tercihlere, LGBTİ bireylere bakışı hala tartışmalı ama bunun üzerine dünyada
belli bir bakış oluştu. Birçok ülkede eşcinsellerin evlenmesi kanunen serbest.
Bu açıdan pek bir sıkıntı yok.
Hani tepki görüyor olsalar da kanunen bu mümkün.
Ve bunun üzerine birçok gösteriler yapılıyor.
İşte hani insanlar sesini duyuruyor.
İnsanlar cinsiyet değiştiriyorlar.
Bunun üzerine artık 90'lardaki 80'lerdeki yapı...
Biraz daha rahatladı ve tabii dediğim gibi tepki duyan buna tepki gösteren çok ciddi bir kitle hala var olmasına rağmen hani konu hala tartışmalı belki ama bu tartışma aslında biraz 80'lerde 90'larda hararetlenmişti.
Ve o yıllarda bir konu daha çok hararetli biçimde karşımıza gelmişti arkadaşlar.
AIDS. AIDS hastalığı yani çok eski bir hastalık değil.
Yakın zamanda ne yazık ki insanlığın kabusu olmuş durumda ve hala ne aşısı bulunduğu ne tedavisi bulunduğu sadece çeşitli ilaçlarla ya da farklı tıbbi müdahalelerle AIDS hastaları yaşatılmaya
devam ediliyor ama AIDS hastalığından kurtulunamıyor.
Çözümü yok, çaresi yok. Sadece AIDS hastalarının yaşam konforunu yükseltebiliyoruz.
Hani yaşama veda etmeleri engellenebiliyor belki ama hastalıktan kurtulmaları hala sağlanamıyor.
Hala AIDS hastalığının yayılımı devam ediyor ve bir anlamda da bunun üzerine çok büyük çalışmalar yapılır ve bu konuda başarılı olunduğuna yüksek oranda inanıyoruz birçoğumuz.
Artık bu bilinç kazandırıldı topluma yani AIDS'den herkes korkuyor.
Hani gerek cinsel ilişkiyle bulaşması gerek de kan yoluyla yani hani uyuşturucu kullananların ne yazık ki yayılmaya çok fazla etkisi olduğu söylenmişti uzun yıllar önce.
İşte Philadelphia filmi biraz eşcinsellik ve biraz da AIDS hastası olma üzerine...
Çok erken dönem yapılmış filmlerden bir tanesi ve bu konuya çok gerçekten etkili biçimde dikkat çekmiş.
İşte Oscar'larda zaten konu edildi bu vesaire.
Çok güçlü bir film politik olarak, sosyal, toplumsal, kültürel olarak.
Çok kabaca öyküsünü şöyle bir anlatacağım size.
Spoiler vermiş olmayacağım merak etmeyin.
Philadelphia filminde eşcinsel ve AIDS hastası bir avukat karakter var.
Tom Hanks'in canlandırdığı.
Ve nefis biçimde canlandırdığı.
Bunu da Oscar almıştı zaten Tom Hanks.
İlk Oscar'ını bu filmle almıştı.
Ve bir hukuk şirketinde, hukuk bürosunda çalışan çok güçlü, çok yetenekli, harika bir avukat bu.
Eşcinsel ve ne yazık ki AIDS hastası.
Ve bu hukuk bürosundan Tom Hanks kovuluyor arkadaşlar.
Haksız işten çıkarma davası açıyor.
Kovulduğu hukuk şirketine.
Bakar mısınız çatışmaya?
Ve aynı zamanda haksız işten çıkarma meseleleri de artık bu 2020 yılında falan çok böyle kanuna girmiş maddeler bunlar.
Yani bir insanı işten kafanıza göre çıkaramıyorsunuz.
Bir gerekçe sunmanızda hani çalışan hakları günümüzde çok güçlendi, gelişti.
Ama 90'lı yıllarda bu da gelişmemişti.
Yani az önce bahsettim ya hani hem eşcinsellik meselesi, farklı cinsel tercihlere karşı tutturulan bakışlar, hem AIDS hastası ve hastalarına karşı tutturulan bakış.
Bunlar o yıllarda yeni konulardı.
Ve aynı zamanda dediğim gibi çalışan hakları.
Mesela şu an günümüzde AIDS hastası olduğu için farklı muamele etmek, onu işten çıkarmak, onun atıyorum işte toplu taşımadan faydalanması, kamu hizmetlerinden faydalanması üzerine kısıtlamalarda
bulunmak suç. Bunu biliyor muydunuz arkadaşlar?
Dünyanın birçok ülkesinde. Yani bir insan AIDS olduğu zaman otobüse binemez.
Var mı böyle bir şey? Yok. İşte toplumda buna karşı bir tepki vardı.
Uzun yıllar boyunca 90'lı yıllarda bile hatta hani bir AIDS hastası komşunuz olduğunda herkes ona karşı tedirgin davranıyordu.
Belki hala öyle davranır.
Normal olarak belki de bilmiyorum.
Hani içgüdüsü olarak değilim yanlış anlamayın ama normalde AIDS hastalarına karşı hiçbir sosyal kültürel kamusal ayrım yapılamayacağına dair dünyanın birçok ülkesinde kanunlar var.
İşte Philadelphia arkadaşlar bu konuları işleyen öncü başyapıtlardan bir tanesi.
Yani şimdi daha da fazla anlatmayayım.
Bu kadar anlatayım. Bu kadar önemli ve hassas konulara parmak basan, bunları konu eden ve nefis biçimde anlatan, harika bir sinematografi, çok iyi oyunculuklar.
Tom Hanks dava açıyor kendi hukuk şirketini.
Çünkü hiçbir başka avukat onun davasını da almak istemiyor.
Bir de ilginç olanı bir de hukuk dünyasının üzerine de nefis bir inceleme var işin içerisinde.
Düşünün Amerika'nın en büyük hukuk şirketlerinden bir tanesinde dava açan bir avukat olmak ister misiniz?
Çok güç yani hani mesleki olarak dışlanmanız anlamına gelebilir bu profesyonel anlamda.
Evet çok güzel. Ve kim bu cesareti gösteriyor?
Onu izleyin işte.
Çok harika bir başka harika bir oyuncu.
Denzel Washington ve bir de siyahi.
Bir de işin içerisinde siyahilik, beyazlık.
Of ya film amma zenginmiş ya.
Vallahi şimdi anlatınca dört farklı bakın çok hassas konuda kelam eden ve dört farklı hassas konuya dokunma becerisini göstermiş film Philadelphia.
Evet ya bakın iyi ki bunu anmışım şu an.
Bakın anlattıkça filmin zenginliğini tekrar tekrar ben de deneyimliyorum.
Hiç bu konuya da girdiğini fark etmemiştim size anlatma kararı alırken.
Neyse çok uzattım.
Kusura bakmayın ama 1993 yapımı artık bir şey söylemek istemiyorum.
Herhalde yeterince ne kadar zengin bir film olduğunu anlatabilmişimdir.
Jonathan Dunn adlı yönetmenin Jonathan Dunn'ın 1993 yapımı Philadelphia filmi arkadaşlar.
Zaten Jonathan Dunn Kuzuların Sessizliği filmiyle geniş kitlelere adını duyurmuş.
Oscar almış. Çok değerli bir yönetmen gerçekten.
Bundan sonra da Philadelphia'dan sonra da başka çok değerli güçlü filmler yaptı.
Ama Philadelphia tam bir başyapıt arkadaşlar.
Hiç eskimeyecek bir film.
Dediğim gibi buradaki bazı konular günümüzde kanunlarda falan böyle hani artık garanti altına alınmış konular olabilir ama fark edeceğiniz gibi hala çözülebilmiş konular değil bunlar yani.
Hala Amerika Trump'ı seçti en son arkadaşlar düşünün yani.
Meksika'ya duvar çekeceğim diyen adam yani ülkede Müslüman istemiyorum diyen bir adamı başkan seçti.
Demek ki hala politik konular böyle bir sanki sarkaç gibi bir oraya gidiyor bir buraya geliyor.
Hani bir çözüp kurtulamıyoruz bu meselelerden.
O yüzden Philadelphia yani neredeyse 30 sene önce yapılmış bir film olmasına rağmen çok değerli ve önemli konuları konu edinmiş olmasına rağmen hala günümüze hitap edebilen çok güçlü bir politik
film, çok güçlü bir sosyal kültürel film.
Harika sahneler var, çok iyi oyunculuklar var vs.
Neyse tamam kapatıyorum.
Philadelphia'yı mutlaka izlemenizi öneriyorum.
Hiçbir şekilde eskimeyen bir film arkadaşlar.
Evet anacağım ikinci film Adrian Lyne'ın 1990 yapımı Jacob's Ladder filmi arkadaşlar.
Bu film, oh be Philadelphia'dan sonra biraz daha sade bir film anmak biraz rahatlatacak beni.
Tam bir gerilim filmi arkadaşlar.
Hani gerilim filmi ne demek diye sorsalar, yani yüksek olasılıkla size Jakobsleder'ı anarım.
Mutlaka aklıma gelir. Tam bir gerilim filmi.
gerim gerim gerileceksiniz.
Yani gizem filmi şimdi sürpriz sonunu demeyeceğim.
Sürpriz sonunu filmler 90'lı yıllarda çok ondan önce de yapılan filmler var.
Yani 90'larda sürpriz sonu ortaya çıkmadı.
Keşfedilmedi. Daha 50'lerden 60'lardan yapılan sürpriz sonunu filmler var ama şöyle bir şey söyleyeyim.
Bir gizemi çözme içgüdümüzü bir film ancak bu kadar güzel besleyebilir.
Öyle söyleyeyim. Filmin başında Garip halüsinasyonlar gören, çevresine tutturduğu bakışta böyle bir farklılıklar olan.
Ne oluyor ya bu adamın derdi ne arkadaş diyeceğimiz bir baş karakterimiz var.
Tim Robbins'in canlandırdığı bir Vietnam gazisi olan bir karakter.
Şimdi Vietnam tabii gelmiş geçmiş savaşların içerisinde.
Bir türlü hani şeyi bitmeyen hani tartışması kavgası bir türlü bitmeyen hala anılan hem Amerikan toplumunun üzerinde kültürel sosyal çok ciddi etkiler bırakmış hem de bireysel çok böyle
etkiler bırakıp o zamanın kabuslarını günümüze taşımış çok fazla karakter barındıran bir savaş olmuş.
Tabii bizim için ne yazık ki ya da çok şükür hani bizim meselemiz değil belki ama biz de oradan sanatsal olarak besleniyoruz Vietnam Savaşı'ndan.
Vietnam'dan gelmiş bir karakterimiz var burada.
Ve bu adamın kabusları var.
Halüsinasyonları var. Bir türlü hayatını normal bir biçimde devam ettiremeyen bir karakter arkadaşlar.
Ve bu adamın derdi ne? Bu adamın geçmişte bir derdi olmuş.
Bir şeyler olmuş hayatında.
Bir deprem yaşamış.
Öyle söyleyelim. Ve bu adamın biz duygularına yaşadığı depremi ortak alıyoruz arkadaşlar.
Onun çözüme kavuşmasını arzuluyoruz.
Umuyoruz ve onun...
Ama işte biraz da böyle tedirgin edici, korkutucu yani böyle çok da ortak olamıyoruz aslında.
Hani ortak olmak istiyoruz diyelim belki ama Adrian Lyon çok değerli bir yönetmen, ince bir yönetmen.
Philadelphia'daki gibi çok zengin, derin öyküler anlatmayıp daha çok basit bir öykü anlatıp ancak o öykünün bütün duygusal açılımlarını, bütün tedirgin edici, ürkütücü açılımlarını, bütün
gergin açılımlarını bize sinematografik olarak harika biçimde anlatan bir yönetmen.
Hadi ortada bir uykuya bile ihtiyaç yok.
Halüsinasyonlar gören, kabuslar gören bir adam var.
Kendinize öyle düşünsenize.
Her gece, hatta bırakın geceyi, uykuyu, günün içerisinde bile sağda solda çevrenizde ürkütücü imgeler görüyorsunuz.
Bunlardan kurtulmak istemez misiniz?
Tabii ki hepimiz isteriz herhalde. Bu çok sarsıcı ve hayatımızı cehenneme döndüren bir deneyim olur yüksek olasılıkla.
Bu karakterin öyküsünü izliyoruz.
Bu karakterin duygusal açılımlarını izliyoruz arkadaşlar.
Çok tatlı da bir karakter böyle.
Onunla özdeşleşmekte zorlanmadığımız bir karakter var karşımızda.
Çok tatlış bir sevgilisi var.
Onunla çok mutlu. Ve bu gizemi çözmeye çalışıyor.
Biz de onunla birlikte onun gizemini çözmeye çalışıyoruz.
Altından başka bir öykü çıkacak tabii ki.
Demek istemiyorum çünkü sürpriz son çok önemli değil.
Yani sonunda ortada bir gizem var neticede.
Bu gizem çözülecek ama sürprizli bir gizem olması şart değil.
Sonunda ortaya çıkan gerçekte karakterin içerisinde bulunduğu ürkütücü ve tedirgin edici psikolojik durumun da açılımlarını filmimize çok güzel anlatıyor.
1990 yapımı Adrian Lyne'ın yönetimi.
ettiği Jakobsleder. Çok değerli bir film arkadaşlar.
Birçok yerde anılır. Böyle en unutulmaz böyle sinema tarihi başyapıtları arasında anılmaz pek.
Hani o kadar öne çıkmış bir film değildir ama böyle biraz gizli başyapıt gibi böyle hani ya bu film biraz gözden kaçtı ama aslında hani bu film biraz hakkı yendi gibi anılan filmlerden bir tanesidir
Jakobsleder. Eğer izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneriyorum.
Çok da duygulu bir film yani çok keyif alacağınıza inanıyorum.
Bugün andığım ikinci film Jakobsleder 90 yapımı.
Bugün anacağım üçüncü filme geldik arkadaşlar.
Yine başka bir bambaşka bir suya atlayacağım bu kez.
İlk iki programda böyle sıfır polisiye suç öykülerinden bahsetmiştim.
Bu kez bir türün içerisinde gezinmek istemedim.
Farklı türde filmler anmak istedim size.
Bu film 1995 yapımı Mike Figgs adlı yönetmenin Leaving Las Vegas filmi arkadaşlar.
Las Vegas'da yaşamak.
Şimdi bu film o kadar özel bir film ki, o kadar farklı bir film ki.
Nicolas Cage'in Oscar'ını aldığı film.
Elizabeth Shue diğer rol arkadaşı.
Çok nefis bir oyuncudur. Oscar'ı yok ama bu filmde Oscar adayı olmuştu yanlış hatırlamıyorsam.
Oscar'ı almadı ama Leaving Las Vegas arkadaşlar bir öykü anlatmayan bir film.
Öyle söyleyeyim. Bir öykü anlatmıyor.
Baştan sona kaybetmiş neredeyse hayatla ilgili, yaşamla ilgili bütün umutlarını, bütün beklentilerini yitirmiş iki karakterin birlikte olup
bir aşk yaşayıp çok sıra dışı ilginç bir aşk yaşayıp yani böyle...
Geleneksel bir aşk öyküsü değil bu.
Bir aşk filmi aslında. Leaving Las Vegas.
Ama karakterler çok farklı.
Atmosfer, durum, ortam çok farklı.
Olay Las Vegas'da geçiyor.
Las Vegas neresi? Las Vegas Amerika Birleşik Devletleri'nin kumar, eğlence başkenti.
Öyle söyleyelim. Kumar oynamanın yasal ve serbest olduğu tek yer.
Hani insanların gidip böyle kumar oynadığı, eğlendiği işte konser, tiyatro vesaire tüm...
Bir sürü böyle sosyal kültürel faaliyette bulunduğu ama aynı zamanda daha çok zevk sefaya daldığı böyle hani zengin karakterlerin, parası olan insanların gezdiği, tozduğu, yediği, içtiği biraz böyle hani para ezmek denir Türkçe'de değil mi?
Hani gidelim parayı ezelim der bazı insanlar değil mi?
Biraz böyle mecazi bir söylemle insanların eğlenmeye gittiği bir yere gidip ya da kısmen orada yaşayıp diyeyim.
Bir karakter zaten orada yaşıyor, bir karakter oraya geliyor.
Orada tanışıyorlar bu iki karakter.
İnsanların eğlenmek için bulundukları diyeyim bir ortamda yaşamlarına, hayata dair tüm umutlarını neredeyse kaybetmiş ya da kaybetmekte olan iki karakterin birbirlerine hem
dost olarak hem arkadaş olarak hem de duygusal olarak böyle bir omuz vermeye çalışmaları.
Türkçe'de hani destek olun biraz omuz verme deriz değil mi?
Birbirlerine bir destek olmaya çalışmaları.
Dostluk kurmaları ama böyle dostluk da denemez.
Tam bir aşk ilişkisi de denemez.
Tam bir sevgililik de denemez.
Yani neresinden hani size anlatsam bilemiyorum gerçekten.
Çok dramatik bir film arkadaşlar Leaving Las Vegas.
Dediğim gibi hayata karşı tüm umutlarını artık kaybetmiş ya da kaybetmekte olan karakterin Birbirlerini keşfetmeleri, hayatı keşfetmeye çalışmaları mı desem?
Nasıl diyeyim? Gerçekten bilmiyorum.
Anlatması, özetlemesi de çok zor bir film.
Çok çarpıcı bir film.
Çok dramatik bir film. İçinizi parçalayacak.
Aslında ağlak bir film diyemem.
Duygu sömürüsü yapan bir film değil.
Karakterler çünkü kolaylıkla özdeşleşebileceğimiz karakterler değil.
Böyle kaybeden karakterlerin dünyasına pencere açan ama bir anlamda da onların kaybetmişliklerinden kurtulmaya çalışmamalarını anlamlandırmamıza
bizi davet eden. Evet güzel söyledim galiba.
Aynen böyle bir film arkadaşlar.
Hepimiz yaşamak isteriz değil mi?
Daha güzel bir şeyler isteriz.
Hayatımız daha iyi olsun isteriz.
Kötü günlerimiz olduysa da bunları atlatmak, bunları geçmişte bırakmak ve hayata umutla bakmak, ileriye doğru gitmek isteriz değil mi?
Genel olarak, içgüdüsel olarak bunu hissetmesini isteriz.
İşte bu filmde başka bir doku var arkadaşlar.
Bambaşka bir yapı var. Ve bütün intihar etmek isteyen ya da ölmek isteyen bir karakteri ne deriz?
Yapma deriz değil mi? Ona umut vermek isteriz.
Hayat güzel, hayat yaşamaya değer deriz değil mi?
İçgüdüsü olarak bunu yapmak isteriz.
İşte bu filmde yani bu karakterlere aynısını der miydik?
Derdik yine herhalde ya değil mi?
Deriz yani hani hepimizin içerisinde bir umutlu bir tarafımız vardır değil mi?
Hani karamsar kişilikler olsak da bazılarımız hayatla ilgili çok...
Böyle pırıl pırıl beklentilerimiz yoktur belki.
Hepimiz aynı kafada değilizdir belki ama yine de o kafada olmak isteriz, umutlu olmak isteriz belki ama işte Leaving Las Vegas filminde karşımıza gelen karakterlere nasıl bir destek
verirdik, nasıl bir omuz verirdik, nasıl bir onlarla...
Duygusal bağ kurardık.
Gerçekten bilmiyorum. Bunu size bırakıyorum.
Çok sıra dışı bir film arkadaşlar.
1995 yapımı Leaving Las Vegas.
Mike Fix'in filmi.
Sıra dışı bir film. Bugün için bile daha dün yapılmış gibi olağanüstü karakterleriyle, olağanüstü duygusal dokusuyla bize sunduğu çok ilginç duygusal, psikolojik açılımlarıyla
çok böyle Karakter odaklı bir film.
Duygusal odaklı bir film.
Hem bir aşkı anlatıyor.
Hem aşksızlığı anlatıyor.
Hem umutsuzluğu mu anlatıyor.
Ya da umuttan vazgeçmeyi mi anlatıyor.
Artık onu sizin bakış açınıza bırakıyorum.
Çok sıradışı bir film. Eğer izlemediyseniz 95 yapımı Leaving Las Vegas filmini gerçek bir drama olarak.
Tam bir drama filmi.
Tam bir drama arkadaşlar.
İzlemenizi öneriyorum.
Eskimeyen filmler dosyamızda Living Las Vegas memnuniyetle ve mutlulukla andığımız filmlerden bir tanesi.
Evet bu haftalık bu kadar arkadaşlar.
Eskimeyen filmler dosyamıza devam edeceğiz.
Başka bir dosyada başka bir hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
