
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, uzun süredir beklenen ve büyük beğeniyle karşılanan Dune Çöl Gezegeni Bölüm 2'yi incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Külliyet olarak edebiyat tarihine damgasını vuran çok önemli bir romanın uyarlaması zaten film.
1984 yılında David Lynch tarafından sinemaya uyarlanmıştı ancak pek de başarılı bir uyarlama olarak görülmemişti ve ondan sonra da özellikle hayranları tarafından uyarlanamaz olarak görülen
bu roman Donnie Villeneuve'in yönetmenliğinde sinemaya uyarlandı.
İlk bölüm Ekim 2021'de gösterime girdi ve gerçekten çok sevildi.
Hasılatı da iyiydi.
eleştiren notları da çok yüksekti ve o filmden tam 2 yıl sonra yani Ekim 2023'de bölüm 2'nin gösterime girmesi planlanmıştı ancak Hollywood'daki oyuncu grevinden dolayı
filmin gösterimi Mart 2024'de ertelenmişti söz konusu tarih geldi çattı ben de filmin gösterime girdiği ilk gün Cuma günü koşa koşa sinemaya gidip filmi izledim
Ve yani bugün anlatacağım uzun uzun ama inanın ki nasıl bir inceleme, nasıl bir sohbet sunayım size tam olarak bilemiyorum.
Çünkü üzerine konuşması zor bir film.
Bu zorluğun da temel sebebi şu ki çok büyük bir prodüksiyon.
Yani işin senaryo tarafı, teknik tarafı, roman uyarlaması tarafı, politik tarafı, mitolojik tarafı üzerine söyleyecek, konuşacak çok şey var.
Ama dün sohbetine girmeden önce de küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.
24 Şubat'ta...
Karma Radyo ve Kültür Üniversitesi Tasarım Atölyesi'nin iş birliğiyle bir podcast eğitim atölyesi düzenlenmişti.
Ben de konuşmacı olarak oraya davet edilmiştim.
Çok güzel bir etkinlik oldu.
Karma Radyo'dan Dilruba ve Reha katılımcı arkadaşlarımız.
Ortam çok iyiydi, sohbet çok iyiydi.
Güzel bir sunum yaptık diye umuyorum.
Bu organizasyona yemeği geçen herkese buradan tekrar tüm katılımcı arkadaşlara teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Şimdi gelelim dün çöl gezegenine.
Aslına bakarsanız Dün Çöl Gezegeni hayli bilinen bir alt türün bir temsilcisi.
Uzay operası deniyor bu alt türe.
Bilim kurgunun güçlü bir alt türü.
Sınırları hayli nettir.
Tarihte çok belli uzay operası filmleri var.
İlk akla gelen de zaten Star Wars'tur.
Yani o türün sınırlarını çizen, formüllerini belirleyen filmlerden bir tanesinin hatta en önde geleninin Star Wars olduğunu söyleyebiliriz.
Nedir uzay operası?
Adı üzerinde uzayda geçen.
Uzayda geçen ne demek? Birçok gezegen, birçok kültür, birçok farklı coğrafyanın içerisinde olduğu ve karakterlerin bu coğrafya içerisinde özgürce gezindiği ve gittikleri hemen her yerde Farklı
maceralara ve serüvenlere katıldıkları genellikle aksiyonlu, sürükleyici ve bir sürü böyle yan öykü, alt metin falan da barındıran yani kolay kolay herkesin niyetlenemeyeceği bir alt türdür
uzay operası. Yani hem kalem olarak hem kamera olarak diyeyim yani hem edebiyatta hem sinemada büyük prodüksiyonların karşımıza geldiği bir alt tür.
Şimdi Donnie Villeneuve karşımıza öyle bir uyarlama getirdi ki genellikle uzay operası örnekleri Gösterime girdikleri dönemin genel sinema anlayışının sürükleyicisi, taşıyıcısı
hatta belirleyicisi olurlar.
Ancak Denis Villeneuve dün Çöl Gezegeni filmiyle bugünün sinemasal eğilimlerini akış anlayışına uygulamayan bir sinemayla karşımıza geldi.
Bir kere burada Denis Villeneuve gerçekten saygıyı hak eden bir tercih ve sinemasal üslup sunmuş durumda.
Yani şu an hakim sinema anlayışı ne?
Daha çok Christopher Nolan'ın veya Marvel uyarlamalarının, DC uyarlamalarının, işte Star Wars'ların, Jurassic Park'ların, işte Göreğimiz Tehlike vesaire böyle hani en çok hasılat yapan, geniş kitlelerce sevilen, özenli
prodüksiyonların taşıdığı bir sinema anlayışı var.
Hızlı, kurgulu, akıcı, mümkün olduğunca böyle rengarenk ve zengince bir sinema sunmaya çalışan bir üslup bu genel olarak.
İşte Donnie Villeneuve sineması böyle bir sinema değil.
Neredeyse diyeceğim böyle sanat sineması seviyesinde durağan yavaş yavaş ağır ağır akan çok hızlı planlar hızlı kurgu falan içermeyen daha çok fotoğrafa ağırlık veren yani bir
nevi tarkoz kimse. antoniyonimsi ya da kübrikimsi bir görsel anlayışla karşımıza gelen bir sinema yapmaya dönebiliniyor.
Bir kere bu açıdan gerçekten ayrıcalıklı ve çok cesur bir tercihle karşımıza geliyor.
Ondan dolayı bir kere bu Dün Çöl Gezegeni günümüzün en büyük, en güçlü prodüksiyonlarından bir tanesi olmasına rağmen ana akım sinemanın bir temsilcisi değilmiş gibi davranıyor.
Bu çok önemli bir nokta. Dune'un ilk bölümünü bile izlememiş olan arkadaşların da hani bu programı dinleyebileceğini varsayaraktan kısaca bir özet geçmeye çalışayım.
Günümüzden 8 bin yıl sonra da yani 10 binli yıllarda süre giden bir öykü bu.
O zamanlar tabii artık yani insanoğlu evrene galaksiye falan açılmış.
Çok sayıda gezegende süre giden medeniyetler var ancak bir nevi monarşik bir ortam var.
Yani bir imparator var.
Her gezegende ayrı bir hanedanlık, düklük, baronluk falan var böyle.
Burada... Bilinen evrenin hakimi diye adlandırılan bir imparator var.
Bu imparatorun yanında mistik ve büyülü güçlerle politik hesaplar, stratejik hamleler yapıp evrenin yönetimini bir nevi elinde tutmaya çalışan Cenebezeritler
diye daha çok kadınlardan oluşan bir grup var.
Düğün evreninin merkezinde olan çöl gezegeni Arrakis var.
Bu çöl gezegeni Arrakis'te baharat olarak isimlendirilen o günün dünyasında çok önemli ve değerli olan çok özel bir haleseleşen madde var.
Ve bu Arrakis'in yerel bir halkı var Fremenler diye.
Çok gelişmiş çok güçlü bir ırk değil bunlar.
Ondan dolayı gezegenleri...
kendilerinden daha güçlü, daha gelişmiş başka gezegenlerdeki hanedanlar tarafından sömürülüyorlar.
İmparatorizm veriyor. Diyor ki işte sen Harkonnenler gidin, Arakis'teki baharatı siz tımar edin, bana da payımı verin, kendiniz de para kazanın falan filan.
Yani Arakis gezegeni bir nevi sömürülen bir çöl coğrafyası Dune evreninde.
Ve Fremenlerin arasında da öne çıkan özellikle iki tane karakter var.
Bir tanesi Javier Bardem'in canlandırdığı Stilgar karakteri.
Bir de Zendaya'nın canlandırdığı Çale diye bir karakter var.
Bu ikisi özellikle öne çıkıyor.
Sebeplerini söyleyeceğim. Şimdi ilk bölümü biz izlediğimizde o zamanlar gayet barbar, gayet baskıcı, şiddete ve savaşa meyilli Hakonenler diye bir hanedanlık.
Arakis gezegenini oradaki bütün baharatı onlar topluyordu ve imparator diyor ki Arkenenlere siz gidin başka bir hanedanlık gelecek.
Bu hanedanlık da işte bizim başrol karakterimiz olan Paul'ün ve ailesinin tabii işte onun hanedanlığının diyelim ait olduğu Atreides ailesi.
Paul o zaman işte babası Duke vesaire bütün hepsi imparatorun izniyle Arakis gezegenine gelmişlerdi orada yerleşmişlerdi.
Artık onlar hasat edeceklerdi bu baharatı ancak filmin yarısından sonra Oradan imparatorun emniyle giden o Harkonenler, o barbar hanedanlık tekrar Arakis'e saldırıp Atreides
ailesini, yani hanedanın liderini öldürüyorlardı.
Onun oğlu başrolümüz Paul ve annesi Lady Jessica bir şekilde kaçıyorlardı.
E nereye kaçtılar? Elbette çöle kaçtılar ve Arakis gezegeninin yerel halkı olan Fremenlere katılıyorlardı.
Şimdi Fremenler bir şekilde oranın yerel halkı olduğu için o gezegene gelen tüm hanedanlıkları, baharatı yani kendilerine ait olduğunu düşündükleri bu zenginliği sömüren
yayılmacı ve işgalci ırklar olarak görüyorlar onları.
Tabi onlara karşı da savaşıyorlar ancak onları tamamen gezegenden gönderecek kadar da güçlü ve kalabalık değiller.
İlk bölümün sonunda Paul ve annesi Jessica Fremenlerin arasına katılıyordu.
Ondan sonra filmimiz bitiyordu.
Son derece dini, son derece mitolojik için içerisinde Politika olan, savaş olan, emperyalizm olan, sömürü olan bir kahramanlık ve özellikle de tabii seçilmiş
kişi öyküsü olarak Dune hangi açıdan bakarsanız bakın çok zengin, çok güçlü ve muhteşem bir öykü zaten.
Elbette çok özenli bir prodüksiyonu hak eden bir proje bu.
Ondan dolayı da zaten Donnie Villeneuve bu projenin başına getirildi ve Donnie Villeneuve 2000'ler sonrası sinemanın bana göre en iyi ve en güçlü yönetmeni.
Bir numara diyeceğim. Çamvuk Park'la bence bu tahtı paylaşıyor.
Hani onunla birlikte diyeyim en iyi yönetmeni gerçekten.
Müthiş bir yönetmen. Düğün Çöl Gezegeni projesine hak ettiği özeni, tekniği, gücü, sinemasallığı her şeyi de vermiş bir yönetmen bence.
Şimdi burada artık ikinci filmde...
Paul ve annesi Jessica artık fremenlerin arasına karışmış durumda.
Şimdi bundan sonrasını biraz spoilerli olacak.
Filmi izlemediyseniz bundan sonrasını dinlemeyin diyeceğim ama belki hani dinlemekte bir sakınca görmezseniz ama hiçbir şey duymak istemiyorum diyorsanız sohbetin bundan sonrasını dinlemeyin lütfen.
Hani filmi izleyip dönüp dinlerseniz daha iyi olur.
Şimdi şöyle söyleyeyim fremenlerin arasına katılma sürecinde Jessica ve Paul ayrılıyorlar.
Yani Jessica'nın fremenlerin arasındaki konumu ve önemi apayrı bir şey.
Paul'ün konumu ve önemi apayrı bir şey ama şöyle bir durum var ki en başından beri zaten Fremenler Lysenel Gayit diye isimlendirdikleri bir seçilmiş kişinin gelip onları kurtaracağına
dair bir kehanete inanıyorlar.
Ve ilginç biçimde söz konusu kehaneti de zaten az önce bahsettiğim imparatorluğu politik oyunlarla yönetmeye çalışan o kadınların oluşturduğu Cenebezerit dediğimiz politik ekip
aslında bu efsaneyi biraz harlamaya çalışan bir ekip.
Çünkü zaten söz konusu seçilmiş kişiyi Kendi kontrolleri altında ortaya çıkarıp bir tür peygamber olduktan sonra da yönetmek istiyorlar zaten.
Onların öyle bir politik hesabı var.
Ve Paul'ün annesi Lady Jessica bir Jane Bezrit üyesi zaten.
Onun da böyle bazı üstün güçleri var falan.
Ondan dolayı şimdi annesi Lady Jessica Paul'ün...
Seçilmiş kişi olmasını sağlamaya çalışıyor.
Onu destekliyor. İşte gazı veriyor çevresindeki tüm fremenlere falan böyle.
Çünkü ne olacak? Kendi oğlu bir peygamber olacak.
O da politik hesaplarla onu yönetecek falan.
Yani bir anlamda annesiyle poli arasında bir açıklık oluyor bu arada.
Şimdi bu bir yanı ekiyor. İkincisi...
Filmin en önemli Fremen karakterlerinden bir tanesi Stilgar.
Zaten seçilmiş kişiye inanıyor.
Pole inanıyor. Ona hem işte ona eğitim veriyor.
Fremenlerce kabul edilmesini sağlamaya çalışıyor.
Ona kendi kültürünü öğretiyor.
Savaşmayı öğretiyor. Çölde yolunu bulmayı öğretiyor falan filan.
Ve Zendaya'nın canlandırdığı Chani karakteri var.
O önce Pol'e bir şüpheyle bakıyordu.
Çocuk bir çocuksun sen falan diyordu böyle.
Ancak onu tanıdıktan sonra Pol'e aşık oluyor.
Pol da ona aşık oluyor. Onlar sevgili oluyorlar zaten ve onunla destek olmaya devam ediyor.
Ama sürekli içten içe onun kendi kültürüyle ait biri olmamasından dolayı kabilesinin, ırkının onu kabul edip etmeyecek konusunda bir şüphesi var Çanel'in sürekli.
Ve burada şöyle de bir parantez açayım.
Fremenlerin içerisinde Stilgar'ın inandığı o Lisanel Gayip efsanesine inananlar var.
Daha böyle yaşlı, olgun ve güneyli denen muhafazakar fremenler inanıyorlar.
Daha genç kesim...
Kuzeyliler pek bu öyküye inanmıyorlar.
Yani Polo'da pek inanmıyorlar.
Öyle bir durum da var işin içerisinde.
Filmde inanılmaz güzel politik hesaplar var.
Her odak, her ayrı hanedanlık işte imparator işte fremenler onlar bunlar bir şekilde ortada bir o baharat var.
Yani çok değerli bir şey var. Herkes onun peşinde birbirinin kuyusunu kazmaya ya da onu korumaya onu elde etmeye falan çalışıyor.
Çok karmaşık ve güçlü bir öykü gerçekten.
Bu noktada halk ölenlere tekrar değinmek lazım.
İmparatorun emniyle terk ediyor gibi göründükleri Arakis'e tekrar saldırıp oranın kontrolünü ele geçiriyorlar ve Baron Harkonnen baş karakter o burada bir ikinci plana gidiyor gibi oluyor ve onun veliahtı
...Austin Butler'ın muhteşem bir şekilde canlandırdığı...
...inanılmaz bir oyunculuk ve inanılmaz bir karakter var ortada.
Fate Ruta diye yeni bir kötü adamımız var.
Böyle ürkütücü, bir de genç böyle çılgın, deli...
...çok iyi dövüşen, savaşan, acımasız falan bir kötü karakter ki...
Paul Atreides başrolümüz hani bir peygamber gibi yavaş yavaş yükseliyor ya böyle.
İşte onun bir de antitezi, onun karşıtı.
Yani işte Batman, Joker.
İşte Neo, Ajan Smith.
Değil mi? Voldemort, Harry Potter.
Hep böyle iyiyle kötü birinin negatifi, antitezi, karşıtı falan vardır ya.
İşte burada da Paul'un karşısında Fate, Ruta karakteri burada parlatılıyor.
Müthiş, çok güzel. Şimdi cenebezeritler hani evleri çaktırmadan yönetiyor falan ya böyle kim parlarsa kim öne çıkarsa onu hakimiyetlere almasına çalışıyorlar.
Yeni kötü ikon Fate Ruta karakteri yükselirken Cene Bezeretler'e biri olan Lia Sido'nun canlandırdığı Lady Margot diye bir karakteri bu Fate Ruta'nın üzerine salıyorlar diyeyim
yani. Onu sen git bir şekilde kontrolünün altına al bakın.
Bir de böyle bir politik hesap var.
İnanılmaz bir politika ağa var içerisinde arkadaşlar.
Bu kadar anlatayım yani daha anlatacak tabii bir sürü şey var da.
Özet olarak şunu söylemeye çalışayım.
İlk filmde bize Donnie Villeneuve ortamı, atmosferi, dünyayı tanıttı.
Arakes'i tanıttı, Atreides'i tanıttı, Harkonnen'leri tanıttı falan.
Ortamı tanıttı bize.
Ne vaat ettiğini gösterdi.
Ve öyküyü bir yere kadar getirdi.
Bunlar oldu bir girişi yaptık.
Bundan sonra artık izleyin gibi bir noktada bırakmıştı zaten.
Ki bence ilk film her açıdan çok iyiydi zaten.
O da muhteşem bir filmdi ama tek bir zayıflığı vardı bence.
Filmin bir finali yoktu.
Yani finali... Hem öykü olarak, hem duygusal olarak, hem dramatik olarak bir final teşkil etmiyordu bence ama buna da yapacak bir şey yoktu.
Şimdi karşımızda işte ilk film iki buçuk saat, bu film iki buçuk saatten uzun.
Yani yaklaşık beş saatlik bir film var diyelim hani ikisini bir film olarak düşünecek olursak.
Ki ilk film birinci romanın yarısıydı.
Bu da yarısı yani biz iki filmde ilk romanın uyarlamasını izlemiş olduk ama görüyorum ki ilk roman zaten...
Bir filme sığamayacak bir romanmış bir öyküymüş.
Ondan dolayı ilk filmin bitişinin tam da bir final teşkili etmiyor hissini yaratması ilk filmin bir kötü tarafı olarak da görülmemeli bence yani öyle söyleyeyim.
İlk filmde bir seçilmiş kişi bir kahramanın doğuşu hikayesinin başlangıcını vermişti.
İşte bu filmde tam olarak seçilmiş kişinin ortaya çıkışı rüştünü ispat etmesi ve ondan beklenenleri yapması bir anlamda.
Ancak bu yükseliş hikayesinin Dune evreni içerisinde ne anlama geldiğini anlatmak gibi bir misyon ve görev üstlenmiş durumda ikinci bölüm.
Ve bence bunu mükemmelen yapıyor.
Şimdi sinema tarihinde geçmişte bir sürü seçilmiş kişi öyküsü izledik.
Yani işte Star Wars, Luke Skywalker, Matrix, Neo, Harry Potter, Harry tabii ki, Frodo, Yüzüklerin Efendisi.
Bunların hepsi bir seçilmiş kişi hikayesi, bir kahraman hikayesi.
Tırnak için yani peygamber demek çok abartılı olacak bir ilke ama Dune'da tabii öyle bir coğrafyadayız.
Öyle bir ülkede olduğumuz için pole bir tür peygamber de diyebiliriz.
Yani yol gösterici deniyor mesela filmde.
Bunlara benziyor zaten.
Bir şekilde yakın bir formülü uyguluyor.
Çok böyle basma kanıt değil hiçbir şekilde Dune.
Yani o seçilmiş kişi hikayelerinin yeni bir kopyası falan gibi bir şey demek çok haksızlık olur.
Çok kendine has bir atmosfer ve dünya kuruyor.
Ancak şu noktayı belirtmem lazım.
Bir seçilmiş kişi olarak Pol'ün geçmiş seçilmiş kişilerin hepsinden bir farkı var.
Bir özelliği var ki dün çöl gezegenini ve özellikle Pol Atreides karakterini özel kılan noktalardan bir tanesi bu.
Bu da ne biliyor musunuz arkadaşlar? Geçmişteki seçilmiş kişiler.
Ya seçilmiş kişi olma böyle doğal olarak otomatik olarak oluyorlardı yani.
Bunun üzerine çok akıl yürütmüyorlardı.
Mesela Luke Skywalker böyledir.
O işte galaksiyi kurtarır tamam kurtardı oldu bitti.
Bunun üzerine çok felsefi duygusal bir çatışma yaşamaz.
Matrix'teki Neo karakteri ise mesela hep şüphe içindedir.
Acaba ben miyim? Yapabilecek miyim?
Olacak mı? Eyvah Trinity'yi kaybedeceğim.
Yok istemiyorum ama mecburum ne yapsam falan.
Bir şüphe böyle bir tedirginlik.
Mesela Harry Potter. O da çok emin değildir içinde bir intikam duygusu vardır falan ama bir yandan da korkmaktadır falan.
Yani şimdi hepsinin bir tedirgin edici tarafı var ya da bu konu üzerine çok kafa yormuyorlar.
Paul'ün ayrıca da ne biliyor musunuz?
Üzerine yüklenen seçilmiş kişi misyonunu tamamen anlamış tamamen kabullenmiş.
Bunun başına neler getireceğini, gelecekte nasıl bir anlamlar sunacağını ve nasıl bir öyküyle karşı karşıya kalacağını sanki daha bunlar hani hiçbiri gerçekleşmeden anlamış, özümsemiş
ve bunu istemeyen ancak yine de yapmak zorunda kalan bir karakter olarak karşımıza çıkmış Paul.
Bu açıdan film ayrıcalık teşkil ediyor.
Tekrar söylüyorum Paul bir seçilmiş kişi ve bir peygamber olmak istemiyor.
İstememe sebebinin bunun ne anlama geleceğini daha doğrusu çok da iyi bir anlama gelmeyeceğini düşünüyor.
Öyle söyleyeyim. Bunun sebebini açıklamayayım.
Çok uzun sebepler var. Temel sebep politik.
Bunu istemiyor.
Ondan dolayı da yapmamaya çalışıyor ama başka çaresi kalmıyor.
Çünkü arasına girdiği ve artık bir bireyi olduğu fremenler.
Ondan bunu bekliyor ve onların hem gerçek bir biri hem yol göstericisi olabilmek için onların bu kehanetini bu beklentisini gerçekleştirmek zorunda.
Bakınız burada seçilmiş kişinin üzerindeki dramatik çatışma gerçekten muhteşem.
Şöyle söyleyeyim hani diyorum öykü olarak metin olarak senaryo olarak falan muhteşem bir film var karşımızda nefis yani.
Elbette bu güzelliği de tamamen Frank Herbert'in olağanüstü romanına bağlamak hiç de yanlış bir tespit olmayacaktır.
Şimdi Arrakis'in yerel halkı olan Fremenleri ilk filmde çok az görmüştük.
Bu filmde artık onların siç diyorlar.
Yaşadıkları yerler mağaralar falan yerin altında böyle dağların tepelerin içerisinde yaşam alanları bunlar.
İlk filmde bunları hiç görmemiştik adı geçiyordu sadece.
Burada oraları görüyoruz ve Fremenler gerçekten muhteşem bir kültürmüş.
Yani kılık kıyafetleri, inanışları, yaşam tarzları, yemeleri, içmeleri, kişisel ilişkileri, dilleri falan.
çok derin, çok kadim ve köklü bir kültür oldukları o kadar belli ki o açıdan film müthiş.
Nefis bir fremen kültürü var filmde.
Seçilmiş kişi olmak istemeyen bir seçilmişin öyküsünü anlatırken Dune bir anlamda ve bir kahramanlık hikayesi gibi akıyor ama işin merkezine o sadece Paul'ün kahramanlığını ve seçilmiş
kişi olma öyküsünü almıyor.
Çünkü Filmde o kadar fazla yankı zaten dönemin bu konuda açıklaması varmış.
Yani tamam Polin hikayesini anlatıyor gibiyiz ama.
Tam merkezde o olsun da sadece onun öyküsünü anlatalım.
Her şey onun çevresinde gelişsin gibi bir yapı kurmamış film.
O açıdan çok zengin gerçekten.
Bir sürü yan karakter var.
Her yan karakterin ayrı bir öyküsü var.
Ayrı bir mücadelesi var.
İlk filmde sadece adı geçen bir imparator vardı.
Burada hiç görmemiştik. Bu filmde neredeyse film imparatorla başladı.
Yani ilk sahnelerde daha imparatoru gördük.
Ve o imparatorun kızı Florence Pugh'un canlandırdığı Irulan diye bir karakter var.
Zaten bir Cenab-ı Ezeret cadısı diyelim, üyesi.
Bir imparatorun istemleri, politik hesapları vs.
var. Bir onun kızının var, bir Cenab-ı Ezeretlerin var, Harkonenlerin var, Atreideslerin var, Fremenlerin var.
Ya o kadar karmaşık bir öykü ki yani bu öykü işte Pol'ün yükseliş öyküsü, bir seçilmiş öyküsü falan.
Demek gerçekten çok büyük haksızlık olur.
Çok zengin bir dünya olduğu için herkesin hikayesini de mümkün olduğunca alan ve zaman ayırmaya çalışan ve herkesin hikayesini de hakkıyla anlatan bir film olmuş Dün Çöl Gezegeni.
Ve bu noktada şuna dikkat çekmek istiyorum.
Genelde birçok öyküyü bir arada anlatmaya çalışan filmler günümüz hakim sinema eğilimlerinde olduğu gibi biraz hızlı akar.
Yani onu da anlatayım, bunu da anlatayım, şunu da anlatayım.
Bunu iyi yapıyorlar zaten. Bunun kötü bir anlatım biçimi olduğunu iddia etmiyorum ama Burada Donnie Villeneuve inanılmaz biçimde hiç de hızlı akan bir film yapmamış.
Bunu yapmamayı başarmış diyeyim.
Hem de bir sürü hikayeyi, yan karakteri, yan öyküyü anlatabilmiş.
Ancak böyle sanat filmi gibi daha sakin, daha yavaş yavaş akan, kurgudan çok fotoğrafa öncelik verebilen inanılmaz bir akış dinamiği yakalamayı başarmış.
Bunu nasıl yapmış? Çok farklı bir şey.
Günümüzde böyle bir film yok.
Bu kadar. ana akım, bu kadar uzay operası, bu kadar gişemsi, bu kadar geniş kitlelere hitap etmeye çalışan, epik bir film anlatırken, bu kadar sakin, soğukkanlı,
ağır ağır bir anlatım üslubu benimseyen bir film izlemek gerçekten inanılmaz arkadaşlar.
Bakınız bu çok zor bir şey.
Dönem Ünlü bunu başarmış.
Kurguyu değil, fotoğrafa ağırlık veren dedim ya.
Şöyle ki filmde inanılmaz kadrajlar var.
İnanılmaz fotoğraflar var.
O çöl coğrafyasını öyle güzel resmetmiş ki Denis Villeneuve.
Yani filmden herhangi bir kareyi alın tablo olarak duvarınıza yasın.
O kadar güzel anlar var.
Ve ilginç biçimde filmin görüntü yönetimi inanılmaz iyi.
Direkt Oscar'lık. Karşısında nasıl rakipler olur bilmiyorum ama günümüz için zirve teşkil edecek bir.
Yani teknik işçiliği var filmin.
Görüntü yönetimi de olağanüstü.
Ve özellikle şuna dikkat çekeceğim.
hiçbir karede ve kadrajda üçten fazla renk gördüğümü hatırlamıyorum.
Çok ihtişamlı bir film yani.
Ama rengarenk böyle cıvıl cıvıl falan bir film değil.
Son derecede sade.
Kadrajları çok fazla renkle, çok fazla nesneyle, objeyle doldurmamışlar.
Çok az şey var yani kadrajlarda.
İşte bir karakter, bir kum tepesinin çizgisi ve arkada kum manzarası.
O kadar. Ve gökyüzü falan böyle çok az nesne var.
Yani bir nevi minimalist bir fotoğraf anlayışı var filmde.
Bu da çok zor bulunur bir şey gerçekten.
O açıdan da çok özel bir film.
Görseli de çok özel bence.
Şunu da mutlaka belirtmem lazım.
Ses işçiliği inanılmaz.
Bakınız çok arkada kalan bir konu gibi görünür ama inanamadım.
Yani filmi izlerken bazen kulağıma gelen seslerin özeninden, inceliğinden görüntüleri kaçırdığım oldu.
Ben diyorum bakın övüyorum, övüyorum.
Gerçekten arkadaşlar bir zayıf yanını bulamıyorum filmin.
Bence Dün Çöl Gezegeni bölüm 2 yani başyapıt seviyesinde bir film.
Star Wars neyse, Yüzüklerin Efendisi neyse, Matrix neyse.
O filmlerin o zamanki gücü, etkisi neyse bugün için Dune Çöl Gezegeni bölüm 2 o kadar özel, o kadar güçlü, o kadar muhteşem bir film.
Gelecek nesillere kalacak bir film bence.
Yani günümüzden işte 10 sene sonra, 20 sene sonra falan o zamanın sinema severleri bizleri Dune'ı sinemada izlemiş şanslı nesil olarak anacaklar bence.
Buna inanıyorum ben. Geleceğe kalacak bir film ve seri olduğunu düşünüyorum Dune Çöl Gezegeni'nin.
Yani mutlaka izleyin diyorum herhalde artık ya bu kadar övdükten sonra.
Ben çok etkilendim, çok bayıldım yani.
İzlediğimden beri filmden çıkamıyorum.
Yani ne kadar övsem az bu kadar bir inceleme sunmuş olayım ya.
İnanın ki böyle iki saatlik bu programı yapabilirim yani.
Karakterlere insem, yan ekülere insem falan.
Ya filmde hadi şunu da söyleyeyim.
Notumu almışım bu arada. Filmde inanılmaz bir mitoloji ve din var.
Bakınız zaten bu Frank Herbert'in romanında zaten dile getirilmiş bir konudur ki çöl coğrafyasında geçiyor ya film direkt günümüz batılı emperyalist güçlerin yani işte Amerika'nın Avrupa'nın falan.
İslam coğrafyasında özellikle petrolün bulunduğu Orta Doğu'yu sömürmesi olarak algılanmıştır zaten.
Bu çok net. Yani işte başka yerlerden birileri gelip çöldeki değerli bir şey alıyorlar.
Ne anladınız? İşte Amerika gelip de Irak'taki, Arabistan'daki petrolü alıyor.
Bu çok net. Kapitalizm, emperyalizm, yayılmacılık alt metni var zaten filmde.
Ama bir savaş filmi ama bu kadar fantastik bir öykü de bu kadar...
Güncel politika baya günümüzü anlatıyor gibi yani sonuçta ne bileyim 50-70 yılı özetleyen bir politik alt metni var.
Filmin inanılmaz ama bir yandan da mitoloji böyle işte efsane, kahramanlar falan.
Ve Paul öyle bir kahraman ki birçok kahramanda bu var zaten.
Yani Neo mesela Trinity'nin öldüğünü rüyasında görüyordu mesela geleceği görüyor.
İşte aynı şey Paul'de de var o da geleceği görüyor.
Ama geleceği görürken gördüklerinin...
Ne kadar gerçeklik. Ölmüş bir karakterin kendisine tavsiye verdiğini görüyor.
Bu gelecek değil ki. İlk filmin freninde Camis diye bir ara kisli karakterle dövüşüp savaşıyordu falan.
Bu bölümde onu rüyasında görüyor.
O ona akıl veriyor. Şöyle yap böyle yap falan diyor.
Bu geleceği görmek de değil.
İşin içinde çok derin bir mitoloji ve doğaüstü bir taraf da var.
Film aynı zamanda bir fantezi.
Sadece bilim kurgu değil yani.
Ondan dolayı çok zengin bir film arkadaşlar.
Diyorum yani abartmış olmayayım elbette zevkleri bir şey demiyorum.
Yani izleyip de ne bileyim bu filmi o kadar övüldüğü kadar da başarılı bulmayacak sinema severler elbette vardır olabilir.
Benim şahsi fikrim...
Olağanüstü bir film olduğunun önünde.
Umarım bu başarabilmişimdir filmi size özetlemeyi.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
