
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta Sinematriste, Cem Yılmaz'ın son filmi Do Not Disturb'ü ve film üzerinden Cem Yılmaz'ı incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Mümkün olduğunca böyle inceleyici ve Cem Yılmaz'ın bütün kariyerine dikkate alan bir sohbet gerçekleştirmeye çalışmıştım.
Ve o programı şöyle bitirmiştim.
Demiştim ki bakalım bundan sonra ne yapacak?
Birkaç farklı açıdan Cem Yılmaz'ın bundan sonra ne yapacağı önem arz ediyordu.
Aslında bütün sinemacılar için, bütün tırnak içinde meşhurlar için önemli bir şeydir.
Bundan sonra ne yapacak? Ama Cem Yılmaz için biraz farklı bir durum var.
Ondan da bugün bahsetmeye çalışacağım ama...
Önce şu Do Not Disturb'i size bir özetlemeye çalışayım.
Ve peşinen de söyleyeyim spoilerli bir inceleme olmak zorunda.
Mümkün olursa eğer filmi izledikten sonra sohbeti dinlemeniz daha iyi olur.
Ama yok ben illa da dinlerim diyorsanız.
Siz bilirsiniz filmde ufak tefek sürprizler var ama.
Bence o sürprizleri görmek ya da bizlerin farkında olmak çok da filmi izleme dinamiğinizi etkilemeyecektir.
Şöyle söyleyeyim şimdi Do Not Disturb birçok açıdan günceli yakalayan.
Cem Yılmaz'ın en büyük problemlerinden bir tanesi buydu.
Ben eski dediğim gibi o Cem Yılmaz üzerine yaptığım programda bundan bahsetmiştim.
Yani Cem Yılmaz biraz halktan koptu, biraz güncelden koptu, sosyal medyadan biraz koptu ve bu durum onun kariyerini onu aşağı çekiyor demiştim.
Şimdi Cem Yılmaz'ın o güncelden kopma özellikle sosyal medyadan uzak durma gibi eğilimlerini aştığını görüyoruz.
Çünkü bu filmde bariz bir şekilde...
Sosyal medya var. Sosyal medyanın insan üzerine etkileri var.
İşte pandemi var falan böyle gayet güncel hani çok böyle günümüzde geçtiği içerisinde bulunduğumuz.
Türkiye'de geçtiği çok belli olan bir film olduğu için Do Not Disturb bence Cem Yılmaz'ın kariyerinde ayrı bir nokta teşkil ediyor.
Güzel bir noktada duruyor. Şöyle ki burada Isaac diye bir karakter var ve bu Isaac zaten kara komik filmlerde anlatılan dört hikayenin bir tanesinin baş karakteriydi.
İyi de bir karakterdi.
Birçok kişiye göre kara komik filmlerde ki en iyi karakter ve anlatılan en iyi öykü Isaac'ti ve Isaac'in öyküsüydü.
Onun üzerine bir film, kocaman bir uzun metre film yapmış Cem Yılmaz.
Şöyle. Isaac Loser dediğimiz kaybeden karakter olarak adlandırabileceğimiz bir tip ve annesiyle yaşıyor.
Pandemide işini kaybetmiş. 2 yıl boyunca işte pandemi döneminde bir odanın içerisinde zaman geçirip baya böyle biraz da Instagram etkisiyle kendinden çıkmış biraz yapaylaşmaya başlamış bir karakter ve Artık
işte pandeminin sonuna doğru bir otelde gece resepsiyonu işi buluyor.
Orada da ona benzer birkaç başka kaybeden diyebileceğimiz karakter var.
Onlarla işte tanışıyor, belli ilişkiler kuruyor.
Yeşil çamvari ki yarı komik, yarı dramatik bir karakter dramı, karakter komedisi gibi ilerleyen film bir noktadan sonra bir görelim öyküsüne, tedirgin edici, böyle kaygan zeminde süre
giden bir karakter dönüşümü öyküsüne evriliyor.
Kabaca Don't Disturb böyle bir film hemen hemen tamamı...
bir otelde ve bir otelin işte önündeki sokakta falan bir eczanede falan geçiyor bile.
Çok dar alanda kısa paslaşma filmi.
Diyebiliriz Do Not Disturb için süresi pek de kısa değil.
Yaklaşık 2 saatlik bir süresi var.
Produksiyon olarak bir Cem Yılmaz filmi için Küçük bir prodüksiyon sayılabilir.
Yani çok fazla karakter yok, çok fazla set yok.
Çok yüksek bütçeli falan bir film değil.
Daha mütevazi bir film ve aslında bir gişe filmi bile demek.
Genel olarak şimdi Türkiye'nin en fazla asılat yapan filmlerinin bazılarına imza atmış bir isim olduğu için Cem Yılmaz.
Cem Yılmaz kariyerinde o eski işte Goralar, Aroklar, Yahşi Batılar falan o yapıdan bayağı daha kurtulmuş.
Biraz daha sanat filmi diyemesek de yarı art house, yarı sanat filmi, yarı gişe filmi gibi arada duran bir film olmuştu Unattı Stört.
Biraz daha kişisel bir proje gibi görünüyordu.
Böyle ilgi çekici bir proje olduğunu düşünüyorum.
Şöyle söyleyeyim şimdi nasıl bir film peki?
O kaybeden ve hayata tekrar tutunmaya çalışan Isaac karakteri üzerinden ve ona benzer başka loser karakterlerin ilişkileri açısından bakarsak o filmin ilk yarısı fena değil güzel.
Kah güldürüyor kah hüzünlendiriyor güzel replikler var güzel bir akış var güzel anlar var sohbetler var orada güzel.
Ancak ikinci kısımda gerçeklik zemininin ortadan kalktığı, biraz gerilimleştiği, böyle ortamın, atmosferin, duygunun dramdan gerilime kaydığı kısımlarda film ne yazık
ki aksıyor, çizgisini tutamıyor.
Ve en özet haliyle diyebilirim ki niyetlendiğine yaklaşan ama onu başaramayan bir film haline geliyordu Unattı Stör.
Çünkü o ilk bölümdeki karakter dramı yapısı esnekliğe geliyor.
Bazı sahneleri uzatabilirsiniz, karakterlerinize biraz yer açabilirsiniz.
Öyküyü bir kenara bırakıp karakterin bir tanesine yatırım yapabilirsiniz falan.
Yani öykü akışında bir esnekliği, bir rahat bir yapıyı, rahat bir anlatımı kaldıran bir türdür karakter draması.
Ama gerilimde...
çok daha düzgün akan, fazla hiçbir şey olmayan, kafa karıştırıcı hiçbir şey olmayan bir yapı gerektiriyor.
Gerilim sineması ve Cem Yılmaz bu noktada gerçekten iyi bir işe imza atamamış ve özellikle de filmin aksamasının temel sebebi senaryo.
Şimdi Cem Yılmaz hani bugüne kadar yaptığı filmlerin çok büyük bir çoğunluğunun senaryosunu da kendi yazdı.
Önce işte hiç yönetmenlik yapmıyordu zaten.
Sonra ortak yönetmenlik yapmaya başladı ve son filmlerinde de artık tamamen yönetmenlik koltuğunu üstlendi.
Bence yönetmen olarak ortalama fena değil.
Projeleri hani yeterince düzgün biçimde çekiyor.
Karakter yönetimi iyi, oyuncu yönetimi iyi.
Onlarda sıkıntı yok ancak...
1- Akışları pek iyi değil.
Hemen hemen her filminde gereksiz sahneler, fazla uzatılmış sahneler...
Ve o filmin ana çizgisini yaralayan bir akış dinamiği var.
Bu bir. İkincisi. Ve ne yazık ki bence Cem Yılmaz.
Hani artık kaç film yazdı?
10 tane mi? 15 tane mi? Hiçbir zaman iyi bir senarist olamadı bence Cem Yılmaz.
Hala filmlerinin en büyük sorunu senaryolarında.
Ve bu senaryo akışındaki sıkıntıyı da Do Not Disturb'ün az önce söylediğim gibi tam ikinci kısmında çok net biçimde görüyorsunuz.
Filmde gereksiz bir sürü şey var.
Kafa karıştırıcı bir sürü şey var ve filmin o gerilim yapısının ana çizgisini ilerletici yapı, o ana çizgi birçok noktada sekteye uğruyor.
Bakın biraz daha detay vereyim.
Şöyle ki hani ortada bir gizem vardır, bir belirsizlik vardır.
Yani bir sürpriz olacak belli. Yani ortada bir gerçeklik kayması var.
Film akacak, akacak, akacak, gerilim akacak, akacak, yükselecek, yükselecek, yükselecek, patlayacak.
Bu gerilim sineması formülü ta 1930'larda, 40'larda Alfred Hitchcock'un icat ettiği bir akış dinamiği.
O zamandan bugüne kadar neredeyse hiç değişmeden kullanılıyor ve çalışıyor da.
Yani en güncel gerilim filmlerinin bakın hala aynı formül geçerli.
İşte Cem Yılmaz bu formülü doğru biçimde uygulayamayan bir senarist.
Filmde mesela Cem Yılmaz bir karakteri silah ile çekiyor, vuruyor.
Film oraya geliyor, geliyor, geliyor.
O bir patlama anı. Ondan sonra o karakterin başında bir şeyler konuşmaya başlıyor.
Şimdi sen o patlama anının ardına böyle sohbetkar bir sahne bir kısım koyarsan o vuruma gitti güme.
Şimdi o bir final teşkil etmesi lazım.
Şunu düşünsenize mesela Matrix'te işte Neo Matrix'in kodunu görmeye başlıyordu da Ajan Smith ona saldırıyor vuruyor vuruyor böyle tek koluyla onu savuşturuyordu falan.
Sonra işte bir tekme atıp yolluyordu ya mesela.
Şimdi bakın o bir patlama anıydı.
Orada sohbet etmeye başladıklarını düşünsenize ne olur o.
Patlama anı. Gitti.
Hani o sahne sanki başka bir şey için oluyor.
O silahla vurma başka bir şeye hizmet ediyor gibi oluyor.
Ondan sonra mesela işte bir karakterin bir tanesi bir yere kaçıyor.
Cem Yılmaz bir karakteri kaçırtacak.
İşte bu koridordan ben arka taraftan çıkacağım diyor.
Koşa koşa gidiyor. Aa arkada kapı yok çıkamıyorum.
Yani orası çıkmaz sokakmış.
Aa güzel sürpriz.
Ee ne olacak diyoruz. Ondan sonra başka bir şey oluyor.
E o ne oldu hani o sürpriz anlamını kaybetti.
Bir noktada Cem Yılmaz bir Instagram fenomeni bir kadını sürekli takip ediyordu.
İşte onun anlattıklarını çok şey kabul ediyor böyle gerçek gibi hayatın şifresi gibi nasıl davranması nasıl yaşaması gerektiğine dair dersler gibi kabul ediyor o Instagram konuşmalarını falan.
Şimdi sonra o kadınla ilgili halüsinasyonlar görmeye başlıyor.
Ama o kadının birçok bakımlı çıkıcı seksi halini görüyor.
Bir paspal halini görüyor.
Sonra anlıyor ki meğersem o kadın yokmuş.
Şimdi bakın üst üste 2-3 tane sürpriz geliyor.
Sonra Cem Yılmaz kendini camdan aşağı atıyor falan.
Arabanın üzerine düşüyor. Sonra arabanın üzerinden kalkıp böyle poposunu tuta tuta konuşmaya başlıyor.
Şimdi ne oldu? Yine aynı şey oldu.
Bir sürpriz geldi. Bir patlama anı geldi.
Sonra ortada hiçbir şey yokmuş gibi o patlama anının ardından film...
Devam etmeye başladı. Bir zirve gördü ama o zirvenin bir anlamı olmadı.
Yani o zirve sanki başka bir şeye hizmet ediyormuş gibi oldu.
Şimdi bakın bütün bu verdiğim örnekler ve dediğim gibi filmin ikinci bölümünün o gerilim yapısı, o temel gerilim sineması, Arfet İçkok'un gremeri dediğimiz o gerilim yapısını hiçbir
şekilde kullanamamış bir film.
Neresine takılacağımızı bilemiyoruz.
Üst üste bir sürü sürpriz geliyor.
Hangi sürprizin... Esas patlama noktası, hangi sürprizin esas final, hangi sürprizin bizim için zirve teşkil ettiğini hiçbir şekilde anlayamadığımız, hiçbir şekilde çözümleyemediğimiz karmakarışık
bir yapı arz ediyor film.
Normal şartlarda gerilim sinemasının formüllerini bilen ve ona hakim olan bir senarist asla böyle bir senaryo yazmaz.
Türk sinemasında da bir sürü güzel gerilim filmi var.
Ama bir sürü demeyeyim hani birkaç tane diyeyim en azından iyi gerilim filmi var.
Mesela işte Reha Erdem'in Kaç Para Kaç filmi mesela mükemmel bir gerilim filmidir.
Mükemmel yani dünya standartlarında nefis bir gerilim filmi.
Düşünsel hatta böyle felsefik psikolojik açılımları olan bir gerilim filmi.
Buyurun açın izleyin. Gerilim artıyor artıyor.
Sonunda öyle güzel patlıyor ki mesela.
Tam bir boşalma yaşıyorsunuz.
Tam orgazm denebilir yani o filmin finali için.
Mükemmel bir final. İşte Cem Yılmaz'ın filminde bu temizlik, bu gerilim yapısı formülü, bu izleyiciyi hazırlayıp, yükseltip, yükseltip, yükseltip, patlatıp.
Duygusal arınma yaşama noktasına getirme formülü hiçbir şekilde çalışmıyor.
Yani gerçekten böyle olmamış yani onu niyetlemiş ama olmamış.
Şimdi bu ne anlama geliyor Cem Yılmaz'ın kariyeri için ya da neden böyle?
Yani artık kaçıncı filmini yapan senaristlikten, oyunculuktan, yapımcılıktan, yönetmenlikten artık tüm koltuklara oturmuş Cem Yılmaz.
Nasıl böyle...
formüllere uymayan, tam olarak çalışmayan, işlemeyen bir filme imza atıyor.
Neden biliyor musunuz arkadaşlar? Görebildiğim kadarıyla diyorum.
Sebebini size söyleyeyim.
Ben oldumculuk.
Her şeyi ben yapacağım.
Cılık bu. Başka bir açıklaması olduğunu gerçekten düşünmüyorum.
Senaryoyu yazan Cem Yılmaz.
Yöneten Cem Yılmaz.
Oynayan Cem Yılmaz.
İşte ortak yapımcı Cem Yılmaz.
Müzikleri yapıyor Cem...
Çok zor bir şey bu.
Yani sinema tarihinde bile bir filme bu kadar nasıl diyeyim tüm koltuklara kendisi oturup da filmin tüm dokusunu, duygusunu, öyküsünü, senaryosunu, akışını, oyuncularını, karakterlerini,
görsel dokusunu ya her şeyine tek başıma karar vereceğim de ortaya harika bir şey çıkaracağım.
diye niyetlenip de bunu başaran sinemacı sayısı gerçekten çok az.
Mesela Woody Allen'dan örnek vereyim.
Woody Allen sinema tarihinin en büyük sinemacılarından en azından kendi alanında mizah olarak komedi olarak işte felsefi eleştiri olarak karakter açılımı falan gibi isimlendirebiliriz yani onun yaptığı sinemayı.
Mesela Woody Allen bile çoğu filmi iyi değil.
En iyi filmlerini işte 70'lerde 90'larda 80'lerde falan yaptı.
Yakın dönemden filmlerinin büyük çoğunluğu Gerçekten iyi değil.
Çünkü yine hep aynı formül, aynı şeyi yapıyor.
Bir kısırlık var, bir vasatlık var falan.
Her şeyi kendi yapıyor. Temel sebep o.
Bakın yani Stanley Kubrick'ler, işte Alfred Hitchcock'lar.
Hani hangi büyük ustaya gideyim ki?
Yani hiçbiri her şeyi kendisi yapmıyor.
Yanlarında sağlam sedaristler var, sağlam yapımcılar var.
Başka yönetmen dostları var falan filan.
Her şeyi ben yapacağımcılık hiç doğru bir şey değil.
Ve Cem Yılmaz tam olarak...
Bu tuzağa düşüyor. Az önce ne dedim?
Gerçekten gerilim sinemasının formüllerine, akış dinamiklerine hakim bir senarist böyle bir senaryo yazmaz, yazamaz.
Yani bunun çalışmayacağını kağıt üzerinde bilir.
Kaç patlama noktası olur ki bir gerilim filminde?
Ya da birkaç patlama noktası olacaksa da...
Bunların arasında bir dramatik boşluklar olur, bir şey olur.
Yani onun bir akışı var.
Yani burada size özetlemem çok zor.
Ama işte Cem Yılmaz'ın filminde bu çalışmamış, gerçekten çalışmamış, olmamış.
Film bittiğinde o gerilim sinemasının finalinden sonra yaşadığımız o rahatlamayı, o arınmayı kesinlikle yaşamıyoruz bu filmde.
Ve dediğim gibi bunun sebebi senaryo.
Filmin yönetmenliği kötü değil.
Çok iyi değil ama iyi.
Tabi görüntü yönetmeniyle birlikte karar vermiştir buna muhtemelen Cem Yılmaz ama.
Türk sineması görseli için klasik bir görselliği yok.
Hayli karanlık. Çok dramatik ışık kullanılmış.
Biraz böyle Jean-Pierre Juné ile Pedro Almodovar arası bir görsel dokusu var filmin.
Bu çok güzel bence. Filmin kamera açıları, kurgusu...
Patlamaları falan böyle o halüsinasyon sahnelerinde bir oraya geçiyor bir buraya geçiyor falan.
Güzel filmin atmosferi de güzel.
Oyuncu yönetimi çok iyi Cem Yılmaz'ın bence.
Genel olarak filmin oyunculuklarının pek sıkıntılı olduğunu düşünmüyorum.
Filmde sürekli tiratlar var.
Kameranın sabit olduğu bir karakterin uzun uzun konuştuğu sahneler anlar var.
Şimdi normalde birçok yönetmen aslında bu kadar uzun konuşmalara sahneler ayırmaz.
Karakterler genelde karşılıklı konuşur ve çoğunlukla bu sahneler...
Açı karşı açı tekniğiyle görselleştirilir ve kurgulanır.
Cem Yılmaz böyle yapmıyor. Cem Yılmaz kamerayı koyuyor karakterin karşısına.
Karakter uzun uzun konuşuyor böyle.
1950'lerin İtalyan yeni gerçekçiliği filmleri gibi.
Roberto Rossellini filmlerinde bu vardır.
Açı karşı açı değil.
Tek plan. Böyle kamerayı karşıya koyuyor.
Karakterleri de kameranın karşısına koyuyor.
Karakterler birbiriyle konuşuyorlar.
Şimdi bu gerçekten akıcı ve çok izlemesi çok keyifli bir anlatı biçimi değil.
Bir konuşma, diyalog, sahne biçimi değil bu gerçekten.
O sahnelerin zayıflığını size nereden göstereyim?
Bakın şuradan göstereyim. Cem Yılmaz'ın gözden kaçırdığı bir şey olduğunu düşünüyorum.
İki karakteri gösteriyor Cem Yılmaz mesela.
Biri sürekli konuşuyor ya böyle. Bir dakika konuşuyor mesela.
Öteki karaktere bakın. Öteki karakterin ya tamamen figüran.
Hiçbir anlamı olmuyor. Böyle duruyor karakter orada.
Ya o karakterin o çekimde o sahnede bir anlamı yoksa sadece dinliyorsa o karakterin orada ne işi var?
Niye onu kadraja alıyorsun? Mesela bariz bir yönetmenlik eksikliği.
Hatta o karakterler bence boşa düşüyor.
Böyle duruyorlar yani oynamıyorlar da gerçekten böyle manken gibi duruyor ya karakterler.
Ya abi o niye kadraja alıyor o karakter?
Çünkü bir karakter bir şey anlattığında bir tirat attığında karşısındakinin tepkisi önemli değil mi?
Böyle bağırıp çağırsam mesela bir karakter olarak karşımdaki karaktere, karşımdaki hiçbir mimik vermeden, hiçbir duygu vermeden dümdüz durursa ne olur?
Benim o tiradımın, o duygusal patlamamın, o anlattıklarımın, söylediklerimin hiçbir anlamı olmuyor gibi olur değil mi?
Çünkü neticede filmde karşımdaki karaktere hitaben konuşuyorum.
İşte filmde böyle anlar var.
Böyle eksiklikler var diyeyim.
Yönetmenlik eksiklikleri var.
Çünkü o kadar uzun tiratlar Cem Yılmaz'ın hani atmaktan ve attırmaktan keyif alacağı bir şey olsa da normalde bir özellikle bir gerilim filmi için iyi bir şey değil bu.
Gerçekten iyi bir şey değil. Akmıyor çünkü film.
Şimdi ne dedim? Her şeyi Cem Yılmaz yapıyor.
Bunun temel sebebi bu.
İşte... Buradan da şu noktaya geleceğim.
Donut Disturb projesinin başına dönecek olursak.
Diyelim ki Cem Yılmaz kara komik filmlerdeki Aysek karakteri üzerine bir film yapacak.
Nasıl bir film? Böyle bir film. Ben şunu sormak isterdim Cem Yılmaz'a.
Ya Cem abi niye böyle bir proje yapıyorsun?
Cem Yılmaz... Ta yani işte Leman mizahını stand-up'a taşımış, oradan Türk sinemasının en büyük bütçeli komedi bilim kurgu filmlerini yapmış.
Yani sinemaya başladığı dönemler için ve sinemadan önceki kariyeri için hiç kimsenin yapmadığı şeyler yapmış bir sanatçı Cem Yılmaz, bir oyuncu, bir komedyen.
Ya hep kendine az şeyler yapmış.
Tamam bu illa böyle devam etmek zorunda değil belki ama farklı bir şeyler beklediğimiz bir isim Cem Yılmaz.
Ama Doğunat Düstöp projesi gerçekten birçok kişinin yapabileceği bir şey.
Özel bir film değil bir özelliği yok.
İster dünya sineması için ister Türk sineması için yani daha ortalama bir yönetmen, ortalama bir senarist, ortalama bir ekip ve makul bir bütçeyle Herkesin demeyeceğim
ama birçok başka ismin de ortaya çıkarabileceği bir proje Do Not Disturb.
Yani Cem Yılmaz'ı ya şöyle söyleyeyim atıyorum ben bir senaryo yazdım Do Not Disturb diye.
Götürdüm işte Cem Yılmaz'a diyelim ki abi bak senin işte kara komik filmlerdeki şu karakter üzerine ben böyle bir uzun mesaj yazdım.
Ne diyorsun? Açıp Cem Yılmaz o senaryoyu okusa ya en fazla şunu demesini beklerim.
Yani ne bileyim ya Görkemciğim fena değil ama yok ya beni öyle yani çok da heyecanlandırmadı.
Böyle bir şey demesini beklerim.
Böyle bir proje Cem Yılmaz'ın yapmak isteyeceği bir proje olmaması lazım.
Çünkü başkalarının da yapabileceği bir proje bu bence.
Cem Yılmaz'ı niye heveslendiriyor?
Bilmiyorum. Gerçekten bu sorunun cevabını bilmiyorum.
Yine aynı sohbete geleceğim.
Her şeyi sen yapamazsın Cem abi.
Olmuyor işte yani. Olmaz yani.
Gerilim niye yapıyorsun mesela sen?
Gerilim sineması yapıyor ya Cem Yılmaz.
Ya gerilim başka bir tür abi.
Çok ahlakasız bir tür.
Yani gerilim başka bir kafa gerektiren, başka bir dinamik gerektiren sinemaya, öyküye, karaktere, her şeye...
farklı bakılmasını gerektiren bir tür ve alt tür gerilim gerçekten.
Cem Yılmaz neden gerilim yapıyor?
Ben bu soruların da cevabını göremiyorum.
Şöyle bir kafa var. Artık işte Cem Yılmaz belli bir kredide, belli bir olgunlukta ne yaparsa yapsın, izlenir falan.
Okey tamam. Cem Yılmaz'ın adını görelim, o filmi izleriz diyelim ki.
Peki. Bence artık öyle değil.
Bence geçti o dönemler.
Peki. Cem Yılmaz'ın da şunu dediğini varsayalım.
Kısmen de bunu diyor zaten. Ben bunu yapmak istiyorum.
Canım ne isterse onu yapıyorum.
Buna okey. Buna bir şey diyemiyoruz.
Yani Cem Yılmaz'ın belki de bu özgürlüğü, bu kredisi vardır.
Tamam Can ne istiyorsa yapsın.
İyi de kötü bir şey yapma uğruna mı?
Bugüne kadar milyonlarca insanın ona hayranlıkla tutturdukları bakışı zedeleme uğruna mı?
İyi yarın o zaman Cem Yılmaz Can'ı ne bileyim ben post apokaliptik bilim kurgu şekli yapsın.
Kötü bir film olsun de Can'ın bunu istedi.
İster sevin ister sevmeyeyim.
Var mı böyle bir denge? Yok.
Yani yoktur herhalde yani öyle tahmin ediyorum.
Bence olmaması lazım. Hani canım istiyor diye bir ya ben bunu hiçbir zaman şey görmemişimdir.
Yani haklı bir ya nasıl diyeyim ya bir gerekçeye de gerek yok aslında.
Yaptım lan size ne de geç o zaman okey biz de eleştirimizi yapalım.
Ama her sinemacıyı, her sanatçıyı, her oyuncuyu neticede ürettiği işler üzerinden biz değerlendiriyoruz veya seviyoruz ya da sevmiyoruz.
E o zaman sonucuna da katlanacak Cem Yılmaz.
Ben şöyle diyorum ben Cem Yılmaz'ı çok severdim.
Artık sadece seviyorum.
Ve diyorum benim karşıma iki tane daha Do Not Disturb gelse Cem Yılmaz'ın artık seçkin bir isim olmadığını, özel bir isim olmadığını, iyi bir sinemacı olmadığını düşünmeye başlarım.
Peki Cem Yılmaz ben canım ne istiyorsa onu yapıyorum.
Bunu yapmak istiyorum, bunu yaptım.
Diyor ya bu az önce söylediğimi göze alarak mı bunu yapıyor?
İnsanlar benim hakkımda ne düşünürse düşünsün.
Filmlerini sevsin ya da sevmesin.
Ortaya iyi bir iş çıksın ya da çıkmasın umurumda değil.
Benim canım bunu yapmak istiyor.
Bu diyor acaba Cem Yılmaz.
Yoksa gerçekten hala seçkin, iyi, sarsıcı, özel, güçlü ne isim veriyorsanız verin bir şeyler üretmek için mi sinema yapıyor?
Daha önce Cem Yılmaz sineması üzerine yaptığım programda söylediğim gibi bakalım bundan sonra ne yapacak demiştim.
Ne yazık ki bence Cem Yılmaz'ın kariyeri iyi bir noktaya gitmiyor.
Do Not Disturb kötü bir film değil.
Ama dediğim gibi yapmaya çalıştığını başaramamış, Türk sineması için yine fena olmayan yani kötü olmayan bir film olsa da Cem Yılmaz için çok yetersiz.
Ve onun hani niye niyetlendiği, neden böyle bir film yapma motivasyonunu hissettiği sorusuna da hiçbir şekilde cevap vermeyen bir film bence.
Ondan dolayı da diyebilirim ki...
Diyorum bakın ama bütün bunları söylerken kötü demiyorum bakın.
Yani oturup izleseniz ha güzel ya fena değil işte izledik iyi yani hoşuma gitti ya dersiniz belki de.
Kötü demiyorum ben de. Ben de izledim yani izlemedim değil.
Ama diyorum hem Cem Yılmaz'a bakarsak hem onun elindeki güce, krediye bakarsak, olanaklarına bakarsak vs.
Fasad bir film olarak kabul edilebilir ve dediğim gibi esas sebep her şeyi ben yapacağımcılık.
Bu projeye çelme takan esas sebep.
Yani Cem Yılmaz'ın kendisi.
Cem Yılmaz kendini sabote ediyor.
Yanına alacak çok iyi çalışan, türlere, formülere hakim bir senarist.
Tamam öyküyü yine Cem Yılmaz yazsın.
Okey. Ama senaryoyu başka bir senarist yazsın.
Cem Yılmaz çok iyi oynuyor bence.
Yani oyunculuğu bence çok iyi. Eski projelerinde olduğu gibi yanına ortak yönetmen bir arkadaşını alacak.
Kendisi hem oynayacak hem atıyorum.
Oyuncuları kendi yönetecek ama...
Görseli, mörseli, kurguyu, ıvır ıvır atmosferi başka bir arkadaş yapacak.
Mesela diyelim ki daha ekip işi.
Bunu yapmadığı için film sekteye uğradığı için daha biraz acımasızca eleştirmek geliyor içimden.
Çünkü dediğim gibi kendi projesini kendisi baltalıyor.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Altyazı
M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
