
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, yılın merakla beklenen filmi Oppenheimer ve filmin yönetmeni Christopher Nolan üzerine konuştuk. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Birkaç haftadır Indiana Jones görevimiz tehlike işte Oppenheimer Barbie falan gündem gayet yoğun.
Hani buna karşılık ben geçtiğimiz haftalarda genellikle yaz ayları biraz daha dingin geçer.
Büyük projeler genellikle yaz aylarında gösterime girmez falan demiştim ama şimdi diyeceksiniz ki ya Görkem nasıl yani bütün yaz çok güçlü filmlerle geçiyor nasıl oluyor bu?
Aslında ben onu size hatırlatırken demeliydim ki böyleydi ya da bir zamanlar böyleydi normal olan böyleydi.
Elbette dengeler değişiyor işte bir yandan Netflix'ler bir yandan şişen bütçeler bir yandan düşen gişe gelirleri işte pandemidir falan derken ama tabii sinemada buna karşı bir şeyler yapmaya
çalışıyor. Direniyor tabii ki geçmişte de sinema tarihinde de böyle dönemler hep olmuştur.
İşte artık yaz ayları da bu anlamda sinema için bir tatil anlamına gelmiyor demek ki bunu görüyoruz.
Çok güçlü projeler karşımıza geliyor.
Şimdi dediğim gibi ben hep bir hafta önce anlattığım filmden sonraki haftayı filmi de izlemiş oluyordum.
Yani geçen hafta Open Iron'ı zaten izlemiştim ama görevimiz tehlikeyi anlattım.
Bu haftada Barbie'yi izledim.
Şimdi Barbie'yi anlatmak istiyorum aslında.
En taze film Barbie ama Open Iron'ı da anlatmadan olmaz değil mi?
Yılın önemli filmlerinden bir tanesi.
Bir yandan da takip ediyorsanız farkındasınızdır ki tüm sosyal medya dünyasında Open Iron'la Barbie çok koşut giden, birbiriyle karşılaştırılan, hem rakip görülen hem bir arada...
sindirilen iki film oldular ki bambaşka kitleye hitap eden ya da bambaşka kanallardan, kaynaklardan gelen filmler gibi ikisi ama hiç vallahi sinema severler veya sosyal medya dünyası hiç dinlemiyor bunu yani.
En alakasız iki filmi Barbin Haymır diye söz konusu etti sosyal medya dünyası.
O anlamda ikisini birden de anlatabilirim diye düşünüyorum ama.
Diyorum çok farklı filmler gerçekten.
Bence hiç alakaları bile yok.
Ondan dolayı ikisini tek bir programda anlatmak ve hani biraz böyle üstün körü geçmek istemedim.
Çünkü ikisi de en azından kendi kullarlarında, kendi alanlarında önemli filmler oldukları için haklarını vererek izah etmek istiyorum.
Neyse gelelim Oppenheimer'a.
Şimdi tabii Oppenheimer'dan çok Christopher Nolan uzun süredir konuşuluyor.
Yani son 20 yılda zaten en çok konuşulan yönetmenlerden bir tanesi ama özellikle bu Oppenheimer'ın...
Çekim süresinde hani işte post prodüksiyon çalışmalarında PR'ı çok güçlü geldi filmin.
Bir yıldır neredeyse hiçbir zaman Oppenheimer gündemden düşmedi.
Sürekli Christopher Nolan açıklamalar yaptı, oyuncular açıklamalar yaptı.
Christopher Nolan dedi ki bu sinemanın anlattığı en büyük hikaye.
Şimdi bakın çok iddialı değil mi?
İşte Robert Downey Jr. kalktı benim oynadığım en iyi senaryo bu dedi.
Cleo Murphy bir şeyler söyledi, Matt Damon bir şeyler söyledi falan filan.
Bitmedi bir türlü Oppenheimer muhabbeti bitmedi.
Bunun üzerinden de bir şeyler söylemek istiyorum ama önce ben size bir Christopher Nolan'ı, önce bir yönetmeni şöyle bir hatırlatayım.
Kimdir, nedir Christopher Nolan?
Nasıl bir ötör, onu ötör yapan şey ne?
Önce size onu kısaca anlatmaya çalışayım.
Şimdi Christopher Nolan'ın sinemada temel olarak 3 tane takıntısı var.
Hani genellikle Christopher Nolan'dan bahseden arkadaşlar işte sinema yazarları, anlatıcıdır falan şey diyorlar.
Christopher Nolan'ın zaman takıntısı var.
Zaman, Christopher Nolan'ın üç takıntısından bir tanesi.
Sadece onunla özetlersek Christopher Nolan'ı bence biraz küçümsemiş oluruz.
Ben biraz daha derine inerek, biraz daha detaylı anlatacağım şimdi.
Üç tane temel takıntısı var.
Bir tanesi zaman, doğru. İkincisi, gerçeklik, sahtelik, rüya, paralel evren, o dünya, bu dünya, ilerisi, gerisi falan.
Hem filminde öyküsünü anlattığı karakterin, hem de filmlerini izleyen bizlerin izleyicisinin algısını kırmaya çalışıyor.
Üçüncüsü de bizim doğrusal kurgulama dediğimiz bir öykü anlatıyoruz diyelim.
İşte birinci olay, ikinci olay, üçüncü olay bu şekilde atıyorum.
10 tane olay olur ve film biter.
Birden ona doğru diyelim ki Christopher Nolan öykülemeyi, bu doğrusal öykülemeyi 1, 7, 3, 4, 2, 6, 10, 3 falan diye anlatıyor.
Böyle çok karmışık bir öyküleme kullanıyor.
Ve zaten bu şekilde hem algıyı kırmış oluyor hem de farklı bir zaman kullanmış oluyor.
Zaman algısını da kırmış oluyor.
Hani bu anlamda Christopher Nolan karmaşık öykülemeyi ve karmaşık zaman kullanımını ve bu iki uygulamayla da o insanın gerçeklik algısını tamamen kıran bir yapı kullanıyor ve
bu yapıyı da gişe formülleriyle birleştirmeyi başarmış en önce ve ilk yönetmenlerden bir tanesi diyebiliriz Christopher Nolan için.
Şimdi bu zaman algısını, bu öykülemeyi ve bu algı kırılmasını...
Bu karmaşıklığa uygun öyküler anlatmaya çalışarak yaptı tabii ki.
İşte emekli olmuş bir adamın hayatını tekrar gözden geçirme öyküsünü anlatacaksanız hani bu kadar karmaşık ve algı kırılması gerektiren bir film yapamazsınız değil mi?
Şimdi gerekli bir şey olması lazım.
Bu tip anlatmaya uygun bir noktadan çıkıyor olması lazım filmin.
İşte ben de hemen filmlerinden size örnek vereceğim.
Bu karmaşık yapıyı, algı kırılmasını ve özgün zaman kullanımını...
Akıl Defteri filminde hafıza kaybından yola çıkarak yaptı.
Insomnia filminde uykusuzluktan yola çıkarak yaptı.
Prestij filminde ilizyonistleri, sihirbazlığı kullanarak bunu yaptı.
Inception filminde rüya olgusundan çıkarak böyle bir yapı inşa etti.
Interstellar'da da kozmolojik seyahat ya da kara delikten kaynaklanan algı kırılmasıyla bunu yapabildi.
Şimdi bakın hep bir kaynak var.
Bu şekilde film yapmaya uygun bir noktadan yola çıkıyor Christopher Nolan.
Ve bize bu algı kırılmasını, bu özgün zaman kullanımını ve karmaşık öykülemeyi haklı çıkaran bir öykü anlatıyor.
Bunu başaramadığı bir tane de film oldu aslında.
Tenet diye bir film yaptı biliyorsunuzdur.
Yakın dönemli filmlerinden bir tanesi 2020 yapımı.
Ama Tenet filminde hani hiç bizi ikna etmeyen tersinim diye böyle bir şey uydurdu.
Ondan dolayı karmaşık bir hikaye anlattı ama.
Ne film çok iyiydi ne de anlatım çok iyiydi.
Çünkü dediğim gibi diğer filmlerindeki gibi Christopher Nolan sinemasına uygun bir çıkış noktasından çıkmıyordu film.
Şimdi farkındasınız filmleri sayarken bir Batman üçlemesinden hiç örnek vermedim.
Bir de Dunkirk filminden örnek vermedim.
Çünkü bunlar Christopher Nolan filmografisinde biraz farklı noktada duruyorlar.
Hem Batman üçlemesinde Christopher Nolan neticede bir çizgi roman uyarlaması yaptı.
Dunkirk'te de... Hani ne yapmaya çalıştığını çok da anlamadık aslında Christopher Nolan.
Biraz daha farklı bir film. Onun için onu geleneksel bir Christopher Nolan filmi olarak görmüyorum.
Şimdi demek Christopher Nolan böyle bir yönetmen.
Karşımızda Oppenheimer var. Şimdi Oppenheimer nasıl bir film?
Hemen şöyle söyleyeyim size.
Bir kere çok iyi bir film. Oppenheimer gerçekten çok iyi bir film.
Ama bir Christopher Nolan filmi değil.
Şimdi ne demek bu? Şunu söylemeye çalışıyorum.
Christopher Nolan...
Onu andığımız bu zaman atlamaları, bu algı kırılmaları, bu karmaşık öykülemeler, bir anlamda Nolan'ın Nolan'ın yapan sinemasal uygulamaları bu filmde kullanmamış.
Neredeyse kendisini geri çekmiş, projesine bizim bildiğimiz, tanıdığımız ve sevdiğimiz diyebiliriz.
Christopher Nolan damgasını vurmamış.
İyi mi? Çok iyi. Çok iyi anlatılmış, teknik işçiliği çok iyi, öyküsü çok iyi, senaryosu çok iyi, oyunculukları çok iyi, hani sinematografik olarak.
Tüm sinema işçiliği açısından bakarsak anlatımı manlatımı yönetmenliği falan mükemmel filmi.
Harika yani o açıdan sorun yok.
Ama o bahsettiğim Christopher Nolan damgası filmde yok.
Şimdi şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Bakın en başta ne dedim?
Film tanıtılırken Christopher Nolan çok büyük bir iddiayla geldi.
İşte ben bu filmi IMAX çekeceğim.
Bu film sinemanın anlattığı en büyük öykü.
Hani öyle bir geldi ki şey, Christopher açılın lan ben geliyorum.
Hani ben artık kral oldum, sinemanın aslanıyım, kaplanıyım.
Açılın ben geliyorum, benim filmim geliyor.
Öyle bir film geliyor ki dedik biz Allah Allah yani.
Hani hiç görmediğimiz bir şey gelecek falan diye böyle bir kasıldık, böyle bir şey oldu.
Yo, hiç de öyle bir şey çıkmadı.
Bakın böyle bir şey çıkmadı derken kötü bir şey anlamında söylemiyorum.
Yani gayet geleneksel, gayet zanaatkarane, gayet de yönetmenin o yüksek egosuna...
O açılım ben geliyorum cıt tavırlarından gayet uzak, gayet de karakterine, öyküsüne ve sinema severlere yani bize hizmet eden bir filmle çıka geldi Nolan.
Bu harika bir şey.
Bu çok güzel bir şey. Çünkü ben kendi adıma söylüyorum hani Christopher Nolan'ı elbette seviyorum.
Elbette bütün filmlerini izledim ve hani ne yapsa merakla izliyorum.
Hani diyorum ki böyle düğün çekip sinemalara soksa koşup izleyeceğim.
Elbette bu haldeyiz.
Ancak... Nolan'ın bu kibirli, bu iddialı egosundan gayet böyle antipati hissediyorum yani ona karşı bu tarafından dolayı.
Ondan dolayı da Oppenheimer'ın böyle hani izleyiciyi çok zorlayan Önemli
ve güzel bir öykü anlatıyor olsa bile kendi damgasını vurma kasıntısıyla o egosuyla Hani karmakarışık, izlenmesi çok zor.
Belki de biraz Tenet gibi böyle yani saçma sapan bir filmle karşımıza geleceğinden korkuyordum.
Bunu Tenet de yaptı.
Çok da önemli değil. Niye? Çünkü az önce söylediğim gibi onun öyküsü hani bilimsel, tarihsel falan hiçbir gerçekliği ya da önemi olmayan bir meseleden yola çıkarak Tenet filmini yapmış olması çok da önemli değildi.
Yani bir aman uydursun boşver olmadı dedi geçti gitti bitti.
Ama burada bakın o Playmur var.
Bilim tarihinin önemli kişiliklerinden birini illa ben bu filmi Nolan sineması esaslarıyla çekeceğim o yüzden çok böyle eğeceğim, bükeceğim, karmaşıklaştıracağım falan deseydi
ben diyecek diye bekliyordum.
Hani diyorum öyle bir ego ile geliyor ki filmi garip bir hale getirecek.
Bundan dolayı da çok önemli bir tarihsel kişiliğin önemli hikayesini mahvedebilir diye bir kaygım vardı.
İşte hiç de böyle olmamış.
O yüzden ya ben çok mutlu karşıladım filmi.
3 saatlik filmi gözümü kırpmadan izledim.
Şimdi buradan da artık hani filmi anlatmaya başlayayım.
Ondan dolayı arkadaşlar Oppenheimer özetle Nolan'ın dağlara taşlara sığmayan yani oraları ben yarattım diyen egosunu geri çekip de karakterine ve biz izleyicilere
hizmet ettiği bir film olmuş Oppenheimer.
Ve bu açıdan ben çok mutluyum.
Filmi de çok büyük coşkuyla ve sevgiyle karşıladım diyebilirim.
Eğer izlemediyseniz koşa koşa gidin.
Zaten spoiler vermeyeceğim ama filmden kabaca bahsedeceğim elbette.
Hani hiç bir şey açık etmeyeceğim merak etmeyin.
Zaten sürprizli falan bir film değil.
Yani işte sonunda Bruce Willis ölüymüş falan öyle bir şey yok merak etmeyin.
Hani film hakkında bir şeyler duysanız da gidip filmi izlemekten çekinmeyin diyorum.
Şimdi Oppenheimer atom bombası gibi gelmiş geçmiş en büyük savaş silahının mucidi ve elbette uygulayıcı hani ülkenin de öncü kişilerinden bir tanesi diyebiliriz.
Ki filmde bunun üzerine de bir sürü şey söyleniyor.
Filmin kabaca öyküsü şöyle.
Atom bombasını icat eden Robert Oppenheimer'ın bilim insanı dostlarıyla, akademisyen dostlarıyla bir araya gelip bir ekip kurması, atom bombasını icat etmesi, söz konusu denemeyi yapması
ve bu süreçte yaşadıkları politik gerilimler, bilimsel gerilimler, ondan sonra bu atom bombasının denemesine yapılıp başarılı olunması, daha sonra bu atom bombasının...
Yani alelacele bir anlamda kullanılması ve ondan sonra Oppenheimer'ın kendi ülkesiyle, kendi politikacılarıyla bazı hem politik hem bilimsel hem kişisel hem psikolojik hem sosyal falan
filan bir sürü sorun yaşaması.
Filmin şöyle bir tarafı var.
Benim çok hoşuma giden ama mesela birlikte izlediğim eşimin pek de hoşuna gitmeyen tarafı şu.
Film bütün bu süreci inanılmaz detaylı anlatıyor.
Bakın çok detaya iniyor.
Çok ayrıntıya iniyor.
Çok fazla karakter var.
Çok fazla öykü var.
Çok fazla detay var filmde.
Christopher Nolan demiştir ki belki de ben Oppenheimer'ın yaşadıklarını bu kadar detaylı anlatacaksam bir de böyle algı kırılması, zaman atlaması, gerçeklik, rüya, hafıza falan
bir de bunları karıştırırsam ortaya iyice anlaşılmaz bir film çıkacak.
Ondan dolayı ben kendi sinemasal taraflarımı biraz geriye çekeyim de öyküye ve karaktere hizmet edeyim.
Diye düşündüğünü zannediyorum.
Yani filmde öyle görünüyor ama gerçekten çok detay var.
Ondan dolayı katli bir izleme gerektiriyor.
Feynmanlar, Bohrlar falan bir sürü bilim insanı da filmde var zaten.
Einstein'da var mesela.
Hani 10 saniye bir şeyler kaçırsanız ya da birkaç replik falan kaçırsanız filmde bir şeyleri kaybedersiniz gerçekten.
Onun dışında filmde çok sıkı örülmüş bir nasıl diyeyim akış dinamiği var.
O sahneye ardından bu sahneye işte Oppenheimer oraya gidiyor hop onunla konuşuyor.
Onunla tanı bir de özel hayatından da bir sürü detay var.
Yani hem işte bir aşığı sevgilisi bir kadın var.
Hem eşi var. Hem çevresinde bir sürü dostları var.
Karısıyla sorunlar yaşıyor.
Aşığıyla sorunlar yaşıyor.
Politik tarafla politikacılarla sorunlar yaşıyor falan.
Orduyla tabii bir de güvenlik tarafı var.
Yani çok fazla karakter var.
Yani cidden çok zengin bir öykü bu arkadaşlar.
Çok zengin bir senaryo.
O anlamda bence Christopher Nolan.
Bu kadar zengin bir öyküyü, bu kadar zengin bir karakter galerisini o kadar hakkıyla, o kadar güzel, o kadar detaylı, yani nefis anlatmış, gerçekten nefis anlatmış ve
dediğim gibi kendi egosunu, kendi sinemasal ögelerini, kendi uygulamayı sevdiği sinemasal teknikleri bir kenara atıp tamamen öyküye, karakterlere, politikaya, bilime,
tarihe kendisini resmen böyle diyorum zanaatkarane bir kafayla Hizmetkar kılmış.
Çok iyi bir film arkadaşlar.
Gerçekten hani diyorum mutlaka izleyin.
Tarihsel değeri var. Bilimsel değeri var.
Politik değeri var. Hani hiç kimseyi tanımasanız bilmeseniz.
Yani Oppenheimer kim? Atom bombası ne?
Hiç fikrim yok kardeşim benim mi diyorsun arkadaşım sen?
Sen de git. Gerçekten çok iyi bir nasıl diyeyim karakter dramı aynı zamanda.
Karakter gerilimi. Çok iyi bir insan ilişkileri öyküsü.
Yani ne açıdan bakarsanız bakın.
Gerçekten çok iyi bir film var karşımızda.
Ondan dolayı üzerine çok daha fazla konuşabilirim arkadaşlar.
Bir sürü detay verebilirim.
Geçtiğimiz haftalarda küçücük anmaya çalışmıştım.
Hani bu konumuz değil ama ben kozmolojiyle ilgilenen bir insanım.
Kendi adımı ben filmden anlatamam size ya.
Tekrar tekrar izleyeceğim.
Ben bu filmi 10 kere falan izlerim yani.
Gerçekten samimi söylüyorum.
Çünkü çok fazla detay var.
Bilimsel bir sürü gerçeklik.
Az çok kuantuma, atom altı dünyaya, diyorum astronomiye falan, bilim tarihine falan ilginiz varsa zaten.
Alacağınız keyif ona 20'ye katlanacak.
Çünkü çok da gerçek.
Celal Şengör Interstellar filmi için tamamen zırva falan diyordu ya.
Gerçekten öyle. Hani ben gerçi öyle bir şey aramıyorum.
Hani filmlerin bilimsel olarak gerçekçi bir tarafının olması gerektiğini falan düşünmüyorum ama.
Open Iron filmi o açıdan da çok gerçek.
Çünkü zaten gerçek bir ülke anlatıyor yani.
Bilim tarihinin tamamen gerçek bir kısmını anlatıyor.
Ve gerçek karakterlerini anlatıyor.
O açıdan da çok zengin.
Yani bilimsel olarak da çok zengin.
Ve son bir parantez şundan bahsedeceğim.
Geçtiğimiz haftalarda Oppenheimer geliyor hani onun üzerine bir şeyler söyleyeceğim zaten diye hatırlatırken şu noktaya dikkat çekmiştim.
Christopher Nolan son iki filminde biraz şaşırtmıştı.
Bu ne abi dedirtmişti. Hani biraz böyle eksiyor mu gidiyor acaba hani Nolan o eski gücü eski karizması eski şeyi yok mu acaba dedirtiyor demiştim.
Ve demiştim ki Oppenheimer belki de Nolan'ın bundan sonraki kariyerini kötü bir film gelirse abi Nolan bitti artık diyecek bazı insanlar demiştim.
Ama iyi bir film gelirse heh Nolan işte eski günlerine döndü kendisini buldu dedirtecek demiştim.
Arkadaşlar özür diliyorum ikisinde de yanıldım niye biliyor musunuz?
Çünkü Nolan'ın kariyeri başka bir yere gidebilir bundan sonra.
Yani karşımızda artık Nolan kötü diyeceğimiz bir film de yok.
Eski Nolan tekrar geri geldi diyeceğimiz bir film de yok.
Bundan sonra Nolan sinemasal anlamda kendi egosunu geri çekip daha çok projelerine, öykülerine, karakterlerine, anlattığı o duyguya, dokuya daha fazla hizmet eden
biraz daha Spielberg gibi bir yönetmen olmaya evrilebilir.
Bundan sonraki projelerde de bu yaptığım tespiti size hatırlatmaya çalışacağım.
Yani belki bugün dediğim gibi derim ki yanıldım arkadaşlar, başka bir yere gittin Nolan.
Ya da derim ki arkadaşlar bakın ben o zamansı hatırlatmaya çalışmıştım.
Gerçekten Nolan artık biraz bu tarafa gidiyor diye sizi hatırlatmaya çalışacağım.
Hani bu iyi mi olur kötü mü olur bilmiyorum.
İşte onu da Oppenheimer'dan sonra yapacağı projede konuşalım tekrar tamam mı?
O zaman için randevu istiyorum sizden.
Evet bu hafta pardon bir de şunu söyleyeyim.
Kısaca şunu belirteyim. Barbunheimer dedik ya hani bu film Barbie filmiyle bir arada anılıyor falan.
Şimdi ben Barbie'yi de izlediğiniz için burada da şu tespiti yapayım.
Barbie ile Oppenheimer'ı karşılaştırmak yani gerçekten çok saçma olur.
Zaten bu açıdan karşılaştırılmamaları lazım.
Yani biri bambaşka bir dünya biri bambaşka bir dünya.
Ama neticede ben bir sinema yazarıyım.
Neticede bir eleştirmenim. Neticede bir sinema konuşmacısıyım.
Bu iki filmi karşılaştıracak olursam şunu söylüyorum.
Oppenheimer Barbie'den kat kat daha iyi bir film.
Yani kıyas kabul etmeyecek kadar daha iyi bir film.
Bu Barbie kötü demek değil diyorum.
Önümüzdeki hafta bir aksaklık olmazsa.
Barbie'yi anlatacağım size ama gönül rahatlığı da diyorum ki Oppenheimer çok daha iyi bir film.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
