
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta yılın merakla beklenen filmi Odyssey'i ve Christopher Nolan Sineması'nın genel özelliklerini konuştuk. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Öge'yle birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda...
Odyssey'den bahsedeceğiz.
Christopher Nolan'ın son filmi, 2026'nın da en merakla beklenen, en önemli projelerinden bir tanesi.
Çok fazla tanıtımı yapıldı, çok fazla konuşuldu.
Fragmanlar, görseller, film üzerine daha izlenmeden yapılan yorumlar, oyuncu tercihleriyle ilgili eleştiriler, Christopher Nolan'ın filmin tamamını IMAX
kameralarla çekmiş olması, Fragmandaki replikler, bazı oyuncuların orijinal karakterlere hiç de benzemiyor olması ve daha birçok sebeple film daha gösterime
girmeden bir nevi lince uğradı diyebiliriz.
Ama tabi ortadaki merak ve Christopher Nolan'a olan ilgi ve sevginin yanında herhalde bu tepkilerin çok...
Küçük ölçekli kaldığını da söyleyebiliriz.
Her şekilde tüm dünyada Odise'yi konuşuyor.
Yani bir süre Nolan'a ve Odise'ye hapsolmuş durumdayız arkadaşlar.
Şimdi tamam Odise'yi üzerine uzun uzun konuşacağım.
Size hem filmin öyküsünü anlatacağım, filmle ilgili fikirlerimi sıralayacağım ama ondan önce bir Christopher Nolan'ın nasıl bir yönetmen olduğundan sahip olduğu bu güçlü payeden bahsetmek lazım.
Geçtiğimiz sinematrist bölümlerinde ben size Christopher Nolan sineması üzerine ayrıca bir program yapmıştım ama burada yine bir özetlemeye çalışayım.
Şimdi Christopher Nolan gerçekten güçlü bir sinemacı.
Formalist bir sınımcı, görselliği çok güçlü, kurgusu kendisine özel, mükemmelliyetçi, detaylı teknik işçilik barındıran, buna karşı renk körü olduğu için de filmlerinin renk paleti çok soluk
ve gri tonlarında böyle.
Yani genelde Nolan gibi formalist yönetmenlerde pek böyle olmaz ama Nolan böyle.
Okey güzel. Şimdi Nolan'ı en özel kılan şeylerden bir tanesi kurgusuydu.
Özellikle ikinci uzun metraja olan Memento filmi ki bana göre halen Christopher Nolan'ın en iyi filmi.
Sinema tarihinde o zamana kadar yapılmamış bir şey yaptı.
Film bütün öyküsünü sondan başa doğru anlattı.
Çok özel bir anlatım.
İşte bu noktada Nolan'ı esas özel kılan şeyi size hatırlatayım.
Hikayelemediği bir şey vardır arkadaşlar sinemada.
Bu edebiyatta da var yani. Tüm anlatı sanatlarında olan bir şey.
Öykü başka bir şey, öyküleme başka bir şey.
Öykü... Bildiğiniz hikaye, bir filmde neler olduğu sorusunun cevabı öyküdür.
Öyküleme ise bir öyküde karşımıza gelen olayların bize gösterili sırasıdır.
Yani normalde bir öykü, birinci olay, ikinci olay, üçüncü olay diye ardışık biçimde ona kadar geldi diyelim.
Toplam 10 olay oldu ve ortaya bir öykü çıktı.
Öyküleme ise bir öyküde meydana gelen olayları ardışık sıralamayla değil, 1, 3, 7, 10, 4, 6, 2 gibi karmaşık
bir sıralamayla bize verilmesidir.
Evet aynı öyküyü anlatıyorsunuz ama bu öyküde meydana gelen olayları hangi sıralamayla izleyicinizle ya da okuyucunuzla paylaşıyorsunuz.
İşte bu öykülemedir. Christopher Nolan'dan önce gişe sinemasında Karmaşık öyküleme hiç kullanılmıyor değildi hatta ta 1940'lara gitseniz yani Orson Welles'ın Yurttaş Kane filmine
gitseniz o filmde bile öykünün sonunun filmin başında gösterildiği görürsünüz.
Ondan sonra film o noktaya nasıl geldiğini bize gösterir ama bu çok da karmaşık öyküleme değildir.
Ancak Christopher Nolan'dan önce hiçbir gişe filmi yani geniş kitleye hitap eden film Çok karmaşık öyküleme kullanmazdı.
Bu biraz daha art house, biraz daha sanatsal içerik.
Filmlerin kullandığı bir anlatım biçimiydi.
Karmaşık öykülemeyi, gişe formülleriyle birleştirmeyi ve...
geniş kitleleri izletmeyi başarmış yönetmendir.
Peki bunu söyleyince elbette Christopher Nolan'ın neden böyle bir öykülemeyi tercih ettiğini ve böyle bir sinemayı benimsediğini size izah etmem lazım.
Zaten bu da Christopher Nolan'ın genel olarak filmlerinin yapısını anlamamızı sağlayan nokta zaten.
Bir Christopher Nolan filminde bir baş karakter vardır.
Bu karakter zamanla ve gerçeklikle bağlarını kopartan bir olguyla karşı karşıya kalırlar.
Hemen size bu gerçeklik ve zaman kopmasını neyle sağladığını hatırlatayım.
İkinci uzun metrajı Akıl Defteri'nden başlayalım.
Ondan önce bir filmi daha var Following diye, Takip diye ancak o geniş oranda gösterime girmiş bir film değil.
Onun için onu bir kenara atalım.
Akıl Defteri'nde hafıza kaybıyla, Insomnia filminde uykusuzlukla, Prestij filminde ilizyon yani sihirbazlık numaralarıyla, Inception filminde rüya
olgusuyla, Yıldızlar Arası Interstellar filminde astronomik kütle çekimi ya da kütle çekimine bağlı zaman kaymaları ya da kare deliğin içindeki bilinmezlikle,
Tenet filminde tersinim diye isimlendirdiği, aslında uyduruk bir şey böyle bir şey yok zaten bu nedenle kötü bir film Tenet, bir olguyla.
Ve karakterler algılanması güç bir zamansal karmaşıklıkla ve gerçeklik kaymasıyla yüz yüze geliyorlar.
İşte Christopher Nolan bundan yola çıkarak zaten karmaşık bir övgüleme anlatıyor.
Bundan hem entelektüel çıkarsamalar yapmayı başarıyor hem de duygusal çıktılara varıyor.
Yani gayet duygusal da dramatik de bir yönetmen Nolan ki kendisine yöneltilen sorularda birçok kez Hani işte filmleriniz çok karmaşık anlamakta zorlanıyoruz sayın Nolan buna
ne diyorsunuz diye mikrofon uzatıldığında şöyle bir cevap veriyor.
Anlamaya çalışmayın, hissetmeye çalışın.
Bu da şu demek Christopher Nolan üzerine çok da düşünülecek ya da neler olup bittiğinin anlaşılmaya çalışıldığı bir yönetmen değil daha çok.
duygularımıza ve hislerimize hitap etmeye çalışan bir yönetmen olarak karşımıza geliyor.
Yani onun bizden talep ettiği şey bu.
Ancak işte bu ne yazık ki bence Nolan'ın yumuşak karnı arkadaşlar.
Zayıf tarafı. Bakınız filmlerinin hemen hemen hepsinde düşünsel alt metinler ve yana yüküler var.
Ancak filmlerinin sonunda finalde bu entelektüel içeriği, bu düşünsel tarafı bir kenara atıp hatta yok edip yani önemsiz kılıp dramatik
ve duygusal çıktılara ve finallere varıyor.
İşte zaten bazı sinema severler hatta belki eleştirmenler Nolan için işte yeni Kubrick, dönemimizin Stanley Kubrick'e gibi yakıştırmalar yapıyorlardı.
Ben buna asla katılmıyorum çünkü Kubrick o entelektüel derinliği her zaman koruyan Ve filmlerinin yani neredeyse her sahnesinde finalinde de tutmaya
muhafaza etmeye devam eden bir yönetmendi.
İşte Nolan'da bu yok.
Nolan baya böyle ağlak finallere varıyor.
Bu entelektüel içeriği bir kenara bırakın.
Hemen sizi hatırlatayım.
Mesela. Inception filminde gayet insan psikolojisiyle, insanın hafızasıyla, algısıyla ilgili, rüya olgusuyla ilgili, bilinçaltıyla ilgili enfes tespitleri olan bir filmdir.
Ama finalde bir babanın iki çocuğuna ulaşmasına bağlanır.
Gayet dramatik bir finaldir.
Ya da Interstellar filmi sonuna kadar entelektüel bir filmdir.
Kozmoloji, kütle çekimi, kara delikler vs.
çok bilimsel bir filmdir yani.
bir baba ile kızın bir ömür ayrı kalmalarına bağlanır.
Yani işte gözyaşları içinde tekrar kavuşurlar falan filan.
Yani bu olmaz arkadaşlar.
Bundan dolayı işte ben Christopher Nolan'ın bu açıdan zayıf bir yönetmen olduğunu düşünüyorum.
Şimdi bu sohbette bazı filmlerini atladım.
Eminim fark etmişsinizdir.
Onlara örnek vermedim.
Mesela Batman 3'lemesi yaptı.
Batman 3'lemesi zaten DC sinematik evreninin çizgi romanlarına dayandığı için İyi filmlerde ayrı konu.
Christopher Nolan da onlara yine damgasını vurmuştu ama yine de klasik birer Nolan filmi değillerdi.
Bu bir. İkincisi Dunkirk filmi de özel bir filmdi.
Biraz farklı bir filmdi.
Ve Tenet filmi zaten bana göre tek vasat filmi.
Hatta üçüncü Batman filmi Kara Şövalye Yükseliyor filminin de biraz vasat bir film olduğunu düşünüyorum ben.
Ama diyorum onları ayrı tutuyorum.
Ondan sonra Oppenheimer filmi geldi.
Oppenheimer ile ilgili ayrı bir paragraf açmak istiyorum.
Şimdi Oppenheimer filmi evet Nolan'ın kariyerinde ayrı bir noktada duruyor.
Ben Oppenheimer üzerine size bir inceleme sunmuştum zaten detaylıca.
Ve o programda bu konuya ısrarla vurgu yapmaya çalışmıştım.
Şimdi Christopher Nolan'ın yaptığı filmlerin genel bir yapısı var.
Kendince bir formülü var.
Christopher Nolan'a özel bir formül.
İşte Oppenheimer filminde böyle bir şey yoktu arkadaşlar.
Ki buna uygun bir yapı vardı.
Tom Mamas'ın ortaya çıkışının çok ciddi bilimsel arka planı var.
Ve film bunu bize gayet detaylıca anlatıyor.
İşte baş karakterimiz Oppenheimer bu kuantum dünyayla uğraşırken gerçeklikle algısını, zamanla algısını biraz kaybedebilirdi.
Gerçeklikle onun ilişkisi biraz dağılabilirdi Oppenheimer'ın.
Ancak Christopher Nolan bunu yapmıyor.
Bakın her zamanki yaptığı şey için ortada bir gerekçe var.
Ama bunu yapmayıp gayet doğrusal, gayet anlaşılır ve klasik bir sinema anlatısını benimsiyordu.
Filmin dramatik patlaması olarak neyi kullanıyordu?
Oppenheimer'ın bir kıyamet mimarı oluşunu kullanıyordu.
Filmin esas drama buydu.
Evet Oppenheimer bilimsel olarak kendisini tatmin ediyordu.
Bunu yapması gerektiğine inanıyordu ama daha sonra fark ediyordu ki kendisi kitlelerin katili.
İşte bunun dramatik ve düşünsel bunalımına giriyordu.
Nolan da bize bunu anlatıyordu.
Ama bu her zamanki Nolan anlatımına uyumlu biçimde karakterin gerçeklikle ya da zamanla ilişkisini bozmuyordu ki.
Oppenheimer filmi çok daha geleneksel bir sinemaydı Nolan'ın diğer filmlerine göre.
Muhtemelen Christopher Nolan bilim tarihinin en önemli isimlerinden birinin öyküsünü anlatırken çok da garip, çok da karmaşık hani eski filmlerindeki
gibi anlaşılması zor bir öyküleme kullanmaktan kaçınıp o karakterin kişisel dramına odaklanmaya çalışmıştı ki bu bence Hiç de fena bir tercih
değildi yani. Hatta Oppenheimer bir Nolan filminden çok bir Spielberg filmine benziyor demiştim.
Yani bu bağlamda Oppenheimer çok iyi bir filmdi ama çok da Nolan filmi değildi arkadaşlar.
Şimdi bu özetin sonunda artık gelelim Odisey filmine.
Şimdi filmle ilgili ilk intibaya verilen notlara, eleştirilere bakılırsak filmin IMDB'deki izleyici notu 8.4, eleştirmen notu 89, Rotten Tomatoes'da eleştirmen notu
95, izleyici notu 97 ve Letterboxd'da da filmin puanı 4.3, 5 üzerinden.
Şimdi bu puanlar harika.
Film çok sevilmiş. Hatta bir başyapıt olarak kabul görmüş gibi görünüyor.
Ancak... Buna karşılık filmi kötü yönde eleştirenler de yok değil.
Şimdi isim vermeyeyim ama bir iki sinema yazarı bayağı filmin kötü olduğunu düşündüklerini söylediler.
Kötü yani ortalama veya vasat bile değil.
Kötü diyorlar filme. Buradan şunu anlıyoruz ki filmle ilgili fikirler, yaklaşımlar hep uç noktada arkadaşlar.
Yani ya filme baş yapıt deniyor ya da kötü deniyor.
İşte benim fikrim bütün bu puanların, bütün bu yaklaşımların abartılı olduğu.
Bence film gayet iyi bir film ama asla bir başyapıt değil.
Hatta bence çok iyi bir film bile değil ama asla vasat ya da kötü değil.
Film güzel bir film ancak az önce Christopher Nolan'la ilgili söylediklerimden biraz yola çıkarak aynı yorumu yapacağım.
Ama özel değil.
Bu filmi başka büyük bütçeli, büyük ölçekli filmlerle çalışan yönetmenlerin herhangi biri çekmiş olabilirdi.
Yani bu film bir Ridley Scott filmi gibi.
Evet tekniği çok iyi, senaryosu güzel, zengin, karakterleri güzel, harika savaş sahneleri var.
Ama hani Nolan'ın imzası?
Hani Nolan'a özel sinemanın buradaki kurgusu, hissi, dokusu?
Yok öyle bir şey.
Evet Odisey iyi bir film.
Ama özel bir film değil bence.
Ve bu noktada şunu vurgu yapmak istiyorum.
Bakınız aylardır film gündemden düşmüyor.
Yani bir yıldan fazla süredir neredeyse biz Odise'yi konuşuyoruz.
Yani Nolan ve yapımcılar öyle bir...
Böyle abarttılar ki bu filmi.
Beklentiyi de o kadar yükselttiler ki.
İşte filmin tamamı IMAX çekilecek.
İşte filmde gerçek gemiler kullanıldı.
Gerçek mekanlarda çekimler yapıldı.
Şöyle özellikleri var, böyle özellikleri var.
Eee? Yani bu kadar gazı biz aldık aldık aldık gittik filmi izledik.
Tamam ben az önce çıktım daha filmden yani ama karşımda...
Çok da benzersiz bir şey görmedim ben arkadaşlar.
Nolan sinema tarihinde bile çok özel bir konumda ve durumda olan, çok farklı, çok güçlü, yani hiç bunun kadar büyüğü ve güçlüsü yapılmamış bir film
ortaya çıkarmış gibi davrandı aylardır.
Ama asla ortada böyle bir durum yok.
Tekrar söylüyorum, bu dediklerimden şu mesajı çıkarmayın.
Yani vasat ve izlenmeye değmeyecek bir film.
Hayır, güzel bir film.
Keyifli bir film ama ortadaki abartıyı haklı çıkaracak bir film yok karşımızda.
Şimdi ben size yine hani artık çok bilinen bir öykü ama yine de filmin öyküsünden kısaca bir bahsedeyim.
Onun üzerine daha detaylı yorumlarımı yapacağım.
Şimdi öykü İsa'dan önce 800-900'lü yıllarda yani Antik Yunan'ın en büyük yazarlarından biri olan Homeros tarafından yazılmış bir öykü.
Öykü şöyledir işte o zamanların...
Antik Yunan krallıklarından İthaka diye bir krallık var.
Bu işte Ege Denizi'nde bir ada krallığı diyeyim.
Onun kralı var. Odysseus baş karakterimiz.
Evet bu Odysseus Yunan İmparatorluğu'nun en önemli generallerinden bir tanesi.
Ve ordusuyla birlikte Turuva'ya bizim bugünkü Çanakkale toprakları oluyor.
Turuva krallığına bir savaş açıyor.
Bu savaşı kazanamıyorlar. Yani Truva surlarını, kapılarını kırıp içeriye giremiyorlar ve Odysseus da bir hinlik düşünüyor.
Bu da ne? Meşhur, tarihin en büyük imgelerinden biri olan Truva atı.
Bu Truva atının içerisine işte savaşçılar giriyor ve bu at kaybedilen savaşın bir özrü gibi, bir hediye gibi Truva krallığına veriliyor.
Yani getirilip işte onun sahiline bırakılmış.
Bu size verilmiş bir hediye.
Ve Truva krallığı da bu atı surların kapının içerisine alıyorlar ama içerisinde de tabii askerler var.
O askerler gecenin bir vakti atın içerisinden çıkıyorlar.
Nöbetçileri öldürüyorlar ve Truva'nın kapılarını Yunan ordusuna açıyorlar.
Bu şekilde Yunan ordusu içeriye girip Truva'yı fethediyor.
Öykü bu. İşte bu savaş bu şekilde kazanıldıktan sonra Odysseus baş karakterimiz evine doğru...
Bir yolculuğa çıkıyor. Yani savaş kazanıldı artık zafer şarkılarıyla mutluluğuyla evine dönecek.
Ancak bu yolculuk normalde işte bir iki hafta sürebilecek iken 20 yıl sürüyor arkadaşlar.
Çünkü yolda başına bin bir şey geliyor Odysseus'un.
Mitolojik kahramanla, canavarla, devle vesaireyle savaşmak zorunda kalıyor Odysseus.
Ve yolda...
Filmde Charlize Theron tarafından canlandırılan bir deniz kraliçesi olan Calypso tarafından bir nevi alıkonuluyor.
Calypso karakteri Odysseus'a aşık oluyor ve onu lotus çiçeği diye onun yaşadığı bir adada bir çiçek varmış.
Bu uyuşturucu yani zihni bulandırıcı etkili bir çiçek.
İşte sürekli Odysseus'a bunu yedirerek onu uyuşturuyor.
Nasıl bir yolculukta olduğunu, nasıl bir amaçta, hedefte olduğunu ona unutturuyor.
7 yıl kadar onu yanında alıkoyuyor.
Daha sonra işte Odysseus tekrar kendine geliyor, tekrar yolculuğa çıkıyor falan okey.
Evine, yuvasına geliyor ancak krallığında da işlerin hiç de yolunda gitmediğini görüyor.
Zaten onun bu yolculuğu sırasında eşi olan ve aynı zamanda ülkesinin kraliçesi olan Anne Hathaway'in canlandırıda Penelope diye bir karakter var.
Bu kraliçe ülkeyi yönetiyor ama çok zorlanıyor tabii ki.
Kocası 20 sene önce bir savaşa gitmiş ve geri gelmemiş.
Kendi ülkesindeki çok sayıda işte general, şövalye ya da politik kişilik Penelope ile evlenip tahta oturmak istiyor.
Yani kral olmak istiyor.
Ancak Penelope de tabii işte benim kocam geri dönecek.
Onu beklemek zorundayız diye tüm çevresindeki kendisiyle evlenip kral olmak isteyen güçlü kişilikleri bekletmeye çalışıyor.
Ve bu süreçte de tabii onun en büyük yardımcısı Penelope'nin ve baş karakterimiz Odysseus'un oğlu Tom Holland'ın canlandırdığı Telemachus diye bir karakter.
Bu karakter babasının tabi izinden gidiyor, onu çok seviyor, onun dönmesini bekliyor, asla öldüğüne falan inanmıyor ama artık sonlara doğru annesi biraz şüphe duymaya başlayıp hani ben artık mecburen evlenmek
zorundayım başka biriyle ve yani tahtı başka bir krala vermek zorundayım gibi bir zorluğa girince Telemachus da gidip babasını aramak ya da en azından onun hayatta olup olmadığını
öğrenmek üzere bir yolculuğa çıkıyor.
Yani annesinin babasını beklemeye devam etmesini sağlamaya çalışıyor.
Neyse bir şekilde Odysseus kendi ülkesine geliyor ama görüyor ki artık tahtı almak isteyen başka güçlü kişilikler var.
İşte merhaba ben geldim tahtı bana verin ben tahta oturacağım buranın kralı bendim hatırlıyor musunuz gibi bir rahatlıkla ülkesinin eşini ve tahtını tekrar alamayacağını fark ediyor.
Kendisini gizliyor. Bir dilenci kılığına giriyor.
Yani kim hala dost kim düşmana dönüşmüş bunu anlamaya çalışıyor.
Filmin finalini de söylemeyeyim artık.
Yani çok yüksek oranda anlattım size.
Öykü bu. Evet bilinmeyen bir öykü değil.
Güzel de bir öykü bence zaten.
Yani keyifle izleniyor ama yine baştaki yorumumu yapacağım.
Film gereğinden çok uzun bence arkadaşlar.
Tamam kurgusu anlatımı kötü değil keyifle izliyorsunuz ama yani film 3 saat değil 2,5 saat olsa hiç kimsenin bu film niye daha uzun değil diyeceğini zannetmiyorum.
Bu bir. İkincisi teknik işçiliği çok iyi gerçekten çok iyi yani Nolan 250 milyon dolar harcamış arkadaşlar.
Bu zaten günümüz için tavan maliyet.
Filmin bir de... Reklam, tanıtım, dağıtım giderleri için de 150 milyon dolara yakın para harcandığı söyleniyor.
Yani toplam bütçe 400 milyon dolar.
Diyorum bu bugün bir Hollywood stüdyosunun bir film harcayacağı en yüksek rakam zaten.
Bu parayı haklı çıkarmış mı Nolan?
Teknik olarak bence çıkarmış.
Hiç ortada hiçbir sıkıntı yok.
Ama tekrar aynı şeyi söyleyeceğim.
Filmin o setleri, kostümleri, gemileri, ortamları vs.
Diyorum mesela bir deskat filminden çok daha iyi mi?
Hayır. Tekrar aynı konuya geliyoruz arkadaşlar.
Güzel ama özel değil.
Keyifle izlersiniz.
Tamam. İzleyip çıkıp bir yarım saat filmin sohbetini yaparsınız ve hayatınıza devam edersiniz.
Yapım aşamasında en çok eleştirilen taraflarından bir tanesi oyuncu seçimleriydi.
Ve bu konuda film bence...
Gerçekten çok sıkıntılar.
Oturmuyor yani karakterlere.
O eleştirilerin ben hepsine katılıyorum.
Hatta Odysseus karakteri olarak Matt Damon'ı bile ben tam olarak şey yapamadım yani özümseyemedim.
Ya da Kraliçe Penelope rolünde Anne Hathaway de bence çok doğru bir kast değil.
Yani oyuncu seçimlerinin iyi olmadığı fikrine ben de katılıyorum.
Ve bunun dışında da şöyle bir durum var.
Şimdi neticede filmde ana öykü de Odysseus.
20 yıl sonra ülkesine dönebiliyor ve bu 20 yıllık yolculuk gerçekten çok büyük kayıplara sebep oluyor.
Çok büyük acılar çekiliyor.
Yani peki Odysseus ve onun ülkesi sevdikleri yani oğlu, dostları, eşi herkes neden bu acıları çekti değil mi?
Ortada bir dramatik derinlik var, bir duygusallık var okey.
Bunun bir açıklaması olması lazım.
Şimdi orijinal öyküde ve filmdeki ilk yani bu işte dönüş macerasında işte gemide biraz erzaksız kalıyorlar.
Kara arıyorlar yani bir kara bulalım ki erzak yiyecek alalım.
İşte bir adada duruyorlar işte bir mağarada tek gözlü bir devle karşılaşıyorlar.
Bu tek gözlü dev Yunan mitolojisindeki denizler tanrısı Poseidon'un oğlu Polifemos.
Bu Polifemos'un mağarasında mahsur karıyorlar.
Onunla başa çıkamıyorlar ve onu kör ederek o mağaradan kaçıyorlar ve işte sonra başka fırtınalara falan maruz kalıyorlar.
Ve Odysseus'un adamları diyor ki biz çok güçlü büyük bir tanrı olan Poseidon'un oğlunu kör ettik.
O yüzden başımıza bu felaketler geliyor.
Biz işte evimize dönemiyoruz.
Bin türlü zorlukla karşı karşıya kalıyoruz.
Orijinal öyküde de zaten yaklaşık olarak böyle bir mesaj vardır.
Ancak Nolan işte bu noktada öyküye kendi yorumunu katmış.
Filmin finalinde Odysseus biz Truva'yı yenerken bakın size bir hediye veriyoruz diyerek barışçıl bir tavır
sergiliyor ve misafirperverlik denen tüm çağlar, tüm dönemler, tüm kültürler için kutsal olarak kabul edilebilecek bir olguyu bir
hile malzemesi olarak kullanıyorlar.
Yani Truva'nın misafirperverliğini kötüye kullanıyorlar.
Yalan söylüyorlar ve Truva'yı içten yeniyorlar.
Aynı zamanda Truva'nın içerisine girdikten sonra kadınları da öldürüyorlar, kraliçeyi de öldürüyorlar.
Yani eli silah tutmayan, bir anlamda savaşamayacak durumda olan çok kişiyi de öldürüyorlar.
Aynı zamanda Truva krallığının içerisindeki heykelleri yıkıyorlar, tüm sanat eserlerini.
Yani o krallığın manevi virasını da...
Yok ediyorlar. İşte Odysseus bunları görüyor.
Yani fark ediyor. Ama buna engel olmuyor.
Savaşı kazanmak başka bir şey.
Bu başka bir şey.
Yunan kültürünün, Yunan mitolojisinin en güçlü, en onurlu tanrısı olan Zeus'un ahlaki ve erdemli kurallarını yok
ettik, mahvettik.
Zeus'a sadık davranmadık.
Ahlaksızca davrandık.
İşte bu yüzden biz bu acıları çektik diyor filmde Odysseus.
İşte bu yorum Nolan'ın yorumu arkadaşlar.
Orijinal öyküde böyle bir kasıt yoktur.
Orada başka bir dramatik derinlik var.
Nolan'ın Odyssey filminde ise böyle bir dramatik...
Altmetin var. Bunu kabul eder misiniz?
Etmez misiniz? Yani ne kadar tarihsel gerçeklere uygun ya da tarihteki başka yazarlar, sanatçılar, anlatıcılar Homeros'un öyküsünü bu şekilde yorumlamıştır.
Tarihte böyle bir yorum var mı?
Ben bilmiyorum. Ben kendi adıma söyleyeyim yani Nolan'ın bu yorumu güzel bir yorum bence.
Bu bağlamda ama yani bu kadar büyük bir proje yapmışken, bu kadar emek sarf etmişken, bu kadar para harcamışken Nolan biraz kendi yorumunu da katsın.
Yani buna da hakkı var herhalde.
Bunu da eleştirmek çok da doğru olmayabilir diye düşünüyorum ama.
Evet özetle toparlıyorum.
Odyssey iyi bir film.
Ancak benzersiz bir film değil, özel bir film değil ve koparttığı bu kıyameti de asla hak eden bir film olduğunu düşünmüyorum.
Evet bu hafta Christopher Nolan sineması ve onun son filmi Odisey üzerine konuştuk.
Bu haftalık bu kadar. Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
