
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Bu Haftalık Bu Kadar serimizin 7. bölümü ile sizlerleyiz. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Size bugün bundan bahsetmeye çalışacağım.
Konu ne? Sinemanın gerçekliği, gerçek dışılığı, sinemanın gerçekleri ne kadar anlattığı, ne kadar anlatmadığı.
Hatta bu konuyu nasıl bir noktadan tutmak istiyorum biliyor musunuz?
Şöyle bir durum var ki sinema sevmeyen, film izlemeyen çok ciddi bir kitle var.
Tamam şimdi biz hani burada sinema sevenleriz değil mi?
Bu sohbette toplayan en büyük ortaklık da elbette sinema sever olmamız, sinemayla ilgileniyor olmamız.
Ama elbette herkes sinemayı sevmiyor, herkes film izlemiyor.
Çevrenizde var mı mesela hiç film izlemeyen, sinemayı sevmeyen?
Bu düşünür şöyle bir aslında var vardır mutlaka vardır.
Hani hayatında hiç film izlememiş kişi yoktur herhalde.
Yani o sinema sever olmayan kişilerin de ilgisini çeken bazı filmler olmuştur elbette.
Ama çok az film izlemiş olması o kişiyi sinema sever yapmıyordur herhalde.
O insanların kafasını anlayabiliyor musunuz?
Bu zor bir soru. Biz sinema severler için hiç film izlemeyen, sinemayı hiç sevmeyen insanları anlamak bence biraz zor.
Bunun üzerine sohbet ettiğim sinema sevmez birkaç kişiden ben şöyle bir gerekçe duydum ki...
Hani buna benzer bir laf hemen bir film örneği vereyim size.
Alexander Payne'in Sideways filminde bunun üzerine bir replik vardı etkileyiciydi aslında.
Hoş orada roman için söyleniyordu bu ama işte filmde bir baş karakterimiz var roman yazıyor falan işte arkadaşlar ona soruyor bir sohbette.
Hani romanın ne oldu bitti mi?
Evet artık bitirdim işte tebrik ederiz falan diyorlar.
İşte ne üzerine işte şöyle böyle anlatıyor.
Gerçek hayatından da bazı şeyler içeriyor diyor.
O sırada birisi diyor ki esas bana öylesini severim diyor.
Dünyada o kadar ilginç şeyler oluyor ki diyor.
Birilerinin uydurduğu şeyleri okumanın hiçbir anlamı yok bence diyor.
Bakınız bu noktaya dikkat edin.
Çok ilginç aslında. Dünyada o kadar ilginç şeyler oluyor ki birilerinin uydurduğu bir şeyi izlemek ya da hani okumak onlarla ilgilenmek bence çok anlamsız.
Bakınız bence bu kilit.
Bugün yapacağımız sohbetin kilit noktası bu.
Bu anlamda sinema hatta bütün anlatı sanatları diyelim.
Birilerinin uydurduğu bir şey değil mi?
Dünyada bu kadar gerçek hikaye varken, yaşanan acılar, mutluluklar, sevinçler, kıskançlıklar, ölümler, ayrılıklar varken birilerinin uydurduğu bir şeyle niye ilgilenelim aslında?
Hani biz sinema severler, edebiyat severler, öykü severler.
Belki de boş şeylerle uğraşıyoruz o kişilere göre.
Gerçeklerle ilgilenmek, uğraşmak varken neden birilerinin uydurduğu bir şeyi izliyoruz?
Soru biraz da bu aslında.
Şimdi buna kabaca şöyle bir cevap verebiliriz.
Ya beğeniyoruz ya, seviyoruz yani, hoşlanıyoruz.
Keyifli vakit geçirmiş oluyoruz.
Belki de bunun ötesinde bir savunmaya ya da cevaba...
Gerek yoktur ama bu kadar basit bir cevap verirsek sinemanın, anlatı sanatlarının eğlenceli vakit geçirmekten hiçbir farkı olmadığını iddia etmiş oluruz ya da bunu kabul etmiş oluruz ki
ben kendi adıma bunun çok daha ötesinde bir şeyler olduğunu düşünüyorum.
Yani sinemayı, anlatı sanatları sevmek sadece bir eğlence değil, sadece güzel vakit geçirmek değil.
Bundan ibaret değil diyorum.
Peki ne? Bilgi türleri var değil mi?
Bize bilgi sağlayan çeşitli disiplinler var.
Bilim var, felsefe var, işte sanat da var.
Sanat bir bilgi türü, bir yorumlama türü, bir hayata bakış türü.
Yani bir felsefeciyle, bir bilim insanıyla, bir sanatçının hayata bakışı bambaşka.
Nasıl bir bilgi türü? İlginç bir şey söyleyeceğim, bilmiyorum size ikna edici gelecek mi ama biraz duygusal bir bilgi türü.
Ne demek bu? Şu demek.
Sinemacılar bir öykü uydururlar elbette, bir karakter yazarlar.
Öyle bir karakter yoktur dünya üzerinde.
Şimdi biz bunu niye izleyelim?
Şundan dolayı izleyelim.
O öykünün ya da o karakterin uydurma olması o filmde ve öyküde anlatılan ve bize hissettirilmeye çalışan duygunun gerçek olmadığı anlamına gelmiyor.
Gerçek olmayan bir öykü yazdığınızda bir karakter inşa edip bunu sunduğunuzda elbette izleyiciye ya da okuyucuya bakın bu öykü gerçek demiyorsunuz zaten böyle bir iddianız yok ancak bu öykünün
içinden çıkan duygular, bilgiler, yorumlar, fikir yürütmeler, mesajlar gerçek diyorsunuz aslında.
Çünkü bunlar gerçek olmadığında zaten ya da sadece gerçek demeyeyim ikna edici olmadığında biz zaten o öyküyle ve o filmle İlgilenmiyoruz, bizim ilgimiz çekmiyor.
Zaten onu sevmiyoruz, beğenmiyoruz.
Çok basit bir örnek vereceğim.
Hangimiz mafya dünyasının bir üyesiyiz?
Umuyorum ki hiçbirimiz.
Ama Godfather'ı çok seviyoruz değil mi?
Neticede Godfather'da karakterler, belli çatışmalar, belli mesajlar, belli duygular ve hatta finalde o kurulan devasa imparatorluğun çöküşü var değil mi?
Şimdi biz öyle bir öykü hayatımızda yaşamadık ya da bizzat görmedik elbette.
Ama filmdeki neredeyse bütün karakterleri anlamıyor muyuz?
Filmdeki temel çatışmayı, temel mesajı, temel duygusal patlamayı anlayabiliyor muyuz?
Evet anlıyoruz. Şimdi az önce söylediğim o Sideways filminde sarf edilen replik bu dünyada o kadar ilginç şeyler oluyor ki birilerinin uydurduğu bir şeyleri izlemeye okumaya gerek yok.
İddiası burada bence çöküyor.
Çünkü Francis Ford Coppola tamamen uyduruk bir dünya, karakter, öykü inşa ediyor olsa da inşa ettiği duygular, ilettiği mesajlar, kurduğu atmosfer hepimizin özdeşleşebileceği,
anlamlandırabileceğiniz bir dünya.
Onu hissedebiliyoruz.
İşte bence biz sinemayı ve hatta tüm anlatı sanatlarını bu nedenle izliyoruz, ilgileniyoruz, onlarla duygusal bir bağ giriyoruz.
Bunun da ötesine geçeceğim şöyle bir gerçek var ki sinemaya da tüm anlatı sanatları bizim hakkında hiçbir şey duyamayacağımız, öğrenemeyeceğimiz, izleyemeyeceğimiz duyguları
bize anlattıkları için bizim için çok cazipler.
İstedikleri kadar öyküler ve karakterler...
uydurma olsun. Diyorum ya bizim çevremizde şu an hani bir mafya üyesi var mı?
Yok. Bir mafya örgütü var mı? Yok.
Biz o dünyayı tanımıyoruz.
Ancak Francis Ford Coppola bize o dünyayı öyle bir anlatıyor, öyle bir tanıtıyor, öyle karakterler sunuyor ve öyle duygu çatışmaları iletiyor ki biz o dünya
hakkında hiçbir bilgi sahibi olmasak bile Anlayabiliyoruz o dünyayı, o karakteri anlayabiliyoruz.
Yani Michael Carleone'nin yaşadığı yozlaşmayı bize adım adım anlatıyor.
Onun duygusal dünyasını sunuyor.
Güçlü olduğu tarafları sunuyor, zayıf olduğu tarafları sunuyor.
İşte bakınız o güçlülük ve zayıflıklar bize çok tanıdık geliyor aslında.
Zayıflık dediğimiz fenomen ya da güçlülük, güçlü olmak, iradeli olmak, kararlı olmak dediğimiz fenomen elbette bizim hayatımızda da var değil mi?
Elbette bu duyguları anlayabiliyoruz.
İşte bu duyguları mafya dünyası içerisinde gördüğümüzde bize hiç de yabancı gelmiyor.
Hiç de uzak gelmiyor. Başka bir örnek verelim.
Mesela Godfather elbette tırnak içinde gerçekçi bir film.
Yani gerçek dünyada bizimle aynı evrenin içerisinde süre giden bir film.
Fantastik dünyaları düşünelim.
Yüzüklerin Efendisi'ni düşünelim.
Star Wars'u düşünelim. Harry Potter'ı düşünelim.
Matrix'i düşünelim. Bakınız bunlar fantazi ya da bilim kurgu.
Yani gerçekte öyle bir şey yok ve yüksek olasılıkla da hiç olmayacak yani.
Ancak oradaki duygular da gerçek.
Çünkü biz o karakterleri en yakın dostumuzu anlıyor gibi anlayabiliyoruz.
Arada hiçbir fark yok.
Anlıyoruz yani Neo'nun yaşadığı hani ben seçilmiş kişi miyim?
Her şey benim elimde mi?
Bu devasa savaşı ben mi bitireceğim?
Güce ben mi dengeyi getireceğim?
Bu konuda Neo'nun yaşadığı o iç çatışmayı, Trinity'nin ona destek vermesini, Morpheus'un ona önce olmasını, kahinin Neo'yu aydınlatmasını bunların hepsini anlayabiliyoruz
değil mi? E anlıyoruz ki o film...
Bu kadar büyük bir başyapıt oldu mu?
Bakın tamamen fantastik bir dünya olmasına rağmen.
Neden? Çünkü bizim hayatımızda da Mio'nunkine göre çok daha mütevazi olsa da bizim hedeflerimizde de bize yardımcı olan insanlar var, destek olan insanlar var,
karşıt olan insanlar var, bize o hedeflerimizden alıkoymaya çalışan insanlar var, bizim ufkumuzu açan insanlar var.
Ve biz de...
O hedefe ulaşma yolunda bazen kararsızlığa düşüyoruz.
Yapabilecek miyiz? Başarabilecek miyiz?
Okulumuzu bitirip bir meslek sahibi olabilecek miyiz?
Bir insanla hayatımızı birleştirip güzel bir yuva kurabilecek miyiz?
Sevdiklerimize faydalı, güçlü bir insan olabilecek miyiz?
Bunların hepsi her ne kadar Neo'nun omuzlarını yüklenen o ağırlıktan çok daha tırnak içinde mütevazi amaçlar olsa da hayır aslında.
Bizim için o kadar da mütevazi amaçlar değil.
Bizim için bunlar da zor.
Küçümsenecek hedefler değil bunlar.
İşte Neo'nun bütün o duygusal iniş çıkışlarını anlayabiliyorsak biz aynı şeyleri zaten hissedebildiğimiz için Neo ile bir özdeşleşme kuruyoruz.
İşte ben iddia ediyorum ki bütün anlatı sanatlarıyla zaten...
duygusal bir ortaklık kurabildiğimiz için onları seviyoruz, izliyoruz.
Hatta bazen filmler bizi aydınlatıyor, hayata bakışımızı değiştiriyor falan.
Kendi yaşadığımız duygusal sarsıntıları biz filmlerde görüyoruz zaten.
Filmlerde bazen kendimizi tanıyoruz.
Çünkü orada öyle bir karakter, öyle bir felsefi, duygusal, psikolojik sorunu çözüyor ki biz o benzer psikolojik, felsefi ya da duygusal sorunla Başa çıkamayıp çözümümüzü
o filmde görüyoruz. İşte bu yüzden biz anlatı sanatlarıyla ilgileniyoruz, onları izliyoruz, onları seviyoruz.
Orada anlatılan öykünün ya da karakterin gerçek bir karakter olup olmadığının bir önemi kalmıyor.
Çünkü duygu gerçek.
Mesele bu zaten. Biz de aynı çatışmalarla boğuşuyoruz.
Ondan dolayı işte birilerinin kalkıp da dünyada o kadar ilginç şeyler oluyor ki birilerinin uydurduğu bir şeyi...
İzlemeye okumaya hiç gerek yok.
Savunması hiç de ikna edici gelmiyor.
Hani o zaman aslına bakarsanız sadece belgesel filmler izlememiz lazım.
Gerçek dünyada var olan öyküleri izlememiz lazım.
Okey. Bu da sinema aslında.
Yani hatta sinema belgesel olarak başladı.
Günümüzde de belgesel sinema üzerine çok sayıda...
Üretim var, çok sayıda film var, Oscar'lar alıyor, kimisi yaygın olarak gösterime girip tüm dünyada izleniyor, seviliyor vs.
vs. Yani belgesel sinema kötüdür, anlamsızdır, gereksizdir demiyoruz.
O başka bir şey. Arada ancak şöyle bir şey var.
Kuramsal sinemayla belgesel sinema arasındaki en temel farklardan bir tanesi kuramsal sinema belgesel sinemaya göre çok daha fazla biçimlendirilmiş olduğu için izleyiciye
iletilmek istenen duygular, mesajlar, öyküler çok daha damıtık ve çok daha kolay algılanabilir bir forma sığdırılabiliyor.
Fark burada. Gerçek hayatta birçok şey o kadar özet değildir, o kadar kolay anlaşılır değildir, o kadar kısa değildir.
Yani siz bugün, örneğin Mustafa Kemal'in hayatını, Bir filme sığdırmak isterseniz eğer onun hayatındaki birçok şeyi azaltmanız gerekir.
Birçok şeyi azaltacaksınız onun hayatında var olan belli şeyleri alıp Bir yapı ve uyku içerisine sığdıracaksınız.
Hani mesela yakın zamanda Atatürk diye filmler yapıldı biliyorsunuz.
Ben bu filmler üzerine programlar da yaptım.
Bence çok da iyi bir prodüksiyondu.
Yani gerçekten ben hani hem Türk sineması adına gurur duydum.
Hem de o filmi izlemekten çok büyük keyif aldım.
Hani Atatürk'ün hayatını anlatıyorsunuz bile onu damıtmak, sadeleştirmek ve biçimlendirmek zorundasınız.
İşte belgesel sinemanın böyle bir sıkıntısı var.
Çok kolay bir şey değil yani belgesel sinema.
Hatta size çok ilginç bir şey söylemeye çalışayım.
Şimdi belgesel deyince aslında aklınıza hani tabii çok farklı belgeseller var ama National Geographic geliyor biraz aslında değil mi?
Hani doğa belgeselleri. Bin türlü belgesel yapıldı National Geographic kanalında ve o isim altında diyeyim.
Size çok ilginç bir şey söyleyeyim.
Dünyadaki hemen hemen bütün belgesel yapımcıları ve belgesel üreticileri Star Wars'un ve George Lucas'ın anlatı grameğini kullanıyor biliyorsunuz arkadaşlar.
Bakınız anlatılanlar gerçek olabilir ama o anlatılanların içine sığdırıldığı senaryolar o filmlerin akış yapısı, dramatik yapısı onlar da aslında bir nevi kurmaca dramatik
yapısı içerisinde sığdırılıyor.
Neden? Daha kolay tüketilsin, daha rahat anlaşılsın, kolay izlenebilsin diye bu yapılıyor.
Ya bakın anlatılanlar hesapta gerçek ama anlatım biçimi yine kurmaca.
Az önce bahsettiğim olaya geliyor.
Gerçek hayatı deneyimlemek, gerçek öyküleri izleyip anlayıp onlardan duygu ya da mesaj çıkarmak çok da kolay değildir.
Onu biraz biçimlendirmek lazım.
Bir senaryoya, bir öyküye sığdırmak lazım.
Bu çok kolay bir şey değil. Onun için daha çok kurmacı öyküler izliyoruz.
Bu da bizi pek de rahatsız etmiyor.
Az önce anlattığım meseleyle.
Yine hemen kısaca özetleyeyim.
Sebep ne? Her ne kadar anlatılan öyküler ve karakterler gerçek olmasalar da anlatılan duygular, mesajlar gerçek ve gerçeğe uygun olduğu için zaten böyle
olduğu için bizi tutabiliyorlar, bizi sevdirebiliyorlar bu projeler.
Bizimle bağlantı kurabiliyorlar.
Bu yüzden biz sinemayı ve anlatı sanatlarını seviyoruz.
Şimdi bu noktada şöyle bir konuya geçmem lazım.
Bakınız sinema tarihinin çok önemli ve birbiriyle çelişiyor gibi görülen iki büyük sinemacısının söylemini hatırlatacağım size.
Çok geçmiş sinematristler ve ben bundan bir ara böyle bir programımın küçük bir kısmında bahsettim diye hatırlıyorum ama hani hangi sinematristi tam hatırlamıyorum.
Şöyle ki şimdi Jean-Luc Godard birçok kez...
Sinematristler de andık hatta üzerine program da yaptık.
Çok severizdir hatta yakın zamanla kaybettik.
Jean-Luc Godard şöyle diyor.
Sinema saniyede 24 kez gerçektir.
Şimdi hani sinema teknolojik olarak saniyede 24 kare olarak önümüzden akıyor olması ya ona vurgu yapıyor yani.
Saniyede 24 fotoğraf geçiyor gözümüzün önden.
İşte Godard diyor ki sinemayı bir anlamda kutsamak için, yüceltmek için sinema saniyede 24 kez gerçektir.
Yani sinemanın tamamen gerçekleri anlatabilen bir anlatı biçimi olduğunu söylüyor.
Peki buna karşılık kim sinema saniyede 24 kez yalandır diyor?
Brian De Palma diyor.
Brian De Palma kim? 70'lerdeki yine sinematristlerde birçok kez andığım Sakallılar diye bir grup demiştim ya.
Movie Brats. Bugünün gişe sinemasının formüllerini yazan 5 büyük sinemacı.
Hemen yine sayayım hatırlatayım.
Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Brian De Palma, Josh Lucas ve Steven Spielberg'den oluşan ekip.
Onların... Biraz daha böyle arkada kalanlarından biridir Brian De Palma ama o da çok güçlü, çok değerli bir sinemacıdır.
Ve Brian De Palma genellikle kandırmacaların sinemacısıdır.
Yani filmlerinde hep ilizyonlar vardır, kandırmalar vardır, yalanlar vardır.
Bir şeyler görüp kandırıldığını fark eden ve gerçeğe ulaşmaya çalışan ama bunu başaramayan karakterlerin öyküsünü anlatır Brian De Palma.
Şimdi kandırmacaların sinemacısı olunca Brian De Palma tabii sinemanın...
24 kez yalan olduğunu iddia etmesi aslında çok da farklı değil.
Şöyle bir durum var. Brian De Palma filmlerde bizi de kandırıyor.
Öyle bir durum var. Yani Jean-Luc Godard her ne kadar gerçekçi filmler, gerçeği anlattığını hissettiren filmler yapıyor olsa da Brian De Palma tam tersine sadece uykusunu anlattığı
karakteri kandırıp, gerçekleri arattırıp...
bir labirentte kaybetmiyor.
Bizi de kaybediyor. Çoğu zaman bize de gerçeği anlatmıyor falan.
Öyle oyunmaz bir sinemacıdır Brian De Palma.
Şimdi bunların ikisinin hangisi size gerçek geliyor?
Bilmiyorum. Şimdi bakınız bu değişken.
Güzel. Güzel bir konu yani.
Bunun üzerine konuşmak, tartışmak keyifli olabilir.
Ancak ben az önce bahsettiğim bağlamda bu çatışmayı size verdim.
Hani sinemayı sevmemiz için, sinemayla ilgilenmemiz için gerçek olması gerekmiyor duygunun ya da mesajın.
Çatışmanın gerçek ve iktidarıcı olması yeterli dedim ya.
İşte bakınız burada da şöyle bir durum ortaya çıkıyor.
İsterseniz Godard gibi sunduğunuz çatışma istediği kadar gerçekçi sunulsun.
Ya da Brande Palma gibi kandırıkçı sunulsun.
Yine çok da bir şey fark etmiyor.
Niye biliyor musunuz? Çünkü sinemasal üslup, anlatım dili ya da anlatılanlar başka bir şey.
Onun içerisindeki duygusal ya da zihinsel patlama başka bir şey.
Ne kadar gerçekçi olursa biz karakterlerle de daha fazla özdeşleşip anlatılan zihinsel çatışmayı daha kolay alıyoruz.
Ama Brian De Palma gibi izleyiciyi kandırma seviyesinde bir oyunbazlık söz konusu olduğunda da biz kandırılının verdiği heyecanla ya da o
duygusal patlamayla da oradaki mesajı farklı bir yöntemle almış oluyoruz.
Yani aslında...
Söz konusu anlatının bize sunduğu duygusal ve zihinsel patlamanın bize ulaşım yolu değişiyor.
İster gerçekçi ister kandırıkçı fark etmiyor.
Kimisi gerçekçiyi sever.
Bakınız bu çok net bir şey.
Yani Hollywood sinemasını çok sevmeyen bir sürü sinema sever vardır.
Ben daha gerçekçi, daha doğal, daha insani denir.
O kişiler diyorum o sinemayı seven arkadaşlardan ben bunu çok duymuşumdur.
Okey. O çok daha insani.
Siz öyle bir bağ kuruyorsunuz o filmle.
Ama buna hiç ihtiyaç...
Tony Stark hiç gerçekçi değil.
Abi 100 milyon insan ağladı yani.
Avengers'da Tony Stark ölünce.
Tamam Tony Stark hiç gerçekçi bir karakter değil.
Süper kahraman dünyayı kurtarıyor.
Açılın kibirli mibirli falan filan.
Okey tamam. Şimdi o hiç gerçekçi bir karakter değil diye.
Yüz milyonlarca insan o karakterle bir bağlantı kurmadı mı?
Bir duygusal bağlantı kurdu. Demek ki bu aslında sadece zevk meselesi, sadece sinemaya bakış meselesi.
Yani korku filmi sevmekle, komedi filmi sevmekle, drama sevmekle, aksiyon filmi sevmek arasında bir fark yok.
Aynı şey. Hepsinde yine bu şekilde bir duygusal ve zihinsel özdeşlik var, ortaklık var.
Yine gerçek. Hayatta hiçbir kibirli insan görmediniz.
Gördük işte Tony Stark yani o kadar.
Peki kibirli biri ölürse o iyi ki öldü mü diyeceğiz?
Yok onun zayıflığı.
Biz yine üzüleceğiz. Sevdiğimiz kibirli insanlar da var belki.
Bakın yine tekrar düşmek istemiyorum.
Yine sohbetin başında yaptığım noktaya geliyor.
Bize gerçekçi duygu çarpışmalar sunuyor bu filmler.
Özetle arkadaşlar istediği kadar uydurma olsun.
Gerçek hayatta var olan hepimizin hissettiği duyguları, çatışmaları bize sunduğu sürece bir anlatı bizim için çok değerli.
Elbette sinemayı sevmeyenlere bir şey diyemiyoruz.
Hani o zevk meselesi diyoruz artık yani ona yorum yapacak bir şey yok ama hiç hani o arkadaşların hani savunmalarını ya da argümanlarını ikna edici bulduğumu ben şahsen düşünmüyorum.
Hani sinema sever olduğumuza göre yüksek olasılıkla siz de düşünmüyorsunuzdur diye düşünüyorum.
Ve aslında mesele şu noktaya geliyor.
İstediği kadar uydurma olsun, istediği kadar kurmacı olsun sinemanın ve anlatıların kurmacı olması gerçek olmadıkları anlamına gelmiyor arkadaşlar.
İşte esas nokta bu, esas odak bu.
Diyebiliriz diyorum, umarım konuyu özetleyebilmişimdir.
Bir anlamda da aslında sinemayı neden bu kadar çok seviyoruz sorusunu da biraz incelemiş, bunun üzerine de bir şeyler söylemiş oldum diye tahmin ediyorum.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
