
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Bu Haftalık Bu Kadar'ın ikinci bölümü ile karşınızdayız. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
O sinema duygusunu sinemayı seviyor olma halini zedelememesi gerektiğini en azından bende hiç de zedelemediğini söylemeye çalışmıştım size.
Bunun dışında da sinema severlerin birbiriyle sinema konuşurken sinema zevklerini paylaşırken takıldıkları ve hani onların biraz bu konuda böyle huzurunu kaçırdığını gördüğüm bazı noktalar var.
Bu haftada onlardan bahsetmek istiyorum.
Nasıl biliyor musunuz?
Şöyle şimdi bir arkadaşınızla sinema konuşuyorsunuz diyelim ki.
O bir filmi çok seviyor.
Hoşuna gitmiş. O filmin iyi olup olmaması falan filan bunları tamamen bir kenara bırakın.
O kişi o filmi seviyor.
Okey. Şimdi bir kişinin bir filmin neden sevdiğini bilebilir miyiz?
Bilemeyiz. O biraz kişiye özel bir şeydir.
Mesela çok basit bir örnek vereyim.
Diyelim ki bir aşk filmini bir arkadaşınız çok seviyor.
Ve o kişi kendi yaşadığı duygusal deneyimlere benzer bir şeyler gördü diyelim ki o filmde.
Ondan dolayı o filmi şu çok seviyor.
Şimdi biz bunu bilebilir miyiz?
Bilemeyiz. Çünkü o kişi neticede geçmişte yaşadığı bazı duygusal ilişkileri, bazı travmalarını falan bize anlatıyor mu?
Anlatmıyor. Haberimiz bile yok.
O abi ben o filmi çok sevdim diyor.
Tamam okey bunda bir sıkıntı yok.
Ama şurada sıkıntı var.
Siz o filmi sevmediğinizde ya da o filmi kötülediğinizde sanki o arkadaşınızın duygusal deneyimlerini yargılamış gibi oluyorsunuz.
Bilmiyorum böyle bir durum sizin başınıza geldi mi ama benim başıma birçok kez geldi.
Şimdi sadece duygusaldan bahsetmeyeyim.
Bu politik de olabiliyor mesela.
Örneğin işte sol görüşlü bir arkadaşınız onun o siyasi görüşünü destekleyen, o siyasi görüşü kutsayan bir filmi iyi buluyor.
Siz o filmi...
O açıdan değil yani politik olarak değerlendirmiyorsunuz.
Başka bir açıdan değerlendiriyorsunuz.
Ne bileyim karakterleri hoşunuza gitmiyor, öyküsü hoşunuza gitmiyor falan.
Hani o filmi sevmediğinde vay faşist sen nasıl...
Ya abi bak öyle değil.
Ben filmi politik olarak hani filmin politik mesajı kötü demiyorum.
Ya da ne bileyim komünizm, sosyalizm gibi bahsettim de fark etmez.
Yani muhafazakar bir görüş de olabilir.
İslami de olabilir, liberal de olabilir, milliyetçi falan.
Konu hangi politik görüş olduğu değil ama.
politik görüşte uymadığında sen o kişinin politik o filme yaklaştığını bilmiyorsun ki yani diyorum işte ister duygusal olsun ister politik olsun psikolojik olsun ne bileyim sosyolojik
olsun her açıdan kimin hangi filmi sevdiğini biz nereden bileceğiz arkadaş öyle bir şey yok yani biz filmi başka bir tarafından tutuyoruz sen filmi başka bir tarafından tutuyorsun ve
senin de o filmle Aynı duygusal etkileşime girmemizi bekliyorsun.
Böyle bir durum var sanki. Hele hele eğer o kişiyle filme kötü dediğiniz takdirde oturup tartışmaya başlarsanız.
Olay böyle bir kişisel tartışmaya geliyor.
Bir ego savaşına geliyor. Ben seni yendim.
O haklıydı. Vay sen haksızdın falan filan.
Ya abi o kadar alakasız bir tartışma ki bu aslında.
Bu yaptığımız tartışma.
Buradan şu noktaya varmaya çalışacağım.
Hangi filmi kim ne sebeple seviyorsa sevsin arkadaşlar bu gerçekten kimsenin umurunda değil aslında.
Yani umurunda değil derken bilemeyiz biz senin o filmin nereden tuttuğunu ve senin o filmi oradan tutuyor olmana bizim bir yorumumuz yok.
Ona muhalefet etmiyoruz.
O konuyu tartışmıyoruz biz seninle.
Sen yine sev o filmi.
Hiç onda bir sıkıntı yok ama bu filmin iyi veya kötü bir film olması başka bir şey.
Bizim filmde ne bulup bulmadığımız başka bir şey.
Senin o filmde ne bulup bulmadığın başka bir şey.
Yani tartışırken aslında benzer noktalardan tutuyor isek bir filmi o tartışma biraz daha bir yere varabiliyor.
Bakın size başka bir örnek vermeye çalışayım.
Ben diyorum ki Godfather çok iyi bir film abi ya.
Acayip yani bir parantez için bakın eleştirel o sinema yazarı onları bir kenara attım.
O bakışla konuşmuyorum. Sadece bir sinema sever olarak o filmi çok sevdiğimi söylüyorum.
Tamam mı? Karşımdaki arkadaş diyor ki ya o film suçluyu övüyor.
Ya şimdi... Yani benim sevme sebebim işte karakterlerini seviyorum, senaryosunu seviyorum, yönetmenliğini seviyorum.
Birçok sebeple seviyorum.
Zaten iyi bir film ayrı konu da. Şimdi bir anda mesaj geliyormuş ya görürken bu suçluyu övüyor sevme falan.
Ama bu böyle tamam ben o filmi seviyorum.
Ki zaten o filmin suçluyu övdüğü falan yok.
Yani üçlemenin sonunda bütün aile perişan oluyor, dağılıyor.
Michael Carlyle'e yapayalnız ölüyor falan filan yani.
Hani bu tartışmayı yapalım o zaman.
O film suçluyu övüyor mu, övmüyor mu?
Bunun üzerine bir tartışma yapalım biz.
Bu tartışma filmin iyiliğini, kötülüğünü konuşmak olmayacak.
Başka bir şey yok. Yani özetle ben başka bir şeyden bahsediyorum.
Filmi sevdiğimden, iyi bulduğumdan bahsediyorum.
O suçluyu övüyor diyor.
Bak başka yerlerden tuttuk ya.
Bu sohbetin... güzel bir yere varması mümkün değil.
Mesela biraz daha böyle sanat sinemasını sevenler, biraz daha politik filmleri sevenler, eleştirel avantgard sinemaları sevenler, Hollywood'un o ana akım aksiyon filmlerini falan çok şey bulurlar böyle.
Şiddeti estetize ediyor.
Bakın bu çok dönem bir muhabbettir.
Sinema tarihinde de çok konuşulmuştur bu.
Hollywood filmleri bir rüya satıyor.
Tamam. Yalanlar satıyor.
Tamam. Ve şiddeti estetize ediyor.
Yani atıyorum işte bir Amerikan polisi Kötüleri böyle dövüyor.
Ya Con Revan içinde böyle.
O film de o aksiyon kahramanını bize iyi karakter olarak sunuyor ya.
Sanki onun insanlara şiddet uyguluyor olmasını kutsuyor film.
Bu anlamda da yani o eleştiren arkadaşlar bu kuramsal yaklaşımı dile getiriyorlar.
Diyorlar ki bak şiddeti estetize etti.
O adamı iyi gibi gösterdi.
Amerika'nın, tırnak için Amerika'nın.
Şiddet uyguluyor olmasını biliyorsunuz hani bu siyah ayrımcılık Amerikan polisinin şiddet uygulaması falan filan bir sürü sıkıntı var ya Amerika'da zaten.
Hani sanki Hollywood filmleri Amerikan polisini ve Amerikanın muhafazakar politikalarını desteklemek için şiddeti estetize ediyor falan.
Abi sen ne yaptın ya biz öyle yani hiç oradan ne politik olarak beslendiğimiz var ne olaya öyle baktığımız var.
Ne bileyim sadece eğlenceli aksiyon filmi yani zaten filmlerin altındaki.
politik mesajlar falan o kadar kaba, o kadar hoyrat ki normalde biraz olsun filmleri eleştiren, bakan bir insan şunu mu diyor yani?
İşte bak Tony Stark, Avengers'da gezegeni kurtardı.
Tamam zaten canım Amerikalılar böyle insanlardır zaten gibi bir mesaj çıkaran var mı ya?
Böyle bir şey var mı yani? Veya Tony Stark gidip bir karakteri bam güm dövüp paramparça edince yaşasın işte Amerikan onuru falan.
Var mı böyle bir şey söyleyen?
Yok kimsenin umurunda değil bunlar öyle bakmıyoruz biz olaya.
Hani eğlenceli bir aksiyon filmi izliyoruz geçiyoruz yani çok da umurumuzda değil.
Ama işte bak karşı taraf ne diyor?
Hmm işte Amerikan sineması şiddeti estetize ediyor.
E tamam ya bu olabilir de bu bizim umurumuzda değil bunu çok önemsemiyoruz.
Oturalım bunu konuşalım diyorsan tamam okey bu da konuşulabilir.
Yani bunu konuşmak için zaten sinema yazarı falan olmaya da gerek yok.
Ne bileyim aç bir sürü ana akım gişe filmi Hollywood filmi.
Zaten muhafazakardır.
Amerikan değerlerini korur, aile kutsal, toprak kutsal falan filan.
E tamam bu normal bir şey zaten.
Ama onun dışında Amerika'nın içerisinden, Hollywood'un içerisinden çıkan sayısız eleştirel yönetmen de var, eleştirel film de var.
Hep vardı ve olacak da zaten.
E hani ona ne diyorsun?
Ben o filmi de seviyorum.
Yani şimdi hani Amerikan gişe sinemasını seviyorum diyorum ben.
Vay işte Amerikan gişe sineması şiddeti estetize ediyor.
Sen ne Amerikan hayranısın aşağılık herif falan.
Abi ben Amerikan'ın sinemasından çıkan eleştirel filmleri de seviyorum.
Hani o zaman onları sevmemem lazım.
Mesela atıyorum David Fincher'ı hiç hiç sevmemem lazım.
Oliver Stone'u sevmemem lazım.
Michael Mann'ı sevmemem lazım.
Martin Scorsese'yi sevmemem lazım.
Esas bu adamları seviyorum ya.
Onları da çok daha fazla seviyorum yani.
Bu adamların hepsi eleştiren aslında.
Yani senin beni eleştirdiğin nokta başka bir şey.
Benim o filmi iyi diyor olmam başka bir şey.
İşte sinemayı farklı yerlerden tuttuğumuzda farklı noktaları tartışmaya getirdiğimizde O tartışmada bir yere varmıyor zaten.
Dediğim gibi bir süre sonra ego savaşına dönüşüyor.
Vay işte faşist, vay bilmem komünist, vay egolu, vay bilmem kibirli falan.
Yok abi olaya öyle bakmayalım Allah aşkına.
Bu kadar büyütmeyelim ya. Yani sinemanın %90'ı bakın iddia ediyorum arkadaşlar.
Sinemanın %90'ı zerre kadar ciddiye almaya zaten değmez.
Ya bir yılda atıyorum bin tane film gösterime giriyorsa.
900 tanesini sallayın gitsin yani hani izleyin izliyorsanız, keyif alıyorsanız, eğleniyorsanız aa ne güzel tamam güzel bir akşam geçirelim tamam bitti o kadar.
Hani bu rakamı da sallıyorum yani çok da inceleyerek söylediğim bir şey değil ama algıma göre yaklaşık olarak doğrudur ama yani.
Bir izlemeye bile değmez yani burası bir endüstri adamlar para kazanıyor işte.
Kaldı ki bakın size başka bir şey söyleyeyim.
Sinema tarihinde gerçekten iyi olduğu halde iyiliğinin rahatça dili getirilemeyeceği filmler de var.
Bakın size bir tane örnek vereyim.
Harika bir kişilikten bahsedeyim hatta kısaca.
Hani bu sohbette böyle çok sinema tarihine falan girmeyeceğiz diyeceğiz ama bu nefis bir örnek olacak.
30'lu yıllarda Almanya'da Hitler'in partisi seçimle geliyor.
Faşist politikalar giriyor. Önce özgürlükçü falan filan geliyor vesaire vesaire.
Bir sürü şey var orada.
Başka bir programda bunlardan bahsederiz isterseniz.
Şöyle bir durum var ki Hitler gelip işte Goebbels'i propaganda bakanı yapıyor.
Bayağı böyle Almanya'daki sinemacıları yanına çekip siz gelin bakalım böyle hadi bakalım Alman nazi politikalarını destekleyen, onore eden filmler yapın falan diye bunlara.
Hani önce böyle nazik toplantılar falan yapıyor da aslında bunun altında yapmazsanız sizi keserim gibi bir alt metin var tabii ki.
Yani neticede faşist Hitler Almanya'sından bahsediyoruz.
Bir sürü muhteşem Alman sinemacı Amerika'ya kaçıyor falan filan.
Hepsi de kaçmıyor. Ve özellikle bir tanesi, bakın bu kadın gerçekten...
Sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden bir tanesidir.
Belgesel sinemanın zaten kralıdır.
Bana göre sinema tarihinin en iyi belgesel filmini yapmıştır.
Leni Rivenstahl diye bir kadın.
Zaten çok entelektüel, zengin, harika bir aileden geliyor.
İşte dans eğitimi almış, bale eğitimi almış falan filan böyle.
Hani çocukluktan sanatçı.
Fotoğraf sanatçılığı yapmış, belgeseller çekmiş falan.
İnanılmaz bir entelektüel.
Ve normalde Goebbels ya propaganda bakanı Hitler'in.
Normalde onun bu işleri yönetiyor olması lazım falan ama yok.
Hitler kendisi diyor getirin Lenny'i bizim filmlerimizi çeksin, belgesellerimizi çeksin diye.
Hatta Hitler'in şöyle bir durum var.
Kendi politikalarında pek de böyle fazla kadına yer yok.
Kürtajı yasaklıyor. Kadın bedeni üzerine baya hakimiyet kurup işte nüfus popülasyonu şununla şöyle evlensin falan filan neredeyse diyen bir adam Hitler yani.
Hiç öyle kadın erkek arasında eşitlikçi politikalar falan güden bir politikacı da değil zaten muhafazakar faşist bir siyasetçi olarak.
Ama Lenny Rivenstahl'ı...
Erkekleri böyle kenara atıp hani o zaman bu işleri yapacak yani propaganda filmleri yapan başka erkek yönetmenler falan da var.
Onları bir kenara atıp gel benim filmimi çek, benim belgeselimi çek diye Lenny Rivendell'ı kendisi çağırıyor.
Ve 2-3 tane de yanlış hatırlamıyorsam harika belgesel çekiyor ve sonuncusu Azmin Zaferi diye bir belgesel çekiyor.
İnanılmaz bir film. Ben diyorum ki hala sinema tarihinin en iyi belgesel filmi.
Ondan önce başka belgeselciler vardır.
Vertov vardır mesela. işte belgesel sinemanın kuramlarını yazan Sovyet sinemacı inanılmaz bir adamdır.
O da çok entelektüel falan. Tabii ondan önce de Joseph Flaherty diye Amerikalı bir belgeselci vardır.
O da hani belgeselin babası falandır ama hani gerçekten sinema tarihine etkilerini falan düşünürsek Lenny Rivenstahl'ın belgeseldeki etkisi ve gücüne hiç kimse ulaşamaz.
Ama film...
Hitler propagandası yapan bir film ya.
Hani ben izledim inanamadım yani.
Görsel olarak, kurgu olarak, teknik olarak falan inanılmaz iyi bir film ya.
Bugün açın izleyin. Dün yapılmış gibi.
Ama şimdi ben bu filme ya müthiş bir film ya.
Lenny Röstal'ın şu filmi muhteşem film abi desem.
Ya direkt faşist damgası yerim.
Ya çok net Hitlerci.
Ha bu adam Hitlerci derler bana.
Faşist derler. Ama ben filmin politik alt metnini falan övmüyorum elbette yani.
Onu kastederek söylemiyorum. Film...
Sinematografik olarak kurgu, anlatım, fotoğraf, çerçeve bir inanılmaz iyi.
Ben sinema hocası olsam, belgesel dersi verecek olsam, kurgu, kadraş falan dersi verecek olsam o filmi izletirim öğrencilerime.
Ha bu sefer de ne olur vay bu hoca faşist falan diye.
Ya işte bak bu ayrımı yapmak lazım.
Mesele metni övmek başka bir şey.
Elbette fikirleri, işin duygusal tarafını falan övmek başka bir şey.
Filmin... İşte beğenmek başka bir şey.
Yani o görselini, akışını makışını beğenmek başka bir şey.
Bu zaman ben o Almanların o filmi izlediğinde yaşadığı coşkuyu 80 sene sonra alabildim yani o duyguyu.
Gerçekten alabildim. Ki Rivenstahl'ın sonraki öyküleri falan inanılmazdır.
Şimdi muhabbeti uzatmamak için anlatmıyorum ama işte hani tabii savaşı kaybediyor Almanya.
Bir sürü savaş hususu. Bunlar hapse atılıyorlar falan.
Lenin Rivenstahl yargılanıyor.
Onun o yargılanma sürecinde falan öyle öyküler var ki.
Acayip ilginç gerçekten. Çok sarsıcı diyorum.
Bir gün ben bunun üzerine de anlatayım size.
Neyse konuyu oraya getireceğim.
Yani bu filme iyi demek zor gerçekten.
Gerçekten bu filme ben hani şimdi tabii iyi demiş oldum.
Artık bilinç gelir mi bilemiyorum ama neticede iyi dedim ama ne açıdan?
İşte bu açıdan sinematografik olarak kurgusu falan.
Her filme herkes niye pozitif yaklaşır?
Niye sevgiyle yaklaşır?
Niye duyguyla yaklaşır bilemeyiz.
O nedenle Birileri de sizin sevdiğiniz, duygusu olarak bağ kurduğunuz filmi sevmediyse o kişiye tepkiyle yaklaşmamaya çalışın arkadaşlar.
Ne demişti Alfred Hitchcock?
Sinema hayatın sıkıcı taraflarının atılmış halidir.
E sinemada hayat gibi, sanat da öyle zaten.
Yani herkes başka, hepimizin hayatları farklı.
Hepimiz ayrı deneyimler yaşıyoruz.
Ayrı duygusal dünyalarımız var.
E sinemayı da filmleri de biraz öyle görüyoruz.
Bunda garip bir şey olmaması lazım.
Ondan dolayı çok böyle şey yaklaşmamak lazım.
Çok böyle dört elle sarılmamak lazım.
Hani bu benim filmim. Bu da laf söyleyeni keserim falan.
Yok abi öyle bir şey. Tamam sen o filmle en güzel ilişkini yaşa.
En güzel akşamlarını yaşa.
Sorun yok. Bırak sevmeyen sevmesin.
Hatta o filmi dünyada tek seven kişi sen ol.
Bu daha özel bir şey.
Daha güzel bir şey. Bırak boşver.
Başkalarının seninle evfikir olmasını falan.
Senin duygulanıp paylaşmasını falan.
Bekleme salla gitsin sen.
Kendi duygulanımını yaşa.
Mutluluklar paylaştıkça artar, acılar paylaştıkça azalır denir ya.
Tam bu güzel bir şey.
Buna muhalefet etmiyorum ama diyorum sanat eserleriyle, sinema eserleriyle, filmlerle hepimiz kendi ilişkilerimizi yaşayalım.
Gerisini de gerçekten çok hani kaba bir ifadeyle dile getiriyorum kusura bakmayın ama gerçekten sallayın gitsin yani.
O kadar ciddiye almaya değmez, o kadar da tartışmaya değmez.
Herkesin kendi kişisel sinemasını yaşaması...
Çok da güzel bir şeydir. Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
