
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta, Bu Haftalık Bu Kadar dosyamızın 8. bölümünde, film tavsiye etmeyi inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Çok önemli bir konudan bahsetmeye çalışacağız.
Aslında ilk bakışta hani ne var ki Görkem bunun üzerine söyleyecek ne var diye düşünüyor olabilirsiniz ama bence film tavsiye etmek...
Çok önemli bir şey ve hatta ta gençlik günlerimden bugünüme kadar sürekli kanayan bir yara olmuştur benim için.
Hele hele bir de sinema programcısıysanız hani sinema üzerine biraz çalışmalarınız varsa elbette bu farklı bir anlama geliyor yani.
Hani sanki sizin eşiniz, dostunuz, arkadaşınız, takipçiniz işte size sorduğunda görken bize bir film tavsiye etsene.
Dendiğinde hani açık söyleyeyim bu benim için böyle bir gerilim sebebidir yani öyle bir film söylemem lazım ki sanki izleyen vay be ya aman tanrım görkem bizi aydınlattın
iyi ki bu filmi senin sayende keşfettik falan.
Kendi keşfim olup da bana fikir soran insanlara keşfettirdiğim güzel filmler olmuştur ya ama insanı...
Tedirgin eden bir tarafı vardır.
Çünkü tavsiye ettiğiniz film sevilmediği takdirde sanki siz sinemadan anlamıyorsunuz.
Sinema zevkeniz son derece kısıtlı.
Ya da en azından sinema üzerine bu birikiminiz çok da bir şeye yaramıyormuş gibi bir sonuç çıkar ortaya.
Ki hani bunun çevresinde tabii birçok şey söyleyeceğim.
Şimdi bakın hemen konuya girdim.
Yani hemen böyle derine girdim gibi oldu.
Şöyle söyleyeyim. Film tavsiye etmek hani eş dost arkadaş birbirine elbette film tavsiye ederdim.
Bu bir ortaklıktır elbette.
Yani ortak zevkler, ortak konulara ya da hani filmlere işte tabii sadece film değil.
İşte romanlar, müzik değil mi?
Her şey yani. Ortaklıklar insanı birbirine yakınlaştırır.
Elbette bu bir sohbet konusu olur.
Bir keyif veren bir şeydir.
Ama... Her zaman bu böyle olmayabilir ve bunun olup olmama dinamikleri sanıldığından çok daha derin.
Ve aynı zamanda sosyal medya döneminden sonra da bu başlık haline geldi böyle film tavsiye etmek.
Çünkü sevdiğimiz ya da sevmediğimiz filmleri sosyal medyada paylaşıyoruz.
Bizi takip eden insanlar var elbette.
Ben bir filme bu film çok iyi bakın izleyin dediğim zaman birisi sevmediğinde beğenmediğinde yine az önceki sohbete geliyor.
Yani aman Görkem'in de sinemadan anladığı yok falan.
gibi bir noktaya geliyor bu.
Ve aynı zamanda bir de sinema üzerine siteler var.
Filmlere notlar verdiğimiz, yıldızlar verdiğimiz ve insanların ekleşerek ya da birbirini takip ederek kimin hangi film üzerine ne düşündüğünü görebildiği siteler var.
Mesela Critical.com bunun en önemlilerinden bir tanesiydi.
Gerçi şimdi artık biraz eskidi.
Şu an en güçlü, en gündemde olan site hangisi?
Letterboxd elbette. Orada insanlar birbirini takip ediyor ve filmlerine bakıyorlar.
Yani şu filme kaç yıldız vermiş, o hangi filmi izlemiş, o filmi beğenmiş mi, beğenmemiş mi falan.
Bunlar hep bir referans teşkil ediyor ve yine o kişinin film zevki ya da film dağarcığını, film kültürünü temsil eden önemli bir mesele haline geliyor.
Film tavsiye etmek ya da kimin hangi filmi sevdiği.
Şimdi diyorum ya bence bu bir kanayan yaradır.
Çünkü diyorum benim sinema severlik hayatım boyunca tavsiye ettiğim filmlerin tam bir rakam vermem elbette mümkün değil ama belki yarısı Benim tavsiye ettiğim kişiler
tarafından sevilmemiştir, beğenilmemiştir.
Eskiden çok rahatsız oluyorum da artık pek de rahatsız olmuyorum.
Hani bu konuda bir duyarsızlık oluştu bende.
Neden? Çünkü bu konu üzerine yaptığım fikir muhakemelerinden, düşüncelerimden sonra fark ettim ki aslında her film her kişi için başka bir anlam teşkil ediyor.
Ve buna ek olarak da herkesin filmi kendine arkadaşlar.
Benim sevdiğim film başka bir şey.
O filmle ilgili sizin algınız ya o filme bakışınız bambaşka olacaktır.
Ondan dolayı sizin filminiz de sizedir.
Şimdi ben burada sinema tarihinden bahsettiğimde, türlerden, akımlardan, dönemlerden, kuramlardan bahsettiğimde mesela başyapıt niteliğinde olduğunu düşündüğüm bazı filmleri anıyorum mesela.
Oradaki vurgu o filmin illa iyi bir film olduğu değil.
Ya da sizin mutlaka seveceğinize emin olduğum bir film değil o.
O film... O gün işlediğim konu bağlamında önemli bir film.
Sinema tarihi açısından önem arz eden film başka bir şey.
Ben size işte kurgu diyorsam ve Sergei Eisenstein'in Potemkin zırhlısını mutlaka izleyin arkadaşlar.
Bakın hani sinema tarihinde kurgunun icadında ilk öncü filmdir, önemli bir filmdir.
Potemkin zırhlısı diyorsam o film çok iyi bir film mutlaka izleyin demek değil bu.
Bu başka bir şey. Şimdi bu işe kuramsal bakarsak ya da sinema tarihi açısından bakarsak vurgulamamız gereken bir nokta.
Ama bugün ben başka bir şeyden bahsedeceğim.
Sinema severler olarak hepimiz belli türleri ya da belli öyküleri ya da belli karakterleri seviyoruz aslında.
O film iyidir ya da kötüdür, dikkate değerdir ya da değildir.
Bu başka bir şey. Ama filmi sevmek başka bir şey.
Mesela... Ben romantik komediyi ya da tırnak içinde aşk filmlerini sevmiyorum.
Tamam sinema tarihinin önemli işte romans filmlerini, aşk filmlerini, romantik komedilerini elbette izlemişimdir.
Sevmişimdir belki birçoğunu yani o ayrı bir konu ama ben normalde bu türü pek izlemem.
Bana çoğu zaman ikna edici gelmez.
Yani bir insanın başka birine aşık olması, o kişiyle birlikte olup olamaması, o aşka kavuşup kavuşamaması, dramatik yapısı ya da çatışması bana çok etkileyici ya da çok ikna edici gelmiyor.
Şimdi bakınız bu benim şeyim ama, benim algım.
Benim ne bileyim hayata bakışım, ilişkilere bakışım, karşı cinse bakışım falan filan.
Bu beni ilgilendiren bir şey.
Şimdi ben bu bakışıma güvenerek size aşk filmleri kötüdür diyebilir miyim mesela?
Diyemem. Dememem lazım.
Bu doğru bir yaklaşım olmaz.
Bu kişisel bir görüş çünkü. Siz bana deseniz ki bana güzel iyi bir aşk filmi önersene yine de size belki film önerebilirim.
O önereceğim filmi ben sevmiyor bile olabilirim.
Buna benzer biçimde ben mesela diyelim çok iyi olduğunu düşündüğüm bir aksiyon filmi öneriyorum.
Ya o kişi aksiyon filmini sevmiyor ki.
O film istediği kadar iyi olsun.
Eğer o kişi aksiyon türünü sevmiyorsa ben ne yapabilirim?
Ama o benden ya Görkem bana bir film tavsiye et dediğinde bir tür belirtmiş miydi?
Hayır. Benim o kişiyle hani zevklerimiz ortak mı?
Sinemaya bakışımız az çok yakın mı?
Biliyor muyum ben bunu? Bilmiyorum.
Bu sefer ne oldu? Hani Görkem sinemadan anlamı yoğuldu.
Görkem'in film zevki kötü olduğu falan filan değil mi?
Hani insanda öyle bir intiba oluşabilir.
Görkem'den bir işte film tavsiyesi istedik.
İşte bize tavsiye edeydi.
Şunu tavsiye etti. Aslında mesele o değil.
Şimdi bakınız buradan başka bir konuya geçmeye çalışacağım.
Diyorum ya mesela ben işte aşk filmleri, romantik komedileri falan çok sevmiyorum.
O işte aksiyonu sevmiyor, o tarihsel filmleri sevmiyor, o korku filmini sevmiyor, o bunu sevmiyor, şunu sevmiyor.
Bu durumda da birileri bizden tavsiye istediğinde oturup onunla yarım saat sohbet edip o kişinin film zevkini, ne tür filmlerden hoşlandığını falan önce analiz edip ona göre mi film
tavsiye etmem lazım? E şimdi bu şeye de bu çabaya da kimse girmez değil mi?
Öyle laf arasında insan birbirinden tavsiye ister.
Hani ya işte güzel bir film söylesene falan.
Mesela bazı akşamlarda işte eve geliyoruz böyle ben işten eşim işten geliyor falan.
Eşim bana diyor ki ya şöyle güzel bir film koy da izleyelim.
Şimdi şu şeye bakar mısınız talebe şöyle güzel bir film koy.
Ne demek ki güzel film?
Yani nasıl bir film koyayım ben sana da oturup izleyelim.
Bana göre güzel olan bir filmi ben işte hani koyuyorum.
Eşimle oturuyoruz istiyoruz.
Eşim böyle 15. dakikada elinde telefon Instagram bakmaya başlayınca ben de sinir oluyorum böyle.
Ya hayatım bak ne güzel film işte niye izlemiyorsun falan.
İşte eşimin filmi o değil.
Yani onu görmek istediği ya da onu çeken o an dikkatini çekecek bir film değil o mesela.
Bu anlamda eşimin benden öyle bir...
Talebe girişmesi ya da benim onu ikna edecek ya da onun seveceği bir filmi o an bulup çıkarıp izlemek için önümüze koyma beyhude bir çaba.
Yine aynı konuya geliyor.
Güzel bir film ne demek ki?
Bana bunun ya ben zaten hani bunun üzerine birçok kez konuşmuşumdur.
Çok önemli bir film türü var arkadaşlar diyorum ama ben bu türü çok incelesem, üzerine böyle okumalar yapsam, araştırmalar yapsam da bunu bir türlü çözemedim.
Hangisi? Güzel filmler.
Hani güzel bir film.
diye bir tür var böyle.
Nasıl hani bunu söyleyen kişiler neyi kastediyor acaba?
Ben hani bunca zamanlık sinema deneyimi mi, birikimi mi, okumaları mı, izlemeleri mi falan rağmen ben bunu çözemedim.
Güzel bir film. Yok böyle bir şey ya.
Herkesin filmi kendisine.
Şimdi bu noktada da şuna dikkat etmek lazım.
Filmleri ne amaçla izliyorsunuz?
Mesela öyküsü için mi izliyorsunuz?
Bir film sadece öyküsü için izlenmez aslına bakarsanız.
Öykü Sinemanın bileşenlerinden sadece bir tanesi.
Sadece öykü için film izliyorsanız oturup hikaye okumanız daha mantıklıdır.
Sizin için önemli olan bileşen öyküyse kısa hikaye okuyun.
Bakın roman da demiyorum.
Roman da başka bir şey. Öykü başka bir şey.
Öykü 5 sayfa, 10 sayfa, 20 sayfa olur.
Açar okursunuz. Güzelmiş dersiniz.
Kapatırsınız. Roman 500 sayfadır.
300 sayfadır. 700 sayfadır.
Yani orada her şey çok daha analizlidir.
Karakter analizleri, zaman analizleri, ileri gidişler, geri dönüşler falan.
Tek bir öykü anlatmaz hiçbir roman.
Formata göre o roman olmaz.
İşte film de öyle bir şey.
Sadece öyküsü için izlenen bir şey değildir film.
Ama birçok kişi hani o film ne anlatıyor?
O filmin öyküsü ne? Hani bazen arama motorlarına Google'da falan bir şey yazıyorum böyle mesela.
Bir filmin adını yazıyorum. Öyküsü çıkıyor.
Atıyorum işte Gladiator 2 öyküsü.
Şimdi ne anlatıyor?
Ya Gladiator'un ne anlattığı zaten belli.
Hani Roma İmparatorluğu üzerine bir film falan.
Tamam işte bir şekilde bir Gladiator çıkacak.
İmparatorla savaşacak, dövüşecek falan filan.
Öyküsü çok özel bir film değil Gladiator.
Birçok film türünün öyküsü çok iyi değildir zaten.
Çok ileri, çok sarsıcı, farklı değildir.
Mesela işte romantik komedi diyoruz.
Romantik komedi sinema tarihinin öyküsü ve öykü yapısı en katı türlerinden bir tanesidir.
Bütün romantik komediler birbirine benzer zaten.
Hani bir kızla bir erkek karşı karşıya gelirler.
Birbirlerinden hoşlanırlar.
Birlikte olacaklarken bir şekilde ayrı düşerler.
İlişkilerini yaşamalarına engel bir şey çıkar ortaya.
Film boyunca bu engeli aşmaya çalışırlar.
En sonunda da aşıp birlikte olurlar.
Bitti. İşte öykü bu. Bütün romantik komedilerin öyküsü zaten bu.
Siz sadece öykü için film izliyorsanız bu noktaya takılırsınız zaten.
İkna olmazsınız, mutlu olmazsınız zaten yani.
Şöyle bir arkadaş hatırlıyorum üniversite yıllarımdan.
Böyle film sohbeti yapıyoruz üniversite kantinde falan böyle çay tost eşliğinde falan.
Arkadaş diyor ki ya işte o filmde ne oluyor ki yani şu oluyor şu şuraya gidiyor bu bunu yapıyor bitiyor.
Öteki diyor ki mesela şu film çok güzel.
E onda ne oluyor ki? Şu şuraya geliyor, bu buraya geliyor.
Şunu yapıyor, bunu yapıyor, bitiyor. Ya adam hiç anlamamış.
Hiç sinemayı öyküye indirgemiş.
Doğru dürüst öykü anlatmayan muhteşem filmler bile var yani.
Ya o kişinin sinema algısı o ya.
Şimdi o benden bir tavsiye istese.
Hani görkem şöyle güzel...
Güzel, güzel değil mi? Güzel film.
Güzel bir film tavsiye etsene dese, ben ona bir film tavsiye etsem, öyküsü çok ilginç değilse o kişiye kötü gelecektir.
Mesela o kişiye göre Jean-Luc Godard sineması yoktur zaten mesela.
Çünkü Jean-Luc Godard sinemasında öykü diye bir şey yoktur zaten ki.
Yani Jean-Luc Godard bir öykü anlatmaz.
Olayı o değil zaten. Şimdi Jean-Luc Godard o kişiye göre kötü.
Peki kötü mü? Hayır.
Onun sineması o değil.
Okey. Problem yok.
Hani o kişinin biz beğenisini beğenmeyecek halimiz yok.
Yani herkesin beğenisi kendisinedir.
Ama o kişi mümkünse tavsiye almasın kimseden ya.
Öyle bir şey yok. Şimdi bu bir sorumluluk dedik.
Bunun biraz ötesine geçmeye çalışacağım şimdi.
Bazı sinema severlerdi.
Hani ben böyle... Birkaç kişi görmüşlüğüm var.
Bu benim çok canımı sıkan bir şey.
Ne biliyor musunuz? Film zevkinin bir tür entelektüel seviye tespiti ya da hiyerarşi malzemesi haline gelmesi.
En basit ifadeyle söyleyeyim.
Ben o kadar seçkin zevkleri olan biriyim ki o kadar...
Tırnak içinde kaliteli bir insanım ki, o kadar entelektüelim ki senin sevdiklerini, senin beğendiklerini sevmiyorum, beğenmiyorum.
Ya da senin yüksek notlar verdiğin filmlere ben vermiyorum.
Niye? Ben senden çok daha entelektüelim, çok daha seçkin biriyim.
Mesajı. Bakınız bu o kadar tehlikeli, o kadar can sıkıcı demeyeceğim.
Çok umursamam ben bu tip böyle, bu tipleri ama çirkin bir şey.
Mesela biriyle yine sohbet ettiğimi hatırlıyorum.
Truman Show. Filmi biliyorsunuzdur.
Jim Carrey'nin başrolünde oynadığı, Peter Weaver'in yönettiği 2000'lerin başında 90'ların sonunda yetişkin bireyin dönüşümü filmleri diye bir alt tür çıkmıştı böyle.
Çok ince bir alt türdü o.
Matrix bir örneğidir.
Amerikan Güzeli bir örneğidir.
Altıncı His bir örneğidir.
Dark City bir örneğidir.
İşte Truman Show da bir örneğidir.
Hayatında belli bir aşamaya gelmiş bir karakterin Bir aydınlanma yaşayıp bir dönüşüm yaşaması falan böyle.
O dönemin işte ekonomik, sosyal, kültürel, toplumsal, politik atmosferini özetleyen filmlerdir bunlar.
Çok çok güzeldir yani. Çok diyorum ince bir alt türüdür bu.
İşte Truman Show da bunun bir örneğiydi.
Nefis bir filmdi. Yani muhteşem bir filmdir bakınız.
Başyapıt seviyesinde bir filmdir Truman Show.
Şimdi mesela Truman Show'dan bahsediyor bu arkadaşlar.
Fena değil ya idare eder yani hani.
Ya o film bir başyapıt arkadaşlar.
Müthiş bir film. Bakın yine beğeneye bir şey demiyorum.
Sen seversin sevmezsin. O tip filmleri sevmeyebilirsin.
Ona bir şey demiyorum ama işte dövüş kulübü idare eder ya.
Fena değil. Yurttaş Kane güzel ya.
Godfather böyle modeller var.
Böyle tipler var. Sağda solda böyle denk geliyorum böyle.
Hiçbir filmi sevmeyerek daha kaliteli insan olamazsınız.
Yok böyle bir şey. Sen herhangi bir şeyi sev ya da sevme zaten.
Kimsenin beğenisine biz karışmıyoruz.
O başka bir şey. Ama bu bir kalite kriteri değil.
Sinema böyle bir şey değil.
Sinema o kadar geniş kitlelere hitap eden, o kadar fazla öykü anlatan, bileşene sahip olan, toplumun böyle en kılcal damarlarına sızmış alt türlere sahip.
Yani B filmleri diye bir...
Sinema üretim dinamiği var.
B filmleri diye koskoca bir grup var.
Daha düşük bütçeli, daha ucuz, daha tırnak içine kalitesiz bir film alanı burası.
Oranın da başyapıtları var.
Oranın da muhteşem filmleri var.
Sinema çok büyük bir dünya.
Sen kendi beğenilerini bir sinema kıstası, bir film beğeni kıstası olarak alamazsın.
Hani böyle... Bir şeylerin üzerine çıkmaya çalışmak o kadar antipatik bir şey ki.
Bugün Godfather, işte Dövüş Kulübü, ne bileyim Yurttaş Keynler falan bunlar artık sinema tarihi başyapıtı olduğu tescillenmiş filmler.
Sen sevme, beğeneye bir şey demiyoruz.
Seversin, sevmezsin, izlersin, izlemezsin.
Suç öykülerini çok sevmiyorsundur Godfather.
Seni ilgilendirmiyordur ama Godfather iyi bir film değil dersen lütfen bir dur ya.
Orada dur. Ben şöyle bir iddiadayım.
sevdiğiniz filmlere iyi deyin ama sevmediğiniz filmlere kötü demeyin.
Bu başka bir şey çünkü. Bir filmi sevmiyor olmanız sizin beğeninize hitap etmiyor olması anlamına gelebilir o filmin.
Ama beğeniyorsanız bakın beğeniyorsanız sizin ilgi duyduğunuz türün de iyi bir filmidir o.
Kötü filmi beğenmek çok zordur gerçekten.
Yani hani diyorum mesela ben suç öykülerini severim.
Ama kötü suç öyküsünü ben de sevmem.
Hani sadece suç öyküsü diye her filme iyi demem.
Ben o türü seviyorum diye.
İyisini överim bu iyi bir film derim.
Ama sevmediğim bir tür mesela ne dedim romantik komedi.
Ona kötü film demem çünkü ben zaten romantik komediyi sevmiyorum.
Elbette çoğu sinema sever hani olaya bu kadar ince ya da inceleyici bakmaz.
Bakmak zorunda da değildir elbette.
Beğeniler, belli bir türleri sevip sevmem meselesi.
Sinema tarihinde...
Önemi ve gücü zaten tescillenmiş olan filmler.
Bu filmleri hangi özellikleri bu mertebeye taşıdı falan.
Hani bunları düşünmüyoruz çok.
Kendi zevkimize bakıyoruz.
Ve filmleri iyi kötü diye kendimizce değerlendiriyoruz.
Ve ona göre de tavsiyeler veriyoruz.
Ama işte duvara çarpıyoruz. Olmuyor yani.
Ve şöyle de bir nokta var.
Buna da bir ufaktan bir uğramak lazım.
Bir de anlık film ihtiyacı diye bir şey var.
Hani ben böyle isimlendiriyorum bunu.
O an bize hangi filmin iyi geleceği meselesi.
Şimdi yine mesela eşimden örnek vereyim.
Çok güzel bir film oluyor mesela.
Eşim bana sorar. Film kaç saat?
Şimdi bu çok saçma bir soru gibi gelir bana.
Yani kaç saat?
Filmin süresi ne kadar? Şimdi bir roman okuyacağınız zaman şimdi bin sayfalık bir romanı eline almakla değil mi?
Hani 300 sayfalık bir romanı eline almak aynı his değil ya.
Şimdi bin sayfalık bir romana başlamak.
Şöyle bir değil mi?
Bir nefes alır verirsin. Bir böyle hadi bakalım.
Yani giriyoruz ya.
Bin sayfaya giriyoruz abi. Kolay değil yani.
Ama ne bileyim ben 200-300 sayfa olduğumda cebine bile sığar yani.
Onu okursun bir şekilde. Okursun yani yatarken işte metroda falan hani bir şekilde okursun da bin sayfayı...
Bayağı bir metroyu yolculuğu gerektirir yani o.
İşte filmde de öyle. Diyorum benim eşim bana mesela bana soruyor ne izleyeceksin?
Artık böyle benden de film istemeye pek dili varmıyor böyle artık bıraktık onu yani.
Eşler olarak birbirimize pek film tavsiye etmemeye çalışıyoruz.
O diyor bana soruyor sen ne izleyeceksin bu gece diyor.
Şunu izleyeceğim diyorum. Kaç saat diyor.
Şimdi bu benim canımı sıkıyor aslında ya kardeşim.
İyi film ise iyi film yani süresi ne fark eder değil mi?
Hayır işte çünkü istediği kadar iyi film olsun.
3 saatlik bir filmi izlemek bir güç gerektiriyor.
Bir enerji gerektiriyor.
Bir böyle bir şey gerektiriyor diyorum.
O bin sayfalık romanı eline almak gibi değil mi?
Böyle bir cesaret gerektiriyor yani.
Aynı şeyde de sinemada da.
Sinemaya gidiyorsunuz. Bir filme gideceksiniz.
Filmin 1,5 saat olması başka bir şey.
3 saat olması başka bir şey değil mi?
Üç saatlik film zaten hani gittim sinemaya gittim biletimi aldım çıktım hani oturdum reklam izledim araya çıktım mısır aldım geri döndüm falan değil mi?
Dört saatinizi alıyor yani bir günün yarısını bir filme harcamak zorunda kalıyorsunuz.
İşte filmin süresi bile insanı bir şey yapıyor böyle bir etkiliyor.
Ya da o başlıktan yola çıkarak söyledim hani o an neyi izlemeye hazırız?
Yorgun muyuz? Enerjimiz yerinde mi yani?
Böyle 3 saatlik gayet düşündürücü ne bileyim yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmi izlemeye hazır mıyız mesela?
Ona bir hazırlanmak lazım şöyle bir.
Nuri Bilge Ceylan yeni filmi ne zaman gösterimi giriyor?
2026'da tamam biz hazırlanmaya başlayalım abi.
Şimdiden 3.5 saatlik gayet ağır akan böyle bizi düşünceden düşünceye savuracak böyle bir film gelecek.
Onu biz bir sene önceden hazırlanmamız lazım ama hani yeni Avengers filmi 3 saat de olsa çok hazırlanmaya gerek yok abi.
Film akacak zaten. Hiç sıkmayacak gayet böyle.
Avatar'a hazırım ben mesela şu an.
Avatar 3.5 saat de olsa problem yok yani.
Bir çırpıda izlerim yani sıkıntı yok.
Ara verirlerse canım mısır ister mesela.
Yani filmin arasında ya bir ara versek de mısır alsak demem mesela.
Yani James Cameron bu konuda gayet sağlam bir sinemacıdır.
Ama Nuri Belge Ceylan için aynı şeyi söyleyemem değil mi?
Neye hazırız biz?
Ya da mesela ben size bir film tavsiye edeceğim.
Diyelim ki arkadaşlar şu film çok iyi çok güzel.
Hani Görkem ne anlatıyor?
Film 2. Dünya Savaşı'nın Polonya'daki etkileri üzerine bir sosyal inceleme.
Bu filmin 3 saat olmasına gerek yok.
Yani 1,5 saatte olsa bir şöyle bir şey lazım değil mi?
Bir hazırlık lazım. Yani öncesinde mesela mısırı alıp oturmak gerekebilir yani.
Şimdi zor bir film olduğu biraz böyle hani sıkıcı olabileceği bizi yorabileceği hissedersiniz değil mi?
O an nasıl bir filme hazırsınız?
Eğer dinlenmiş haldeysiniz kafanız biraz açıksa pek yorgun değilseniz görece daha yorucu bir filmi izlemeye hazırsınızdır.
Gayet yorucu bir iş günü geçirdiyseniz, biraz sıkkınsanız, biraz uykusuzsanız, kafanız dop doluysa böyle biraz daha böyle kafayı boşaltmaya yakın filmler izlemeyi niyetlenirsiniz değil mi?
İşte bakınız bu da önemli bir konu.
O anlamda birisi bana ya görkem şöyle güzel bir film söyle de izleyelim dediğinde benim bunu da sormam lazım.
Hani şu aralar kafa nasıl senin?
Böyle yorgun musun? Böyle bir rahatlamak mı seni rahatlatacak?
Hani feel good filmi mi istiyorsun?
Seni iyi hissettirecek bir film mi istiyorsun böyle kafanı boşaltacak?
Yoksa şöyle bizi beni düşündürecek böyle yoracak ona hazırım mı diyorsun?
Yani sana bir 2000'li uzay macerası yazalım mesela değil mi?
Böyle bir şey istiyor. Bir Truffaut filmi yazabiliriz mesela.
400 darbe falan. Ne diyorsun?
İzleyebilir misin? Bunu da incelemek, bunu da sormak lazım.
Şimdi bakınız birkaç başlıktan bahsetmeye çalıştım.
Yani hani film tavsiye ederken aslında bizden film tavsiyesi isteyen kişiyle ilgili bazı bilgilere çıktılara ihtiyacımız var.
Hani bütün bu sohbetlerden çıkan sonuç olarak diyorum ben kimseye pek de film tavsiyesi...
Vermeye çalışmıyorum. En azından birebirde yani.
Tabii ki programlarımda onlarca yüzlerce filmi andım bugüne kadar.
Onların da sorumluluğunu üstleniyorum yani.
Ama direkt film tavsiye etmek aslında çok da insanı bir sonuca götürmeyebilir.
Bunun sorumluluğunu üstlenmek istemeyebilirsiniz.
Hani biraz canınız yanabilir.
Hele hele kalkıp da sizin verdiğiniz tavsiyeyi beğenmeyen kişiler sizinle ilgili kişilik tahlilleri yapmaya falan soyunurlarsa İyice gereksiz sonuçlar ortaya çıkabilir
böyle ama diyorum hani çok da önemsemeyebilirsiniz diyorum ben kendi adıma söylüyorum çok da önemsemiyorum bunları ama neticede hani hepimiz itiraf edelim ki aslında film tavsiyesi vermek sorumluluk gerektirir ama her şeye
rağmen hani tüm bu andığın tırnak içindeki sakıncalarını da bir kenara atıp Yine de şunu gönül rahatlığıyla söylüyorum ki lütfen izlediğiniz güzel, keyifli filmleri siz yine
de paylaşın, yine de tavsiye edin.
Beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez.
Her şekilde sinema severler olarak birbirimizi beslemeye yönelik hareket etmemizin her şekilde daha güzel, daha keyifli olacağını düşünüyorum arkadaşlar.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
