
Bu Haftalık Bu Kadar: 14 Çağdaş Sinema Sahtekârlığı/ Bölüm 2
12 Şubat 2026 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Bu Haftalık Bu Kadar Dosyamızın 14. bölümünde, Çağdaş Sinema Sahtekârlığı konusuna devam ediyoruz. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba Sinematris't'e Görkem Ögey ile birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda bu haftalık bu kadar dosyamızın 14.
bölümünde çağdaş sinema sahtekarlığı konusuna devam edeceğiz.
Geçtiğimiz hafta size bu konunun bir giriş bölümünü sunmuştum.
Aslına bakarsanız henüz sinemaya gelememiştik.
Kısa bir sanat tarihi özeti yapmaya ve özellikle de çağdaş sanat döneminin En azından konumuz bağlamında özelliklerini incelemeyi ve sizlere sunmaya çalışmıştım ve bu konu
üzerine de Arthur Danto, Donald Cuspid ve özellikle de programımıza adını veren Aveline Lesper adlı sanat kuramcılarının Fikirlerinden de bahsetmiştim
ve özellikle de Evelyn Lesper'ın çağdaş sanatın ulaştığı noktanın bir sahtekarlık olduğu üzerine iddialarından bahsetmiştim.
Çok kısaca yine Evelyn Lesper'ın iddialarını bir hatırlatayım size.
Lesper diyordu ki çağdaş sanat döneminde üretilen sanat eserlerinin pek de bir şey anlatmadıkları sadece İsteyen herkesin isteyen anlamı yüklemeye
uygun eserler olması ve bu durumunda bir tür sahtekarlık olduğunu söylüyordu.
Bunun üzerine bir YouTube programı vardı, bir röportaj vardı ve bir de aynı isimde bir makalesi vardı ve bu makale de Türkçe'ye çevrilerek ülkemizde de yayınlanmıştı.
Size bunu da hatırlatmıştım.
İşte bu makalede de tam olarak bu konudan bahsetmeye çalışıyordu.
bu alamında günümüz sinemasının bazı örneklerinin ya da belli türlerinin ya da alt türlerinin işte Evelyn Lisbon'un şikayet ettiği bu çağda sanat sahtekarlığı konusuna
benzerlikler içerdiğini ve günümüz sinemasının da En azından yine bazı örneklerinin bu konu bağlamında incelenip eleştirilebileceğini düşünüyorum.
Bunun üzerine bazı örnekler vereceğim size ama öncelikle konuyu şöyle bir kabaca da yine bir hatırlatmaya çalışayım.
En azından sinema tarafından.
Şimdi şöyle bir konu var.
Hani bu film ne anlatıyor diye bir olgu var sinema dünyasında.
Ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum çünkü sinema tarihinde belli bir noktadan sonra bu başladı.
1950'lere 60'lara hatta belki 70'lere kadar hiç kimse bu film acaba ne anlatıyor diye çok da merak etmiyordu.
Çünkü zaten izleyiciler filmleri izlediklerinde en azından ana öykü bağlamında ne anlattığını zaten anlıyorlardı.
Belli bir aşamadan sonra bu film ne anlatıyor diye bir şey çıktı ve...
Bana göre büyük üstadları falan düşündüğümde Andrei Tarkovski'nin bunun öncülerinden bir tanesi olduğunu düşünüyorum ben.
Biraz Stanley Kubrick'in de burada payı vardır.
Özellikle Andrei Tarkovski'den sonra bu film ne anlatıyor?
Bu filmin altında bir derinlik var.
Acaba bu filmin en derininde, en içinde ne var gibi sorular sinema dünyasına peydah oldu diyebiliriz.
İşte bu noktadan sonra...
Film okuma diye de bir şey çıktı.
Bu konuya birazdan gireceğim.
Ona ayrı bir başlık ayıracağım.
İşte bu bağlamda Andrei Tarkovski ile birlikte alt metinler, yan anlamlar, gizli anlamlar bir nevi bir avcılık malzemesine dönüştü.
Tüm sinema yazarları, tüm eleştirmenler hatta sinemayla biraz olsun entelektüel düzeyde ilgilenen sinema severler filmler ne anlatıyor acaba diye Başka bir okuma
yapma, bir şeylerin derinine inme ihtiyacı hissettiler.
Ancak ben bunun Evelyn Lesper'ın iddia ettiği gibi çağdaş sanatın bir nevi uzantısı olan çok sayıda örnekte Sahtekarlık içeren bir
yaklaşım olduğunu düşünüyorum arkadaşlar.
Şimdi bakınız bu büyük bir iddia.
Normalde ben örnek vermekten çok hoşlanmıyorum.
Çünkü belli filmleri belli sinema sever arkadaşlar çokça seviye olabilirler.
Yani o film her ne anlatıyorsa anlatsın.
Ama bu noktada örnek vermeden tabii ki iddia etmeye çalıştığımı açıklayamam.
Mesela size birkaç tane örnek vereceğim.
Paul Thomas Anderson'ın Manolye diye bir filmi vardır.
Birçok kişiye göre bir başyapıttır.
3 saatlik devasa bir insan psikolojisi, insan sosyolojisi incelemesidir.
Ancak bu filmin finalinde bir kurbağa yağmuru vardır.
Filmle tamamen alakasız biçimde en sonunda bir kurbağa yağmuru vardır.
Şimdi ben soruyorum bu filmin sonundaki kurbağa yağmurunun anlamı nedir?
Başka bir örnek vereyim size.
Sofia Coppola'nın Lost in Translation diye bir film var.
Çok iyi bir filmdir. Ben de çok severim yani.
Gerçekten harikadır. O filmin finalinde Bill Murray Scarlett Johansson'un kulağına bir şeyler söyler.
Şimdi orada ne söyler acaba?
Filmde bunun cevabı yoktur.
Hiçbir yerde bunun cevabı yoktur.
Acaba orada kulağa söylenen söz nedir?
Başka bir filmden örnek vereyim.
Mesela Lorgos Lantimos'un Lobster filminde baş karakterimiz 3 hafta mıydı 1 ay mıydı bir süre içerisinde bir partner bulamazsa bir istakoza dönüşecek.
Tabi şimdi o biraz gerçek üstücü bir filmdir.
Yani o filmde gerçek hayatla bir tutarlılık olmasını beklemeyiz.
Ama neden istakoz?
Hadi buyrunuz bunu düşünelim, araştıralım, inceleyelim.
Bunun üzerine bir zihin jimnastiği yapalım.
İki sene önce Bir Düşüşün Anatomisi diye bir film vardı.
Çok sayıda ödül almıştı adını duyurmuş.
Bir hukuk mücadelesi filmiydi.
Bu filmde kocasını öldürdüğü düşünülen bir kadının dramını, öyküsünü, kendisini savunmasını falan izliyorduk.
Okey güzel de bir filmdi zaten.
Ancak bu filmin finalinde bu kadının kocasını öldürüp öldürmediği hiçbir şekilde açığa çıkmıyordu.
Sizce öldürdü mü öldürmedi mi?
Öldürdüyse filmi farklı okumak lazım.
Öldürmediyse farklı okumak lazım.
Tabii buna bir cevap vermeyeceğim çünkü ben de bilmiyorum cevabı.
Çünkü cevabı bilen de yok. Başka bir filmden örnek vereyim.
Alex Garland'ın Inhalation diye bir filmi var.
Bizde yok oluş diye bilinir.
Baştan aşağı metaforlarla dolu, bana göre ne anlattığı hiç belli olmayan, herkes farklı bir şekilde okuyabilir filmi.
Zaten işte derdimiz bu ya arkadaşlar.
Bugün tam olarak size bundan bahsetmeye çalışıyorum ya.
Aslında yönetmen bir anlam yüklemiyor.
Yönetmen bir şey anlatmıyor. Biz istediğimiz anlamı yükleyebileceğimiz eserler üretiliyor.
Mesela Wachowski kardeşlerin Tom Tückwer ile birlikte yaptıkları Bulut Atlası diye bir film vardı.
Film baştan aşağı anlamlar alemi desem hiç de abartmış olmam.
Ama ne anlatıyor acaba Bulut Atlası filmi?
Bu film ne anlatıyor?
Şimdi bakınız başka örneklerim var.
Önümde küçük bir liste yaptım yani bu filmlere örnek verebilirim diye.
Devamına inmeyeyim. Çok sayıda film var.
Uzatmayayım sohbeti. Şimdi bakınız şu noktaya da vurgu yapmak lazım aslında.
Bir film bir şey anlatmak zorunda mı diye de bir soru var sinema dünyasında.
Yani bir film aslında hiçbir şey anlatmayabilir.
Ancak ilk bölümümüzde Arthur Danton'un yaptığı en güncel sanat tanımını size hatırlatmak isterim.
Cisimlenmiş anlam.
Yani bir eserin bir sanat eseri olabilmesi için...
Bir anlam barındırması gerekiyor.
Bir şeylerin üzerine üretilmiş olması gerekiyor.
Bu tanımdan yola çıkarsak siz tabii bireysel olarak bu tanımı kabul etmeye de bilirsiniz.
Yani bu da ayrıca tartışılabilecek bir şey ama ben en azından sanat dünyasında yüksek oranda kabul edilmiş bir sanat tanımı, en güncel sanat tanımı bu olduğu için bunu örnek veriyorum.
Buradan yola çıkaracak olursak bu örnek verdiğim filmlerin ve tekrar hatırlatıyorum.
Evelyn Lesper'ın çağdaş sanat eserleri olarak gördüğü eserlerin hemen hepsinde bu var zaten bir şey anlatmıyorlar aslında ya da ne anlattıkları pek belli değil ya
da biz sanat severler ve sinema severler bu eserler üzerine istediğimiz herhangi bir anlamı yükleyebiliyoruz ve bu bağlamda bu eserleri üreten sanatçılar da Aslında
bize net bir şey anlatmak istemiyorlar.
Öyle bir niyetleri yok.
Eserlerine belli mesajlar anlamlar yüklemiyorlar.
Ortada duruyorlar böyle.
Yani ortaya bir şey çıkarıyorlar.
Ne anlattığı pek de net değil.
Ve biz sinema severler de...
Hadi bakalım bu yönetmen burada ne anlatıyor diye uzun uzun okumalar yapıyoruz, eleştiriler yazıyoruz, programlar yapıyoruz, konuşmalar yapıyoruz, kitaplar yazıyoruz.
O yönetmenler de kendi koltuklarında oturup herhalde kahkahalar atıyorlar olsa gerek.
Çünkü aslında hiçbir şey anlatmıyorlar belki de.
Kendimden emin biçimde kesinlikle anlatmıyorlar demiyorum, demek istemiyorum.
Bazı filmler için o fikirde de olduğum oldu ama yine de bu ifadeyi kullanmak istemiyorum.
Çünkü hoş bir ifade değil ama en azından şunu biliyorum ki ne anlattıkları net değil.
Son bir örnek daha vereceğim.
Bu örnek hem bize çok yakın bir örnek hem de Bir açıdan özel bir örnek çünkü bu eserin üreticisi olan sanatçımız ne anlatmaya çalıştığını açıkça söylüyor.
Bakın sanatçılar sinemacılar bunu genellikle pek açıkça söylemezler.
Yani siz gidin Tarkovski'ye şu sahnede ne anlatmaya çalıştın deyin.
Bunun cevabını vermez zaten çoğunlukla.
Ancak diyorum Tarkovski'nin de zaten takipçisi olduğunu kendisi de itiraf eden bir yönetmenimiz.
Şimdi bahsedeceğim yönetmen kim?
Nuri Bilge Ceylan. Nuri Bilge Ceylan.
Kuru otlar üstüne filminde ilginç bir sahne çekti bize de sundu.
Bir noktada karakter film evreninden çıkıyor.
Yani dekorun dışına çıkıyor.
Filmi izleyen arkadaşlar kolayca hatırlayacaktır bu sahneyi.
Dekorun arkasına doğru yürüyor, yürüyor, tuvalete giriyor.
Yani bayağı filmsel gerçekçiliğin dışına çıkıyor.
Ve Nuri Bilge'ye bunu soruyorlar.
Diyorlar ki... Hocam bunu siz ne anlatmaya çalıştınız yani bu sahneyi niye çektiniz ve bu sahnede ne anlatmaya çalıştınız?
Ve burada Nuri Bilge Ceylan bu soruya gayet net açık bir cevap veriyor.
Diyor ki bir şimdi ben diyor size bir şeyler anlatıyor aslında bunu anlatacağım ama hemen söyleyeyim sosyal medyada kuru otlar üstüne dekor dışı sahne falan yazarsanız.
Nuri Bilge Ceylan'ın burada yaptığı açıklamayı zaten kendiniz de görebilirsiniz ama programın bütünlüğü bağlamında burada söyleyeyim onun ne anlattığını.
Diyor ki ben diyor hani siz beni işte ilgiyle izliyorsunuz ben size bir şeyler anlatıyorum ama bunun bir anlatı olduğunu, bunun gerçeklik olmadığını size açık etmek istiyorum.
Aslında bunların hepsi tırnak içinde yapay yani gerçek değil.
Ben size aslında saf bir gerçeklik sunduğumu iddia etmiyorum diyor.
Şimdi bu bir. İki.
Diyor ki bir de biriyle tanıştığınızda önce çok güzel iyi yanlarınızı ona gösterirsiniz.
Aslında o size anlatmıyordur.
Sizin kötü çirkin taraflarınız falan da vardır.
Ve bir süre sonra bunlar sizin üzerinizde bir yük olur.
Bunu karşınızdakine kötü taraflarınızı çirkin taraflarınızı söylemediğiniz için bu sizin için bir yüke dönüşür.
Bunu da sanki dışa vurmak istersiniz gibi bir şey diyor.
Bu iki, üç hatta arada şunu da söyledi.
Bir sanatçı dedi bir noktadan sonra kendini de aşmak ister dedi.
O formülleri, sinema dilini, kurduğu atmosferi, o dünyayı, o gerçekliği falan da bir kırmak ister.
Şimdi ben kendi fikrimi söylüyorum.
Bana katılmayabilirsiniz. Yani Nuri Bilge Ceylan'ın bu açıklamasını ikna edici ya da gayet düşünsel, değerli bulabilirsiniz.
Ama ben kendi adıma söylüyorum.
Hiç de değerli ve ikna edici bulmadım.
Bir. Kendini aşmak istersin tamam kendinizi aştınız bence çok değerli bir sürü üretime imza attınız zaten ödüller aldınız alkışlar aldınız yani Türkiye'de sinema sever olup sizi tanımayan sizi sevmeyen
sevmeyen demeyeyim hadi herkes adına konuşmayayım ama tanımayan yoktur herhalde zaten çok başarılı ve değerli bir sinemacı Nuri Bilge Ceylan.
O filminde bir şey anlatıyor değil mi bize bir duygu bir öykü bir karakter bir mesaj anlatıyor.
Sen bu gerçekliği, bu inşa ettiğin güzelliği niye yıkmak istiyorsun ki?
Sırf kendini aşmak için, kendine meydan okumak için bizi niye kullanıyorsun ki?
Sayın Ceylan. Yani yaptığının bakın filmdeki anlatımla, karakterle, duyguyla hiçbir alakası yok demek ki.
Anlatmak istediğim mesajla bir alakası yok.
Demek ki sırf kendini aşmış olmak için bize filmsel gerçekliğin dışında bir şey sunuyor.
E olmadı yani. Bu ikna edici değil.
Bu bir bence. İki, diyor ki ben size bir yapıntı sunuyorum.
Biz biliyoruz bunu. Ya bunu gözümüze sokmana gerek yok.
O bir film. Bunu bilmeyen olduğunu ben düşünmüyorum yani.
Ki Nuri Bilge Ceylan için çok gerçekçi olduğu iddia edilir.
Ben o fikirde değilim ama bazı sinema sever arkadaşlar ya da sinema yazarları çok gerçekçi konuşma sahneleri, enfes replikler falan yazdığını iddia ediyorlar.
Diyorum ben buna da katılmıyorum ayrı konu.
Hani sanki o gerçekçiliği yıkmak mı istiyor Sayın Ceylan bilmiyorum.
Bunu da bir kenara atıyorum.
En sonunda diyor ki her zaman güzel tarafımızı gösteririz, kötü tarafımızı göstermeyiz.
Bu bizim için yüke dönüşür.
Sayın Nuri Bilge Ceylan siz bize sunduğunuz harika filmlerle çirkin taraflarınızı gizleyip güzel taraflarınızı bize göstermiş oluyorsunuz.
Biz böyle mi okumalıyız sizin filmlerinizi?
Çirkin tarafının sahne arkası mı?
Sahnenizin arkası çirkin mi yani?
Bence hiç ikna edici, hiç de...
Yani bir mantıklı ya da en azından o sahneyi açıklayan bir cevap değil bu.
Hiç ikna olmadım yani ben diyorum tekrar kendi adıma söyleyeyim.
Artı şunu söyleyeyim. O sahnenin anlamını hiç söylemese, hiç bir açıklama yapmasa ben oturduğum koltuktan o sahnenin çok daha derin anlamlar içerdiğini düşünecektim gerçekten.
Keşke hiçbir şey söylemeseymiş bence yani.
Bir hayal kırıklığı yaşadım.
Ben daha derin anlamlar olduğunu düşünüyordum.
İşte konu bu arkadaşlar.
Konu bu. Nuri Bilge Ceylan bu açıklamasıyla aslında benim bu programda size anlatmaya çalıştığım şeyi bir anlamda teyit ediyor.
Bu filmler hiçbir şey anlatmıyor demiyorum yine ama beklediğimiz şeyleri anlatmıyor.
O kadar derin falan değiller yani.
Manolya filminin finalindeki kurbağa yağmurunun çok derin bir anlamı yok.
Lost in Translation filminde kulağına her ne söyleniyorsa...
O kadar da büyük bir şey değil.
En fazla seni sevdim ama seninle birlikte olamam demiştir.
Sen harika bir insansın demiştir.
Seninle geçirdiğim zamanı hayatım boyunca unutamayacağım falan demiştir.
Böyle bir şeydir yani o.
Onu duysak da olur yani.
Günümüz sinemasında bu tıpkı Evelyn Lesper'ın Çağda Sanat Sahtekarlığı makalesinde dile getirdiği gibi bir sahtekarlığa dönüşmüş durumda ve ben sinemada da bunun
tamamen değil ama yüksek oranda geçerli olduğunu düşünüyorum arkadaşlar.
Şimdi buradan başka bir başlığa geçmem lazım.
Şimdi hepimiz artık anlam avcısıyız.
Bakınız günümüzde anlam avcısı değilseniz sinema sever değilsiniz.
Entelektüel sinema sever değilsiniz.
Bunu peşinen kabul etmek zorundayız.
Hepimiz buna dönüştü çünkü sinema dünyası.
Ve bu olgu da film okuma diye bir disiplin yarattı arkadaşlar.
Film okuma.
Filmi izlediğimizde anlayamayız biz.
Filmler anlaşılamaz artık.
Değerli filmler ya da işte sanatsal değer taşıyan filmler anlaşılamaz.
Film okumacı diye birileri çıktı artık.
Bize filmleri anlatıyor.
Biz de onları izliyoruz, dinliyoruz, aydınlanıyoruz.
Meğersem bu film bunu anlatıyormuş.
Bakınız siz. Daha da ötesini söyleyeceğim.
Okunmaya değer filmler ya da okunmak üzere malzeme sunmayan filmler çok da değerli değilmiş, çok da sanatsal değilmiş, bir kıymetleri yokmuş gibilerinden bir böyle sanrı çıktı
ortaya, bir anlatı çıktı.
Peşinen fikrimi söyleyeyim, film okuma sinema tarihinde bile çok nadir filmler üzerine yapılabilecek bir yaklaşımdır.
Film okuma diye bir disiplinin olduğuna dahi ben inanmıyorum demeyeyim ama yani neredeyse ona yakınım arkadaşlar.
Ne demektir ya film okuma?
Geniş kitleler, devasa sinema sever topluluklar hep aptallar mı yani filmleri izliyorlar anlamıyorlar.
Film okumacılara mı ihtiyaç var artık?
İşte bu da Evelyn Lesper'ın Çağdaş Sanat Sahtekarlığı makalesinde ayrı bir başlık ayırdığı bir konuydu arkadaşlar.
Ben de zaten belirtmiştim.
Artık iktidar, küratörlerde, galeri ve müze sahiplerinde, sanat eleştirmenlerinde onlar bir esere ne anlam yüklüyorsa o eser onu anlatıyor oluyor.
İşte bunun sinemadaki hali.
Okumacılar bir filmde ne anlam görüyorsa o film onu anlatıyor oluyor.
İlla bir aracıya ihtiyaç lazım.
Ne demek bu film okuma?
Ben neredeyse 20 yıldır entelektüel dizeyde sinemayla ilgileniyorum.
Kaç yıldır da burada sinematrisi yapıyorum, sizlere sunuyorum.
Hiç anlamadığınız bir filmi beni dinleyerek anladığınız oldu mu?
Ben böyle bir... Şeye hiçbir zaman soyunmadım.
Böyle bir iddiada olmadım. Bakışı zenginleştirebilirim.
Görülmekte zorlanan bazı yana yükleri, alt metinleri sizlerle paylaşabilirim.
Ama siz filmi zaten anlıyorsunuzdur.
Zaten birçok şey görüyorsunuzdur.
Ben sizin bakışınızı en fazla zenginleştirebilirim.
Hiç anlamadığınız bir şeyi ben size anlatamam arkadaşlar.
Böyle bir iddiam olamaz.
Bu inanılmaz bir küstahlıktır bence.
Bu ifadeyi kullandığım için lütfen beni mazur görün.
Tırnak içinde söylüyorum. Salak yerine koymaktır.
Siz anlamıyorsunuz bir şey.
Ya çok özür dilerim.
Hatırlamıyorum ama isim de vermek istemezdim muhtemelen.
Geçenlerde sosyal medyada bir şey gördüm.
Bir film incelemecisi ne diyordu biliyor musunuz?
Terminator 2 filmi polis ciddeti üzerineymiş.
Şimdi bakın ifade bu.
Polis ciddeti üzerine. O film çok sayıda şey üzerine ama ya ilk beşi saysak herhalde...
İlk beşe bunu koyamayız.
O arkadaş öyle okuyor.
Ve siz bunu göremediyseniz o arkadaş kadar o filmi anlamamış oluyorsunuz.
Neyse bu konuyu çok uzatmayayım.
Başka birçok şey var. Şimdi bu çağda sanatta bir konu daha var.
Yine Evelyn Lesper aynı makalesinde bu konuya da giriyor.
Ben de bu konuya özellikle girmek istiyorum.
Çünkü bu sinemada da söz konusu.
Ne biliyor musunuz? Artık eserler meşhur ve önemli değil.
Sanatçılar önemli ve meşhurlar.
Sanatla ilgilenen hemen her sanatçılar Marcel Duchamp'ı bilir ama eserlerini bilmez arkadaşlar.
Hiç kimse bir Marcel Duchamp eserine sahip olmak istemez.
Hiç kimse bir Andy Warhol eserine sahip olmak istemez.
Yani Brillo kutusunu alıp rafınıza koyar mısınız?
Yani ya da Campbell's Soup'u çorba kutusunu alıp rafınıza koymak ister misiniz?
Hayır. Ancak Andy Warhol'a herkes hayrandır.
O çok meşhurdur. Marcel Duchamp Mona Lisa'ya bıyık takmıştır arkadaşlar.
İşte... Post sanat yani çağdaş sanat biraz budur.
Peki duvarınıza bıyık takılmış bir Mona Lisa asar mısınız?
Ama Marcel Duchamp çok meşhur.
Şimdi bakınız bunu sinema dünyasına uyarlayayım.
Ne yazık ki hepimizin çok sevdiği bir isimden örnek vermek zorundayım.
Quentin Tarantino.
Evet çok meşhur hepimizin sevdiği çok bayıldığı filmleri var elbette ama kendisi bütün filmlerinin ötesinde değil midir arkadaşlar?
Tarkovski'den örnek vereyim.
Tarkovski mi daha meşhurdur, filmleri mi daha meşhurdur diye soracak olsam bence bu son derece mantıklı bir soru olur.
Günümüzde özellikle sanat sineması diye etiketlediğimiz sinemada yönetmenler çok daha meşhur.
Filmleri o kadar izlenmiyor ama yönetmen çok meşhur.
Hatta Nuri Bilge Ceylan için bile bu geçerli desem abartmış olmam bence.
Kendisi filmlerinden çok ötede bence.
Yıldız sanatçı, yıldız yönetmen kavramıyla karşı karşıyayız biz.
Ve bu bağlamda da o yönetmenler zaten ki ben geçtiğimiz programlarda bundan çok bahsetmiştim.
Meşhur yönetmenler çok konuşuyor arkadaşlar.
Birçok kez saçmaladığından bahsettim.
Sinemayı bıraktı bir daha başladı bıraktı bir daha başladı.
Şu filmi çekeceğim yok vazgeçtim bunu çekeceğim ondan da vazgeçtim falan.
Çok konuşuyorlar.
Bakınız az önce ne dedim? Nuri Bilge Ceylan filmindeki sahneyi anlatıyor.
Geçmişte yönetmenler konuşmazlardı yani Stanley Kubrick konuşmazdı.
Hatta soru cevap yapılır ya hani bir film üzerine bir muhabirlerle röportaj yapacaksınız diyelim.
Stanley Kubrick röportajları hiç sevmezdi konuşmazdı.
Küçücük bir metin verirdi filmiyle ilgili bir bilgi derdi ki buradaki bilgilerin yani verdiğim cümlelerin üzerine sen uygun soruları yaz derdi.
Konuşmazdı yönetmenler Andrei Tarkovski ile röportaj yapan.
Bir hanımefendi var, bir muhabir.
Hemen internete tıklayın göreceksiniz.
Diyor ki sizinle robotaj yapmak çok zor Sayın Tarkovski diyor.
O da diyor ki evet biliyorum ben bunu bilerek yapıyorum.
Ne yazık ki siz bütün engelleri aşıp karşıma gelebildiniz falan diyor Tarkovski yani.
Yönetmenler, sanatçılar eserleriyle konuşuyor arkadaşlar.
Filmleriyle konuşur. Ancak günümüzün meşhur yönetmenleri çok konuşuyorlar.
Sürekli filmlerini anlatıyorlar, karakterlerini anlatıyorlar.
Ya bırakın izleyelim. Ama bu sefer de konu az önce bahsettiğime geliyor.
Filmleri pek de bir şey anlatmadığı için ya da ne anlattığı belli olmadığı için zaten açıklamalar yapmak zorunda kalıyorlar.
Ne anlatıyorsunuz siz diye sürekli soruluyor yani bu insanlara.
Tarihte Chaplin'e, Hitchcock'a, Rossellini'ye, David Lean'e, John Huston'a bu soru sorulmamıştır.
Sen bu filminde ne anlatıyorsun denmemiştir.
Yok yani ben araştırdığım okuduğum hiçbir sinema tarihi kitabında böyle bir soru hatırlamıyorum.
Anlatılanlar nettir, bellidir.
Anlatılanlar değerlidir.
Nasıl anlattığı da elbette değerlidir ama zaten değerli şeyler anlatır gerçek sanatçılar.
Büyük sinemacılar zaten değerli şeyler anlatırlar.
Günümüz sinemacıları günümüz sanatçıları acaba gerçekten değerli şeyler anlatamadıkları için anlatacak değerli şeyler bulamadıkları için mi acaba
ne anlattıkları belli olmayan filmler yapıyorlar.
Bakınız bu soruları çok daha çeşitlendirebilirim ama çok da ileriye gitmek istemiyorum.
O insanlar değersiz demiyorum.
Ancak yani çok kaba bir soruyla hocam siz ne anlatıyorsunuz?
İşte Evelyn Lesper diyor ki hiçbir şey anlatmıyorlar ve onlar sahtekar.
Ben adını andığım isimlere sahtekar diyemem.
O haddi kendimde görmüyorum ama olay biraz da...
Buraya varıyor ve bazı örneklerde de sinemada da konunun sahtekarlığa vardığını düşünüyorum arkadaşlar.
Son olarak şu noktayı belirteceğim.
Bir filmin değeri bir şeyi açık, gizli, direk ya da indirekt anlatıp anlatmamasıyla ölçülemez.
Çok değerli filmler vardır meramını açıkça anlatıyordur.
Çok değerli filmler vardır biraz çaba gerektiriyordur.
Ancak bu değer kıstası değildir.
Godfather anlatacağı her şeyi apaçık anlatıyor.
Değersiz mi Godfather?
Hayır. Stalker'da biraz incelemek lazım.
Biraz derine inmek lazım.
E o da değerli. Ancak bir filmi izlediğinizde bir şey anlamıyorsanız yani şunu diyorsanız bu film ne anlatıyor ben anlamadım.
Bunu açıkça itiraf edelim arkadaşlar.
Söylemekten çekinmeyelim ve Bir sanatçı ve bir yönetmen meramını anlatamadıysa bu onun suçudur.
Bizim suçumuz değildir.
Biz ortalama sinema severler.
Anlayamıyorsam anlayamıyorum diyorum ve kabahati yönetmende buluyorum.
Sen anlatamadın diyorum.
Ve yönetmenlerin de sanatçıların da herkese hitap etmeyi istediğini varsaymamız lazım.
Bu temel gerekliliklerden yola çıkarak ne olursa olsun...
Anlayamadığımız filmi, anlayamadığımızı itiraf etme cüretinde olmalıyız ve anlayamadığımız yönetmene de sırtımızı dönmek biz sinema severlerin en temel hakkıdır diyorum.
Evet söyleyeceklerim yaklaşık olarak bu kadar aslında konu üzerine söyleyecek çok daha fazla şey var ama uzatmayayım artık.
Evet bu haftalık bu kadarın 14.
bölümünde çağdaş sinema sahtekarlığı konusunu incelemeye ve sizlere sunmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere teşekkürler.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
