
Bu Haftalık Bu Kadar 11, Sinema ile Mesaj Verme
12 Haziran 2025 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, Bu Haftalık Bu Kadar dosyamızın 11. Bölümünde, Sinema ile Mesaj Verme konusunu incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Şimdi sinemayla mesaj vermek ne demek bir kere?
Az çok bir şeyler anlıyoruz tabii.
Aklımızda bir imaj oluşuyor sinemayla mesaj vermek ne demek deyince.
Ama yine de bunun ne demek olduğunu ben size kısaca özetlemeye çalışayım.
Şimdi sinemayla mesaj vermek demek iki gerekliliği biraz esnetmek ya da iki çok da istenmeyen, çok da kabul edilmeyen yaklaşımı bir filmin içerisine sindirmeye
çalışmak demek. Birincisi eğer bir film...
savunduğu fikri Filmin öyküsünün, karakterinin, duygusunun, dramatik tarafının önüne geçiriyorsa o biraz mesaj vermek demek oluyor.
Yani bir film mesaj vermek için mesela öyküsünü biraz gerçeklerden saptırıyorsa ya da mantık çizgisine ya da duygusal dengelere, dramatik dengelere pek de uyumlu
davranmıyorsa biz o filme mesaj vermek için bir şeyleri esnetiyor diyoruz.
Yani mesaj vermeye çalışıyor film.
Dramatik sanatlarda bu hiçbir şekilde istemediğimiz bir şey.
Şimdi bu bir. İkincisi de bir filmin bazı fikirleri da edilenleri çok katı ve net biçimde savunup bize fikir jimnastiği yapma şansı
vermemesi. Yani eğer sinemacı o filmin beyin takımı diyelim belli konularda kendilerinden çok eminlerse bu böyledir, şu şöyledir, işte şu şöyle olmalıdır gibi
davranıp Bu fikirlerini bize sunuyorlarsa bize o filmde incelenen konu üzerine fikir yürütme şansı vermemiş oluyorlar haliyle ve belli bir mesajı
biraz böyle dayatmış oluyorlar.
Yani işte bu böyledir senin ne düşündüğün ya da bu konudaki fikrin çok da önemli değil doğru olan budur ve biz de bunu böyle bu filmle savunuyoruz diye bizim karşımıza geldiklerinde.
Biz o projeyi de genellikle mesaj sineması ya da mesaj vermeye çalışan film diyoruz.
İşte şimdi bakınız bu iki başlık bir filmi mesaj sineması başlığı altında tasnif etmemize sebep oluyor.
Diyoruz ki ya bu yönetmen mesaj veriyor.
Filmle ya da o sinemacıyla hemfikiriz olabiliriz olmayabiliriz bu ayrı bir tartışma konusu ama bir sinemadan ne bekliyoruz bir gerçeklik bekliyoruz yani izlediğimiz şeyin bir film olduğunu biliyoruz tabii ki bir
kurumacı olduğunu biliyoruz ama en azından onun kendi içerisinde ikna edici bir gerçeklik inşa etmesini bekliyoruz.
Çok net fikirler sunuyorsa bu iki başlığı toplayıp da biz diyoruz ki bu film mesaj sinemasının bir örneğidir.
Bu film mesaj vermek için yapılmıştır diyoruz.
Buraya kadar okey miyiz? Şimdi geçtiğimiz haftalarda yaptığım programlarda ben sanat tarihiyle bağlantılı olarak işte biraz sinemanın gelişimi, sinemanın sanat tarihi içerisindeki yeri üzerine bir şeyler söylemeye
çalışmıştım. Sanatın bir insanın monarşi ile yönetildiği döneme ait kısmı var.
Bir de insanlığın bir politik sistem olarak demokrasiyi kabul ettiği dönemdeki sanat var.
Bu iki dönemdeki sanat anlayışı son derece farklıydı ve monarşinin hakim olduğu dönemdeki sanatta sanat iktidara, yönetime, kiliseye
hizmet ediyordu. Elitlere ve güçlü kesime hizmet ediyordu ve o dönemde yaklaşık olarak sanatın tek konusu İktidar iyidir, imparator iyidir, yaşasın padişah, yaşasın
kilise. İşte bakın tanrı ne kadar güzel bir doğa yaratmış, tanrı muhteşemdir, tanrının elçileri, takipçileri muhteşemdir gibi son derece kısıtlı öyküler anlatabiliyordu sanat.
Bundan dolayı da sanatçılarda bir özgürlük yoktu.
O dönemde de sanatçılar...
kendi şahsi fikirlerini içeren, kendi şahsi bakışlarını taşıyan sanat eserleri üretemiyorlardı.
İşte sanatın bu bölümünde tüm sanat dünyası mesaj odaklıydı.
Ya da en azından belli mesajları sadece anlatıyordu, iletiyordu ve insanlara aynı mesajları yansıtıyordu.
Ancak insanlık demokrasiyle yönetilmeye başladığında geleneksel sanat bitti, modern sanat dönemi başladı ve modern sanatta sanatçılar merkezi otoritenin,
elitlerin, zenginlerin ve kilisenin kontrolünden çıkıp kendi fikirlerini eserlerine yükleyip bize farklı fikirlerde, farklı bakışlarda sanat eserleri sunmaya
başladılar. Şimdi bakınız.
Tam olarak bu bahsettiğim kırılma zaten sanatla mesaj verme olgusundan uzaklaşıldığı anlamına geliyor.
İki ayrı açıdan birincisi farklı mesaj verebilirdi her sanatçı, farklı şeyler iddia edebilirdi.
Hatta sanatçıların bazıları sanatla mesaj vermek dahi istemeyebilirdi.
Artık sanat mesaj vermeye...
Bir fikir savunmaya zaten hizmet etmiyordu.
Hizmet etmek zorunda değildi.
Sanat sadece sanat içindi.
Sanat sadece kendisine hizmet eden bir olgu haline gelmişti.
Şimdi bu bize şunu gösteriyor.
Yani sanatla mesaj vermek artık bitiyor.
Ya da anlamsızlaşıyor.
Ya da hangi mesajın verilmesi gerektiği konusunda hiç kimse, hiçbir otorite...
Bir gereklilik belirleyip ortaya çıkaramıyor demek zaten.
Sanatla mesaj verme kaygısı öncelikle geleneksel sanattan modern sanata geçişte ortadan kalkıyor.
Şimdi bu bir. İkincisi şöyle bir durum var ki sanatla artık mesaj vermiyorsanız hani ne mesajı verdiğiniz artık size bağlı.
Tamam onu kabul ettik zaten. Hiç mesaj vermek istemiyorsak biz de sanat yapabiliyoruz.
Hiç kimse buna da yanlış diyemiyor yani.
Bu bağlamda da bir mesaj alma amacıyla ilgilenmiyor oluyoruz.
Bunun bir anlamı kalmıyor.
Artık modern sanat döneminde zaten işte teknoloji gelişti, telefon, gazete, basılı yayınlar, radyo çıktı, internet çıktı falan bir sürü haber kanalı çıktı.
Kimilerinin haberleşme çağı diye isimlendirdiği yepyeni bir dönem başladı ve insanlar sanattan bir mesaj beklememeye başladılar.
Hele hele günümüzde ise zaten bilgi kanalı, mesaj alma kanalı olarak o kadar fazla seçeneğimiz var ki.
Çok az sanat sever sanattan mesaj almak için besleniyor.
Onun için de zaten sanat mesaj verme kaygısından hani neredeyse tamamen diyeceğim.
Hani tamamen demeyeyim bu en azından sanatın değerini belirleyen bir olgu olmaktan kurtuldu diyebiliriz.
Şimdi geçeceğim bir başka başlık da şu ki.
Şimdi 1910'lu yıllarda Marcel Duchamp'la...
Hazır nesne diye bir kavram girdi işin içerisine.
Marcel Duchamp işte pis huvarı dikti.
Biliyorsunuzdur yani az çok sanat tarihiyle sanatla ilgilenen arkadaşlar bunu biliyordur.
Ya da hani hiç duymamış arkadaşım varsa hemen hızlıca bir google'lasın şöyle bir wikipedia sayfasına falan baksın hemen olayı anlayacaktır zaten.
Hazır bir nesne var pis huvar baya yani erkekler tuvaletinde gördüğümüz hani ihtiyacımızı giderdiğimiz o tesisat parçası diyelim.
Marcel Duchamp onu normalde olması gerektiği halinden başka bir hale soktu.
Yani yatay duracakken dik tuttu böyle dedi ki bu da heykeldir.
Ya bu bir sanat eseridir. Tabi bu arada onu ilk keşfeden o değildi ondan önce yapılmıştı da üzerine başka bir isim yazdı falan orada bir sürü hikaye var o detaylara girmiyorum.
Hazır bir nesneyi Marcel Duchamp formunu değiştirerek duruşunu değiştirerek haliyle amacını da değiştirmiş oldu.
Yani onun o dik tuttuğu...
pisuvanın içine yani neticede siz tuvaletinizi yapamazsınız.
Yani esas amacından çıkarmış oldu onu Duchamp.
Buna dedi ki bu bir sanat eseridir.
Orada bir sürü kavga, gürültü, sanat dünyası karıştı ama bir şekilde Marcel Duchamp pisuvarı ve hazır nesne kavramını sanat tarihine kazandırmış oldu.
Ha bu bir kazanç mıdır, kayıp mıdır?
Orada da çok güzel tartışmalar var.
Şimdilik oraya da girmiyorum.
Ve ondan sonra da 1950'lerde, 60'larda da Andy Warhol var olan ve hiçbir sanatsal niteleyi olmayan bir şeyin aynısını yaparak buna sanat eseri dedi.
O da neydi? Brillo kutusuydu.
İşte o pop art akımı içerisinde başka bir sürü nesne var.
Yine detayına girmeyeyim.
Andy Warhol'da Marcel Duchamp'a benzer bir şekilde sanat eseri olmayan bir nesnenin tam olarak eksiksizce benzerini yaparak buna sanat dedi ve gerçekle
sanat ya da sanat olmayanla sanat arasındaki farklılığı tamamen ortadan kaldırarak sanat eserinin görünümle hiçbir alakası olmadığını siz o görünen
şeye nasıl bir anlam yüklediğinizle onun sanat eseri haline gelebildiği kavramını sanat dünyasına kazandırdı.
Buradan da şu noktaya geliyoruz artık sanatta önemli olan eserin size ne anlattığı hangi anlamı ya da mesajı taşıdığı değil sizin o esere
nasıl bir anlam ya da nasıl bir mesaj yüklediğiniz konusu gündeme geldi.
Buradan da konumuz bu alamızın da şuraya geleceğim yani sanatçılar belli mesajları veremezler.
Çünkü artık biz sanatseverler eserlere kendi istediğimiz anlamı yüklüyoruz ve o eserden aslında sanatçının çok da nasıl diyeyim yüklemediği
ya da çok da iddia etmediği anlamları çıkarabiliyoruz.
Yani bir eserin hangi anlamı taşıdığı ya da bir eserden hangi mesajın çıktığı çok da sanatçının tek elinde olmayabiliyor arkadaşlar.
Bu da sanat tarihinde çok önemli bir kırılmaydı.
İşte bu kırılmayı bugünkü konumuz bağlamında mesaj sinemasına adapte edecek olursak ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor.
Biz sinema severler artık filmlerden sinemacıların verdiği mesajları değil kendi mesajlarımızı çıkarmaya başlıyoruz.
İşte buradan da şöyle bir sonuç çıkıyor ki mesaj sinemacıları hala artık kaldıysa bize sinemayla İstedikleri mesajı vermeye çalışsınlar.
Biz o mesajları onların verdiği gibi böyle hap şeklinde almıyoruz.
Böyle bir şey yok. Yani buna hiçbir sinemacının çabalamasının artık bir anlamı yok.
Yani atıyorum bir sinemacı desin ki aşk her şeyi affeder.
Ben bu mesajı içeren bir film yapayım.
Ya üstadım kusura bakma hiç kimseyi buna ikna edemezsin.
Yani zaten o fikirde olan insanlar senin filmini çok da çarpıcı bulmayacaktır.
Bu son derece klişe bir mesaj zaten.
Tabii ben çok basit bir örnek verdim ama senin verdiğin mesaj da zaten...
Ben hemfikir değilsem, bana göre aşk her şeyi affetmez ise zaten ben senin verdiğin mesajı kabul etmeyeceğim.
Nasıl Duchamp'ın pisuvarına ya da Andy Warhol'un brillo kutusuna tüm sen sanatseverler başka anlamlar yüklediyse ben senin filmine de bambaşka anlamlar yükleyeceğim.
Ya o mesaj bana gelmeyecek.
Üstadım sen amacına ulaşamayacaksın yani.
Sen boşa uğraşıyorsun.
Bu bağlamda hem monarşik...
Dönem geleneksel sanatından, demokratik dönem modern sanat anlayışına...
hem de artık sanatın başka şeylere mesela mesaj vermeye hizmet etmekten kurtulup sadece sanatın sanat için yapılması anlayışına onun
üzerine insanların çok zengin bilgi ve mesaj kanallarından beslenerek sanattan ve özellikle sinemadan böyle bir şey beklememesine ve son olarak da
Hazır nesne kavramı ile birlikte sanatseverlerin eserlere kendi anlamlarını yükleyip oradan kendi mesajlarını çıkarma yeterliliğine ulaşmasına
bu dört ana başlığa bakarsak mesajın, öykünün, karakterin ya da duygunun önüne geçerek çok katı ve fikir yürütmesine imkan vermeyen
bir yapıda olması son derece antipatik ve kötü geliyor bize arkadaşlar.
Tabii ki sinemacılar hani geniş kitleler diyeyim sinema dünyasının çok büyük bir çoğunluğu zaten bu yaklaşımda bulunmamaya çalışıyor.
Olmuyor çünkü sevmiyoruz yani sinema severler bunu kabul etmiyoruz.
Şimdi birkaç sinemacıdan size örnek vermeye çalışayım.
Mesela Stanley Kubrick. Stanley Kubrick sinema tarihinin en felsefi, en düşünsel filmlerini yapmış, olağanüstü bir yönetmen.
Ve Stanley Kubrick'in neredeyse hiçbir filminde çok net çıktılar göremezsiniz.
Bu böyledir demez.
Filmlerinde çok da emin olmayacağımız finaller, fikirler, detaylar, bir şeyler vardır böyle.
2001 Uzay Macerası filminin filanını hatırlayın.
Mesela orada bir uzay bebeği var.
Değil mi? O ne anlama geliyor ki üstad?
Ne demeye çalışıyorsun? Stanley Kubrick'e bu sorulmuştur zaten.
Ki röportaj vermeye çok sevmemişti.
Filmlerini anlattığını görmezsiniz Stanley Kubrick'in.
Hmm burada ben bunu anlattım.
Burada şunu incelemeye çalıştım falan.
Yok böyle bir şey. Sadece şunu demiştir.
Ben bir görsel deneyim sunmaya çalışıyorum.
Herkes kendince bir şeyler anlayacaktır falan.
Değil mi? İşte ekibin bu uzay macerasındaki o siyah sütun.
Şimdi o ne ki?
O tanrısal bir müdahale mi?
Ya da insanın evrimleşmesinde bir evrim aşamasını mı temsil ediyor mesela?
Değil mi? Şimdi bunlar net değil.
Ama bakınız çok flu da değil.
Öyle ne olduğu tamamen belirsiz de değil gerçekten.
Biraz olsun işlemcisini çalıştıran hemen herkes oradan bir şeyler alacaktır.
Ve bu alınanlar öyle birbirinin çok zıttı da olmayacaktır.
Bir şeyler de iddia eder yani insanın evriminde.
Bazı aşamalar olacaktır.
İnsan alet kullandığında başka bir çağa geçecektir gibi belli fikirler de yok değil.
Yani özgüven vardır bir şeyler iddia eder ama bizim fikir yürütmemize de olanak veren bir ton tutturur mesela Stanley Kubrick.
Direkt Stanley Kubrick incelemesi gibi olmasın?
Mesela başka bir yönetmeni geçeyim.
Mesela Terry Gilliam. Terry Killiam'ı ben geçtiğimiz sinematristlerde birçok kez andım.
Çok değerli bir isimdir gerçekten.
Kamerası serttir, kalemi çok serttir.
Çok enfes filmler yapmıştır.
Güzel fikirler böyle incelenesi biraz da karamsar fikirler ortaya sunmuştur ama çok net çıktılara çok zaman imza atmamıştır.
Mesela Brezilya filmi.
Tabi hemen hemen her bilim kurgu ya da gelecek aligoresine imza atan sinemacı gibi o da gelecekle ilgili tabi karamsardır.
Brezilya'da öyle bir filmdir.
Zaten bürokrasi dediğimiz devlet organları, devlet uygulamaları son derece ağır işler.
Hiçbir şey yolunda gitmez.
Merkezi otoritenin yönettiği ülke ve dünya son derece ağır aksak ilerleyen bir sistem ortaya çıkarmıştır.
Şimdi mesela terigeliğim böyle düşünüyor.
Bu karanlık gelecekle insanın mücadele edeceğini iddia etmeye çalışıyor.
İnsan şöyle bir iç dünya kurarsa, böyle davranırsa bu bunun çözümü olabilir.
gibi kendince mütevazi ama çok da kesin çıktılar göstermeyen çözümler sunuyor bize.
İşte bugün tam bahsettiğim meseleye geliyor bu.
Mesela ne Terry Gilliam'a ne de Stanley Kubrick'e bir mesaj sinemacısı diyemeyiz.
Birden çok mesaj çıkabilir filmlerinden ama bu mesajlar Az önce söylediğim gibi aralarında böyle çok uçurumlar olan mesajlar değildir.
Yani çok zıt kutuplar değildir.
Biraz andırır, şu olabilir bakın şöyle bir bakmamız gerekir konuya gibi hem bir özgüven hem de bir esneklikle karşımıza gelir bu iki büyük sinemacının filmlerine.
Mesela Steven Spielberg, mesela Michael Haneke, mesela Christopher Nolan, mesela Donnie Villeneuve.
Bunlar hep yakın dönemin çok güçlü, önemli sinemacıları.
Hepsi belli konuları inceliyorlar.
Hani bizim kafamızı karıştırabilecek, bizi düşünmeye sevk edecek meselelere parmak basmaya çalışıyorlar.
Ama filmlerinin hiçbirinde bir mesaj sineması olacak kadar net ve motomot böyle katı fikirler yok.
Ve bu yönetmenlerin hiçbirinde...
Asla mesaj Duygunun, karakterin ve öykünün ötesine de geçmiyor.
Mesela çok yakın zaman kaç sinema kanalını takip ediyorsanız YouTube'da ya da işte Instagram'da falan Twitter'da mutlaka bu videoyu görmüşsünüzdür.
Christopher Nolan çok karmaşık kurgulu öyküler yapıyor ya böyle bir başından bir sonundan.
Ona soruyorlar yani filmlerinizi anlamak çok zor.
Sayın Nolan yani niye böyle yapıyorsunuz?
Şimdi muhabiri bunu sorduğunda ne diyor aslında?
Senin filminden nasıl bir mesaj ve nasıl bir fikir çıkıyor anlayamıyoruz.
Demiş oluyor aslında muhabir.
Peki Christopher Nolan nasıl bir cevap veriyor bu soruya?
Diyor ki anlamaya çalışma, hissetmeye çalış.
Bu harika cevap tam olarak benim bugün incelemeye çalıştığım konuya denk geliyor.
Yani Christopher Nolan diyor ki benim filmlerinden mesaj almaya çalışma, net bir fikir ve çıktı almaya çalışma, hissetmeye çalış diyor.
Duygusal bir diyalog kurmaya çalış.
Benim filmimle diyor. Christopher Nolan.
İşte bakınız tam benim bugün iddia etmeye çalıştığım şey.
Mesaj eğer duygunun önüne geçerse o sinema ya da o tüm sanat için hatta bunu iddia edebilirim.
Hiçbir sanat eseri ve sinema eseri de sinema filmi de mesaj vermek için biçimlenmemeli.
Nolan tam olarak bunu iddia ediyor.
Bir mesaj sineması gibi bakma benim sinemama diyor.
Harika gerçekten. Çok güzel.
Nolan bunu izleyicisiyle duygusal bir bağ kurmaya çalışarak bunu yapmaya çalışıyordur.
Okey. Bu onun sineması ve onun yöntemidir.
Başka sinemacılar başka yöntemlerle bunu yapıyor.
Yani mesela Stanley Kubrick'te bir...
Duygusal bağ kuramazsınız.
Pek duygusal bağ kurulacak bir adam değildir.
Lanet olası kübrek üstadımız.
Hiç öyle bir adam değildir.
O başka bir yöntemle mesaj sineması olmaktan kurtulur.
Mesela bakınız Michael Haneke'den örnek vermeye çalışayım.
Şimdi Michael Haneke yani böyle mesaj sineması olmaya en yatkın isimlerden bir tanesidir diyebiliriz yani.
Hani bayağı oraya oynar ama...
İncelediği konular fazla acımasızdır ve bizim şak diye böyle kolaylıkla kabul edebileceğimiz şeyler anlatmaz.
Biraz böyle mesaj veriyor gibi görünür ama o verdiği mesaj fazla karamsardır.
Ve biz biliriz ki aslında nasıl diyeyim Michael Haneke o kadar da karamsar olamaz.
O kadar da değil yani öyle değil.
Yani dünya... Bir kısmı öyledir belki de.
Ya da dünya öyle olmaya evriliyordur.
Aradadır heneke. Yani kendinden emin görünür ama çok da böyle genellemeler yapan bir yönetmen gibi değildir.
Mesela Amor filmini hatırlayın.
Aşk filmini. Orada iki yaşlı karakter vardı.
Yani spoiler vermiş olacağım.
İzlemeyen bu kısmı dinlemesin.
İki tane yaşlı karakter var.
İki eş. Şimdi kadın yatalak hasta oluyor ne yazık.
Ve kocası ne yapıyor?
Onunla ilgilenmeye çalışıyor.
Onu teselli etmeye çalışıyor.
Ona bakıyor falan. En sonunda ne yapıyor?
Suratına yastık kapatıp öldürüveriyor karısını.
Şimdi bakın burada çok sert bir mesaj veriyor diyebiliriz.
Yani Henneke şunu diyebilir. Her insan bunu yapabilir.
İnsanoğlu böyle bir varlıktır.
Şimdi orada o mesajı veriyor mu acaba?
Şimdi bunu biz şak diye almayız.
Filmden çıktığınızda kafamızda şöyle bir şey olmaz yani.
E tabi canım herkes. Bunu yapabilir hani her insan bunu yapabilir gibi bir mesaj alıyor muyuz biz o filmden?
Hayır. Zannetmiyorum.
Bakın bu bile tartışmaya açık.
İşte çok güzel. İşte Michael Haneke'yi ben tam bu kapsama alamıyorum.
Çünkü tartışmalı konular işliyor böyle.
Hemfikir olmak zorunda değiliz.
Bize o hakkı veriyor. İşte ondan dolayı Michael Haneke'ye net bir mesaj sinemacısı diyemem ben.
Kısmen mesaj veriyorlar, kısmen belli mesajları tartışmaya açıyorlar, kısmen filmlerinde duygusallıkla mantık ya da Öyküyle, karakterle, hislerle
mesaj verme arasında ince güzel bir denge var yani.
Ne o tarafa gidiyorlar ne bu tarafa geliyorlar.
Yani her güçlü sinemacı ya da görebildiğim kadarıyla her muhteşem sanatçı aslında bir şeyler iddia etmeyle bir duygu oluşturma arasında güzel bir çizgide yürümeye çalışıyor arkadaşlar.
Artık finale gelirken son olarak şu noktaya bir vurgu yapmaya çalışacağım.
Tüm bu sinemacılar, sanatçılar, yazarlar benim bütün bu anlattıklarımın farkında değiller mi?
Elbette farkındalar.
Bu durumda ne yapıyorlar biliyor musunuz?
Biraz Marcel Duchamp'la Andy Warhol'un yaptığını yapmaya çalışıyorlar.
Ne demek bu? Ortaya öyle bir ürün çıkarıyorlar ki bu ürün...
Canınız ne istiyorsa o anlamı, o fikri yükleyebiliyorsunuz.
Sinemacılar böyle filmler yapmaya başladılar ve bence bu bir hile.
Öyle bir film yapayım ki ne anlattığı böyle çok da belli olmasın.
Herkes istediği anlamı yüklesin ve bu yapıya da zengin sinema densin.
O kadar derin ve zengin film ki...
Bu filmi biz tartışa tartışa bitiremedik çünkü çok zengin.
Ama bence dediğim gibi bu bir hile.
Aslında o yönetmenin anlatmak istediği çok net bir şey yok.
Bir delinin hani kuyuya taş atıp kırk akıllının o taşı çıkaramamasına benzer bir tavır kullanıyor yönetmenlerin bir kısmı ya da bazı yönetmenler diyeyim.
Çünkü bence o yönetmenler aslında çok da derin, çok da böyle...
anlamlar dolu eserler üretecek yönetmenler değiller.
Sadece öyleymiş gibi yapıyorlar arkadaşlar.
Bu başka bir bu haftalık bu kadar konusu.
İlerleyen programlarda bunun üzerine de yani Flu sinema.
Ne anlattığı belli olmayan sinema.
Bunu ayrı bir bu haftalık bu kadar programında sizinle paylaşmaya çalışacağım.
Bugünlük bu kadar olsun.
Umarım sinemayla mesaj verme, sanatla mesaj verme ya da mesaj sinemacılığı konusunu bugün özetleyip size fikir vermeyi başarmışımdır diyorum.
Bakınız çok net fikirler vermedim.
Bu böyledir, illa böyle olmalıdır demedim.
Umarım bir mesaj verme programı yapmamışımdır.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
