
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Film tavsiyelerinde bu hafta, Biyografi türündeki filmleri konu edindik. Gerçek kişiliklerin hayatlarını konu alan 5 ayrı filmle karşınızdayız. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda film tavsiyelerine devam edeceğiz.
Biyografik filmlerin tavsiyelerini yapacağız arkadaşlar.
Gerçek hayatta var olan...
Geçmişte var olmuş, yaşamış ve bazı karakterlerin hayatlarını ekrana ve perdeye taşıyan filmlerden bahsedeceğiz.
Beş farklı film seçtim.
Bunun için sinema tarihi birçok biyografik filmle dolu aslında.
Hani bilinen, tanınan birçok karakterin filmi yapıldı geçmişte.
Ya işte Mozartlardan tutun.
Bugün anacağım gelmiş geçmiş en büyük boksörlerden biri olan Muhammed Ali'nin hayatı.
Ya da Hitler'in hayatı da var ona bakarsanız.
Apollyon'un hayatı da var veya Al Capone'un hayatı da var.
Birçok biyografik film. var sinema tarihinde.
Geçmişte de yapılmıştı.
Hala da yapılıyor. Bu ilgi çeken bir tür, sevilen bir tür biyografik filmler.
Aslında bu filmlerin izleyicinin izlemesi ve sinemacıların sunuşu arasında bir uyumsuzluk olduğunu görüyorum ben.
Birçok kişi zaten bunu söylüyor.
Başka sinema yazarı arkadaşlar da söylüyorlar.
Sıkıntı şöyle ki bu filmler aslında birer belgesel değil.
Yani konu edindikleri gerçek karakterin hayatını tam olarak olduğu gibi perdeye yansıtma kaygısı her zaman gütmeyebiliyorlar.
Önemli olan o karakterin aslında ayırt edici tarafını öne çıkaran bir proje ortaya çıkarmak arkadaşlar.
Yani siz Beethoven'ın hayatını anlatıyorsunuz.
Onun sanat aşkını, kariyerini, müzikle olan ve müzik o zamanki müzik dünyasıyla ve müzikseverlerle olan ilişkilerini doğru biçimde aktardığınız takdirde Beethoven'ın hayatının tüm ayrıntılarını
gerçekte olduğu gibi anlatmak çok da önem arz etmiyor.
Çünkü dediğim gibi belgesel filmler değil bunlar ve tabii ki aslında herkesin anlayışla karşılaması gerektiği gibi normalde günlük hayat sinemaya çok da uygun olmuyor arkadaşlar.
Yani sinema günlük hayatı anlatmaz zaten.
Anlatması gerekmez aslına bakarsanız.
Alfred Hitchcock'un söylediği gibi aslında sinema belki de hayatın sıkıcı taraflarının atılmış halidir.
O nedenle biyografik filmlerde genellikle konu edindikleri gerçek karakterin hayatını aynen olduğu gibi bize anlatmıyorlar.
Bu amacı da gütmüyorlar ama dediğim gibi daha çok o karakteri öne çıkaran taraflarını aslına uygun biçimde...
Bize iletmeye çalışıyorlar.
Aslında bu gözle bu filmleri izlemek lazım.
Bu gözle bakmak lazım. O karakterlerin yaşadığı hayatı aynen önümüze getirmelerini beklemekten çok o karakteri anlayıp tanımımızı sağlıyorsa bir film, biyografik film aslında iyi bir filmdir diyebiliriz.
Biraz bu gözle bakmaya çalışmanızı tavsiye ediyorum eğer öyle yapmıyorsanız.
Bugün 5 farklı biyografik filmden bahsedeceğim.
Çok bilinen başka filmler var.
Onları anmayayım dedim. Biraz daha az bilinen filmleri genellikle sizin önünüze getirmeye çalışıyorum ya.
Bugün de öyle yapacağım. Umarım bilmediğiniz bazı filmleri anma şansım olur.
Size bir şeyleri keşfettirme şansına erişirsem mutlu olurum.
Bugün anacağım ilk film arkadaşlar.
2001 yapımı Ali.
Bayağı Muhammed Ali'nin hayatını konu alan.
Ali filmi. Michael Mann yönetti arkadaşlar Ali'nin biyografisini ve Michael Mann 80'li yılların aslında en önemli, en değerli 80'li ve 90'lı yılların en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Unutulmaz Al Pacino ve Robert De Niro'yu aynı masaya oturtan The Heat filminin yazarı ve yönetmeni Michael Mann.
Çok değerli bir yönetmen ve Muhammed Ali'nin hayatını bize anlattığı 2001 yapımı Ali filmi de Biraz arkada kaldı aslında.
O yıllarda hani genel olarak iyi bulunduğunu hatırlıyorum.
İyi bir film olduğunu hatırlıyorum.
Ama öyle o muhteşem de bir film, harikada bir film denmediğini gördük birçoğumuz.
Filmi hatta beğenmeyen, eleştiren de ciddi bir kesim oldu.
Bunun nedenini tam olarak anlayamadım ben.
İlginç olan şu arkadaşlar. Muhammed Ali'nin hayatını bayağı Aslı'na yakın anlatıyor bu.
Bakın az önce dedim ya aslında filmlerin amacı bu değildir ama bu Aslı'na bayağı yakın anlatıyor.
Ancak ilginç olan şu.
tutturduğu tarafsız bakış açısı biraz kafa karışıklığı yaratıyor.
Yani filmde iyi kötü karakterler var.
Hani görece biraz daha iyi veya biraz daha kötü karakterler var ama aslına bakarsanız Muhammed Ali'yi bize anlatırken onun boks hayranlığını, sportif kişilik olarak hem sinema tarihinin
tabii hem de spor dünyasının, spor tarihinin en önemli kişiliklerinden biri kılan savaş karşılığı vardı.
Yani neticede Vietnam Savaşı'na çağrıldı Muhammed Ali bir Amerikan genci olarak o zaman için ve kalkıp benim Vietnamlılarla bir derdim yok deyip orduya kaydolmayı reddetmişti.
Savaşa gitmemişti. Savaşmamıştı ve kendi içinde bir savaşçı olmasına rağmen bir dövüşçü olmasına rağmen savaş karşıtı bir tavır sergilemesi onu hem spordaki başarılarının yanında
unutulmaz bir karakter kılmıştı.
İşte film aslında işin sportif tarafı bir yana bu tarafı çok güzel anlatıyor ve bu tarafın Muhammed Ali'ye faturasını da çok güzel anlatıyor arkadaşlar.
Yani O hani orduya kaydolmuyor.
Ben, Vietnamlılara benim bir derdim yok diyor.
Uzak duruyor savaştan ve ona bazı yaptırımlar uygulanıyor.
O zamanlar için dünya arsiklet boks şampiyonu olmasına rağmen hani o kemer vardır ya.
Ortasında böyle kocaman bir altın plaka, yuvarlak bir altın plaka bulunan arsiklet boks şampiyonluğu kemeri vardır ya.
Bu onun elinden alınıyor. Ve onu tekrar geri alma çabasına giriyor.
Ekonomik sorunları oluyor. Problemleri oluyor.
Dövüşemiyor bir türlü falan. Yani çok şey.
Onun günlük hayatına, sportif yaşamı, profesyonel yaşamının yanında onun günlük hayatına çektiği zorluklara da bayağı geniş bir alan ayıran bir film Ali.
O anlamda tam bir spor filmi denemez aslında bakarsınız.
Bir boks filmi demek biraz acımasızca bir yaklaşım olur bence.
Ali 2001 yapımı Muhammed Ali'nin hayatına oldukça tarafsız bakan ve onun özel hayatını da savaşa ve Vietnam Savaşı'na özellikle ve Amerikan hükümetinin bu konudaki yaptırımlarına
karşı duruşunu da çok iyi bir şekilde anlatan çok başarılı bir film bence yani.
Çok iyi bir film ve ilginç bir not var filmde arkadaşlar.
Çok not var zaten yani. Tek bir programı bile bu filme ayırabilirim.
Ben çok seviyorum çünkü bu filmi.
Eski Meğer Filmler dosyasında da bu filmden bahsetmeyi düşünüyorum.
Ayrıca bilmiyorum bir anlamı olur mu ama burada bahsediyorum.
Şöyle ki Will Smith'e, şimdi Muhammed Ali kim oynayacak?
Yani neticede siyahi bir oyuncu olmak zorunda.
Böyle iri yarı güçlü kuvvetli bir...
Boksör olabilecek biri olmak zorunda neticede.
Gerçi siyah oyuncuların büyük çoğunluğu öyledir ama.
İlginç biçimde Will Smith'e rol götürüyorlar.
Yani teklifi yapıyorlar. Diyorlar ki gelsen oyna.
O ben yapamam diyor. Niye?
Ya cesaret edemem diyor.
Bu muhteşem bir karakter.
Bunu oynamakta zorluk çekerim.
Çok korkarım. Yapabilecek miyim?
Yapamayacak mıyım? Zorlanırım.
Ve artı Muhammed Ali de hala hayatta.
Düşünün yani. O kadar zor bir yükün altına giriyorsunuz ki.
Ve... Beş kez reddediyor rolü.
Tekrar tekrar teklif götürülüyor.
Michael Mann filmin yönetmeni mutlaka Will Smith'i istiyorum diyor.
Adam reddediyor. Yok ben yapamam bunu diyor.
Ve arkadaşlar sonra ne yapıyorlar biliyor musunuz?
Muhammed Ali'nin kendisine gidiyorlar.
Diyorlar ki Will Smith senin rolü almıyor.
Lütfen onu sen ara ve rolü sen teklif et.
Seni kıramaz. Ve Muhammed Ali arkadaşlar arıyor Will Smith'i.
Diyor ki kardeşim lütfen bu rolü kabul et diyor.
O da kabul etmiş. Hatta daha sonra çok nefis, benim gözlerimin yaşardığı bir an var.
Biliyorsunuz gökdelenlere saldırı olmuştu Amerika'da.
Ondan sonra birçok anma törenleri yapılmıştı vs.
Müslüman düşmanlığı ortaya çıkıyor gibi bir durum olmuştu.
Durum olmuştu demeyeyim. Vardı zaten.
Hala var aslında. Tabii Trump yönetiminden sonra falan iş iyice ayyuka çıktı ama şöyle ki hiçbir şekilde dinlerin birbirine düşman olmadığı, Müslümanlığın normalde savaşı, destekleyen ve savaşı
isteyen, arzulayan, savaşçı bir din olmadığı üzerine de söylemler dile getirilmişti Hollywood'da.
Bravo sağ olsunlar.
Yani biz Türkiye daha çok Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülke olarak buna teşekkür etmemiz beklenir belki.
Ancak ilginç olan şu o etkinliklerde Muhammed Ali ile Will Smith ikisi yan yana mikrofona çıkmışlardı.
Bu video YouTube'da var arkadaşlar isterseniz bakabilirsiniz.
Will Smith demişti ki kardeşim Büyüğüm, üstadım, büyük şampiyon Muhammed Ali.
Yan yana yani çıklar böyle mikrofonda bunu söylüyor.
O Müslüman, ben Müslüman değilim ve biz birbirimizi çok seviyoruz gibi bir dostça mesaj vermişlerdi.
O kadar güzeldi ki o an.
İşte champ falan demişti böyle şampiyon diye.
Mikrofonu ona bırakmıştı falan.
Yani filmin çok böyle açılımları da var işin içerisinde.
Zaten filmde Malcolm X karakteri de var.
Politik olarak da çok güçlü bir film Ali filmi.
O nedenle arkadaşlar şiddetle tavsiye ediyorum.
Muhammed Ali'nin hayatını anlatan 2001 yapımı Michael Mann'in yönettiği Ali filmi.
Yıldızlar geçidi zaten. Harika oyuncular var.
Yönetmenliği çok iyi. Her açıdan çok iyi bir film.
Ali filmini izlemediyseniz ve Muhammed Ali'ye biraz olsun ilgi duyuyorsanız benim kahramanlarımdan biridir.
Çok inanılmaz saygı duyuyorum hakkında.
Okumadığım şey neredeyse kalmamıştır.
Muhammed Ali'nin hayatı arkadaşlar çok iyi bir film.
Ali filmi izlemediyseniz mutlaka izlemenizi öneriyorum.
Bugün tavsiye edeceğim ikinci film 1994 yapımı Ed Wood arkadaşlar.
Ed Wood kim? Tim Burton'ın yönettiği bir film bu.
1994 yapımı Ed Wood arkadaşlar.
Birçok sinema kaynağına göre biraz komik biçimde yani bunu nasıl bir yönetmene söyleyebiliyorlar bilmiyorum ama sinema tarihinin en kötü yönetmeni arkadaşlar.
Böyle anılıyor Ed Wood.
Çok ucuz böyle yani 70'li.
70'li, 80'li yıllarda, 60'lı yıllarda çok ucuz korku filmleri yapmış.
Tim Burton onun hayatını, sinemaya merak salışını, filmleri yapışını anlatıyor.
Yeteneksiz bir yönetmen.
Ne yazık ki sinemanın en temelini böyle bir kadro...
doğru kadraj bile kurmakta zorlanacak seviyede yeteneksiz bir yönetmen olduğu hep söylenmiştir.
Filmlerinin çok ucuz, yani ikna edicilikten çok uzak böyle alay konusu olmuş filmler olmuştur her zaman.
Ancak Tim Burton bu filmde Ed Wood, Ed Wood'a yani sinematologinin en kötü yönetmenine inanılmaz bir sempatiyle yaklaşıyor.
Sinemayı ne kadar çok sevdiğini bize resmediyor aslında bu filmde.
Edward gerçekten gerçek bir sinema aşığı yani.
Ne yapalım ne yapsın yazık.
Yeteneği yok yani iyi filmler yapabilecek kadar iyi bir sinemacı değil.
Yazık yapmasın mı? Çok seviyor gerçekten çok seviyor.
Sinemayı çok seven bir karakter geliyor karşımıza bu filmde.
Ve filmlerin yapış öyküsünü anlatıyor.
Çekim öykülerini anlatıyor.
Çok amatör şartlarda çekilmesi.
Ve Ed Wood'un Bela Lugosi.
Ta 30'lu yılların korku filmlerinin baş karakteri.
Kontra Kula'ya falan hayat vermiş.
Çok önemli bir korku filmi oyuncusudur Bela Lugosi.
Onu tekrar hayata döndürüyor.
ekibini topluyor ya ben diyor korku filmi yapacağım zombi filmleri yapacağım istediği kadar insanlar sevsin sevmesin falan böyle tam bir sinema aşığının ama ne yazık ki yeteneksiz bir sinema aşığının film yapma çabası iyi
film yapma çabasını bize gösteren ve izleten bir film Ed Wood çok iyi bir film arkadaşlar yani sinema üzerine de bir film ve yeteneksiz ama sinemaya aşık bir yönetmenin Hem
hayatını hem de sinema macerasını anlatan bir film.
Çok değerli bir film. Ve filmde nefis bir sahne var arkadaşlar.
Sinema tarihinin en kötü yönetmeni Ed Wood'la sinema tarihinin en iyi yönetmeni olarak anılan Orson Welles bir sahnede aynı masada oturup konuşuyorlar.
Yani Ed Wood Orson Welles'i görüyor uzaktan.
Koşup onun yanına gidiyor.
Onunla tanışmak istiyor falan böyle.
Ve ona kendisini tanıtıyor ve ondan bazı tavsiyeler alıyor.
O çok özel böyle sinema tarihinde de özel olarak anılan ve sevilen sahnelerden bir tanesidir.
Çok iyi bir film yani.
Edward sinema üzerine...
Oyunculuk üzerine, amatör sinemacılık üzerine, biraz gerille sinemacılık üzerine nefis tespitler barındıran çok keyifli, çok neşeli, çok özel bir film gerçekten.
Biraz komedidir, biraz dramadır ama esas tabii ki biyografidir.
Sinema tarihinin en kötü yönetmeninin biyografisi arkadaşlar.
İzlemediyseniz izlemenizi öneriyorum.
Evet bu haftaki diğer film tavsiyem, diğer biyografik film tavsiyem.
Bu biraz ağır oldu.
1991 yapımı Alan Corneau'nun...
All the mornings of the world.
Dünyanın bütün sabahları adlı filmi arkadaşlar.
Bu film kimin hayatı?
Şöyle söyleyeyim size.
1640'da doğmuş ve 1600'lü yıllarda Fransa'da yaşamış.
Gelmiş gitmiş en büyük bestici ve viola ustadlarından biri olan Saint Columb'un hayatı arkadaşlar.
Şöyle söyleyeyim hani Amedeus filmini hatırlarsınız Mozart'ın hayatını anlatan.
İşte o filmin, o filme benzer bir film.
Ancak bu film baya baya hani bu tanımı çok sevmem ama bazen mecburen kullanmak zorunda kalıyoruz.
Sanat filmi arkadaşlar. Sürükleyici bir film sayılmaz.
Son derece entelektüel bir kafayla ve entelektüel bir tavırla çekilmiş.
Böyle kurgusu akıp gid...
gibi böyle insanı sürükleme falan gibi bir yapı arz etmeyen gayet ağır gayet entelektüel gayet sakin gayet rahat ancak Saint Columb'ın hayatını da harika biçimde
bize aktaran ve resmeden bir film gerçekten.
Çok iyi bir film. Şöyle filmin esas meselesini özetlemeye çalışayım.
O yıllarda arkadaşlar yani 1400'ler 1500'ler 1600'ler 1700'ler hatta 1800'lere kadar yani modern sanatın doğumuna kadar Sanat dediğimiz şey aslında sarayın ve zenginlerin himayesindeydi
arkadaşlar. Yani sokakta da sanat yapanlar vardı ancak sokak sanatçıların hiçbiri icra ettikleri sanatın içerisinde öne çıkan tipler, tiplemeler olamıyorlardı.
Onların eserleri de hiçbir zaman kutsanmıyordu, değerli görülmüyordu.
Yani sanat dediğin şey zenginlere ve saraya aitti.
Öyle söyleyeyim. yaptığı sanatı hiçbir zaman saraya, zenginlere ve krallara amade
etmemesiyle tanınan yani krallardan davet geliyor.
Gel işte biz senin sanatını görmek istiyoruz.
Lütfen bizle çal. Hayır ben size çalmam diyor.
Ben zenginlerle işim olmaz.
Zengine çalmam. Ben enstrümana çalarım.
Kendi içime çalarım.
Kendi duygularıma çalarım diyor adam.
Kimseyi eğlendirmem diyor.
Hiç kimse benim sanatımı eğlenmek için.
Aa ilginç bir şey. Aa ne güzel çalıyor.
Aa ne güzel bir sanat.
Ne güzel bir sanatçı.
Dedirtmek için bunu yapmam diyor.
Hani fakru zaruret denir ya arkadaşlar.
Çok fakir bir adam. Çoluğu çocuğu var.
Evi falan var ailesinden kalan ama sadece sanat yaptığı için hiç para kazanmıyor.
Kimseye de sanatını sunmadığı için, icra etmediği için yani sanatıyla para kazanma merakında olmaması demeyeceğim.
Yani bunu şiddetle reddettiği için çok fakir durumlara düşüyor.
Aç, sefil hallere geliyor falan ama buna rağmen Yani şöyle söyleyeyim sayısız eseri kayıp bu sanatçının, bu Viola Usta adının ve tüm davetlere rağmen, tüm o zamanın
zenginlerinin davetlerine rağmen hiçbir şekilde sanatını parayla satmamış ve parayla sunmamış en öncül sanatçılardan bir tanesi arkadaşlar.
Onun filmi 1991 yapımı.
Dünyanın Bütün Sabahları filmi, Elen Kornio'nun filmi.
Çok entelektüel film arkadaşlar.
Çok derin bir film. Ve tabii filmde başka karakterler de var.
Şimdi filmin öyküsünü anlatmayayım ama Gerardo Perdiu'nun canlandırdığı başka bir müzisyen onun sanatını görüyor.
Ona hayran oluyor.
Yani biraz böyle dediğim gibi Amadeus'a benzer bir durum var ama ona hayran oluyor ve onun sanatını kutsuyor.
Ona yardımcı olmaya çalışıyor.
Ama adam bunu da reddediyor hiçbir şekilde.
O sularda, o taraklarda benim bezim yok diyor.
Çok etkileyici bir film. Çok dramatik bir film.
Çok entelektüel bir film.
Çok tarihsel ve biyografik bir film gerçekten.
Dünyanın bütün sabahları biyografik filmler tarihinde böyle en önemli olan filmlerden bir tanesi arkadaşlar bana göre.
İzlemediyseniz mutlaka öneriyorum.
Dediğim gibi biraz sıkıcı gelebilir.
Böyle bir gişe filmi tavrından yaklaşımdan biraz uzak bir film.
Diğer andığım filmler gibi değil ama size farklı bir deneyim yaşatacaktır.
İzlemenizi tavsiye ederim. Örneğini vereceğim diğer film biraz daha yakın tarihli ve size çok tanıdık ve samimi gelecek eminim.
2006 yapımı Queen arkadaşlar.
Kraliçe. Biliyorsunuz Prenses Diana İngiltere kraliyet oluşumunun diyeyim.
İngiltere'nin başına bela almış bir karakterdi Prenses Diana.
Bu İngiltere kraliçesinin geliniydi.
Prens Charles'dan boşanmıştı vs.
Bir sürü aksiyonu var.
İşin magazin tarafını siz benden belki de daha iyi biliyorsunuzdur.
O işin o tarafı bulanık zaten biliyorsunuz.
Neyse. Ama The Queen filmi 2006 yapımı Stephen Frears'ın yönettiği Peter Morgan'ın yazdığı çok iyi bir film.
Ve Queen karakterini yani karaliçe karakterini Helen Mirren oynuyor.
Helen Mirren olağanüstü bir oyuncu.
Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından bir tanesi.
Hiçbir şekilde cinsiyeti önemli olmadan ve bu filmdeki karakteriyle oyunculuğuyla Oscar almıştı ve gerçekten Queen, yani Queen Elizabeth İngiliz kraliçesi kendisini kabul etmişti.
Kendisiyle tanışmıştı. Böyle tokalaştıkları falan fotoğraf var.
Bir Google'a bir arama yapın isterseniz.
Bir tıklayın göreceksiniz.
Helen Mirren olağanüstü bir kraliçe portresi çiziyor burada.
Ve şimdi biyografik film dedim ama kraliçenin bütün hayatını anlatmıyor.
Tam Prenses Diana'nın öldüğü dönemini anlatıyor.
O dönem çünkü kraliyet çok ciddi biçimde eleştirilmişti.
Hani kraliçe ne kadar önemlidir, ne kadar gereklidir.
İşte Prenses Diana'ya karşı çok kötü davrandılar zaten.
Yerden yere vurmuştu şu kraliyeti biliyorsunuz.
Kraliçeyi de İngiltere'nin yönetim biçimini de tartışmaya açan bir tartışmaydı o yani.
Sadece gelin kaynana muhabbetiyle sınırlı kalmamıştı.
İş çok farklı yerlere evrilmişti ne yazık ki.
Film bu süreci ve aynı zamanda tabii o dönemde de dönemin daha böyle demokrat, aydın, yenilikçi İngiltere Başbakanı Tony Blair göreve gelmişti.
O kadar iyi bir film ki.
Kraliçenin hayatının, Queen'in Hayatının en hassas dönemlerinden bir tanesini resmediyor.
Bir yandan Prenses Diana'nın ölümü sonrası.
Kraliçenin ve İngiltere'deki kraliyet olgusunun sorgulanması.
Aynı zamanda yenilikçi başbakan Tony Blair'ın İngiltere'de bir değişim dalgası oluşturması üzerine de kraliçenin bir zorlanması.
Böyle halkıyla arasında küçük bir kopukluk olması.
Yani halk mı kraliçeyi yönetiyor?
Kraliçe mi halkı yönetiyor?
Bu ayrımın biraz bulanması falan üzerine böyle çok çarpıcı bir film.
Çok iyi bir film gerçekten. İngiliz kraliyetinin o soylu...
O böyle kökleri yüzlerce yıl önceye dayanan yapısının sarsılışını o kadar güzel resmediyor gibi film arkadaşlar.
Magazin tarafı da çok güçlü.
Evet bunu reddetmenin hiçbir manası yok.
Filmde hani gerçek hayattan da bir sürü görüntüler var.
Prenses Diana'nın ölümü ve cenazesinin görüntüleri var.
İşte Tom Hanks'ler orada, Steven Spielberg'ler orada, Elton John'lar orada bir sürü meşhur siman falan böyle.
Bütün o yani taziye hazırlıkları, cenaze hazırlıkları bile kraliçenin başını ağrıtıyor öyle söyleyeyim.
Çok iyi bir film. film. Çok neşeli bir film.
Neşeli derken eğlenceli anlamında söylemiyorum.
İşin altında bambaşka şeyler varmış.
Yani hani çoğumuzun bilmediği.
Bir anlamda da belgesel gibi bir film.
Yani gerçeğe oldukça yakın bir film olduğunu da biliyorum.
Üzerine okumalarda yaptığım için.
Arkadaşlar izlemediyseniz 2006 yapımı Queen filmi.
İngiltere kraliçesinin hayatının bir döneminin çok iyi biçimde anlatan ve İngiltere'deki politik kültürel değişim döneminin de resmi olabilen çok başarılı, çok keyifli bir film arkadaşlar.
Hararetle tavsiye ediyorum.
2006 yapımı The Queen.
Bugün anacağım son film arkadaşlar.
Şimdi bambaşka bir ülkeye ve bambaşka sulara gideceğiz.
Sularla yüzeceğiz. İçimdeki deniz.
The Sea Inside 2004 yapımı arkadaşlar.
Alejandro Amenebar'ın yazıp yönettiği bir film.
Peki bu film kimin hayatını anlatıyor?
Kimin biyografisi? Arkadaşlar geçirdiği kaza sonucu bütün vücudu felç olan Ramon San Pedro adlı bir gemi görevlisinin hayatını anlatıyor.
Bu adamın olayı ne? Bu adamın olayı şu arkadaşlar.
Dünyanın birçok ülkesinde hala ötenazi yani bir insanın tıbbi yolla öldürülmesi yasak.
Ve bu karakterin...
Ramon San Pedro kendisi ölmeyi istemiş bir karakterdi ve bu olay olmuştu.
Bütün dünyada ötenizi tartışmaları tekrar hararetlendiren bir kişiydi bu karakterdi ve bunun üzerine çok ciddi tartışmalar ortaya çıkmıştı.
İşte Alejandro Amenebar da bu karakterin hayatını İçimdeki Deniz adlı filmde karşımıza getirdi arkadaşlar.
Yine gerçeğe oldukça yakın bir film.
Tabii ki bir belgesel olmamasına rağmen bir kurmacı olmasına rağmen gerçeğe baya yakın bir film ve filmde söz konusu karakteri canlandıran Javier Bardem o kadar iyi bir oyunculuk sergiliyor ki arkadaşlar.
Javier Bardem zaten çok iyi bir oyuncu da hani bu filmde ben şahsen Javier Bardem ile bu filmde tanışmıştım.
İnanamamıştım ya bu adam kim falan demiştim.
Yani o zamanlar Bardem bugün olduğu kadar da meşhur değildi zaten ama daha sonra Oscar falan da aldı.
Çok iyi bir oyuncu ve film de çok iyi arkadaşlar.
Oscar'larda işte akademi ödüllerinde boy gösterdi.
Başka birçok yerde ödül aldı.
Goya ödüllerinde İspanya'da ödül aldı.
Hem yani film ödülü aldı.
Hem yönetmen Alejandro Amenebar aldı.
Hem de Javier Bardem aldı. Ve ötenizi tartışmalarında tekrar hani hem o Söz konusu hayatı anlatılan Ramon San Pedro karakteri gündeme getirmişti.
Bu film de aynı zamanda ötanazi tartışmalarını gündeme getirdi.
Baya bu konunun konuşulduğu böyle üzerine makaleler yazıldığını falan hatırlıyorum.
Filmin yönetmenliği, oyunculukları, tavrı her şeyi çok iyi ve hem siyasi politik tartışma var ortada hatta felsefi bir tartışma da var tabii ki.
Ötanazi çünkü... Sarsıcı ve felsefi bir konu aynı zamanda.
Ancak film olarak da çok iyi arkadaşlar.
İzlemesi hem dramatik elbette çok hüzünlü, sarsıcı bir film.
Aynı zamanda bir yandan da göze okşayan, garip bir iyimserlik de barındıran bir film.
Çok ilginç, çok çarpıcı bir film.
Birçok arkadaş biliyordur tabi izleyenler de vardır bu filmi ama izlemeyen arkadaşlarım için İçimdeki Deniz yani çok özel bir film arkadaşlar.
2004 yapımı. Çok iyi bir film.
Çok sarsıcı film. Hayranı da çoktur.
Seveni de çoktur bu film.
Eğer izlemediyseniz hararetle öneriyorum biyografik filmler dosyamızda.
2004 yapımı İçimdeki Deniz'i de size tavsiye ediyorum.
Evet bu haftaki programımızda bu kadar.
Biyografik filmlerden bahsettik.
Gerçek bir kişiliğin hayatını anlatan filmlerden örnekler vermeye çalıştık.
Umarım faydalı olmuştur.
Çok teşekkür ederim arkadaşlar. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
