
Bir Düşüşün Anatomisi, Alexande Payne ve The Holdovers
8 Şubat 2024 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm Bir Düşüşün Anatomisi, Alexande Payne ve The Holdovers üzerine konuştuk
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögeli birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Filmin bir incelemesini sunmamıştım size onu yapmak istiyorum.
Anlatmaya çalışacağım. Diğer film ise The Holdovers adlı film.
Alexander Payne'in son filmi.
Alexander Payne 2000'ler sinemasının en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Holdovers üzerine konuşurken aslında daha çok Alexander Payne üzerine konuşmaya çalışacağım ki.
Neyse önce şu bir düşüşün anatomisini bir geçelim.
Şimdi bir düşüşün anatomisi Cannes Film Festivali'nde Alpın Palmiye ile ödünlerdirildi.
Gerçekten bu yani bir filmin alabileceği en büyük payelerden bir tanesi herhalde.
Ondan dolayı önemli bir film.
Şimdi ben filmi izlediğimde hani daha böyle ilk yarım saate dedim tamam ya bu film gerçekten tam altın palmiyelik.
Yani hem teknik tarafı çok güzel, güzel çekilmiş.
Hani böyle bir gişe filmi değil ama bir yandan da şıkı estetik çok şıkır şıkır böyle.
Yani yönetmenliği, oyunculukları, görüntü yönetimi, kurgusu falan on numara.
Çok iyi bir film o anlamda ama içeriğiyle ilgili benim bazı sıkıntılarım var.
Size kabaca öyküsünden bahsetmeye çalışayım.
Çok da spoilerli olmayacak.
Yani sohbeti dinlemenizde bir sakınca yok eğer filmi izlemediyseniz.
Sohbetten sonra da filmi izleyebilirsiniz.
Şimdi filmde gayet böyle entelektüel, eğitimli bir Avrupa ailesi var ki Cannes Film Festivali bunlara çok meraklıdır böyle.
Günümüz Avrupa'sının, günümüz Avrupalı ailesinin iç dünyasına pencere açan filmleri çok sever Cannes Film Festivali zaten.
Bir ailemiz var diyorum gayet eğitimli, entelektüel, böyle ekonomik durumu iyi falan.
Bunlar dağ evine bir tatile gitmişler.
Ve bu dağ evindeki tatillerinde bu ailenin babası onun en üst katından aşağı düşüyor ve ölüyor.
Şimdi tabii yanında kim var?
Eşi var. İlk hani şüpheli kim?
Eşi. Çevrede başka kimse yok.
Hatta da kanıt, tanık falan olmayınca ne olacak?
Olay yeri incelenecek.
Hani bu bir intihar mı? Bu bir cinayet mi?
Ya da hani adam yanlışlıkla mı üşüdü?
Ne oldu acaba diye. Araştırılacak ne ortaya çıkacaksa çıkacak.
Bir nevi bir suç öyküsü de denemez de bir polisiye soruşturma öyküsü gibi.
Ancak elbette elimizdeki bu soruşturma öyküsü başka bir şeyin bahanesi aslında.
Burada olay aslında modern Avrupalı bir ailenin anlaşmasına içerisinde bulunduğu sosyal duruma, kültürel duruma, psikolojik duruma ve özellikle de bu kadınla bu adamın ilişkisinin
nasıl bir durumda olduğuna dair bir incelemeye dönüşüyor.
Bu mahkemede hani madem ortada açık kanıt yok.
Hani bakalım siz nasıl geçiniyordunuz?
Birbirinize düşmanlığınız var mıydı?
Aldatma, bir güvensizlikte ortaya çıkmasını istemedikleri bir şey mi var falan diye.
Ailenin durumunu incelemeye başlıyorlar mahkemede.
Ve gayet detaylı, gayet güzel, gayet inceleyici, çok güzel bir modern Avrupalı aile incelemesine dönüşüyor film.
Tüm bu açılardan film on numara.
Oyunculukları çok iyi, senaryosu çok iyi.
Replikler, konuşmalar, ileri gidişler, geri dönüşler falan.
İşte bu kadın hani kocası öldü ilk şüpheli kendisi bir avukat arkadaşının yanına çağırıyor diyor ki bu olayı bir incele bana bir akıl ver fikir ver bana nasıl bir ifade vereceğim nasıl bir süreç olacak falan.
Ancak mahkeme sürecinde söz konusu eş karakterinin kadın karakterin bazı yalanlar söylediği kocasıyla ilgili bazı onu şüpheye düşürebilecek bazı ilişkilerinin oldu işte kocasını
aldatmış kadın biseksüelmiş falan.
Hem olayın olduğu günle ilgili hem de eşiyle olan ilişkisiyle ilgili.
Bir sürü saklı gerçek ortaya çıkıyor.
Şimdi bu ana kadar anlattıklarımın hepsi bir düşüşün anatomisinin.
Güçlü tarafları, iyi tarafları.
Çok güzel diyorum çekilmiş, anlatılmış, yazılmış, nefis.
Ancak filmle ilgili şöyle temel bir sıkıntı var.
Bence bu temeldeki sorun filmi ciddi biçimde yaralıyor.
Hani birçok kişi buna takılmamış ama ben bu tip şeylere çok takılıyorum.
Şimdi bu takıldığım nokta da şu.
Bu kadın kocasını öldürdü mü?
Ya da adam yanlışlıkla mı aşağı düştü?
Ya da intihar mı etti?
Tespitini yapabilmek için mahkeme ve polisler madem elimizde direkt kanıt yok, madem elimizde bir görgü tanığı yok biz ne yapacağız?
Bu ailenin ve özellikle karı kocanın iç hesaplaşmalarına, aralarındaki ilişkiye odaklanmaya çalışalım ki biz bu cinayeti bu yolla çözmeye çalışalım diye polislerin ve mahkemedeki
tarafların çabası var ve biz neredeyse filmin ikinci yarısında komple mahkemede Bu çiftin ilişkilerinin profilinin çıkarılmasını izliyoruz açıkçası.
Ancak burada şöyle bir sorun var.
Bu çiftin ilişkisiyle ilgili ne ortaya çıkarsa çıksın, hangi detaylara ulaşılırsa ulaşılsın.
Bu söz konusu kadını cinayet suçlusu olarak tutuklanmasına sebep olacak bilgiler olamaz ki.
Bu kadın kocasına düşman, bu kadın kocasını aldatıyormuş, bu kadın kocasından nefret ediyormuş.
Eee tamam bunlar ortaya çıktı çıksın.
Demek ki sen kocandan nefret ediyorsun, sen onu öldürdün diye kanıt teşkil eder mi bu?
Etmez ki. Bakınız bu çok bilinen, sinema tarihinde sayısız film tarafından başvurulan bir senaryo numarasıdır, bir senaryo hamlesidir.
Şöyle ki bir öykü yazarsınız, problem ortaya sunarsınız ancak aslında o düğün ve problem başka bir şeyin incelemesine dönüşür.
Tamam ama... Bu filmde ortada bir mahkeme olduğu için ve filmin temel gerilimi mahkemenin sonucuna odaklandığı için hani bu kadın suçlu mu suçsuz mu katil mi değil mi meselesi mahkemenin
sonucunda ortaya çıkacağı için filmin bu çiftin ilişkisine odaklanması ne yazık ki burada dramatik ve öykü açısından temel bir problem teşkil ediyor gerçekten.
Yani hani neyi takip ediyoruz ki biz?
Kadın karakter bir yazar ve kadının bir kitabını açıp savcı.
Oradaki belli işte paragrafları okuyup diyor ki bakın bu böyle böyle bir kadın.
Öyle bir kadın olması onun kocasını öldürmesi için yeterli kanıt olamaz olmayacak zaten.
Ve olmuyor da zaten yani.
Ondan dolayı filmin bu temel dramatik eksikliği beni gerçekten çok şey yaptı.
Nasıl diyeyim izlerken ee abi yani bu kadar ailenin detaylarına girmenize gerek var mı arkadaş?
Tamam bakın o detaylar çok güzel.
Çok iyi anlatılmış geri dönüş sahnelerinde kadının kocasıyla kavgalarını falan görüyoruz.
Diyorum o sahneler çok güzel yani çok nefis bir ilişki incelemesi sunuyor film ama bu incelemenin filmin esas gerilimiyle direkt alakası yok.
Filmin sonunda hani kadın suçlanacak mı suçlanmayacak mı falan önemsiz olacak olsa yani ortada bir mahkeme olmasa ama bu çok önemli yani biz merak ediyoruz elbette değil mi?
Hani film bizden saklıyor çünkü bu kadın gerçekten kocasını öldürdü mü öldürmedi mi falan veya adam intihar ettiyse de.
Hani bunun bir sebebi olması lazım.
İntihar etmesi için bir sebep ortaya çıkacak belki de diyelim ki bu mahkeme araştırmalarında.
E öyle bir şey de yok. Özetle film mahkemeyi bahane ederek modern bir Avrupalı ailenin iç hesaplaşmalarının profilini çıkarıyor.
Açısından bakarsak evet çok güzel, çok ikna edici.
Ama bir suç öyküsü olarak, bir mahkeme öyküsü olarak filmin yani en azından yarısı mahkemede geçiyor.
Ama o mahkemenin büyük çoğunluğu...
Gayet de dramatik olarak eksikli olduğu için filmden çok yaralandım daha iyi bir hani dramatik çatı bekliyordum yani böyle bir hani film başka yerlere gidebilirdi falan ondan dolayı özetle her
ne kadar tabii ki kötü diyemem yine yılın iyi filmlerinden bir tanesi ama bahsetmeye çalıştığım dramatik eksiklikten dolayı ben bir düşüşün anatomisi filminin hani biraz eksikliği biraz tatminsiz biraz böyle.
Odağından kaymış bir film olduğunu düşünüyorum.
Ondan dolayı yine de izlemeliyseniz izleyin diyorum.
Özellikle başroldeki Sandra Hiller'ın performansı çok iyi.
Zaten birçok ödülde aday oldu.
Oscar'larda da boy göstereceği için zaten hani filmi her şekilde izlemenizi tavsiye ederim.
Şimdi gelelim Alexander Payne'e ve Holdover'sa.
Neden peki? Alexander Payne kim?
Nasıl bir yönetmen? Olayını hemen size anlatmaya çalışayım.
Şimdi sinema tarihinde ta 1930'lardan Yasujiro Ozu'dan gelen bir akım var.
Bu akımın adı minimalizm.
Sinema tarihinde çok da fazla temsilcisi yok böyle bu akımı sırtlanan çok fazla yönetmen yok.
Yasujiro Ozu'dur. Ondan sonra Fransız yönetmen Robert Bresson'dur.
Ondan sonra işte Jim Jarmusch'lar falan bizim Nuri Bilge Ceylan'ı bile minimalizm akımının bir temsilcisi ya da takipçisi gibi görüyorlar ama ben bu fikre pek katılmıyorum.
Görsel olarak bir minimalist denebilir Nuri Bilge Ceylan için ama temaları için, öyküleri için falan.
Hiç de minimalist denemez bence.
Neyse ama minimalizm akımının günümüzdeki en parlak, en güzel temsilcilerinden bir tanesi Alexander Payne bence.
Ona rağmen tam bir minimalist denemez ama neticede minimalizm akımı da bu geçen 10 yıllar boyunca elbette biraz değişecek, dönüşecek değil mi?
Yani ta 1940'lardaki, 50'lerdeki gibi olmasına...
Gerek yok, okey.
Ondan dolayı günümüzün minimalisti deyince benim ilk aklıma gelen, ki isim gerçekten Alexander Payne oluyor.
Alexander Payne'in olayı nefis komedi dramlar çekmesi, karakter dramları aynı zamanda bu filmler.
Hemen hemen hepsi çok düzgün senaryolar yazıyor, nefis karakterler inşa ediyor.
Bu karakterler arası ilişkiler, deki dramatik yapı, psikolojik açılımlar falan mükemmel kuruluyor.
En benzersiz taraflarından bir tanesi de karamsarlık ve iyimsellik arasında tutturduğu denge.
Öyle ince bir çizgide yürüyor ki bu açıdan yani Alexander Payne'in neredeyse bu üzerinde yürüyebildiği ince çizgi sebebiyle sinema yaptığını iddia edecek kadar da ileriye gidebilirim gerçekten.
Şimdi bunu açıklamak için de tip öyküler anlattığını size özetlemem lazım.
Öyküler diyorum aslında bir öykü.
Tek bir öykü anlatıyor.
Yine unutulmaz yönetmen Emir Kustarika'nın o nefis deyişi tekrar akıllara geliyor.
İyi yönetmenler aslında hep aynı öyküyü anlatır diye.
İşte Alexander Payne de tam olarak buna uyan bir yönetmen.
Şimdi bütün Alexander Payne filmlerinde orta yaşlı ya da yaşlı bir karakterimiz var.
Yani hayatında belli bir noktaya gelmiş bir karakter var.
Bu karakterin hayatında bazen büyük, sarsıcı bazen de küçük bir değişiklik oluyor.
Bu değişiklikten dolayı bu karakter hem kendisini hem de hayatını tekrar bir gözden geçirmek zorunda kalıyor.
Ve fark ediyor ki bizim karakterimiz aslında...
Gayet başarısız bir karakter.
Hayatı bir hayal kırıklığından ibaret neredeyse.
Karakter bunu fark ediyor.
Hem hayatındaki o sarsıcı olayın etkileriyle başa çıkmaya çalışıyor.
Hem de hayatının hayal kırıklıklarından ibaret olduğu ve kendisinin de başarısız bir insan olduğu gerçeğiyle başa çıkmaya çalışıyor.
Filmin önemli bir kısmı bu mücadeleyle geçiyor.
Ve sonunda karakterimiz Hem hayatındaki o sarsıcı değişimin etkileriyle başa çıkamıyor hem de kendisinin aslında son derece başarısız bir insan olduğu
gerçeğiyle başa çıkamıyor ve bunu kabulleniyor.
Ancak bunu kabullendiği anda da aslında hiç de hayal etmediği, hiç de fark etmediği...
birçok şeyi başarmış olduğunu, onun fark edemediği başka birçok güzelliğin var olduğunu fark ediyor ve aslında hayatın temel olarak da umutsuzluğa kapılınmayacak, her zaman bir
ölçü umut barındıran bir dinamik ve yapı olduğunu fark ediyor.
Yani filmin çok büyük bir çoğunluğu...
Bu karakterin karansarlığa kapılmasını anlatıyor.
Karakter eksiğe doğru gider, kötüye doğru gider.
Hayal kırıklıklarını fark eder, başarısızlıklarını fark eder falan.
Ama sonunda genelde küçük ama gerçekten de umutlandırıcı, iyimser bir finalle biter.
İşte Alexander Payne bize bunu söylüyor.
Yani hayat hayal kırıklıklarıyla doldur.
Çoğumuz hayal ettiğimiz hayatı yaşayamayız.
Çoğumuz zaten başarısız kişilerizdir.
Ancak buna rağmen hayatta yine de güzel şeyler vardır, umut bulabileceğimiz bir şeyler vardır der Alexander Payne.
İşte bence bu karansarlık-iyimsellik dengesi ve tüm anlattığı bu öykünün sonucunda ortaya çıkan o mesaj bence hem çok gerçek, hem çok duygulu, hem çok...
Düşünsel aynı zamanda, aynı zamanda çok felsefi.
İşte bu açıdan bakarsak da Alexander Payne'in gerçek hayata ve hepimizin hayatına diyeyim, herkesin hayatına en yüksek seviyede dokunabilen, hem çok gerçekçi, hem çok ikna
edici, insani mesajlar verebilen, insani tespitler yapabilen bir yönetmen olduğunu fark ediyoruz.
Hemen hemen bütün filmlerin diyorum bu öykü yapısı var ve hemen hemen bütün filmleri de Son derece gerçekçi, son derece insani.
Bu tarafı özellikle Alexander Payne'in çok güçlü, çok güzel, çok benzersiz, çok nefis yani gerçekten çok nefis.
Hemen herkesin Alexander Payne'in filmlerinde Kendisine paye çıkarabileceğine inanıyorum ben gerçekten.
O nedenle çok değerli bir yönetmen olduğunu düşünüyorum Alexander Payne'in.
Ve kötü filmi olmayan bütün filmlere üye olan benim tanıdığım nadir yönetmenlerden bir tanesi.
Buradan yola çıkarak size şunu söyleyebilirim ki.
Alexander Payne'in adını görün.
Tamamdır arkadaşlar izleyin.
O kadar iyi filmler yapıyor.
Bütün filmlerinde öykülerini yavaş yavaş anlatıyor böyle.
Hani günümüz... Genel eğilimlerinden o hani hızlı kurgulu filmler, hızlıca akan filmler, tam zıttında filmler yapıyor yani tam bir nasıl anti gişe bir adam.
Ama filmleri hiç sıkıcı değil yani çok yavaş yavaş akıyor falan ama böyle ilk 10 dakikada böyle bir 15 dakikada sıkılıyor gibi hissedebilirsiniz.
Çok böyle gişe filmleri meyilli ya da o tip filmleri seven bir insansınız.
Ama birazcık sabrederseniz filmlerinin çok güzel, çok tatlı, çok böyle pırıl pırıl aktığını göreceksiniz.
Komediyle drama arasında çok güzel bir denge kuruyor.
Kah ağlatacak neredeyse hani ağlatmıyor belki ama hani neredeyse ağlatacak sahneler anlar yazıyor.
Ama bazen de filmlerinde böyle 2-3 tane böyle kahkayı patlatacağınız anlar oluyor belki ama genel olarak çok da kahkalı bir komedi değil ama.
Tebessümle izlediniz.
Hani çok hoşunuza giden sahneler, karakterler, anlar, replikler diyor böyle.
Tekniği çok iyi, oyuncu yönetimi çok iyi.
Daha önce Oscar da aldı zaten.
2012 yılındaki Death Gun Dance filminde en iyi uyarlama senaryo Oscar'ını aldı.
Hani artık aslında herkes de tanıyor biliyor yani Hollywood'da bayağı bir ağırlığı olan bir yönetmen.
Ondan dolayı Alexander Payne hem günümüz sineması içerisinde hem sinema tarihinde.
Hem de ortaya çıkardığı filmlere bakarsak gerçekten son 20 yılın 90'ların sonunda sinema yapmaya başladı ama daha çok biz onu 2000'lerden sonra yaptığı filmlerde tanıdık, bildik, gördük, daha çok sevdik.
Ondan dolayı her şekilde Alexander Payne bence diyorum son 20 yılın en önemli, en güçlü yönetmenlerinden bir tanesi benim çok sevdiğim bir yönetmen.
Yani her filmini neredeyse merakla beklediğim hani yeni bir film yapsa da...
izleyelim diye heveslendiğim bir yönetmen.
Ondan dolayı Alexander Payne'e mutlaka bir göz atın.
Filmlerine bir bakın diyorum arkadaşlar.
Ve son filmi Holdovers'da.
Baştan sonra bir Alexander Payne filmi.
Gayet iyi bir film. Bence Alexander Payne'in en iyi filmlerinden bir tanesi değil.
Yani onun filmografisinde böyle ortalarda yer alacak bir film.
Ama yine de çok iyi bir film.
Şöyle anlatayım. Holdovers Amerika'nın taşrasında diyebileceğin bir yatılı okulda süre gidiyor.
Bu yatılı okulda işte bir tatil zamanı gelmiş.
Tatil zamanında bütün öğrenciler ve herkes evine gidiyor.
Ama bazı öğrenciler okulda kalıyorlar.
Tabi şimdi bu öğrenciler biraz ezgin oluyor değil mi?
Biraz ezik oluyorlar yani herkes ailesiyle gidecek, kış tatili yapacak, güzel zamanlar geçirecek.
Ha bu öğrenciler gidemiyorlar ay yazık.
Ailelerin ekonomik sorunları var veya sosyal kültürel sorunları var.
Çimileri bu çocukları istemiyorlar yani aileleriyle araları bozuk falan böyle.
Bir çocuk burada kalıyor şimdi burada kalınca da elbette...
Burada da zaten hem Oscar adayı olan hem de birçok ödül aldı zaten.
Paul Giamatti çok önemli çok güçlü bir oyuncu.
Okulda nöbetçi olarak kalan öğretmen de Paul Giamatti'nin canlandırdığı karakter.
İşte bu öğretmenle bu öğrenci arasında hem dostluk hem böyle bir de bir baba oğul gibi böyle bir ilişki başlıyor.
Çok güzel bir yakınlık başlıyor.
Aynı zamanda okulda hademe ya da hizmetli gibi aşçı gibi olan bir karakter var ki.
Dwayne John Rudolph adlı bir oyuncu.
Bu oyuncuyu ben daha önce hiç tanımamıştım.
Çok iyi bir oyuncuymuş. Çok güçlü adayların arasında altın kürelerde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü aldı.
İşte bu karakterler yani Paul Giamatti ile Dominic Sessa'nın karakterlerinin o baba oğulluk ilişkisine dönüşen ilişkisinin yanında bu karakterin de bu ki karakterle yakınlığı...
Filmin önemli yan öykülerinden bir tanesini teşkil ediyor.
Yani özetle bir sömestr tatilinde yatılı okulda kalan bir öğretmen, bir öğrenci ve bir de hizmetli ya da aşçı denebilecek bir kadın karakterin ilişkilerine odaklanan bir filmdi Holdovers.
Çok incelikler var, müthiş tespitler var, çok güzel, duygulu, dramatik anlar var.
Hem komik ve hatta biraz gerilimli anlar var.
Yani film bu karakterlerin ilişkisini.
O kadar güzel anlatmış, o kadar güzel özetlemiş ki diyorum tam yani Alexander Payne'in kalemi bir film.
Beş dalda Oscar adayı olduğu yılında diyorum en iyi filmlerinden bir tanesi olduğu için zaten izlemediyseniz eğer mutlaka izleyin diyorum, tavsiye ediyorum.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
