
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, merakla beklenen, sinema tarihinin en yüksek hasılat yapan filmi olan Avatar'ın devam filmi Avatar: Suyun Yolu'nu konuştuk. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
Steven Spielberg'den bahsediyor olacağız.
Bundan dolayı bu haftaki sohbetimizin tamamen Steven Spielberg üzerine olduğunu söyleyebiliriz.
Fabelmanlara geçmeden önce ben size Steven Spielberg'den bahsetmeye çalışayım.
Şimdi Steven Spielberg aslında sinema tarihinin en büyük yönetmeni.
Ne demek bu? Hani hemen Steven Spielberg'i o kadar da sevmeyen sinema severler buna karşı duracak.
Hani Görkem sen nasıl bu kadar net veya emin konuşabiliyorsun diye.
Şuradan yola çıkarak bunu söyleyebiliyorum.
Şimdi herhangi bir yönetmeni biz değerlendirirken, işte iyi yönetmen, güçlü yönetmen, önemli yönetmen ya da herhangi bir sinema filmini, işte iyi film, önemli film, güçlü film, işte takipçi bırakmış film, gişe asılatına
imza atmış film, kuramsal olarak önemli ya da güçlü film gibi farklı başlıklar altında farklı açılardan değerlendirebiliyoruz.
Hepsinde çok başarılı olmuş bir yönetmen.
Örneğin kuramsal olarak da Stephen Spielberg çok büyük ve önemli bir yönetmen.
Gece başarısı olarak da çok güçlü ve çok önemli bir yönetmen.
Bir yatırımcı, bir yapımcı olarak da çok güçlü ve önemli bir yönetmen.
Aynı zamanda takipçi yaratma, sinemasal bir dönemin, bir anlatı biçiminin mucidi ya da icatçısı olarak da çok önemli bir yönetmen.
En fazla hani bilet sattırmış ya da geniş kitlelere ulaşmış bir yönetmen aynı zamanda.
Yani ne açıdan bakarsanız bakın çok güçlü bir yönetmen.
Yani başka hani bana göre Smith & Schubert'ten işte şu isim daha büyük, daha önemli bir yönetmen diyeceğiniz isimleri başka alanlarda o kadar güçlü değil, o kadar yetkin değil, o kadar başarılı değil.
Şimdi örnek vermeyeyim sohbet çok uzamasın ama işte Smith & Schubert'in aslında olayı bu.
Bütün alanlara, bütün farklı...
Sinemasal gruplara, sinemadan farklı şeyler bekleyen ya da sinemaya farklı bakan neredeyse bütün gruplara hitap edebilmiş.
Onların saygınlığını kazanabilmiş.
Ben bunu sinema tarihinde başarmış.
Gerçekten çok az yönetmen var.
Belki de bu açıdan Steven Spielberg eleştirilesi bir isimdir.
Ona da bir şey demiyorum. Yani her tarafa oynayan, her şeye bulaşan.
Biraz hesapçı işte hani para da kazanalım.
Hani biraz da entelektüel tayfaya oynayalım.
Ha biraz şimdi dramatik takılalım.
Fazla eğlenceli takıldık.
Fazla tarihsel takıldık.
Biraz da bilim kurgu yapalım falan gibi.
Böyle öyle de bakıyor olabilirsiniz.
Öyle bir tarafı da olabilir.
Ama diyorum hani bu eleştirilecek bir taraftır.
Bilmiyorum hani onu size bırakıyorum ama.
Ne yaparsa yapsın.
Ne yapmaya çalışılsa çalışsın.
Onun en iyisini en ileri seviyesini de yapmayı başarmış bir yönetmen.
Yani bu açıdan sinema tarihinin.
En büyük yönetmeni diyorum Steven Spielberg için ki zaten sinemayla en az ilgisi olan insanların bile, tek bir tane yönetmen bilen bir insanın bile yüksek olasılıkla bildiği yönetmen Steven Spielberg'tir.
Bu payeye nasıl erişti, bu güce nasıl erişti gerçekten çok uzun bir sohbet konusu bu sinema.
Tarihin, onun yani sinemaya yapmaya başladığı ta 70'lerin sinema tarihinde özel bir yeri var.
Steven Spielberg'in olağanüstü sinema yeteneğinin burada önemli bir payı var.
Sinemanın ilerleyişinde daha sonra 90'larda 2000'lerde sinemanın aldığı biçimler ve Steven Spielberg'in bu biçimlerin içerisinde nasıl bir konumda bulunduğunun ayrı bir yeri var.
Yani uzun ve detaylı bir sohbete girişmemiz lazım bunun için ama ben o kadar derine girmeyeceğim.
Sadece şunu yapacağım. Steven Spielberg'in kariyerinden size bahsedeceğim ve birçok şey ortaya çıkmış olacak.
Nasıl biliyor musunuz? Şöyle. Şimdi Steven Spielberg 70'lerde sinema yapmaya başladı.
İşte önce televizyon için bir şeyler yaptı.
Televizyon dizileri yaptı. Televizyon filmleri yaptı.
Tabii ondan önce daha gençken, ergenken yaptığı bir sürü kısa film falan var.
Ancak öncelikle televizyon için Bela diye bir film yaptı.
Çok iyi bir film gerçekten.
Bugün açın izleyin.
Böyle baştan sona sizi sürükleyecek, hiç elinden bırakmayacak nefis bir gerilim aksiyon filmi.
Bela. 1971.
Ondan sonra...
1975'te Jaws'ı yapıyor ki o zaman hem çok genç hem daha büyük bir projenin emanet edileceği bir isim değil.
Ki bir roman uyarlamasıdır Jaws.
Çok satmış bir romanın uyarlamasıdır.
Hani üzerinden büyük beklentilere girilen bir projedir.
Böyle bir projenin Steven Spielberg gibi genç birine verilmesi bir sürü tartışma yaratıyor stüdyoda falan filan.
Orada bir sürü böyle hikaye var.
Onları geçiyorum. Ama bir şekilde Jaws'ı Steven Spielberg alıyor.
Beklenenin çok üzerine bir bütçeyle çok uzun sürede çok dertli bir çekim sürecinden sonra çekiyor falan ama sinema tarihinde bir dönüm noktası oluyor Jaws çünkü bugün için bizim Blockbuster
diye isimlendirdiğimiz yani gişede çok büyük hasılat beklenen ana akım öncü sinema örneği gişeleri sarsan çok geniş kitlelere ulaşan sinema filmlerine verilen isim.
Bugün için o. Blockbuster.
Onun ortaya çıkanan, bu adı koyan film haline geliyor.
Bakar mısınız? O kadar genç bir yönetmen öyle bir film yapıyor ki ortalık ayağa kalkıyor.
Şimdi bu noktada Steven Spielberg'in kariyeri başlıyor.
Benim bugün işlemek istediğim anlamda kariyeri başlıyor.
Ondan öncesini çok önemli görmüyorum ben.
Arada kaybettiği filmler oldu.
Olmadı değil. Yani kişide çok başarılı olmayan, eleştirel olarak çok başarılı olmayan arada bazı filmler yaptı.
Ama özellikle Jaws'tan sonra üçüncü türden yakınlaşmalar.
Indiana Jones. E.T.
Güneş İmparatorluğu gibi inanılmaz filmler yaptı.
Yani bu filmler o kadar iyi ki her biri hepsi de ayrı.
Yani bilim kurgu var, tarihsel dram var, karakter ya da aile dramı var, savaş dramı var.
Böyle hepsi o kadar iyi filmlerdi ki diyorum her birini açın bugün izleyin.
Yani dün yapılmış gibi bu filmlerin hepsi son derece başarılı sinema örneği.
Bütün bu filmlerin ortak taraflarından bir tanesini biliyor musunuz?
Her şekilde izleyiciyi memnun etmeye, geniş kitleleri, daha çok kişi sineması seven kitleleri memnun ve mutlu etmeye çalışan filmlerdi.
Hemen her biri. O zamana kadar, onu da belirteyim, 1993 tarihli Jurassic Park'a kadar Steven Spielberg'in kariyerinin o dönemi devam etti.
Bu dönemi hangi isimle ben niteliyorum?
Steven Spielberg'in genel izleyici kitlesini memnun etmeye çalıştığı dönem.
Steven Spielberg Jurassic Park'ta bu sürecin zirvesine ulaştığı, en çok para kazanan filmini yaptığı CGI dediğimiz Computer Generated Images diye açılımı CGI Türkçe'de
bilgisayarda yaratılmış imajlar teknolojisini Sinema tarihine kazandıran filmdir Jurassic Park.
Yani bir dinozoru tamamen bilgisayarda yaparak gerçeğe uygun, gerçeğe yakın görseller elde ederek Jurassic Park filmini yaptı.
Ve gerçekten bu sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır.
Çok önemlidir. O filmde olağanüstü başarı elde etti ve o başarıdan sonra Steven Spielberg kendi yapım şirketi olan, daha doğrusu ortağı olduğu diyeyim, yapım şirketi olan DreamWorks'u kurdu.
Kurucu ortaklarından bir tanesi oldu.
Ve o noktadan sonra sadece bir yönetmen değil bir yapımcı ve bir patron konumuna yükseldi.
Şimdi bakın burada kişi açısından kendisini doyurdu.
O zamana kadar şöyle eleştiriliyordu.
Deniyordu ki tamam çok yetenekli yönetmen, çok iyi yönetmen, çok güzel filmler yapıyor falan ama filmlerinin derinliği yok.
Entelektüel kitle tarafından fazla ciddiye alınan, önemsenen bir yönetmen değil.
Hemen parantez açıyorum. Aynı Hitchcock gibi.
Hitchcock da uzun yıllar aynı şekilde eleştirilmişti.
Ondan sonra Steven Spielberg işte kendisini çok ciddiye almayan, derin, önemli, daha yetişkin işi, meselelerle uğraşmadığını düşünen kitleye filmler yapmaya başladı.
Ve hemen ondan sonra hangi film geldi?
Şintlerin Listesi. İşte kendisini eleştiren kitleyi böyle can damarından, şah damarından yakalayacak bir proje.
Ve zaten ilk Oscar'ında Şintlerin Listesi ile aldı.
Ve dikkat edin Jurassic Park ile aynı yıl 1993.
O dönem bitiyor diyorum.
entelektüel kitleye oynamaya ve entelektüel kitleyi mutlu etme filmleri yapmaya başlıyor.
Schindler'in Listesi.
Okey. Amistad.
Nefis bir dönem draması ve köleliğin tarihiyle alakalı çok önemli bir film.
Ondan sonra Erzayn'ı Kurtarma.
İkinci Oscar. En iyi film, en iyi yönetmen.
Ondan sonra da bu döneme adını verecek diğer en önemli filmlerinden bir tanesi.
Hani o hitap etmeye çalıştığı entelektüel kitle dedim ya.
O kitlenin...
En hayran olduğu, en sevdiği yönetmenlerden biri olan Stanley Kubrick'in mirası yapay zeka.
İşte bu filmi de yaptı Steven Spielberg.
Bir nevi, tırnak içinde söylüyorum bunu, Kubrickleşti.
Tam olarak o kitleyi tavlayacak filmi, projeyi yaptı.
Zaten hani Stanley Kubrick'te bir dostlukları vardı.
Stanley Kubrick kendisi yapay zeka projesini, öncelikle tretmanını yazmıştı, storyboardlarını çizmişti falan filan yani.
Bayağı çalışmıştı zaten.
Projeyi belli bir aşamaya getirmişti ve Steven Spielberg'den bu filmi çekmesini rica etmişti.
Bakın daha güzel bir miras olur mu?
Ve bir de cuk oturur mu? Tam Spielberg'in hitap etmek istediği ve para kazandıktan sonra uzun yıllar saygınlık kazanmaya çalıştığı bir dönemde Stanley Kubrick'in kendisinden istediği şeye ve kucağına
düşen projeye bakın. Bu kadar oturabilir yani taş yediğine.
İşte yapay zeka filmini de yaptığı ve yapay zeka filmi de beğenildikten sonra hem Kubrick'leştin, hem 3 tane Oscar'ın var, dönem filmleri yaptın, 2.
Dünya Savaşı'yla ilgilendin, Savaş'ın doğasıyla ilgilendin, çölelikle ilgilendin.
İnsanın olası geleceğiyle, ütopyalarla, distopyalarla falan ilgilendir.
Daha ne olacak yani?
İşte o noktada da artık entelektüel kitlenin saygınlığını kazandı.
İşte tam böyle bir sinemacı falan.
Nasıl diyeyim? Geniş kitlelere bu tip görsel işler üreten hemen herkesin zaten dengesini tutturmaya çalıştığı bir şeydir bu.
Yani hem para kazanmak, kişi sinema severlerini mutlu etmek, geniş kitlelere hitap edebilmek.
Ama bir yandan da entelektüel kitleyi türetmek ve onların saygınlığını kazanmak.
Bakın ikisini tam olarak yapay zeka filmi itibariyle yıl 2000 falan o zamanlar bu noktaya eriştirmiş Spielberg.
İşte ondan sonra Steven Spielberg'in kariyerinin üçüncü kısmı başlıyor.
Bu kısım ne biliyor musunuz?
Tam olarak kendi ifadesiyle kafasına göre takılma dönemi.
Neden kendi ifadesi diyorum?
Hemen onun da kaynağını vereyim size.
Kafadan atmıyorum yani bunları. Yapay zeka filminden sonra Steven Spielberg hangi film yaptı?
Tom Cruise'un başrolde oynadığı azınlık raporu filmi, Minority Report filmi.
Ve bu filmle ilgili verdiği röportajlarda Popüler Sinema Dergisi artık ne yazık ki basılmıyor.
Uzun yıllar Türk sinema severlerini beslemiş olan, Türkiye'nin en önemli sinema yazarlarının kadrosunda yer aldığı o dergideki bir röportajdan ben bunları okuduğumu hatırlıyorum.
Tam diyor azınlık raporunu yaptığım dönemlerde 2002, bakın şimdi nasıl bir bağlantı kuracağım hemen anlayacaksınız.
Bana diyor Harry Potter projesi teklif edildi.
Ben bu projeyi reddettim.
Çocuklarım da bana çok hani ya baba lütfen bu projeyi sen yap, lütfen bu projeyi sen yap.
Bu arada yine bir parantez açayım. O ilk genel izleyici kitlesini mutlu ettiği dönem var dedim ya.
Bakın o dönemde Jurassic Park da dahil aslında bitiş filmi.
Bir sürü tırnak içinde çocuk filmi yaptı aslında Stephen Spielberg.
Yani çocuk filmi derken hem çocukların içerisinde bulunduğu filmler E.T.
gibi, Güneş İmparatorluğu gibi.
Hem de çocukların sevdiği filmler bir anlamda.
Jurassic Park da geniş kitlelerin, gençlerin çok fazla ilgi duyduğu bir filmdi.
Hani o anlamda Harry Potter projesinin Steven Spielberg'e teklif edilmesi çok şaşılacak bir şey değil.
Ve kendisi reddediyor diyorum.
Kendi çocukları diyor ki ya baba niye yapmadın falan filan.
İşte orada kilit lafı söylüyor Steven Spielberg.
Kendisiyle ve kariyeriyle ilgili.
Diyor ki çocukları ve geniş kitleleri yeterince mutlu ettim.
Yani çocuklarımı yani sizi de yeterince mutlu ettim.
Artık babayı mutlu etme dönemi.
Artık kendi istediği filmleri yapıyor.
Ben kafama göre takılacağım abi diyor.
Canım ne isterse onu yapacağım. Kimseyi de mutlu etme derdim.
Yok diyor. Okey. İşte ondan sonra da üçüncü kariyer döneminde de Stephen Spielberg gerçekten inişli çıkışlı, son derece garip.
Bunların hiçbirini kötü anlamına söylemiyorum.
Yine gayet iyi filmler yaptı ama çok da tutarlı olmayan bir döneme girdi Stephen Spielberg.
Bir yandan gitti ne bileyim sıkıysa yakala terminal gibi tarihteki bazı gerçek kişiliklerin filmini yaptı.
Dünyalar Savaşı diye aksiyon bilim kurgusu yaptı.
Onu geçti. Münih gibi gayet dramatik, gayet politik bir dönem gerilimi yaptı.
Ondan sonra kalktığını bir anda Indiana Jones yaptı.
Hoppa ta 90'lara 80'lere döndü.
Sonra Ten Ten yaptığı bir animasyon çocuk filmi yine.
Sonra bir savaş atı, gayet alakasız bir savaştırma gibi bir şey.
Sonra Lincoln, Abraham Lincoln'ın hayatını anlat.
Şimdi bakın son derece iniş çıkışlı birbiri arasında neredeyse hiçbir bağlantısı, hiçbir ortaklığı olmayan döneme girdi.
Patron olduktan sonra bir de DreamWorks'ün yaptığı inanılmaz başarılı filmler var.
Yani şey değil, Stephen Shubelkin kendisi yönetmeyip de yapımcısı oldu.
Mesela animasyon dünyasında Pixar ve Disney'in imparatorluğunu...
Hani yenilmezliğini sarsan ilk yapım şirketi ve kişi Steven Spielberg ve DreamWorks.
Hangisi? Shrek filmi mesela.
Shrek, DreamWorks'un yani Steven Spielberg'in...
Ortağı olduğu şirketin yaptığı bir animasyon.
İlk defa Pixar'a rakip ve Disney'e rakip bir şeyler çıktı sinema tarihinde.
Çok ilginç. Başka bir sürü animasyon filmler de yapıldı DreamWorks'un çatısı altında.
Yatırımcı oldu. Robert Zemeckis gibi çok güçlü yönetmenler ortaya çıkardı.
Başka sinemacılara Akira Kurosawa'dan tutundu.
George Lucas'dan falan. Başka bir sürü güçlü yönetmenle ortaklıklar kurdu.
Birlikte bir şeyler yaptılar. Gerçekten Hollywood'un böyle zirvesine oturdu adam.
Sadece yönetmen olarak değil. E şimdi artık yani yaptı yaptı hangi alana girerse girsin başarılı oldu.
Her tuttuğu altına dönüştü falan.
E ne yaparsın artık hani bir seviyeden sonra ne yaparsın?
İşte ulaştığı nokta fabelmanlar arkadaşlar.
Ama ilginç bir şey söyleyeceğim.
bu kadar başarıdan sonra artık en azından ekonomik başarıyı çok da umursamadığını tahmin edebilirsiniz ki sinema tarihinin en fazla para kazanan yönetmenidir kendisi ve aynı zamanda dünyanın en zengin
100 insanı arasına da girmiş bir insandır ki sadece film yaparak bakın yani rakiplerini bilin Elon Musk'tır Zuckerberg'tir işte yok Hint zengini yok Rus oligat falan filan Onların yanına adını yazdırıyorsun Swisherberg.
George Lucas'la birlikte bu arada onu da söyleyeyim.
Yani sadece film yapılarak dünyanın en zengin insanları arasına girilebildiğini gösteren adam zaten Swisherberg.
Yani bu kadar başarıdan sonra ne yaparsın?
Artık kafana göre takılırsın gerçekten.
Çok da önemli değildir belki ama sahip olduğu yani saygınlığı çok da nasıl diyeyim şey yapmamak için hani karalamamak için elbette iyi filmler yapmaya devam edecektir.
Neyse gelelim fabermanlara işte burada artık.
kendisine anlattı yönetmen ve ilginç biçimde ha onu söylüyordum.
Fabelmanlar 40 milyon dolara mal olmuş bir film ve gişe hasılatı 25 milyon dolar.
Hadi buyurun. Gerçi film yine televizyon gelirlerinden, reklam gelirlerinden falan yine kâra geçecektir yani zarar etmez hiçbir şekilde ama en azından hani böyle bir aşamaya gelmiş Sırmış Bırak gibi bir yönetmenin gişe gelirinin hasılattan
az olması gerçekten çok garip bir yandan ama Diyorum hani zaten ona dokunmaz.
Çok da bunu umursamadığını görüyorum ben bir anlamda Steven Spielberg'e.
Ne olursa olsun isterse zarar etsin, ister keresin ben bu filmi yapacağım demiş ve karşımıza Fabelmanları getirmiş.
Şimdi gelelim Fabelmanlara.
En başta söylediğimi biraz açayım.
Şimdi Fabelmanlar tam bir biyografi değil çünkü kurmaca.
Fabelmanlar hayali bir aile.
Şimdi burada Semih diye bir karakter var.
Steven Spielberg'in gençliğini temsil eden bir çocuk.
Okey. Bu çocuk çok küçük yaşlardan.
Annesi babası onu sinemaya götürüyor.
Sinemayla tanışıyor. Sinemayı bir takıntı haline getiriyor.
Ondan sonra kamerayla küçük küçük evde amatörce filmler çekmeye başlıyor.
Sonra kısa filmler çekmeye başlıyor.
Bazı sosyal sorunlar yaşıyor.
Kültürel sorunlar yaşıyor. Babasının mesleğinden dolayı birkaç kez ev değiştiriyorlar.
Bu ev değişiklikleri ailesini, hayatını, okul hayatını, arkadaş hayatlarını falan kötü yönde etkiliyor.
Şimdi gayet nasıl diyeyim bir aile dramı aslında bu.
Gayet güzel, hoş, düzgün bir aile dramı.
İyi çekilmiş falan filan. Bütün bu aşamalarda Sam karakteri böyle bir sıkıntı yaşasa, üzülse, ağlasa falan kameraya sarılıyor.
Okey, bu da normal.
Üniversiteye gidiyor Sam'i ve üniversiteyi de bitiremeyip sinemacılığa atılıp Hollywood stüdyolarında çalışmaya başlıyor, sinemacı oluyor.
Şimdi filmin ana çizgisi bu, kabaca böyle.
Okey, ancak şöyle bir sıkıntı var.
Sıkıntı dediğim, diyorum hani istemiş bir belki öğrencisinin öğrencisi olamayacak kişilerin onu eleştirdiğini görüyorum ben zaten.
Olmamış, film çok kötü falan. Şimdi ben öyle bir şey söylemeyeceğim tabii ki.
Çünkü Steven Spielberg bu filmde hani her ne yapıyorsa, her ne halt yiyorsa tabii ki bunu bilerek yapıyor, bilerek biçimlendiriyor.
Ama bu filmin bazı açılardan sorunlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
O sorunları bile isteye yapıyor Steven Spielberg.
Ben onu hani az çok görebiliyorum, tahmin edebiliyorum.
Nasıl biliyor musunuz? Şimdi Steven Spielberg 70'lerden sonra diyorum o blockbuster dedim ya Jaws işte Indiana Jones, E.T.
falan. O filmlerde temel bir senaryo hamlesi vardı.
Öyle söyleyeyim, coştuk hastası Timmy Spielberg birlikte bunu icat ettiler diyebiliriz.
Ve bunun şu an için en iyi uygulayıcısı da aslında James Cameron'dır.
Şöyle derler, filmin başında bir silah gösteriyorsan sonunda o silah patlaması gerekir.
Dramatik bütünlük. Bir tohum ekersin, o tohumu sonra filmin ilerleyen aşamalarında haset edersin.
Senaryoyla, filmle direkt ilgisi olmayan hiçbir şey filmde yer almaz ki.
Yine bir sinema tarihi bilgisi paylaşmaya çalışayım sizinle.
Aslında bu temel senaryo tekniğini diyeyim sinema tarihinde keşfeden kişi ta 1910'lu yıllarda Hollywood'un en büyük yapımcılarından, senaristlerinden ve yönetmenlerinden biri olan Thomas Harper Ince'dir.
Herkes şey der işte Josh Gass bunu buldu, ilk Steven Spielberg buldu veya işte ilk Hitchcock buldu falan der.
Hayır öyle bir şey yok ta Ince'e kadar gidiyor bu minibüs onlara kadar gidiyor.
Ama dönem dönem bu senaryo tekniği geliştiriliyor.
İşte son geliştirilen hal aslında Steven Spielberg'in son halini verdiği bir senaryo tekniği bu.
İşte Steven Spielberg bu filmde bu tekniği uygulamıyor.
Filmle direkt ilgisi olmayan bir sürü ayrıntı var filmde.
Hani bu karakterin, semi karakterinin başına gelen şeyleri Steven Spielberg sıralıyor.
Ama biz bu sıralanan şeylerin ne anlama geldiğini bu filmin içerisinden söküp çıkaracak olsak filmden gerçekten çok garip ve saçma anlamlar çıkıyor.
Nasıl biliyor musunuz? Bakın size örnek vereyim.
Filmde annesiyle babası Semin'in boşanıyorlar.
Ve baba annenin kendisinden boşanması durumunu hatta en yakın arkadaşıyla bir anlamda babasını aldatıyor annesi.
Öyle söyleyeyim ve Semin bunu kamerasıyla istemeden yakalıyor.
Şimdi biraz spoiler veriyorum ama artık.
Hani ya izlemişsinizdir ya da izlersiniz.
Hani sürpriz bozan denemez bunu.
Filmle ilgili detayları veriyorum ama finalde sürpriz olan bir film değil neticede.
İzleme denemeğinizi etkilemeyecektir.
Şimdi işte bir pikniğe gidiyorlar.
Orada böyle görüntüler çekiyor güzel güzel Semih.
O sırada annesinin babasının da bir arkadaşı, iş arkadaşı var yanında.
O iş arkadaşı da onlarla gidiyor ve annesi açıkçası bu adamla karıştırıyor.
Şimdi bak Semih bunu yakalıyor ve bu çok ağır bir travma oluyor onun için tabii ki.
Ve annesi... babasıyla olan ilişkisi yani her ne kadar babasını annesi çok seviyor, saygı duyuyor olsa da onunla yapamıyor.
Bir şekilde babasını o adam için terk ediyor.
Şimdi bakın. Aradan uzun zaman geçiyor.
Artık babayla anne ayrılıyorlar.
Semih babasıyla yaşıyor ve üniversiteye gidiyor.
Diyor ki baba ben yapamıyorum.
Bu işte üniversitede ben bırakacağım.
Yani olmuyor. Ben sinemacı olmam lazım.
Babası da sanki annesinin yani kendisini terk edip öteki ne bileyim ilgi duyduğu adama diyeyim, sevgilisi bileyim, hoşlandığı adama diyeyim neyse ona gidişini nasıl hazmedebiliyorsa hani
ahlakçı bir açıdan bakmayalım olaya.
Olay öyle değil. Altında başka güzel şeyler var, anlamlar var.
Babası da Semin'in mühendislik eğitimini bırakıp sinemacı olmayı istemesini kabullenişi aynı kaynaktan besleniyor.
Nasıl adam kendi karısının kendisiyle yapamayıp gitmesini kabulleniyorsa aynı duygu ve yaklaşımla oğlunun bir mühendis olmayıp sinemacı oluşunu kabulleniyor.
Şimdi şunu mu söylememiz lazım bizim?
Steven Spielberg'e sinemacı olmasına izin veren babası aynı sebeple annesiyle ayrıldı ve aile bu sebeple mutsuz oldu.
Şimdi böyle bir mesaj mı çıkıyor filmden?
Yani aslında evet böyle bir mesaj çıkıyor filmden.
Hadi buyurun şimdi. Bence Steven Spielberg böyle bir mesaj çıksın diye ya da nasıl diyeyim çıkıyor oluşunu düşünerek filmi böyle biçimlendirmedi.
O sadece...
kendi gençliğinde, ergenliğinde başına gelenleri yaşadıklarını belli bir mesaj kaygısı gütmeden, çok da taraf tutmadan anlatıyor.
Ama aslında ortaya böyle bir mesaj çıkıyor.
Eğer biz filmden mesaj çıkarmaya meyilli isek, olmalı mıyız, olmamalı mıyız?
Bu güzel bir soru. Onu bir kenara atıyorum ama şunu söylemeye çalışıyorum.
İşte bir film, bir biyografi ise yani Bomir Rapsodi'yi atıyorum, Freddie Mercury'nin hayatı.
O tip hayatı filmlerinde karakterin başına gelenleri, çok da bir mesaj kaygısı gütmeden sıralar filmler ve sonunda karşımıza böyle bir tip çıktı der.
Ama o filmlerin temel bir mesajı yoktur aslında.
Yani eğer şunu yaparsanız böyle olur.
İşte şu olursa karakter buna dönüşür.
Eğer böyle bir tercih yaparsanız başınıza bunlar gelir gibi dramatik film, kurmaca film alt metni, mesajı, öykü akışı ortaya çıkmaz genellikle biyografilerden.
Çünkü amaç bu değildir. Amaç...
Tanıdığımız, bildiğimiz meşhur bir ismin hayatının bir dönemini kabaca özetlemektir.
Ama siz dramatik bir kurmaca film yapıyorsanız öykünün bir bütünlük sunması ve ortaya bir sonuç çıkartması beklenir.
Kurmaca dramatik filmle biyografik film arasındaki fark yaklaşık olarak bu.
O en başta da bahsettiğim filmin başında bir silah gösteriyorsa sonunda patlaması lazım.
Temel senaryo tekniğinin biyografik filmlerde böyle bir zorunluluk yok işte.
Olmuyor çünkü. Çünkü gerçek hayat öyle değil.
Sizin hayatınızda yani çocukluğunuzda yönetmen bir silah gösterirse illa o patlamayabilir yani.
Kutuda saklı kalır siz ölene kadar.
Mümkün. Biyografi filmlerde bu mümkün ama kurumaca dramlarda bu pek mümkün değil.
O silahı gösteriyorsa yönetmen diğerlerde patlatır o silahı.
İşte Fabelmanlar bu açıdan arada kalmış bir proje.
Tam olarak ikna olmuyorsunuz.
Tam olarak tatmin olmuyorsunuz.
Yani direkt şunu diyemiyorsunuz.
Stephen Spielberg yaşadığı aile dramından dolayı sinemacı oldu.
Hayır bunu diyemiyorsunuz.
Annesi ona diyor hayatını kimseye borçlu değilsin.
İçinden geleni, senin için doğru olduğuna inandığın şeyi, seni mutlu olacak olan şeyi yap diyor annesi ona.
Çünkü kendisi bu temel prensipten dolayı babasını terk ediyor.
Şimdi siz bu tavsiyeyi yani annenin...
Sammy'e verdiği bu tavsiyeyi iyi olarak görebilir misiniz?
Gayet haklı doğru bir tavsiye olarak görebilir misiniz?
Bence zor biraz bu.
Çünkü diyorum bu sebeple ailesini terk etti gitti kadın.
Oh iyi yaptı diyebiliyor muyuz biz?
Hayır bunu diyemiyoruz. Ama Steven Spielberg annesinin bu tavsiyesiyle gidip sinemacı oluyor.
Aa ne güzel evet kendini dinle.
İçinden gelen sesi dinle.
Okey bu ailenin parçalanmasına sebep olacaksa bile mi?
İşte şimdi bakın bunlar filmden çıkan mesajlar.
Alt metinler bunlar. Ama değil.
Niye değil? Çünkü Steven Spielberg dediğim gibi artık öyle bir noktaya gelmiş durumda ki kimin filmden aslında nasıl bir mesaj ya da nasıl net bir çıktı elde edeceğini çok da umursamıyor.
Ya isteyin istediğin mesajı çıkarsın abi.
Ben kendi hayatımı, gençliği, çocukluğumu, gençliğimi, yaşadığım dramları, sarsıntıları, inişleri, çıkışları anlatacağım diyor.
Ki birçok sinema sever gerçekten film için Steven Spielberg'e şımarıklığı dedi.
Şımarıklık filmi dediler.
Bir bütünlük sunan.
Belli bir akış dinamiği sunan belirgin net duygular, mesajlar, fikirler sunan bir film değil Fabelmanlar.
Ben abi ben bunları yaşadım alın siz benim yaşadıklarımdan ne çıkarıyorsanız çıkarın gibi bir proje bu.
Dediğim gibi Steven Spielberg bunu son derece bilerek yapmış.
Son derece farkında olarak yapmış.
Ve bundan dolayı da aslında eski filmlerine diyorum benzemeyen bir proje.
Yoksa bu hani işte bakın uzun uzun Steven Spielberg'in kariyerinden bahsettim size.
Bu filmlerin hemen hemen hepsinde o kadar net alt metinler, o kadar net mesajlar, filmin başında gösterilip sonda patlayan silahlar, o kadar kusursuz böyle hiç açık eksik
bırakmayan senaryo kurguları ya o kadar düzgündür ki Steven Spielberg'in filmleri.
İnanılmazdır yani filmden iki saniyelik bir kısmı kesip atamazsınız yani.
Ama Fabelmanlar ne filmi?
Parçalanan bir ayrı filmi mi?
Hayır. Belki de bu iyi oluyor.
Çünkü bu şekilde biz Steven Spielberg gibi bir muhteşem bir sanatçı, bir sinema sever kazandık.
Şunu mu diyeceğiz? İyi ki Steven Spielberg'in ailesi dağılmış ki Steven kameraya sarılmış ve sinema tarihine muhteşem bir sanatçı eklenmiş.
O ne güzel. Bunu mu diyeceğiz?
Hayır. Böyle bir şey yok. Şunu mu diyeceğiz?
Steven acılarla yoğrulmuş bir sinemacı.
Bunu mu diyeceğiz? Yok.
O da değil. Yani çok dramatik bir şey gibi sunmuyor ki film bize.
Semi'nin sinemacı oluşunu.
Öyle sunmuyor. Sonunda mutlu.
Dans ederek de Hollywood stüdyolarının arasında koşa koşa gayet mutlu geziyor.
Yaşasın sinemacı oğlum.
Yani diyorum arada kalmış bir film.
Ve dediğim gibi Spielberg bunu son derece bilinçli ve farkında olarak yapmış.
Çok da umursamamış. Başına gelenleri, düşündüklerini, hatırladıklarını kendi kafasına göre anlatmış.
Ama lütfen şu noktaya dikkat edin.
Filmin adı Spielbergler değil.
Başka taşeron firma üzerinden inşa etmiş bu projeyi yani.
Delikanlı gibi koy Spielberg senin kendi hayatını anlattığını anlayalım.
Bunu yapıyor musun? Yapmıyorsun.
Bir şey koyuyor araya bakın dikkat edin.
Tamam kendimi anlatıyorum sanki ama böyle hani o kadar da değil.
Hani istediğim kısmını anlatıyorum.
İstediğim kadarını anlatıyorum.
Diyorum taşeron üzerinden anlatıyorum.
Bu bence eleştirilesi bir şey.
Bizim izlediğimiz karakteri Spielberg mi kardeşim?
Onu bir koyalım ya yani.
O mu değil mi? O olarak mı izleyeceğiz?
O olmadan işte benden bir şeyler var.
Hangi tarafı senin? Anne mi?
Baba mı? Sinema sevgisi mi?
Seni terk eden sevgili mi?
Yahudilere baskı uygulanan o okuldaki dramların mı?
Hangi taraf senin? Hangi taraf senin değil?
Bir yandan Spielberg dürüst kendi kalbini içini bize açıyormuş gibi yapıyor ama bir yandan da yapmıyor yani.
Diyorum araya bir filtre koyuyor yani.
Neyse çok uzatmayayım.
Hani izleyiciyle kurduğu ilişki açısından filmi değerlendirmeye çalıştım.
Bazı şüpheler var diyorum.
Onu da size herhalde açıklayabilmişimdir ama teknik olarak, oyunculuk olarak, görsellik olarak kurgusu mükemmel film.
Ama totalde tüm bu sinema yazarı, sinema konuşmacısı, sinema tarihçisi hezeyanlarını bir kenara atıp tamamen bir sinema sever olarak konuşayım.
İyi bir film. Bence çok iyi değil.
Çok böyle duyguları tam patlatmıyor.
Yani güzel anlar var. Dramatik, sürükleyici, eğlenceli, biraz daha böyle hüzünlü falan anlar var.
Güzel ama duyguları tam patlatmıyor.
Tam böyle bir zirve yapamıyorsunuz.
Tam nefis bir düşünsel işte zemin, düşünsel altyapı falan.
Yok öyle bir şey de yok yani. Gayet bilindik duygular var aslında filmde.
İşte normal bir aile dramı, gençlik ezeyanları, ergenlik, bir kızdan hoşlanma, onu kaybetme, üzülme, okulda ergenler arası baskı, aile içerisinde sorunlar, işte sinemaya merak salma falan filan.
Yani çok bilinmedik duygular değil bunlar.
Hiçbiri başka hiçbir yerde anlatılmamış şeyler değil ama elbette güzel anlatılmış, elbette duygulu anlatılmış falan.
Totalde şöyle söyleyeyim.
İyi bir film bence. Çok iyi değil.
Yani Steven Spielberg'in en iyi filmler arasında anılacak bir film değil bence ama yine de iyi, yine de güzel.
İzlemenizi öneririm ve son olarak şunu söyleyeyim.
Elbette büyük bütçeli prodüksiyonlar yapıyor genelde Steven Spielberg.
Hani bu film aslında biraz daha tavazi bir film aslında.
Biraz daha kişisel bir film.
Dediğim gibi onun için zaten 40 milyona mal olmuş 40 milyon gibi bir bütçe.
Steven Spielberg'in filmografisinde gayet küçük bir bütçe sayılır.
Ama diyorum ona rağmen geçenlerde çok fazla para kazanamadı.
Bunu da çok umursamamıştır Steven Spielberg.
Ama yine de film biraz daha...
Marjinal bir film olduğu için daha güzel ayrı tatlar barındırmıyor değil.
Yani bu kadar işte Marvel DC çizgi roman evrenlerine hapsolmuş bir 2010'lar 2020'ler sineması içerisinde ve özellikle de gişede karakter dramı, dönem dramı ya da ayrı
dramı gibi türlerin pek de fazla iyi örneklerine rastlayamadığımız bir dönemde her şekilde Steven Spielberg'in hani biraz kişisel motivasyonlarla yapmış olsa da bu tip bir Drama
yapmış olması ve bize kazandırmış olması bence güzel.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Bu haftalık bu kadar.
Önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere.
Teşekkürler. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
